22 Eylül 2004 Çarşamba

RUHİ SU’YU DİNLERKEN

Sevil’le insan sesini çok severiz;dolayısıyla Assos’a giderken yanımıza sevdiklerimizin çoğunu aldık:Dmitri Hvorostosvki,Cecilia Bartoli,Bryn Terfel,Robeson.
Bu usta yorumcular asmalı küçük avlumuzda,yıldızlı göğün altında,bütün gecelerimizi süslediler.
Arada bir zamanların ünlü Kızıl Ordu Korosu’ndaki inanılmaz sesli yorumcular da vardı elbet;bir de Yuri Galiev’in tadına doyulmaz halk şarkılarını dinledik birçok kez.
Hepsi kendilerini kabul ettirmiş,ünlü,usta yorumcular elbet;ama hiçbiri bizi Ruhi Su ile Sümeyra Çakır kadar sarmadı,doğal olarak.
Rastlantı ve gereklilik bize büyük bir armağan vermiş,ömrümüz bu iki yorumcuyla diz dize,can cana geçmişti;Sümeyra’nın başına o tatsız siyasal kaza gelip onu Almanya’ya uçurduktan sonra doldurduğu plak ve kasetleri ancak uzaktan edinebildik ne yazık ki.
Ruhi Bey’in hemen bütün yapıtları var Behram’daki yuvamızda;her akşam en az ikisini dinledik:Aman Of,Barabar,Ekin İdim Oldum Harman,DostlarTiyatrosu Dinletisi,Ankara’nın Taşına Bak,Levni’den Pir Sultan’a,Beydağı’nın Başı,Göçler-Çocuklar-Balıklar.
Bu benzersiz yorumları dinlerken,bir noktayı eskiye oranla çok daha açık seçik algıladım bu kez:öbür halkların şarkılarını kendi dillerinde söylendikleri zaman çözemiyorum elbet,dolayısıyla örneğin çok sevdiğimiz Kalinka’da Rus halkı neler diyor bilmiyorum;ama Rus halk şarkılarının İngilizcelerinde Robeson’un söyledikleri hiç hoşuma gitmiyor doğrusu;Bir sınırdan öbürüne koşan Sovyet orduları ne yapıyordu,ne yaptılar?Tıpkı Amerikan orduları gibi,çevre ülkelerin halklarına kan kusturdular,o güzelim toplumcu öğretiyi ZORLA,ÖLÜMLE benimsetmeye giriştiler. Sonucun ne olduğunu bugün çok acıklı biçimde bütün dünya görüyor.
Çözebildiğim halk şarkıları içinde bir tek Makeba ile Yupanqui’ninkiler bizimkilere yakın,gerçekten insanca,sevgi,acı,sevi dolu sözler aktarıyorlar kuşaktan kuşağa.
Ama doğrusu bizim halk türküleri,hele Alevi türküleri,insanların 10 000 yıldır biriktirdiği bütün soylu değerleri,en süzme dünya görüşünü,en yalansız dolansız doğal sevdayı dile getirmiş.Buna nasıl sevindim,nasıl övündüm!
Ruhi Su artık ne yazık ki gündemde değil;bu ülkenin asıl efendileri olduklarını sananların buyruklarına uyan yerli uşakların hukuk-insanlıkdışı kararıyla bir gece kablolu yayından atılan Ulusal Kanal’ın dışında artık kimse onun türkülerini çalmıyor;yakınlarda Sıdıka Su ile bu konuyu konuşmadığım için dükkânlarda kasetleri,diskleri nasıl satılıyor bilmiyorum.
Ama Assos’ta yorumlarını dinlerken şunu açık seçik bir daha saptadım:tıpkı Atatürk gibi,Nâzım gibi,başka bir Ruhi Su oluşamayacak yeryüzünde.
Sesinin benzersizliği bir yana,kalıtım ve eğitimle beyninde birikenler onu öyle sıradışı bir yorumcu kılmış ki,Sevil’le benim gibi yarattıklarını eksiksiz algılayabilenler,doyulmaz bir güzellik pınarına dayıyorlar ağızlarını.
Bu dediklerimi doğrulamak üzere,yorumlarından üçünü anacağım:
Orhan Veli’nin Pireli Şiir’ini,Nâzım Hikmet’e yazdığı Ağıt’ı,Hatayi’nin Sabahtan Şahıma Vardım adlı türküsünü oturup dikkatle dinleyin lütfen;bu türkülerde sazla sesin uyumuna,sazın beklenmedik yerlerde ana ezgiden ayrılıp çığlığı bir üst perdeden sürdürüşüne,en şaşırtıcı,en vurucu yerlerde çok kısa bir süre susmasına kulak verin;ancak Bach,Mozart,Bethoven gibi büyük bestecilerde benzerlerini bulabileceğiniz incelikler,ustalıklar.
Bu benzersiz büyük Usta’yla diz dize,can cana yaşama fırsatını bize bağışladığı için rastlantı-gereklilik ikilisine ne kadar teşekkür etsek azdır.
Assos gecelerimizi şölene çeviren bu dinletiler sırasında bir tek şeye yüreğim sızladı: sevgili dostum Ziya Şav’ın 1962 yılında,Boğaz’daki bir evde aldığı yorumların kaset ya da disk olmayışı müzik tarihimiz açısından onulmaz bir kayıptır.
Sıdıka Abla,bu dizideki türkülerin kimisini başka bileşimlere kattı gerçi,ama bu dizi,önce Ruhi Bey’in türkü öbeklerini kendi sesiyle sunuşundan,ayrıca buradaki sesin elimizdeki en eski tarihli,dolayısıyla Usta’nın sesinin en diri,en dolu olduğu dönemde alınmış olmalarıyla benzersizdi.
Canım dostum Ziya Şav, kısıtlı sayıda sanatsevere ulaşsalar da,Türk halkına bu yorumları armağan ettiğin için sana sonsuz teşekkürler!
Ama asıl teşekkür günün birinde Ruhi Su’yu Anadolu topraklarında oluşturan rastlantı ve gereklilik’e.




Cumhuriyet, 22 Eylül 2004

6 Eylül 2004 Pazartesi

TECAVÜZ ÇOCUKLARI”NI NE YAPMALI

Boşa vakit harcatmamak için soruyu baştan yanıtlayayım:daha ana karnındayken, analarıyla birlikte toprağa gömüp taşlamalı,kırk katırın kuyruğuna bağlayıp parçalatmalı,kaynar kaza atıp haşlamalı!
Yaşamak üzere yemeyi değil, yemek=tüketmek üzere oluşturulmuş şu küresel yağmacı ataerkil zorbalık zaten gizli ya da açık bunları yapıyor binlerce yıldır:töre kıyımları alkışlarla sürdürülmüyor mu?dünyanın dört bir yanında Tanrısal adaleti yerine getirmekle görevli erkekler kadınlarımızı,hani şu cennetin ayaklarının altında olduğu ninnisini söyleye söyleye taşa tutmuyor,delik deşik etmiyor mu?Bütün bu acımasız yaptırımlardan kazara kurtulanları ömür boyu tükrük yağmuruna boğup utançlar içinde,ayaklarının altındaki cennette değil,yerin yedi kat dibindeki cehennemde yaşatmıyor muyuz?
Ayrıca,şu cinsel saldırı kavramında da anlaşalım:bugün,dünyanın dört bir yanında,canımızın da,kafamızın da yaratıcı-oluşturucusu kadınlarımız sözümona yasal-dinsel kurallara uyarak başgöz edilmiş olsalar bile,gerdek gecesinden başlayarak,Tanrı’nın günü ırzlarına geçilerek yaşatılmıyor mu?
Yazılıp basılan bütün kitapları okuyamadım elbet,ama Birnur Şener’in Fakir’in Kıyısında’sını açıp bakarsanız,yana yakıla okula gitmek,öğretmen olmak,kırmızı ceket,kara etekle,öğrencilerinin önünde Cumhuriyet törenlerinde rap rap yürümek isterken,15 yaşında,ağzı sigara,ayakları leş kokan bir bilinçsiz zorba’nın koynuna dövüle dövüle atılışını okuyabilirsiniz.
Demek ki şu anda yeryüzünün her köşesinde çocuklarımızın tohumu tam anlamıyla tecavüzle atılmakta.
Ama zorba ataerkil düzensizlik,özü gereği binyüzlü olduğundan,olması gerektiğinden,ettiğini kendi gözünden saklamak üzere,belli aralıklarla televole söylemi yineler-yeniler,düzmece Kamutayları’nı toplar,yeni düzen-lemeleri konuşur;nitekim bizim ulu TBMM’si de,%99’sı erkek vekilleriyle geçenlerde toplandı,tecavüz çocukları’nı taşıyan anaların bu utanç verici yükten 20. haftada mı,yoksa 24.haftada mı kurtarılabileceğini karara bağladı.
Hey ulu Tanrım!bu ne yüzsüzlük,ne arsızlık!Dünyanın hiçbir temsilci meclisinde şu tecavüz’ü gerçekleştirenlerden söz edilmiyor! Oların kılına bile dokunan yok! Kırk bin yılda bir kazara yargıç önüne çıkarılırsa,yargıçlar,İbo’dan kıyasıya dayak yemiş Perihan Savaş’a dedikleri gibi:kadının sırtına sopa,karnına (sonra taştan taşa çalınmak üzere)sıpa gerektiğini anımsatıyorlar kırbaç şaklatarak!
Bu açıdan bakılınca,%99a’umuz cinsel saldırı çocuğuyuz;o yüzden hepimiz daha ana karnında yaralıyız,sevgi yerine utanç,kin,nefretle akıyor oluşan damarlarımızdaki kan;doğduktan sonra aynı acı sütle besleniyoruz;beyinlerimize aynı zehirli tohum ekiliyor.Sonuç?bütün dünyanın kadın-erkek yönetici-yürütücülerinin suratlarına bakın,sonucu tabak gibi görürsünüz.
Oysa ,Henri Laborit’nin deyişiyle,varlığını sürdürmekten,yerine yeni bir varlık bırakmaktan başka ereği olmaması gereken insanın,öbür memeli kardeşlerimiz gibi,dişilerin kararına dayanan gönüllü,aşk dolu sarılışmalar sonucu haz,sevinç içinde oluşturulması,yaşatılması,yetiştirilmesi gerekirdi.
Bugün,bilebildiğim kadarıyla,gebertilmek üzere ümmüğüne basılan küçücük Küba’nın dışında ,hiçbir ülkede bu evrensel doğal insan hakkı yürürlükte değil.Vah bize vahlar bize!


Cumhuriyet, 6 Eylül 2004

25 Ağustos 2004 Çarşamba

METİN AYDOĞAN’IN YENİ KİTABI

Değerli dostum Metin Aydoğan,kırılgan sağlığına karşın,bütün yurt-canseverlerin olması gerektiği kadar çalışkan,üretken bir insandır.Önceki kitaplarına bu köşede değinmiştim.
Bir süredir üzerinde çalıştı son yapıtını bitirip bastırdı,bana da göndermiş:Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler.
Küresel buyurucu-yağmacıların 1919’da bitiremedikleri işi tamamlamak üzere nasıl büyük bir hırsla,hınçla üzerimize geldiklerini en azından bu gazetenin okurları biliyor.Dolayısıyla,gerçek yurt-canseverler bu son kıskaçtan nasıl kurtulabileceğimizi sorup arayıp duruyor.
Nitekim kitabın yazılış gerekçesini açıklarken Metin Aydoğan da buna parmak basıyor:
“Aldığım iletilerde,söyleşi için gittiğim yerlerde,değişik toplantılarda ve beni görmeye gelen okurlarımla yaptığım görüşmelerde hep aynı soruyla karşılaşıyorum.Ülke sorunlarına duyarlı insanlarımız,kaygı ve üzüntü içinde hep aynı soruyu soruyorlar:ülke tehlikede,ne yapmalıyız?Her yerde aynı yanıtı veriyor,herkese:Düşünsel ya da inançsal ayrılıklarınızı,kırgınlıklarınızı bir kenara bırakın,siyasal ayırım gözetmeden,ulusal birlik anlayışıyla bir araya gelin,örgütlenin,diyorum.”
Bu öğüdün tutulması,insanların geçmişteki ve bugünkü yapılanmalar,örgütlenmeler konusunda bilgi edinmesine,dolayısıyla bilinçli olmasına bağlı olduğundan,bütün dürüst,sevmeyi unutmamış,sorumlu insanlar gibi,yeryüzündeki toplumsal yapılanma ve örgütlenmelerin tarihini merak etmiş Metin Aydoğan.
Önce,basılı ilk kitabı Nasıl Bir Parti,Nasıl Bir Mücadele’yi geliştirip genişletmeyi düşünmüş;ama işin içine girince bu dar sınır yetmemiş.
Çok bilinçli ve kararlı bir Atatürkçü olduğundan,Ulu Önder’in söz ve düşünceleri arasında dolaşırken,bütün öbürleri gibi altın değerindeki şu saptamaya rastlamış:
“Türklerin güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça,Türk çocukları,gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır.Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek,bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratmış bu insanlarla aynı soydan geldiklerini öğrenerek sahip oldukları yeteneklerle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”
Türk soyunun yapılanma ve örgütlenmesini araştırmaya girişince,ister istemez bütün insan topluluklarının,yaşamış,yaşayan bütün uygarlıkların evrimini öğrenip yorumuna katmak zorunda kalmış;dolayısıyla hem Avrupalı toplumlara,hem Doğu’nun,Asya’nın büyük,köklü devletlerine,uygarlıklarına çevirmiş meraklı bakışını.
Eşiyle iki kızının dışında birkaç gönüllü yardımcı,bilgi-belge derleyici,aktarıcı bulma talihine ermiş;ve bu yaratıcı imece 1162 sayfalık dev yapıtı doğurmuş.
Şöyle diyor kitabın arka kapağında:
“Toplumsal evrimi oluşturan olaylar,öncekiler tarafından belirlenen,sonrakileri belirleyen süreçler hâlinde,zamana ve koşullara bağlı olarak ortaya çıkar,gelişir ve gelişimini tamamlayarak başka bir döneme geçer.Geçmişte sonuç olan,yeni dönemde neden’e dönüşür ve başka bir yeni dönemin hazırlayıcısı olur.(...)Unutulmamalıdır ki,geçmişi unutanlar,onu yinelemeye mahkûmdur.Bu anlamda,’tarihçinin görevi geçmişi sevmek ya da geçmişten kurtulmak değil,bugünü kavramanın anahtarı olarak onu öğrenip geleceğe aktarmaktır.’”
Kısacası,öbür yapıtları gibi,ülkemizin parçalanıp paylaşılma tehlikesi geçirdiği günlerde kesinlikle,ivedilikle okunması gereken bir kaynak oluşturmuş Metin Aydoğan.
Ona ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

Cumhuriyet, 25 Ağustos 2004

11 Ağustos 2004 Çarşamba

ASSOS KAZANIMLARI

Bu yıl Assos’taki ilk kazanım Taşyakalı bir yörük ailesi oldu.Gerçi Nurgül’le Hasan’ı iki yıldır tanıyorduk Kadırga Koyu’ndan;güneşlenip denize girdiğimiz koy boyunca sabahtan akşama dolaşıp kekik,uğur,heybe satarlardı.Onlar güzel gözlü Hanife ile acılı ama güleryüzlü Hasan’ın son iki çocukları;iki abla daha var:Cahide’yle Ünzile.
Nurgül bu yıl 10 yaşında,ama bedensel açıdan 6’sında kalmış gibi;alabildiğine zeki,canlı,çalışkan;kendi deyişiyle “kafası matematiği çok eriyor” o kadar ki,sınıfta yanında oturan arkadaşı yoklamalarda ona bakıp yazdığı için öğretmen kaldırıp başka yere oturtmuş.Ama Nilgün sonrasını da okuyup okuyamayacağını sorduğunda:Ben okumak isterim,ama bütçemiz yetmez” diyor.Aynı şey analarının yüz göz güzelliğini almış Ünzile ile Hasan için de geçerli,tıpkı milyonlarca benzerleri gibi.Türk askerlerinin başına çuval geçiren ABD ile onun yerli uşakları da zaten Köy Enstitüleri’ni bunun için kapatmışlardı;böyle zeki köy çocukları okuyup aydınlanmasın,soygun rahatça sürsün.
İkinci kazancımız,köydeki evimizin iki kapı ötesine bu yıl gerçek bir görsel şenlik getiren Önder Tokuç.
O daha talihli bir köy çocuğu;1970’te Manisa-Saruhanlı’nın Azimli Köyü’nde doğmuş;o köye kim bu adı vermişse,çok yerinde doğrusu;kanıtı,Önder.Bir çiftçinin 4 çocuğunun üçüncüsü;İlkokulu köyünde bitirmiş,1981’de İzmir’deki marangoz amcasının yanına verilmiş;91’de askere gitmiş;dönüşte 3 yıl daha marangozluk yapmış.Şimdi kendisinin de söylediği gibi,Köy Enstitüleri’ndekilere benzer bu somut eğitim sonra çok işine yaramış.Onun gönlünde resim varmış;1994’te dışardan girdiği sınavla Ortaokulu bitirmiş;1997’de gece Lisesi’ni bitirmiş,bir yıl ressam Selda Cengiz’in işliğine gitmiş.1998’de S.D.Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi sınavlarına girmiş hem resim,hem sahne sanatları bölümlerine girmeye hak kazanmış;üç gün düşündükten sonra sahne tasarımını seçmiş.O arada resim sevdası sürüyor.Ayrıca seramik bölümünde öğrenci yardımcısı olarak 4 yıl çalışmış.2001 yazında,bitirme çalışması olarak Alman Dışavurumcu Tiyatrosu’nu incelemek üzere Almanya’ya gitmiş.2002’de okul bitince,İstanbul’a göçmüş,televizyon dizilerinde önce yardımcı,sonra sanat yönetmeni olarak görev almış.Sonunda gönlündeki tutku ağır basmış,resme dönmeye karar vermiş.
Bu kararda,önce yardımcısı,sonra sevgilisi,şimdi eşi olan Özgün Başaran’ın payı büyük.
Özgün’ün geçmişi ve kişiliği adına çok uygun;ataları Selanikli;1.Dünya Savaşı öncesi soyun o günkü çiftinden baba ölüyor;genç kadın,üç oğlunu alıp Türkiye’ye göçmek üzere gemiye biniyor;ne yazık ki öğrenilemeyen bir nedenle o da gemide can veriyor.Kalan üç oğlan,anayurda ulaştıktan sonra,çil yavrusu gibi gibi saçılıyor.İçlerinden biri,sığınıp bakıldığı kurum dolayısıyla Asker Mustafa adı verilen,Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinin,Özgün’ün deyişiyle,Gülpınar yolu üzerinde olduğu halde,”okumuşu en az” Kocaköy’üne yerleşiyor;torunu,Özgün’ün babası Murat Köy Enstitüsü’nde okuyabilme talihine eriyor;kendisi gibi bir öğretmen kızla evleniyor;iki kızları oluyor:Özgün’le Özge.
1999’da,Mimar Sinan Üniversitesi’nin Klasik Arkeoloji Bölümü’nü bitirip kazıbilimci oluyor;ve hoş bir rastlantıyla,Önder’in çalıştığı dizilerde o da sanat yönetmeni yardımcısı oluyor.
Önder tüketim toplumunun öğütümünden kaçmaya karar verdiğinde,el ele ilkin Ayvalık’a,Cunda’ya gidip ev-işlik arıyorlar;bulamayınca,Özgün,yumuşacık sesiyle sevgilisini alıp Behram’a getiriyor;Behram’ın Paşaköy’den görünüşü epey ürkütücüdür:yeşillik hemen hiç yoktur,Assos tepesindeki kayalar yaşama umudunuzu kırabilir.Nitekim,Önder’e de öyle oluyor;”ben burada bir gün bile duramam”diyor;Özgün yılar mı,elinden tutup önce camiye çıkartıp Kuzey’deki Kaz Dağları oyasını;sonra tapınağın kalıntılarına götürüp mavi denizi,Midilli’yi gösteriyor;en sonunda da iskeleye indirip mendireğe çıkarıyor:orada yürürken uyanıyor Önder’in içindeki sevi tanrıçası.
Bir köy evi bulup yerleşiyor,kışı geçiriyor;o arada,yeni bir ev-işlik arıyorlar;sonunda bizim sokağın köşebaşında yıkık bir ağıl- ev bulup,sözün gerçek anlamında kendi elleriyle tepeden tırnağa yeniden oluşturuyorlar.
Bütün bu inanılmaz serüven topu topu 10 aylık;evlilikleri de 15 günlük.
Yolunuz Assos’a düşerse,18 numaradaki,Özgün’ün kazıbilim bilgisiyle burada yaşamış ilk kavimden ödünç alarak koyduğu adla Leleg Resim ve Seramik İşliği’ni;binbir çiçekle bezeli,her yanından sebze fışkıran;ve elbet ürettikleri resim ve seramiklerle dolu doğal cenneti görün.



Cumhuriyet, 11 Ağustos 2004

28 Temmuz 2004 Çarşamba

“ÇUVALDAKİ MÜTTEFİK”

4 Temmuz 2003,saat 13;peşmergelerle Amerikalı askerleri taşıyan 13 araçlık bir dizi,Türk Özel Timi’nin oturduğu yapının kapısına dayanıyor.Gelenlerin başındaki Amerikalı Yarbay,11 Türk subayıyla konuklarının bulundukları odaya girip:Silahlarınızı teslim edin”,diyor.Küçük Türk birliğinin komutanı,kısa bir süre düşündükten sonra,buyruğundakilere buna uyulmasını söylüyor;o anda kapılar yıkılıp önde peşmergeler Amerikan askerleri elde silah içeri dalıyor,Türkleri kelepçeliyor.Bu halde aşağı indirilen insanların ayrıca araca bindirilirken başlarına birer çuval geçiriliyor.
Böylece etkisiz duruma getirilen Türk subayları,bütün kente,bütün dünyaya çalım satmak,gövde gösterisi yapmak,gözdağı vermek üzere uzun süre arabalarla dolaştırılıyor.
Olup bitenler,1945’te,Yalta’da Amerika’nın payına bırakılan Türkiye’ye biçilen yazgının kaçınılmaz uzantıları,sonuçları.
Ahmet Erimhan’ın, Otopsi Yayınları’nca basılan Çuvaldaki Müttefik’i bu acıklı,kaçınılmaz sonucun öyküsünü anlatıyor 504 sayfada.
Anamalın ve bunu ellerinde bulunduran küçük bir azınlığın koşulsuz egemenliğini amaçlayan küreselleşme süreci’nin gereği,dünya imparatorluğu için vazgeçilmez önem taşıyan Ortadoğu’nun,petrol yataklarının ele geçirilmesi için,La Fontaine masallarındakilerden daha gülünç gerekçelerle Irak’a saldırmayı karalaştıran iki büyük sömürgen,ABD ile İngiltere,işi kendi yavruları açısından ucuza getirmek,Kore’deki gibi öne Türkleri sürmek üzere şimdiki yönetmeyecilerimize nasıl baskılar yaptılar;pazarlıklar nasıl kıran kırana geçti;üç beş dolar koparabilmek için adamların istediği tezkereleri Kamutay’dan geçirebilmek üzere ne diller döküldü,ne gözdağları verildi;ülkemizin somut olarak yabancı güçlerin eline geçmesine izin verecek ilk belge nasıl kıl payı geri çevrildi,hepsini yaşadınız.Anımsamak istiyorsanız,kitapta bütün ayrıntılarıyla var.
İki büyük yavuz hırsızın,Amerika’yla İsrail’in,artık gizlemeye bile gerek görmedikleri bir utanmazlık ve saldırganlıkla,ezip çiğnediklerini suçlaya suçlaya,Ortadoğu’ya ve bütün dünyaya nasıl nasıl yeni bir biçim vermeye giriştiklerini;buna kılıfı ve maşa olarak Kürtleri nasıl kullandıklarını,ilerde nasıl kullanmayı tasarladıklarını da belgeleriyle anlatıyor Ahmet Erimhan.
Ünlü BOP Projesi,görmek isteyenler için,belli ki Büyük İsrail tasarısından başka bir şey değil;ama ABD’de şu anda işbaşında bulunan Yahudi kökenli işadamı-yöneticiler doğrusu insanın düşünsel-duygusal altyapısını çok iyi tanıyorlar:bizim gibi ülkelerde işadamlarıyla siyasetçilerin ne korkunç bir aşağılık duygusu batağına saplandıklarını eksiksiz bilip kullanıyorlar.Üç beş dolar,kuru bir aferin için yapmayacakları yok;kırmızı halı falan da istemiyorlar.
İşin bu yanı hem bu kitapta,hem Erol Manisalı’nın bütün yapıtlarında,en ince ayrıntılarıyla gözler önüne serilmiş,seriliyor.
Türkiye için,Anadolu halkı için yaşamsal soru,henüz çıldırmamış,satılmamış asker sivil yurtseverlerin bu oyunlara ne zaman karşıçıkmaya razı olacakları?
Biliyorsunuz,canlı varlığın en temel güdüsü,can’ını koruyup sürdürmektir.
Bu topraklarda bağımsız yaşayabilmek için bu güdüyü yitirmediğimizi kanıtlamak bize düşüyor.
Yitirmişsek,evrenin kılı bile kıpırdamaz:Ne varlıklar,ne imparatorluklar silinip gitti yeryüzünden.
Sevgili Cengiz Özakıncı,emeğini,elindekini,sevgini bu tür kitaplara yatırdığın için ne kadar sevinsen azdır canım!

Cumhuriyet, 28 Temmuz 2004

21 Temmuz 2004 Çarşamba

“OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE”

Şöyle diyor Cengiz Özakıncı,Otopsi Yayınları’ınca 8.basımı yapılan kitabın başındaki önsözde:
“1993’te yayımlanın Oltadaki Balık Türkiye’yi 1994’te okumuştum ilk kez...Sosyalizme ve sosyalistlere düşman olduğunu bildiğim Emperylizmin,ulusalcılığa ve ulusalcılara da en az o ölçüde düşman olduğunu seziyordum,ama bu gerçeği,ilk kez bu kitapta,yadsınamaz belgeleriyle ve tüm çıplaklığıyla görüp kavradım.
Güneydoğu’da olup bitenlerin,yalnızca dış kışkırtmalardan değil,bir ölçüde o yöremizin yoksul bırakılmasından kaynaklandığını düşünüyor ve bu yüzden gelmiş geçmiş yönetimlerimizi bir ölçüde sorumlu tutuyordum bu kitabı okumadan önce...Ama Doğu ve Güneydoğu’muzun 1945’ten sonra salt yerli yönetimlerce değil,özellikle de ABD tarafından bilinçli ve tasarlanmış biçimde,kasten geri bıraktırıldığını,bu bölgenin ABD tarafından saptanan NATO savunma ilkeleri uyarınca,olası bir savaş durumunda Sovyet ordularını oyalamak için kullanılacak ‘gözden çıkartılmış’ bir alan olarak belirlendiğini ve oraya bu nedenle yatırım yapmaktan uzak durulduğunu,ilk kez Oltadaki Balık Türkiye’yi okuyunca gördüm,kavradım ve GAP’ın yabancılarca baltalanmasının nedenleri üzerinde yeniden düşündüm.
Seçimle ya da tepeden inme iş başına gelen yönetimlerimizin ekonomi,eğitim,üretim vb. yaşamın tüm alanlarında çoğu ulusal çıkarlarımıza aykırı kararlar almalarını,onların bilgisizliklerine,yabancıların çizdikleri yolda yürümelerine bağlıyordum;ama tüm bakanlıklarımızda Amerikalı Danışmanların bulunduğunu ve ülkemizi bizim seçtiklerimizin değil,yerli işbirlikçileri ve kendi danışmanları aracılığıyla doğrudan yabancıların,Amerikalıların yönettiğini Oltadaki Balık Türkiye kavrattı bana;hem de belgeleriyle..ABD ve NATO’nun Ortadoğu’da Türkiye’ye verdikleri görevin ne olduğunu da tüm belgeleriyle bu kitapta buldum.”
Şimdi de,Nelson A.Rockefeller’in,1956’da,dönemin Başkanı Eisenhower’e yazdığı mektuba bir göz atalım:
“Askerî andlaşmalarımızı oluşturup sağlamlaştırmayı amaçlayan önlemleri sürdürmeliyiz.Büyük ölçüde siyasal ve akserî nüfuzu güvence altına alacak genişlikteki ekonomik yayılma planını Asya’da,Afrika’da ve daha başka az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız.Yardım işinde,birinci kümeye bizimle dost olan,uzun süreli askerî andlaşmalarla bize bağlı ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar,açılacak krediler öncelikle askerî olmalıdır.OLTAYA YAKALANMIŞ BALIĞIN YEME GEREKSİNMESİ YOKTUR.
...
Bu tür özel para yatırımları zamanla bütün yasadışı karşıçıkışı ve siyasetimize direnişi ortadan kaldırabilmeli ya da etkisizleştirebilmelidir.Ayrıca bizi desteklemekte kararsız ve sallantılı kalan bütün bireysel girişim ve çıkar çevrelerini etkilemelidir.ABD İLE İŞBİRLİĞİNE HAZIR YERLİ İŞ ADAMLARINA YARDIMI ARTTIRMALI,BÖYLECE BU İŞ ADAMLARININ ÜLKE EKONOMİSİNDE KİLİT NOKTALARINI ELE GEÇİRMELERİNE,BUNA DAYANARAK DA SİYASAL ETKİLERİ ARTTIRILMALIDIR.”
İstanbul halkının yaşamını allak bullak eden NATO toplantısının yapıldığı günlerde,Emin Değer’in yapıtının ne kadar yaşamsal olduğunu söylemeye gerek var mı?
Son zamanlarda,G 8’lerden ülkemize gönderilen irili ufaklı bütün sözcüler ağız birliğiyle Atatürk’e ve ulusal öğretisine saldırmaktalar;Marx,Engels,Lenin,Mao çoktan rahat bırakıldı,ama Mustafa Kemâl hâlâ baş hedef.Bunun nedenini de Kaynak Yayınları’nın yeniden bastığı Hakimiyeti Milliye Yazıları’ndn kısa bir alıntıyla anımsatayım.Ulu Önder bunları 15 Temmuz 1920’de söylemiş:
“...Görüyoruz ki,kendimizi kurtarmak için uğraşmak,bütün dünya uluslarının kurtuluşunun milyonlarca cephesinde çarpışmak demektir.Gerçekleştirilecek iş o kadar büyüktür ki,bunun karşısında insan ruhunun büyük bir coşkuyla titrememesi olanaksızdır.Bizim kurtuluşumuz dünyanın kurtuluşu olacaktır.Ve bütün dünya şu uğursuz emperyalizmin zulmünden kurtulmadıkça,bizim için yaşama ve rahat etme olasılığı düşünülemez.”

Cumhuriyet, 21 Temmuz 2004

30 Haziran 2004 Çarşamba

NEVİN İŞLEK-MEHLİKA BAŞ

Nevin’le yollarımız iki anaçizgide kesişiyormuş:yazın ve resim;ama sevgili İnci Bengiserp resimlerini sergilemese,bilinçli olarak varlığından habersiz yaşayacaktım.
Bütün gerçekten soylu insanlar gibi,o da alçakgönüllü;günün birinde,resimlerini koltuğunun altına yerleştirip Hobi’ye getirmese,evindeki sessiz üretimi sürüp gidecek.
Oysa,evrendeki bütün varlıklar gibi,onda da çekingenliğin,utangaçlığın yanında yiğitçe bir girişkenlik de var;nitekim,yaşamının başlarında,içinden gelerek yazdığı öykü denemelerinin yanında,resim yapmaya da giriştiğinde,bakmış bu sanatın abc’sini de bilmiyor;ayrıca,ya parası yok ya alacağı yerleri öğrenememiş daha,oturup en doğru kişiye,Bedri Rahmi’ye bir mektup yazıyor;resim bezi (tual) yapımını soruyor;mektuba çizimlerinden bir demet de ekliyor.
Bedri Bey’in kişiliğine yakışır biçimde,sevecen bir yanıt geliyor.
Sonra günün birinde Cumhuriyet’te,Bedri Bey’in Nişantaşı’nda özel bir sanat okulunda ders verdiğini okuyor;hemen gidip yazılıyor.
Bir Alevi türküsü:Doğru geldi isen dosta/Öldü isen can bulunur,der;bu ilişkide de öyle oluyor:öğretmenle öğrenci eksiksiz çakışıyor.Ama yaşam değişken,günün birinde usta o okuldan ayrılmak zorunda kalıyor,”beni sevenler Narmanlı Yurdu’na gelsinler”diyor;bu çağrıya uyan birkaç kişi arasında Nevin de var.
Sevgi dolu alışveriş öyle mutlu gelişiyor ki,günün birinde Bedri Bey’den resim almaya gelen bir yabancı,Nevin’in de bir çalışmasını alıyor.
Sonra,yine yollarımız kesişmiş,ama görüşemeden:Nevin, De Yayınevi’nden can dostum Hasan Özay’la evleniyor,biri kız biri oğlan ikizleri oluyor,Gebze’de yaşıyorlar.
Yıllardır beni Yeşilköy’deki ev-işliğine çağırırdı,bir türlü göze alıp gidemezdim;geçende bu işi becerdim,ödülümü de aldım:evinde üst üste yığılı resimler arasından Gebze’de yaptığı bir iki resmi gösterdi;tam kişiliğine uygun,benzersiz,öykünmesiz,içten yapıtlar;pazara gelen köylü kadınları,fırın işçileri,güzelim sıradan insan kardeşlerimiz.
Sonra en sevdiği varlıklar,kediler;kediler,düşler,özlemler...Resimleri sevgi dolu birer masal.
Ama kendisi yurdumun en bilinçli,en temiz yürekli yurtseverlerinden biri;günün birinde Ulusal Kanal’ı buluyor kablolu yayında;artık sabahtan akşama,hem de yüksek sesle açık televizyonu,mutfakta çalışırken bile en azından konuşmaları dinliyor can kulağıyla.
Ancak yakından ilgilenenler biliyor,efendilerimizden gelen buyruk üzerine yerli uşaklar,bütün yasaları,hukuku,adalet duygusunu ayaklar altına alarak yaklaşık bir yıldır kablo yayını dışında tutuyorlar bu kanalı.İkimiz de merakla,özlemle bekliyoruz.
Mehlika,ikizlerin kız olanı;anasından aldığı gözelerle ve sonraki görsel etkiyle o da başlıyor küçük yaşta kediler karalamaya;annesi o kadar beğeniyor ki,günün birinde,Bedri Rahmi’ye yazdığının benzerini Tan Oral’a yazıyor,kızının kedi resimlerinden bir demeti içine koyup yolluyor;onlar o sırada Kedi dergisini çıkarıyorlar.Tan,uzunca bir süre sonra,çizimleri beğendiğini bildiren bir yanıt veriyor
Mehlika,Akademi’nin gönlünde yatan resim bölümüne değil de, Sinema-Televizyon Enstitütüsü’ne girip okuyor;derken sevda;İlhan’la evlenme; okula ara;sonra bitiriş,ve kısa bir süre özel bir kanalda çalışma;ardından kızı Ekin’in doğuşu.
Ancak resim tutkusu alttan alta işleyip geliyor;günün birinde o da kendini bütünüyle bu anlatıma veriyor.
Anımsıyorum,yine sevgili İnci Bengiserp,mahalledaşları Muhsin Kut’un bir sergisinde,küçük bir köşeyi onun camaltı resimlerine ayırmıştı.
Cahit Burak,”resmin anası da babası da karakalem çizimdir,derdi;Mehlika bunun canlı kanıtı;gözlemi,çizimi kusursuz,yalın,ustaca:tek bir çizgiyle yansıtabiliyor örneğin ortak dostumuz Günay Pesen’in gülüşünü.
Muhsin Kut,Bülent Oran,Güner Ener,İnci Bengiserp ,aile bireylerinden kimileri,karşılaştığı,etkilendiği insanlar en sevecen çizgilerle yansımışlar yapıtlarına.
Bu iki güzel insanı,kimileri gibi,resim sanatını allak bullak etme savları yok;içlerinden geldiği gibi,sevgiyle,sevinçle resim yapıyorlar;ben de,gittikçe tadı kaçırılan dünyamızda,hem özlerine,hem sözlerine bakıp seviniyorum.



30 Haziran 2004