Akbaba,1970’lerde ABD’nin o zamanki Dışişleri Bakanı Kissinger başkanlığında,Güney Amerika’dan başlayıp bütün yoldan çıkan(?) ulus ve devletleri yola getirmek üzere oluşturduğu tasarının adı.
Güney Amerikalı,zaten Kuzey Amerika’da eğitilip biçimlendirilmiş üst rütbeli generallerle işbirliği yapılarak,başta Allende,bütün halkçı,solcu,devrimci önderler temizlenecek;yerleşik soygun düzenine karşı çıkan,çıkacak olan herkes izlenip fişlenecek;bu konuda tam bir uluslar arası işbirliği ve eşgüdüm sağlanacak;taslağı yapanlara göre gizli ve zararlı örgütlerin çökertilmesi için sorgulama sırasında en etkili yöntem,işkence kullanılacak.
Öyle de yapılıyor;hani şu doğuştan iyi,iyilikçi,sevgi dolu olduğu söylenen insan doğası sözün gerçek anlamında harikalar yaratıyor:birey,kendine özgü incelikler,ustalıklar bulup uyguluyor;belirli aralıklarla toplanıp deneyimler birbirine aktarılıyor.
Fransa’nın Lyon kentinde,uluslar arası güvenlik güçleri için bir merkez açılıyor;dünyadaki bütün tehlikeli kişiler için bir dosya açılıyor,izleme,dinleme birimleri oluşturuluyor;böylece,sözkonusu kişiler dünya çapında izleniyor,gerektiğinde o merkezden verilen buyrukla temizleniyor.
Film Şenliği’nde izlediğim belgeselin bir yerinde,o günlerde görev almış,şimdi belli ki emekli olmuş,güle oynaya köşesinde yaşayan kısa boyla,kırmızı yüzlü tombul adam hiç çekinmeden,yüzünü gizlemeye gerek görmeden,alıcıya insanları nasıl konuşturduğunu;konuşmayanları eliyle nasıl geberttiğini anlatıyordu:başına naylon geçiren bir süre sonra havasız kalıyor,yüzü kızarıyor,önce güzü dışarı fırlıyor,sonra gözlerinden kan fışkırıyor falan.Başı suya daldıran kişiyse debeleniyor,soluk almaya çabalıyor;sonunda kıçıyla soluk almaya başlayınca anlayın ki cızlamı çekiyor diyordu cellat gülerek.
Sevgili Uğur Mumcu Nato’ya bağlı Gladio’nun bizdeki ve öbür ülkelerdeki dümenlerine az değinmemişti.
Rastlantıya bakın,aynı günlerde Şenlik dışında da övüle övüle bir film gösterilmeye başlandı:Yüz Yılın İtirafları:Bilmem hangi yarışmada en iyi belgesel ödülünü de vermişler.
Yine bir ABD Dışişleri Bakanı, Mc Namara,85 yaşında,Kennedy döneminden başlayarak unutulmaz 1962 Küba füze bunalımı sırasında,8 yıllık Vietnam savaşı boyunca neler yaptığını anlattı güle eğlene.
2.Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da buyruğunda çalıştığı,adını belleyip yazmam gerekmeyen tıknaz bir generalden sıkça özetti;general sözün gerçek anlamında acımasız bir kasap;ona bırakılsa,Küba’ya daha ilk anda birkaç atom sallayacakmış.
Ama Mc Namara,kendisinin ve Kennedy’nin ne kadar barış ve insansever olduklarını sık sık vurguladı:bu insanseverin en büyük işi ve becerisi ne biliyor musunuz? oturup en ince hesaplarla en az giderle en çok düşmanın nasıl yok edilebileceğini çıkarmak.
Vietnam Savaşı sırasında kullanılan portakal gazı – efendimiz çok iyi anımsamıyor,ama görevi gereği belli ki onu imzasıyla kullanma sokulmuş_sözümona yalnız ağaçların yapraklarını dökecek,insanlara zerre kadar zarar vermeyecekmiş!
Sonraa,tam o Kennedy’yi ABD’nin artık Vietnam’dan çekilmesine razı edecekken birileri çıkıp başkanı vurmasın mı?Yerine geçen Johnson ne yazık ki o kadar barışsever değil;yukarıda andığım Genelkurmay Başkanı’yla el ele verip savaşı daha da yaymış,taş taş üstünde bırakmamış, yine de yenilmişler! Olsun,erkekçe,onurlarıyla,vuruşa vuruşa çekilmişler!
Akbaba’da,2000’li yıllarda,yapılmış onca düzmece seçimden,dahası yargılamalardan,kimi devlet başkanı generallerin,yardımcılarının çeşitli uygulanmayan cezalara çırptırılmalarından sonra,yine beklenmedik bir anda gözaltına alınıp işkenceden geçirilmiş bir insanı gösterdiler son anlarda.
Nitekim,11 Eylül’de,Amerika,Ortadoğu ve Orta Asya’ya dilediği an dilediği gibi elini kolunu sallayarak girebilsin diye kedi ikiz kulelerini yıktıktan sonra,araştırma yarkurulunun başına deneyimli karıştırıcı Kissinger’ı atıyor W.
Ve bütün bu rezillikler yapılır,sürdürülürken,dillerden düşmeyen tek bir gerekçe var:ulusal çıkarlar.
Hani şu Batı Uygarlığının temel taşı olduğu öne sürülen insanın küresel çıkarları’ndan,canlı cansız bütün varlıkların tartışılmaz,geri alınmaz evrensel çıkarları’ndansa hiç ses yok.
ÖYLEYSE,DAHA UZUN SÜRE BÜYÜK ACILAR ÇEKECEĞİMİZE DE KUŞKU YOK!
Cumhuriyet, 19 Mayıs 2004
19 Mayıs 2004 Çarşamba
5 Mayıs 2004 Çarşamba
“GÜNAYDIN GECE”
Rastlantı bu ya, bu yılki Film Şenliği’nde iki Marco,Ferreri ile Bellochio biraradaydı;ama bakmayın adaş olduklarına,aralarında Himalaya var.
Çok gözde,elüstünde olan Ferreri’nin bütün hüneri,Büyük Tıkınma gibi,sözümona kentlileri eleştiren;insanların film boyunca pişirip pişirip yemek yedikleri,sonunda çatladıkları kıçyapıtlar döktürmektir.
Bellochio, İtalyanca güzel göz demek;Marco’nu gözleri gerçekten güzel mi,bilmiyorum;ama cangözünün olağanüstü olduğuna kuşku yok:filmlerinin öykülerini kendisi tek başına ya da birileriyle yazıyor,kendisi çekiyor,daha önceki büyük ustaları Chaplin,Welles,Fellini,Vizconti,Ermano Olmi falan gibi.
Düşünsel-siyasal geçmişimizle ilgilenenler anımsayacaktır,İtalya’nın ünlü tutucu siyasetçilerinden Aldo Moro, kendilerini işçi sınıfının temsilcisi-sözcüsü sayan Kıpkızıl Tugaylar tarafından kaçırılmış;bir süre saklanmış,sonra öldürülüp bir arabanın yüklüğünde ortalığa bırakılmıştı.
Film bunu anlatıyor;üç oğlan bir kız,bahçe katında bir daireyi tutup Moro’yu kaçırıyor,getirip oraya tıkıyor.
Sonra acıklı güldürü başlıyor:işçi sınıfı adına yargılamaya başlıyorlar bu “tek dişi kalmış siyasetçi”yi;hesapları,toplumsal düzende ağırlığı olduğunu sandıkları bu yaşlı adamı verecek,yandaşlarından zindana tıkılmışları kurtaracak;ayrıca,egemen sınıfı pazarlığa zorlayarak düşünsel-tinsel bir utku kazanacaklar.
Ama hesaplar çarşıya hiç uymuyor:Ne Hıristiyan Demokrat Parti yanaşıyor pazarlığa,ne Tanrı’nın yüce elçisi Papa.
Bunun üzerine, mantık için mantık,kendi içinde tutarlı olmak üzere,daracık bir bölmede,kafalara kar maskeleri geçirip kan ter içinde kalarak,pijamalı da olsa,ayakta ölüm kararını okuyor tutuklunun yüzüne.
Bellochio,sizi gerçekten ışıtan,dolayısıyla mutlu eden bütün büyük ustalar gibi,kendini,insanı en geniş,en derin biçimde tanıyor;ve daha da önemlisi,dürüst,özü-sözü bir:bu devrim çıraklarını en sıradan,en olağan halleriyle betimliyor.
Genç kız,bir kitaplıkta çalışıyor;son derece yakışıklı bir çalışma arkadaşı var;şiirler,öyküler,çekimöyküleri yazıyor;nitekim filme adını veren film öyküsünü,Günaydın Gece’yi o yazmış;kız da,karışıklık içinde,alıp hücre evine getirmiş.
Oğlan kıza baygın,çevresinde dolanıyor;devrim mevrim,doğa işlevlerini sürdürüyor;çevreye de çok aykırı gözükmeme bahanesiyle,bir Pazar kır evine,yemeğe gidiyorlar birlikte.
Kızımız kıpkızıl ya,oğlan ve çevresi de açık kızıl,ortaklaşmacı;ve Bellochio burada,bütün dünya devrimciliğinin en zayıf,en çocuksu yanını gösterme fırsatını kaçırmıyor:hep birlikte en inançlı,en gür sesleriyle söylüyorlar devrimci şarkılarını.
Onlar böyle ciğerlerini paralarken,yerleşik düzenciler,365 gün,24 saat, her saniye,şu yemek için yaşatma cenderesinin sürdürülebilmesi için akıllarına gelen bütün önlemleri alıyorlar.
Canımın içi Bellochio, ayrıntılardaki inceliği bir an bile elden bırakmamış film boyunca:bizim kıpkızıl kız yakalanmamak için seğirtirken,merdiven dolusu jandarma,ona hoşgörü dersleri vermeye çalışan bebek yüzlü delikanlıyı tutuklayıp götürüyor.
En çarpıcı sahnelerden,sözlerden biri de,Moro’nun yargıç-celladına şunları söylediği an:beni ve dinimi eleştiriyorsunuz,ama sizin de bir dininiz var:benimsediğiniz şu öğreti,ve o benim dinimden daha acımasız.
Filmin sonu,gerçek bir insanlık dersi.
Ama bugün sağlı sollu bağnazlıktan uzak durmaya çalışıyorsanız,hapı yuttunuz demektir:sözün tam anlamıyla dışlanırsınız.
İtalya görmüşlerin aktardığına göre,film orada hiç beğenilmemiş,alabildiğine eleştirilmiş;eh,burada da,o akşam,hemen hemen boş bir salonda izledik.
Bunuel,Scola,Fellini,Olmi gibi,Bellochio da kaç yıldır film çekmiyordu;birilerini razı edebildiğinde,yalnız böyle bir yapıta imza atıyor.
Sonsuz saygı.
Cumhuriyet, 5 Mayıs 2004
Çok gözde,elüstünde olan Ferreri’nin bütün hüneri,Büyük Tıkınma gibi,sözümona kentlileri eleştiren;insanların film boyunca pişirip pişirip yemek yedikleri,sonunda çatladıkları kıçyapıtlar döktürmektir.
Bellochio, İtalyanca güzel göz demek;Marco’nu gözleri gerçekten güzel mi,bilmiyorum;ama cangözünün olağanüstü olduğuna kuşku yok:filmlerinin öykülerini kendisi tek başına ya da birileriyle yazıyor,kendisi çekiyor,daha önceki büyük ustaları Chaplin,Welles,Fellini,Vizconti,Ermano Olmi falan gibi.
Düşünsel-siyasal geçmişimizle ilgilenenler anımsayacaktır,İtalya’nın ünlü tutucu siyasetçilerinden Aldo Moro, kendilerini işçi sınıfının temsilcisi-sözcüsü sayan Kıpkızıl Tugaylar tarafından kaçırılmış;bir süre saklanmış,sonra öldürülüp bir arabanın yüklüğünde ortalığa bırakılmıştı.
Film bunu anlatıyor;üç oğlan bir kız,bahçe katında bir daireyi tutup Moro’yu kaçırıyor,getirip oraya tıkıyor.
Sonra acıklı güldürü başlıyor:işçi sınıfı adına yargılamaya başlıyorlar bu “tek dişi kalmış siyasetçi”yi;hesapları,toplumsal düzende ağırlığı olduğunu sandıkları bu yaşlı adamı verecek,yandaşlarından zindana tıkılmışları kurtaracak;ayrıca,egemen sınıfı pazarlığa zorlayarak düşünsel-tinsel bir utku kazanacaklar.
Ama hesaplar çarşıya hiç uymuyor:Ne Hıristiyan Demokrat Parti yanaşıyor pazarlığa,ne Tanrı’nın yüce elçisi Papa.
Bunun üzerine, mantık için mantık,kendi içinde tutarlı olmak üzere,daracık bir bölmede,kafalara kar maskeleri geçirip kan ter içinde kalarak,pijamalı da olsa,ayakta ölüm kararını okuyor tutuklunun yüzüne.
Bellochio,sizi gerçekten ışıtan,dolayısıyla mutlu eden bütün büyük ustalar gibi,kendini,insanı en geniş,en derin biçimde tanıyor;ve daha da önemlisi,dürüst,özü-sözü bir:bu devrim çıraklarını en sıradan,en olağan halleriyle betimliyor.
Genç kız,bir kitaplıkta çalışıyor;son derece yakışıklı bir çalışma arkadaşı var;şiirler,öyküler,çekimöyküleri yazıyor;nitekim filme adını veren film öyküsünü,Günaydın Gece’yi o yazmış;kız da,karışıklık içinde,alıp hücre evine getirmiş.
Oğlan kıza baygın,çevresinde dolanıyor;devrim mevrim,doğa işlevlerini sürdürüyor;çevreye de çok aykırı gözükmeme bahanesiyle,bir Pazar kır evine,yemeğe gidiyorlar birlikte.
Kızımız kıpkızıl ya,oğlan ve çevresi de açık kızıl,ortaklaşmacı;ve Bellochio burada,bütün dünya devrimciliğinin en zayıf,en çocuksu yanını gösterme fırsatını kaçırmıyor:hep birlikte en inançlı,en gür sesleriyle söylüyorlar devrimci şarkılarını.
Onlar böyle ciğerlerini paralarken,yerleşik düzenciler,365 gün,24 saat, her saniye,şu yemek için yaşatma cenderesinin sürdürülebilmesi için akıllarına gelen bütün önlemleri alıyorlar.
Canımın içi Bellochio, ayrıntılardaki inceliği bir an bile elden bırakmamış film boyunca:bizim kıpkızıl kız yakalanmamak için seğirtirken,merdiven dolusu jandarma,ona hoşgörü dersleri vermeye çalışan bebek yüzlü delikanlıyı tutuklayıp götürüyor.
En çarpıcı sahnelerden,sözlerden biri de,Moro’nun yargıç-celladına şunları söylediği an:beni ve dinimi eleştiriyorsunuz,ama sizin de bir dininiz var:benimsediğiniz şu öğreti,ve o benim dinimden daha acımasız.
Filmin sonu,gerçek bir insanlık dersi.
Ama bugün sağlı sollu bağnazlıktan uzak durmaya çalışıyorsanız,hapı yuttunuz demektir:sözün tam anlamıyla dışlanırsınız.
İtalya görmüşlerin aktardığına göre,film orada hiç beğenilmemiş,alabildiğine eleştirilmiş;eh,burada da,o akşam,hemen hemen boş bir salonda izledik.
Bunuel,Scola,Fellini,Olmi gibi,Bellochio da kaç yıldır film çekmiyordu;birilerini razı edebildiğinde,yalnız böyle bir yapıta imza atıyor.
Sonsuz saygı.
Cumhuriyet, 5 Mayıs 2004
7 Nisan 2004 Çarşamba
GÜZELLER GÜZELİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Geçende,iletişim dostlarımdan Şeyma Arsel,fotoğraflı bir ileti gönderdi:Saygıyla Anıyoruz.Atatürk’ün çok etkileyici görüntüleri eşliğinde kimi sözlerinden alıntılar.
Daha 1936’da,üç yıl sonra savaş çıkacağını,ABD katılana dek süreceğini,onun girmesiyle sona ereceğini;ancak savaştan asıl yengiyle çıkanın SSCB olacağını söylüyor.
Nitekim öyle de oluyor,Rusya Berlin’in yarısı da içinde bütün Doğu Avrupa’yı ele geçirip döve döve,eze eze toplumcu(?) yapıyor.
Peki sonra ne olacak acaba?Onu da söylüyor:Sovyetler Birliği şimdi çok güçlü,ve bizim de yakın dostumuz,ama sonunda DAĞILACAK.
Eh,o da oluyor;bunun gerçekleşmesinden onca yıl önce,bir de yol gösteriyor kurduğu Cumhuriyet’in yöneticilerine:Orta Asya Türk devletleriyle yakınlaşmalı,onlara öncülük etmeliyiz;ulusları birbirine bağlayan sağlam bağlar vardır,bunlardan bir de dil’dir,diyor.
Bakın,daha 30’larda,şimdi yalancıktan ortalıkta dolaştırılan Avrasya kavramı yerli yerinde.
Tarihi, egemenlerin hepimize zorla yutturduğu masallardan arıtabilen araştırmacıların,Rusya’nın başındaki “halk düşmanı” avcısının,neden Çin’e,Mao’ya el uzatmadığını,gidip Amerika ve Batı Avrupa’yla silahlanma yarısına girdiğini;dahası,koşup Hitler’le,yalan olduğunu bile bile,saldırmazlık anlaşması imzaladığını inceleyip araştırdığı günleri görür müyüz dersiniz?
Bu dürüst araştırmacılardan biri,Çetin Yetkin,Otopsi Yayınları için yeni bir çalışma hazırlamış:S.C.F.Olayı.
Mustafa Kemâl, dünyanın hızla önce parasal-siyasal bunalma,ardından 2.Dünya Savaşı’na sürüklendiği;kurduğu partinin başındakilerin,başbakanından son basamaktaki yöneticisine dek yolsuzluğa,buyuruculuğa,eziciliğe yöneldiklerini görüp öbürlerinden daha çok güvendiği Fethi Okyar ve arkadaşlarına Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurduruyor;bütün taslak,tüzük,her şey onun kafasında oluşturulmuş:kemikleşen yapıyı silkelemek,siyasal yaşama eleştiri’yi katmak istiyor.
Ama bu,görüyorsunuz,bugün bile ne bizde olabiliyor,ne dünyanın öbür ülkelerinde:oynanan allı pullu bir kandırmaca,ve onun olanak verdiği korkunç bir soygun,talan.
Nitekim 1930’da olmuyor,olamıyor:bütün karşıdevrimciler,yerleşik düzenciler hemen el ele veriyor,partiye el koyuyor,karşıdevrimi yürürlüğe koymaya girişiyor;ve yeni parti 12 Ağustos’tan 16 Kasım’a dek açık kalabiliyor.
Yeni partinin kuruluş evresinde yaptıkları bir söyleşi sırasında,Mustafa Kemâl,Fethi Bey’e düşüncesini şöyle dile getirmiş,o da günlüğüne geçirmiş:
Beni fırkamız var diye aldatıyorlardı;bir şey olduğunu,mevcudun da ekmek peşinde koşarken halkı incittiğini anladım.
Arada,kitapta en ince ayrıntılarını bulabileceğiniz bir dizi olay.
Yaşananlardan sonra gelip Fethi Bey gelip Mustafa Kemâl’e partiyi kapatmak istediklerini haber veriyor;bunun üzerine Atatürk de soruyor:
Cumhuriyete hizmet böyle mi olur?Çekilmek doğru değildir;her müşkülü yavaş yavaş hallederiz.Yedi senedir tek fırkaya alışan,tekmil hükümet memurlarıyla çalışan,tuhaf ve başka bir haleti ruhiye taşıyan bir teşekkülü bir ay içinde yola getirme imkânı yoktur.
Kendisi ne kadar yetenekli,iyiniyetli,kararlı olursa olsun,adı üstünde demokrasi =halk yönetimi ancak son bireyine dek somut bilgiyle donatılmış toplumda gerçekleştirilebileceği; bu da, şu anda bile dünyanın hiçbir yerinde sağlanamadığı-bile bile sağlanmadığı –için,o güzelim girişim başarısızlığa uğruyor.
SCF’sını oluşturmaya karar verdiği günlerde,bakın ne diyor Hasan Rıza Soyak’a:
Bunalıyorum çocuk,çok büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum!Görüyorsun ya,her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert,şikayet dinliyoruz.Her taraf derin bir yokluk,maddî,manevî perişanlık içinde...
Fakir Baykurt,Anadolu halkının güzelim diliyle,böylelerine göğsü acımalı derdi;ne yazık ki ülkemiz de,dünya da,güzeller güzeli Atatürk’ten bu yana göğsü acımalı önder göremedi.
Bu değerli yapıt için Çetin Yetkin’i de,basan Cengiz Özakıncı’yı da yürekten kutluyorum.
Cumhuriyet, 7 Nisan 2004
Daha 1936’da,üç yıl sonra savaş çıkacağını,ABD katılana dek süreceğini,onun girmesiyle sona ereceğini;ancak savaştan asıl yengiyle çıkanın SSCB olacağını söylüyor.
Nitekim öyle de oluyor,Rusya Berlin’in yarısı da içinde bütün Doğu Avrupa’yı ele geçirip döve döve,eze eze toplumcu(?) yapıyor.
Peki sonra ne olacak acaba?Onu da söylüyor:Sovyetler Birliği şimdi çok güçlü,ve bizim de yakın dostumuz,ama sonunda DAĞILACAK.
Eh,o da oluyor;bunun gerçekleşmesinden onca yıl önce,bir de yol gösteriyor kurduğu Cumhuriyet’in yöneticilerine:Orta Asya Türk devletleriyle yakınlaşmalı,onlara öncülük etmeliyiz;ulusları birbirine bağlayan sağlam bağlar vardır,bunlardan bir de dil’dir,diyor.
Bakın,daha 30’larda,şimdi yalancıktan ortalıkta dolaştırılan Avrasya kavramı yerli yerinde.
Tarihi, egemenlerin hepimize zorla yutturduğu masallardan arıtabilen araştırmacıların,Rusya’nın başındaki “halk düşmanı” avcısının,neden Çin’e,Mao’ya el uzatmadığını,gidip Amerika ve Batı Avrupa’yla silahlanma yarısına girdiğini;dahası,koşup Hitler’le,yalan olduğunu bile bile,saldırmazlık anlaşması imzaladığını inceleyip araştırdığı günleri görür müyüz dersiniz?
Bu dürüst araştırmacılardan biri,Çetin Yetkin,Otopsi Yayınları için yeni bir çalışma hazırlamış:S.C.F.Olayı.
Mustafa Kemâl, dünyanın hızla önce parasal-siyasal bunalma,ardından 2.Dünya Savaşı’na sürüklendiği;kurduğu partinin başındakilerin,başbakanından son basamaktaki yöneticisine dek yolsuzluğa,buyuruculuğa,eziciliğe yöneldiklerini görüp öbürlerinden daha çok güvendiği Fethi Okyar ve arkadaşlarına Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurduruyor;bütün taslak,tüzük,her şey onun kafasında oluşturulmuş:kemikleşen yapıyı silkelemek,siyasal yaşama eleştiri’yi katmak istiyor.
Ama bu,görüyorsunuz,bugün bile ne bizde olabiliyor,ne dünyanın öbür ülkelerinde:oynanan allı pullu bir kandırmaca,ve onun olanak verdiği korkunç bir soygun,talan.
Nitekim 1930’da olmuyor,olamıyor:bütün karşıdevrimciler,yerleşik düzenciler hemen el ele veriyor,partiye el koyuyor,karşıdevrimi yürürlüğe koymaya girişiyor;ve yeni parti 12 Ağustos’tan 16 Kasım’a dek açık kalabiliyor.
Yeni partinin kuruluş evresinde yaptıkları bir söyleşi sırasında,Mustafa Kemâl,Fethi Bey’e düşüncesini şöyle dile getirmiş,o da günlüğüne geçirmiş:
Beni fırkamız var diye aldatıyorlardı;bir şey olduğunu,mevcudun da ekmek peşinde koşarken halkı incittiğini anladım.
Arada,kitapta en ince ayrıntılarını bulabileceğiniz bir dizi olay.
Yaşananlardan sonra gelip Fethi Bey gelip Mustafa Kemâl’e partiyi kapatmak istediklerini haber veriyor;bunun üzerine Atatürk de soruyor:
Cumhuriyete hizmet böyle mi olur?Çekilmek doğru değildir;her müşkülü yavaş yavaş hallederiz.Yedi senedir tek fırkaya alışan,tekmil hükümet memurlarıyla çalışan,tuhaf ve başka bir haleti ruhiye taşıyan bir teşekkülü bir ay içinde yola getirme imkânı yoktur.
Kendisi ne kadar yetenekli,iyiniyetli,kararlı olursa olsun,adı üstünde demokrasi =halk yönetimi ancak son bireyine dek somut bilgiyle donatılmış toplumda gerçekleştirilebileceği; bu da, şu anda bile dünyanın hiçbir yerinde sağlanamadığı-bile bile sağlanmadığı –için,o güzelim girişim başarısızlığa uğruyor.
SCF’sını oluşturmaya karar verdiği günlerde,bakın ne diyor Hasan Rıza Soyak’a:
Bunalıyorum çocuk,çok büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum!Görüyorsun ya,her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert,şikayet dinliyoruz.Her taraf derin bir yokluk,maddî,manevî perişanlık içinde...
Fakir Baykurt,Anadolu halkının güzelim diliyle,böylelerine göğsü acımalı derdi;ne yazık ki ülkemiz de,dünya da,güzeller güzeli Atatürk’ten bu yana göğsü acımalı önder göremedi.
Bu değerli yapıt için Çetin Yetkin’i de,basan Cengiz Özakıncı’yı da yürekten kutluyorum.
Cumhuriyet, 7 Nisan 2004
21 Şubat 2004 Cumartesi
DENKTAŞ’IN BİLİNCİ
Nedir en zor şey?görmek,gözünün önündekini;
demiş Goethe.Peki,aslında çok kolay olması gereken bu iş neden güçleşmiş acaba? Çünkü,gerçekte gören göz değil,can’dır;nitekim Türk halkı bunu cangözü sözüyle ölümsüzleştirmiştir.
Peki,doğaötesi terim ve tanımları bir yana bıraktığımıza göre,bilimsel açıdan can ne olabilir?Kalıtım da içinde,canlı varlığın insan türünün beyninde biriktirdiği bütün bilgilerin toplamı.Nitekim,Avrupa dilleri, bu bilgi toplamını anlatabilmek için bilinç yerine,con-science(ortak-bilim) der;ortak-bilim ya da ortak-bilgi.
Bakmayın aradaki lâf kalabalığına,canlı varlığının asal amacı can’ını,ben’ini korumak ve sürdürmektir;dolayısıyla,kaçınılmaz olarak ben-cil olmak zorundadır.
Evrim,oluşturduğu bütün ara biçimleri saklıyor,hiçbir yapıyı kaldırıp atmıyor;bu yüzden,canlı varlıktaki yönetim merkezinin,beynin üç aşamasını saklamış insanda:en dipte sürüngen beyni,onun üstünde memeli hayvan,maymun beyni,ikisini de sarmalayan tüysüz maymun,insan beyni.
Daha önce de yazdım,timsah,oluşmuş o ilk beyin biçimiyle,yalnız canını düşünür;aç kalırsa,yavrusunu bile yer.
İnsansa,bu kadar övündüğüne göre,canının,sıkı sıkı bütün öbür varlık biçimlerininkine bağlı bulunduğunu BİLMEK ve UNUTMAMAK zorundadır;ben buna,bilinçli bencillik diyorum.
Mustafa Kemâl de,Rauf Denktaş da bunun olumlu örnekleri:canlarını koruyup sürdürebilmek için önce bir yurtlarının olması gerektiğini;bu toprak parçası üzerinde,ortalıkta dolaşan bütün o düzmece eşitlik,kardeşlik,hak,hukuk sözlerine karşın,kendilerine yetecek kadar bağımsız ve özerk olmalarının kaçınılmazlığını eksiksiz bilirler.
Canlı varlık,ayrıca,acı dediğimiz ayrıştırıcı,dağıtıcı enerji biçiminden kaçar;haz adını verdiğimiz arttırıcı,geliştirici enerji biçimini arar.
Ama bilinçli bencil’lerin haz arayışı,tanım gereği bilinçlidir:bir yiyecek torbasına,bir cep telefonuna,bir koltuğa,bir katrilyona teslim olmazlar;canlarının,bu gezegenin ve üstündeki canlı cansız bütün varlıkların dirlik düzenlik barış içinde yaşamalarına bağlı bulunduğunu bir saniye bile unutmazlar-varsayımsal cennete gitmek için değil,burada,şu anda mutlu yaşamak için.
Sayın Denktaş,kendini bildi bileli yürüttüğü aydınlatma savaşımını geçen akşam Cevizkabuğu’unda da sürdürdü:Rumların oyunlarını,yalanlarını,Avrupa ve Amerikalıların aşağılık dümenlerini sabırla,birer birer gözler önüne serdi.Binlerce sayfalık Annan yutturmacası’nın Ada ve Anavatan Türkleri açısından taşıdığı tehlikeleri bilmem kaç kez anlattı.
Ama canlarını bir avuç dolar ya da bir tutam masal uğruna satmışların bunu dinlemesi,anlaması,yola gelmesi olanaksız.
Hulki bir ara çok yalın bir soru sordu:Peki efendim,üç eşeğin yaşadığı Kardak Kayalıkları Kıbrıs’tan daha mı önemliydi?onun için az kalsın Yunanistan’la savaşacaktık.
Denktaş,olanca efendiliğiyle,bu sorunun kendisine değil,Ankara’daki sorumlulara(?) yöneltilmesi gerektiğini anımsattı.
1974’ten sonraki bütün yöneticiler bize,Kıbrıs’ın Türkiye için çok önemli,vazgeçilmez olduğunu söylediler;bu uğurda savaşırız dediler.Şimdi eğer bu görüşü değiştirdiyseler,hiç boşuna kıvırtmasınlar,açıkça o görüşü bıraktık desinler;başınızın çaresine bakın,desinler.Biz de boşuna uğraşmaktan vazgeçer,kalkar Anavatana göçeriz,Ada’yı Yunanistan üzerinden ABD’ye,ABD’ye bırakırız;hükümetimizden de,tıpkı Bulgar göçmenleri gibi,bize yaşayacak yer göstermesini isteriz,dedi.
24 Nisan’daki oylama aslında,hem Türkiye’deki,hem Kıbrıs’taki Türklerin bilinçli benciller olup olmadıklarını ortaya koyacak;öyleysek,yaşamaya hakkımız olacak;değilsek,yeryüzüne gerekli olmadığımız belgelenecek.
Cumhuriyet, 21 Şubat 2004
demiş Goethe.Peki,aslında çok kolay olması gereken bu iş neden güçleşmiş acaba? Çünkü,gerçekte gören göz değil,can’dır;nitekim Türk halkı bunu cangözü sözüyle ölümsüzleştirmiştir.
Peki,doğaötesi terim ve tanımları bir yana bıraktığımıza göre,bilimsel açıdan can ne olabilir?Kalıtım da içinde,canlı varlığın insan türünün beyninde biriktirdiği bütün bilgilerin toplamı.Nitekim,Avrupa dilleri, bu bilgi toplamını anlatabilmek için bilinç yerine,con-science(ortak-bilim) der;ortak-bilim ya da ortak-bilgi.
Bakmayın aradaki lâf kalabalığına,canlı varlığının asal amacı can’ını,ben’ini korumak ve sürdürmektir;dolayısıyla,kaçınılmaz olarak ben-cil olmak zorundadır.
Evrim,oluşturduğu bütün ara biçimleri saklıyor,hiçbir yapıyı kaldırıp atmıyor;bu yüzden,canlı varlıktaki yönetim merkezinin,beynin üç aşamasını saklamış insanda:en dipte sürüngen beyni,onun üstünde memeli hayvan,maymun beyni,ikisini de sarmalayan tüysüz maymun,insan beyni.
Daha önce de yazdım,timsah,oluşmuş o ilk beyin biçimiyle,yalnız canını düşünür;aç kalırsa,yavrusunu bile yer.
İnsansa,bu kadar övündüğüne göre,canının,sıkı sıkı bütün öbür varlık biçimlerininkine bağlı bulunduğunu BİLMEK ve UNUTMAMAK zorundadır;ben buna,bilinçli bencillik diyorum.
Mustafa Kemâl de,Rauf Denktaş da bunun olumlu örnekleri:canlarını koruyup sürdürebilmek için önce bir yurtlarının olması gerektiğini;bu toprak parçası üzerinde,ortalıkta dolaşan bütün o düzmece eşitlik,kardeşlik,hak,hukuk sözlerine karşın,kendilerine yetecek kadar bağımsız ve özerk olmalarının kaçınılmazlığını eksiksiz bilirler.
Canlı varlık,ayrıca,acı dediğimiz ayrıştırıcı,dağıtıcı enerji biçiminden kaçar;haz adını verdiğimiz arttırıcı,geliştirici enerji biçimini arar.
Ama bilinçli bencil’lerin haz arayışı,tanım gereği bilinçlidir:bir yiyecek torbasına,bir cep telefonuna,bir koltuğa,bir katrilyona teslim olmazlar;canlarının,bu gezegenin ve üstündeki canlı cansız bütün varlıkların dirlik düzenlik barış içinde yaşamalarına bağlı bulunduğunu bir saniye bile unutmazlar-varsayımsal cennete gitmek için değil,burada,şu anda mutlu yaşamak için.
Sayın Denktaş,kendini bildi bileli yürüttüğü aydınlatma savaşımını geçen akşam Cevizkabuğu’unda da sürdürdü:Rumların oyunlarını,yalanlarını,Avrupa ve Amerikalıların aşağılık dümenlerini sabırla,birer birer gözler önüne serdi.Binlerce sayfalık Annan yutturmacası’nın Ada ve Anavatan Türkleri açısından taşıdığı tehlikeleri bilmem kaç kez anlattı.
Ama canlarını bir avuç dolar ya da bir tutam masal uğruna satmışların bunu dinlemesi,anlaması,yola gelmesi olanaksız.
Hulki bir ara çok yalın bir soru sordu:Peki efendim,üç eşeğin yaşadığı Kardak Kayalıkları Kıbrıs’tan daha mı önemliydi?onun için az kalsın Yunanistan’la savaşacaktık.
Denktaş,olanca efendiliğiyle,bu sorunun kendisine değil,Ankara’daki sorumlulara(?) yöneltilmesi gerektiğini anımsattı.
1974’ten sonraki bütün yöneticiler bize,Kıbrıs’ın Türkiye için çok önemli,vazgeçilmez olduğunu söylediler;bu uğurda savaşırız dediler.Şimdi eğer bu görüşü değiştirdiyseler,hiç boşuna kıvırtmasınlar,açıkça o görüşü bıraktık desinler;başınızın çaresine bakın,desinler.Biz de boşuna uğraşmaktan vazgeçer,kalkar Anavatana göçeriz,Ada’yı Yunanistan üzerinden ABD’ye,ABD’ye bırakırız;hükümetimizden de,tıpkı Bulgar göçmenleri gibi,bize yaşayacak yer göstermesini isteriz,dedi.
24 Nisan’daki oylama aslında,hem Türkiye’deki,hem Kıbrıs’taki Türklerin bilinçli benciller olup olmadıklarını ortaya koyacak;öyleysek,yaşamaya hakkımız olacak;değilsek,yeryüzüne gerekli olmadığımız belgelenecek.
Cumhuriyet, 21 Şubat 2004
2 Temmuz 2003 Çarşamba
ZEYNEP UZUNBAY
Biliyorsunuz,”büyük” saydığımız insan kardeşlerimiz aslında, evrende zaten varolup işleyen temel ilişkileri,bunların yasalarını sezip dile getirmekten başka bir şey yapmadılar.
Einstein’ın “görecelik”i bunların en temellerinden biri. Dolayısıyla, söyleyip yaptıklarımızın hepsi görece.
Yurdumuzda basılan bütün kitap ve dergilere ulaşamıyor; elime geçenlerin hepsini okuyamıyor; okuduklarımın hepsini beğenemiyorum; okuduğum ozanlar arasında, Zeynep Uzunbay bana en yakın geleni; onu yeterince içten, tutarlı buluyorum.
Sivas’ın “yakılan”larından; önce hemşirelik okumuş; yetinmemiş, Türkçe öğretmeni olmuş.Şimdiye dek iki kitabı basılmış: Sabahçı Su Kıyıları, Yaşamaşk.
Zor bulunsalar da en iyisi elbet bu kitapları edinip okumanız; ben Agora’da basılmış, henüz kitaba dönüşmemiş bir şiirini aktaracağım.
Yara Falı (18)
Sana kara büyü yapılmış
yapılıp yüreğine gömülmüş
“Kara kuzunun ağıldaki uykusunu uyu
Asmadaki(unutulmuş, farkedilmemiş
Görülmemiş)kara üzümün uykusunu.
Daldaki üvezim,kuzum, avazım
Bağrıma basıp kestiğim kara ekmek
Sarıl bana.bende uyu.Uyu.uyu.”
Sen onu köy sanmışsın;
Köyünün dört mevsimi,
şarkı söyleyen rüzgâr...
Sanmışsın ki ay sarılmış kayısıya
Yaprakların damarları titremiş.
Yağmur sanmışsın da ondan
Konuşmasam da olur demişsin;
sesi sormadan yağacak,
dümdüz edecek tarlamı.
Sanmışsın kuş olduk, ağaç olduk
Kanadımız yaprağımız birbirine titredi.
Sen onu ev sanmışsın;
Soyunmuşsun içinde
Su içmiş, doymuş, yıkanmışsın.
Kitap sanmışsın sen onu
Güzel kitapların yalnızlığı...
Sen onu yalnız sanmışsın da ondan
dururum demişsin, satırların arasında.
Sokağın sanmışsın sen onu;
“Çıldırmaz da n’apar bu sardunyalar” sokağı...
Kediymiş mırlamış, köpekmiş havlamışsın,
İçinden geçiyorum sanmışsın da ondan
Soru sormak hiç aklına gelmemiş.
Çardak altında çay sanmışsın
İç olmuşsun, içmişsin, için sevinmiş.
Korkuymuşsun sen, koyu gölgenmiş o
Ona saklamışsın en kaçak yüzünü.
Dilim varmaz söz ondan uzar:
Düşün en güzel yerinde ele vermiş seni,
(Hiç aklına gelir miydi kasımpatı
zaten soyulmuş bir yüreğe
benim falçata atacağım?)
Cumhuriyet, 2.7.2003
Einstein’ın “görecelik”i bunların en temellerinden biri. Dolayısıyla, söyleyip yaptıklarımızın hepsi görece.
Yurdumuzda basılan bütün kitap ve dergilere ulaşamıyor; elime geçenlerin hepsini okuyamıyor; okuduklarımın hepsini beğenemiyorum; okuduğum ozanlar arasında, Zeynep Uzunbay bana en yakın geleni; onu yeterince içten, tutarlı buluyorum.
Sivas’ın “yakılan”larından; önce hemşirelik okumuş; yetinmemiş, Türkçe öğretmeni olmuş.Şimdiye dek iki kitabı basılmış: Sabahçı Su Kıyıları, Yaşamaşk.
Zor bulunsalar da en iyisi elbet bu kitapları edinip okumanız; ben Agora’da basılmış, henüz kitaba dönüşmemiş bir şiirini aktaracağım.
Yara Falı (18)
Sana kara büyü yapılmış
yapılıp yüreğine gömülmüş
“Kara kuzunun ağıldaki uykusunu uyu
Asmadaki(unutulmuş, farkedilmemiş
Görülmemiş)kara üzümün uykusunu.
Daldaki üvezim,kuzum, avazım
Bağrıma basıp kestiğim kara ekmek
Sarıl bana.bende uyu.Uyu.uyu.”
Sen onu köy sanmışsın;
Köyünün dört mevsimi,
şarkı söyleyen rüzgâr...
Sanmışsın ki ay sarılmış kayısıya
Yaprakların damarları titremiş.
Yağmur sanmışsın da ondan
Konuşmasam da olur demişsin;
sesi sormadan yağacak,
dümdüz edecek tarlamı.
Sanmışsın kuş olduk, ağaç olduk
Kanadımız yaprağımız birbirine titredi.
Sen onu ev sanmışsın;
Soyunmuşsun içinde
Su içmiş, doymuş, yıkanmışsın.
Kitap sanmışsın sen onu
Güzel kitapların yalnızlığı...
Sen onu yalnız sanmışsın da ondan
dururum demişsin, satırların arasında.
Sokağın sanmışsın sen onu;
“Çıldırmaz da n’apar bu sardunyalar” sokağı...
Kediymiş mırlamış, köpekmiş havlamışsın,
İçinden geçiyorum sanmışsın da ondan
Soru sormak hiç aklına gelmemiş.
Çardak altında çay sanmışsın
İç olmuşsun, içmişsin, için sevinmiş.
Korkuymuşsun sen, koyu gölgenmiş o
Ona saklamışsın en kaçak yüzünü.
Dilim varmaz söz ondan uzar:
Düşün en güzel yerinde ele vermiş seni,
(Hiç aklına gelir miydi kasımpatı
zaten soyulmuş bir yüreğe
benim falçata atacağım?)
Cumhuriyet, 2.7.2003
21 Mayıs 2003 Çarşamba
KĀZIM MİRŞAN YA DA EKİNSEL IRKÇILIK
Geçen yaz, Nilgün Şarman'ın uyarısıyla, 20 Temmuz akşamı, atv’de, Ceviz Kabuğu’nda tanımıştım Kâzım Mirşan’ı.
Türk Dilinin Kökeni’yle ilgili tartışma , 29 Haziran akşamı Halûk Tarcan’la başlamış, ertesi hafta sürmüş, ben ancak sonuncuya yetişebilmişim.
Ama o sonuncuda bile, karşısındaki okullu bilgiç’in (daha doğrusu okumuş bilgisizin) tüm çabalarına karşın, Sayın Mirşan’ın söylediklerinin önemini sezebilmiştim.
Şimdi elimizde, Ceviz Kabuğu yayınlarının bastığı o üç tartışmanın da metni var.
Halûk Tarcan’ın Kâzım Mirşan ’dan ödünç aldığı somut bilgilerle öne sürdüğü temel sav şu: Batılıların inatla, ısrarla öne sürdükleri, tersini kimseye söyletmedikleri sava göre, uygarlığın temeli olan yazı Mezopotamya’da, Sümerlerle başlamış; sonra bayrağı Yunanlılar almış.
Oysa, Tarcan, Ön-Türklerin tarihiyle ilgili çalışmalarının sonunda, yazıtlara dayanan belgeleriyle, Yunanlıların adının bile , Üst-Asya’dan gelmiş Ökerik adlı kavmin adının sıkışıp Grek ‘e dönüşmesiyle oluştuğunu savunuyor.
Mirşan, haklı olarak, yazı olmadan uygarlık olmaz, deyip, yeryüzünde resim ya da düşün yazısından abeceye ilk geçişin Orta Asya’da, Türklerde başladığını savunuyor; Türklerin başlıca beş bölgede: Issık Göl ve çevresinde, Sibirya’da Ulukent Havzası’nda,Ural Dağları’nın güneyinde, Şölgentaş Mağarası’nın dolayında, Doğu Anadolu’da, Erzurum yöresinde, son olarak da Güneybatı Fransa’da yaşadıklarını , üstelik yazılı kanatlarıyla, anıtlarla, kendisinin insanlık tarihinde ilk kez okuyup metne döktüğü belgelerle savunuyor.
İspanya’daki mağaralardan, İtalya’daki yazıtlardan, taşlardan tutun da, Mısır piramitlerine, çivi yazısına dek sayısız belgeden söz ediyor.
Öne sürülenlerin tersine, İtalya’ya Anadolu’dan göçmüş Etrüsklerin değil, Yunanlıların abeceye onlardan aldıklarını belgeleriyle, örnekleriyle kanıtlıyor. Ammaa! Türk halkının vergileriyle Amerika’da, Avrupa’da ya da buradaki yüksek okullarda okutulmuş, profesörler, doçentler, yardımcı doçentler, hani şu kendimizi bildik bileli yinelenen ekinsel buyuruculuk (kültür emperyalizmi) altında yamyassı olduklarından, eğitim sandıkları bütün koşullanmalarını ırkçı, kıskanç, yasakçı Batı’ya borçlu olduklarından; ve daha da önemlisi, Mirşan’la Tarcan’’ın, haklı olarak sayısız yineledikleri gibi, yarım yamalak öğrendikleri, küçümsedikleri, utandıkları Anadolu Türkçesi’nin dışındaki öbür Türk dillerini, yazılarını bilmedikleri için, asıl kaynakları, belgeleri okuyamadıkları; yalancı Batı kaynaklarına tuksak kaldıkları için, söylenenlere sürekli karşı çıkıyor; bu iki sabırlı araştırmacıyla dalga geçiyor, inanacakları engellemeye çalışmışlar, çalışıyorlar.
Oysa Kâzım Mirşan, rastlantı ve gereklilik’in armağanıyla, Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca kentinde dünyaya gelmiş; ilkokulu Çin’de okumuş; orta öğretime Türkiye’de başlamış, Almanya’da tamamlamış; orada başladığı mühendislik eğitimini Teknik Üniversite’de bitirmiş. Dolayısıyla Almanca, Rusça, Çince, İngilizce, okuyup anlayacak kadar Latince, Yunanca, İtalyanca’nın dışında, belli başlı bütün Türk dillerini biliyor.
Buna dayanarak, yeryüzündeki bütün abecelerin, Türk yazısından yola çıkarak türetildiğini öne sürüyor; Türkçe yazının Şölgentaş Mağarası’nda bulunan kaynaklarda, l6 000 yıl öncesine dek uzandığını; Erzurum’un Cunni Mağarası’nda bulunmuş olan, kendi gözüyle okuyup yazıya döktüğü yazıtlara göre, ünlü Mısır çivi yazısının bile, tam 7000 yıl önce, Anadolu’dan gitmiş olacağını savunuyor.
Üstünyetenek, olsa olsa, evrendeki ilişki ağını en az ipucuyla, hani şu can gözü adını verdiğimiz yetenekle sezip dile getirme olduğuna göre, o sıradışı varlığın, Mustafa Kemâl Atatürk’ün, elinin altında henüz Kâzım Mirşan yokken, şaşmaz biçimde saptadığı gibi Anadolu’da 7000 yıllık Türk varlığı da belgelenmiş oluyor.
Kitapta sayısız ayrıntısını bulacağınız bu kanıtlara ırkçı, sözün tam anlamıyla bağnaz, çıkarcı Batı’nın inanmasını boşuna beklemeyin.
Mirşan, Tarcan gibi sabırlı araştırmacılar aslında, Atatürk’ün ünlü: Türk, öğün, ÇALIŞ, güven öğüdüne sağlam bir temel kazandırmaya uğraşıyorlar; hem de somut belgelerle.
Irak Savaşı gözümüzü yeterince açmaya yetecek mi, hep birlikte göreceğiz, yaşayacağız.
Cumhuriyet, 21.5.2003
Türk Dilinin Kökeni’yle ilgili tartışma , 29 Haziran akşamı Halûk Tarcan’la başlamış, ertesi hafta sürmüş, ben ancak sonuncuya yetişebilmişim.
Ama o sonuncuda bile, karşısındaki okullu bilgiç’in (daha doğrusu okumuş bilgisizin) tüm çabalarına karşın, Sayın Mirşan’ın söylediklerinin önemini sezebilmiştim.
Şimdi elimizde, Ceviz Kabuğu yayınlarının bastığı o üç tartışmanın da metni var.
Halûk Tarcan’ın Kâzım Mirşan ’dan ödünç aldığı somut bilgilerle öne sürdüğü temel sav şu: Batılıların inatla, ısrarla öne sürdükleri, tersini kimseye söyletmedikleri sava göre, uygarlığın temeli olan yazı Mezopotamya’da, Sümerlerle başlamış; sonra bayrağı Yunanlılar almış.
Oysa, Tarcan, Ön-Türklerin tarihiyle ilgili çalışmalarının sonunda, yazıtlara dayanan belgeleriyle, Yunanlıların adının bile , Üst-Asya’dan gelmiş Ökerik adlı kavmin adının sıkışıp Grek ‘e dönüşmesiyle oluştuğunu savunuyor.
Mirşan, haklı olarak, yazı olmadan uygarlık olmaz, deyip, yeryüzünde resim ya da düşün yazısından abeceye ilk geçişin Orta Asya’da, Türklerde başladığını savunuyor; Türklerin başlıca beş bölgede: Issık Göl ve çevresinde, Sibirya’da Ulukent Havzası’nda,Ural Dağları’nın güneyinde, Şölgentaş Mağarası’nın dolayında, Doğu Anadolu’da, Erzurum yöresinde, son olarak da Güneybatı Fransa’da yaşadıklarını , üstelik yazılı kanatlarıyla, anıtlarla, kendisinin insanlık tarihinde ilk kez okuyup metne döktüğü belgelerle savunuyor.
İspanya’daki mağaralardan, İtalya’daki yazıtlardan, taşlardan tutun da, Mısır piramitlerine, çivi yazısına dek sayısız belgeden söz ediyor.
Öne sürülenlerin tersine, İtalya’ya Anadolu’dan göçmüş Etrüsklerin değil, Yunanlıların abeceye onlardan aldıklarını belgeleriyle, örnekleriyle kanıtlıyor. Ammaa! Türk halkının vergileriyle Amerika’da, Avrupa’da ya da buradaki yüksek okullarda okutulmuş, profesörler, doçentler, yardımcı doçentler, hani şu kendimizi bildik bileli yinelenen ekinsel buyuruculuk (kültür emperyalizmi) altında yamyassı olduklarından, eğitim sandıkları bütün koşullanmalarını ırkçı, kıskanç, yasakçı Batı’ya borçlu olduklarından; ve daha da önemlisi, Mirşan’la Tarcan’’ın, haklı olarak sayısız yineledikleri gibi, yarım yamalak öğrendikleri, küçümsedikleri, utandıkları Anadolu Türkçesi’nin dışındaki öbür Türk dillerini, yazılarını bilmedikleri için, asıl kaynakları, belgeleri okuyamadıkları; yalancı Batı kaynaklarına tuksak kaldıkları için, söylenenlere sürekli karşı çıkıyor; bu iki sabırlı araştırmacıyla dalga geçiyor, inanacakları engellemeye çalışmışlar, çalışıyorlar.
Oysa Kâzım Mirşan, rastlantı ve gereklilik’in armağanıyla, Türkistan’ın İli Nehri üzerindeki Kulca kentinde dünyaya gelmiş; ilkokulu Çin’de okumuş; orta öğretime Türkiye’de başlamış, Almanya’da tamamlamış; orada başladığı mühendislik eğitimini Teknik Üniversite’de bitirmiş. Dolayısıyla Almanca, Rusça, Çince, İngilizce, okuyup anlayacak kadar Latince, Yunanca, İtalyanca’nın dışında, belli başlı bütün Türk dillerini biliyor.
Buna dayanarak, yeryüzündeki bütün abecelerin, Türk yazısından yola çıkarak türetildiğini öne sürüyor; Türkçe yazının Şölgentaş Mağarası’nda bulunan kaynaklarda, l6 000 yıl öncesine dek uzandığını; Erzurum’un Cunni Mağarası’nda bulunmuş olan, kendi gözüyle okuyup yazıya döktüğü yazıtlara göre, ünlü Mısır çivi yazısının bile, tam 7000 yıl önce, Anadolu’dan gitmiş olacağını savunuyor.
Üstünyetenek, olsa olsa, evrendeki ilişki ağını en az ipucuyla, hani şu can gözü adını verdiğimiz yetenekle sezip dile getirme olduğuna göre, o sıradışı varlığın, Mustafa Kemâl Atatürk’ün, elinin altında henüz Kâzım Mirşan yokken, şaşmaz biçimde saptadığı gibi Anadolu’da 7000 yıllık Türk varlığı da belgelenmiş oluyor.
Kitapta sayısız ayrıntısını bulacağınız bu kanıtlara ırkçı, sözün tam anlamıyla bağnaz, çıkarcı Batı’nın inanmasını boşuna beklemeyin.
Mirşan, Tarcan gibi sabırlı araştırmacılar aslında, Atatürk’ün ünlü: Türk, öğün, ÇALIŞ, güven öğüdüne sağlam bir temel kazandırmaya uğraşıyorlar; hem de somut belgelerle.
Irak Savaşı gözümüzü yeterince açmaya yetecek mi, hep birlikte göreceğiz, yaşayacağız.
Cumhuriyet, 21.5.2003
7 Mayıs 2003 Çarşamba
İDİL BİRET’İN YAKA PAÇA EMEKLİ EDİLİŞİ
Onlarca insanı öldüren mayfa babası havaalanına indiğinde törenle karşılanmış, ayağının altına kırmızı halı serilmişti.
İdil Biret’eyse, az daha, hemen orada acımasız bir tokat gibi açıklayacaklarmış yaka paça emekli edildiğini.
Güzeller güzeli, tertemiz, soylu sanatçım verdiği kısa demeçte: İyi ama, sanatçının emekliliği olmaz, Arthur Rubinstein, 96 yaşında sahneye çıkıp unutulmaz bir dinleti vermişti, demiş. Evet, öyleydi, ama o, şu demokrasi denen kandırmacanın yürürlükte olduğu, işlerin bu kadar keskinleşmediği dönemdi.
Aslında, gerek yurdumda, gerek dünyada, hâlâ eski kavramların, hukukun, adaletin, insan haklarının varolduğuna inanan, göz önündeki sayısız karşıt kanıta karşın, inatla, ısrarla inanmayı sürdürmek isteyenlerin uyanmaları gereken gün geldi çattı, geçti bile.
Bingöl’de, şimdi milletinin vekilliğine seçtiğimiz eski bir yüklenicinin – üstelik, geçmişte olduğu gibi, o işini de sürdürüyor olabilir, dolaylı ya da dolaysız – hiç sıkılmadan toplu gömütün başına gidebildiği bugün, birkaç saat sonra, hemen yakındaki bir ilde çekilmiş bir eğlencenin fotoğrafını gösterdi bu sabah gazetecim: en az gelmiş geçmiş ünlü siyasetçiler kadar acımasız bir soyguncu olan gazetenin sahibinin yönergesiyle basılmış resimde, birkaç bakan, sözümona toplumcu-demokrat bir belediye başkanı çalıp söyleyip oynuyorlar; eskiden masa üstünde kadın oynatırlardı, bu kez bir işadamını çıkarmışlar – oynatılan kızlar kadar çekici olmadıklarından, kimse adamı soymaya kalkmamış.
Yıkılan okulun yapımcısını hakkettiği biçimde sorguya çekip sıkıştıramayan halkın hedef olarak kendi içinden çıkmış halk çocuklarının oluşturduğu güvenlik güçlerine saldırdığı, araçlarını taşa tuttuğu, kırıp geçirdiği saatlarda, bu beyler, keyiften gevşemiş yüzlerle, oynayanın alnına dolar yapıştırıyormuş.
Ama kendimizi kandırmayı bırakalım: başka türlü olamaz, hiçbir zaman da olmadı. Eskiden gizliydi, şimdi göğüsler gere gere yapılıyor; kendilerini ilerici sananlar uyanmadıkça, azgınlaşarak sürecek.
Artık, zaten gerçek hukuka hiçbir zaman uydurulmamış, evrenin temel yasalarına göre biçimlendirilmemiş; hep bir sınıfın, bir kümenin, çok çok bir avuç insanın çıkarlarına göre düzenlenmiş biçimsel yasalara dayandırılmış bir oyunu kuralına göre oynamıyorlar diye yakınma zamanı bitti; kendi kabul ettiğin yasalara göre davran diye yalvarıp yakarmanın, dilencilik etmenin anlamı kalmadı.
Sokaklarda elini kolunu sallayarak, yumruk sıkarak, avaz avaz bağırarak yürümenin; ona buna çürük domates ya da yumurta atmanın en küçük yararı olmuyor.
Dünya halkları, kendi vergileriyle oluşturdukları silahlı güçlerini yeniden kendi temel, evrensel haklarını savunmaya razı edemedikleri; onların belirleyici gücüyle yeni, gerçek yasalar yazıp yürürlüğe koyamadıkça, her yerde bütün İdil Biret’ler yaka paça emekli edilecek; üç kuruşla yaşamaya çalışan yığınla emeklinin aylığından tutum paraları kesilecek; ilâçlarının daha ucuzlarıyla yetinmeleri dayatılacak; usunuza gelen gelmeyen bir sürü hokkabazlık bulunacaktır.
Gerçek türküseverler , sevgili Ruhi Su’nun unutulmaz yorumla Anadolu halkına anımsattığı bir şiir şöyle diyordu:
Nesini söyleyim cânım efendim?/Gayri düzen tutmaz telimiz bizim.
Sevgili insan kardeşlerim , o can, bam teline yeniden düzen verebilmeyi el birliğiyle başaramazsak, her gün, her olayda ağlayıp sızlamanın kimseye yararı olmayacak; silahlı savaş çeteleri hepimizi diledikleri gibi kandırıp soymayı sürdürecek.
Sevgili İdil’e de, senin emeğin, değerini bilenlerin gözünde, kulağında, sonsuza dek yaşayacak canım diyorum.
İdil Biret’eyse, az daha, hemen orada acımasız bir tokat gibi açıklayacaklarmış yaka paça emekli edildiğini.
Güzeller güzeli, tertemiz, soylu sanatçım verdiği kısa demeçte: İyi ama, sanatçının emekliliği olmaz, Arthur Rubinstein, 96 yaşında sahneye çıkıp unutulmaz bir dinleti vermişti, demiş. Evet, öyleydi, ama o, şu demokrasi denen kandırmacanın yürürlükte olduğu, işlerin bu kadar keskinleşmediği dönemdi.
Aslında, gerek yurdumda, gerek dünyada, hâlâ eski kavramların, hukukun, adaletin, insan haklarının varolduğuna inanan, göz önündeki sayısız karşıt kanıta karşın, inatla, ısrarla inanmayı sürdürmek isteyenlerin uyanmaları gereken gün geldi çattı, geçti bile.
Bingöl’de, şimdi milletinin vekilliğine seçtiğimiz eski bir yüklenicinin – üstelik, geçmişte olduğu gibi, o işini de sürdürüyor olabilir, dolaylı ya da dolaysız – hiç sıkılmadan toplu gömütün başına gidebildiği bugün, birkaç saat sonra, hemen yakındaki bir ilde çekilmiş bir eğlencenin fotoğrafını gösterdi bu sabah gazetecim: en az gelmiş geçmiş ünlü siyasetçiler kadar acımasız bir soyguncu olan gazetenin sahibinin yönergesiyle basılmış resimde, birkaç bakan, sözümona toplumcu-demokrat bir belediye başkanı çalıp söyleyip oynuyorlar; eskiden masa üstünde kadın oynatırlardı, bu kez bir işadamını çıkarmışlar – oynatılan kızlar kadar çekici olmadıklarından, kimse adamı soymaya kalkmamış.
Yıkılan okulun yapımcısını hakkettiği biçimde sorguya çekip sıkıştıramayan halkın hedef olarak kendi içinden çıkmış halk çocuklarının oluşturduğu güvenlik güçlerine saldırdığı, araçlarını taşa tuttuğu, kırıp geçirdiği saatlarda, bu beyler, keyiften gevşemiş yüzlerle, oynayanın alnına dolar yapıştırıyormuş.
Ama kendimizi kandırmayı bırakalım: başka türlü olamaz, hiçbir zaman da olmadı. Eskiden gizliydi, şimdi göğüsler gere gere yapılıyor; kendilerini ilerici sananlar uyanmadıkça, azgınlaşarak sürecek.
Artık, zaten gerçek hukuka hiçbir zaman uydurulmamış, evrenin temel yasalarına göre biçimlendirilmemiş; hep bir sınıfın, bir kümenin, çok çok bir avuç insanın çıkarlarına göre düzenlenmiş biçimsel yasalara dayandırılmış bir oyunu kuralına göre oynamıyorlar diye yakınma zamanı bitti; kendi kabul ettiğin yasalara göre davran diye yalvarıp yakarmanın, dilencilik etmenin anlamı kalmadı.
Sokaklarda elini kolunu sallayarak, yumruk sıkarak, avaz avaz bağırarak yürümenin; ona buna çürük domates ya da yumurta atmanın en küçük yararı olmuyor.
Dünya halkları, kendi vergileriyle oluşturdukları silahlı güçlerini yeniden kendi temel, evrensel haklarını savunmaya razı edemedikleri; onların belirleyici gücüyle yeni, gerçek yasalar yazıp yürürlüğe koyamadıkça, her yerde bütün İdil Biret’ler yaka paça emekli edilecek; üç kuruşla yaşamaya çalışan yığınla emeklinin aylığından tutum paraları kesilecek; ilâçlarının daha ucuzlarıyla yetinmeleri dayatılacak; usunuza gelen gelmeyen bir sürü hokkabazlık bulunacaktır.
Gerçek türküseverler , sevgili Ruhi Su’nun unutulmaz yorumla Anadolu halkına anımsattığı bir şiir şöyle diyordu:
Nesini söyleyim cânım efendim?/Gayri düzen tutmaz telimiz bizim.
Sevgili insan kardeşlerim , o can, bam teline yeniden düzen verebilmeyi el birliğiyle başaramazsak, her gün, her olayda ağlayıp sızlamanın kimseye yararı olmayacak; silahlı savaş çeteleri hepimizi diledikleri gibi kandırıp soymayı sürdürecek.
Sevgili İdil’e de, senin emeğin, değerini bilenlerin gözünde, kulağında, sonsuza dek yaşayacak canım diyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
