19 Ocak 2005 Çarşamba

“DOBRİNJA’DA DÜĞÜN”

Cihangir Sıraselviler’deki Pera Tiyatrosu’nda Nesrin Kazankaya’nın önceki oyunu Julia:Seyir Defteri’ni görebildiniz mi bilmem? Son iki yılın en nitelikli oyunuydu.
O oyuna son gidişimde, Nesrin, yeni bir oyun üzerinde çalıştığını haber vermişti;sonunda bitirmiş,sahneye de koymuş: Dobrinja’da Düğün. Cumartesi akşamı çağırdılar, büyükçe bir kalabalıkla izledik.
Nesrin’in nereli olduğunu sormadım hiç, belki Balkanlı, dahası Saraybosnalı: yazıp sahneye koyduğu oyun bunu sezdiriyor. Saraybosna’da,Balkanlarda yaşananları o kadar ayrıntılı, öylesine derinden biliyor,duyuyor ki.
Julia’daki gibi, bu oyunda da çok sıkı bir tarihsel-toplumsal-düşünsel ön hazırlık var;oyunun kitapçığında, benim yaşımda olanların bütün ayrıntılarıyla anımsadıkları olaylar dizisi ayrıntılarıyla özetlenmiş. Tito’nun ölümünden bugüne belli başlı tutamak noktaları çarpıcı bir dille özetlenmiş.Oyun da bu somut verilere dayanılarak yazılmış.Ama Nesrin, şu an hem ülkemde hem dünyada eksikliği acıyla görülen rotobumsu, vurdumduymaz, kolaycı,günoğlucu yazar ve yorumculardan değil şükür: oyunlarını gerçekten acılı bir şiirle önce kendisi duyumsayıp yaşıyor;sonra aynı ustalıkla sahneye koyup oynuyor, oynatıyor. Oyunda, tıpkı Julia’daki gibi, bütün konuşmalar, devinimler, renkler,müzikler yerli yerinde,iş olsun diye uydurulmuş, kullanılmış tek bir öğe yok Duyumsanmış acı olanca çarpıcılığıyla,gerçekliğiyle canlandırılıyor sahnede.
Oyunun dramaturjisi yine Şafak Eruyar’ın; bezem ve giysiler, Pera’daki bütün sergilerin düzenleyicisi,kendisi de ressam olan Nilüfer Moayeri’nn kafasından çıkmış; ışığı Yüksel Aymaz, müziği Richard Laniepce üstlenmiş; danslara Pınar Çelebi yön vermiş; sahneye koymada Nesrin’e Zeynep Özden ile Eda Yapanar yardım etmişler.Bir yardımcısı daha varmış, Eren Uluergüven; ancak çok tatsız bir kazayla o güzelim delikanlıyı sanata şehit vermişler.
Çok soylu bir davranışla gencecik oğlunun örgenlerini umutla bekleyen altı kişiye paylaştıran Baba Uluergüven, sessizce, onurluca hemen önümüzde oturuyordu.
Kazankaya’nın dışında, Ayşe Lebriz,Nihat İleri, Levent Öktem, Cüneyt Uzunlar, Başak Meşe görev almışlar; canla başla oynadılar.
Kısa bir süre önce, yine Yugoslavya savaşını, orada yaşananları anlattığı öne sürülen bir film gösteriliyordu sinemalarda: Yaşamak Güzel Şey. Bu kıçyapıtın bütününü görmedim, ama düzülen övgüler çarşaf çarşaf gazetelerdeydi, görmemek olasılığı yoktu; ayrıca, dur bakayım neler yumurtlamış diye, canımı dişime takıp ilk yarısına baktım bir gün:ömrümde bu kadar rezil, ucuz, edepsiz şey hiç görmüyordum eskiden;şimdi bol bol var.
Gelsin o Kusturan Adam, bir ülkenin parçalanması, daha dün kapı komşusu olan, kız alıp veren, yüzyıllardır -her şeye karşın – hemen her şeyi paylaşmış insanların bir sabah kalkıp birbirlerini kesip uçurması nasıl anlatılır Nesrin Kazankaya’nın oyununu görüp dinlesin. Ama boşuna konuşuyorum, görse de, dinlese de anlayamaz: o da bütün varlığını bit pazarına sürenlerden çünkü.
Nesrinciğim de soruyor bu soruları kendine, yanıtlarını arıyor, yüksek sesle düşünüyor karşımızda;ilk usuna gelen, herkesin içinde yatan, en küçük kışkırtmayı bekleyen ulusçuluk mikrobu gibi gözüküyor; evet, anlatım kolaylığı olarak öyle belki, ancak bunun gerisinde ne var dersiniz?
Benim şimdiye dek edinebildiğim bilgilere göre, can alıcı ve verici asal ortak paydayı saptayamamış; bunu bütün kitaplara, bütün filmlere, bütün iletişim araçlarına yazamamış olmak: herhangi bir ulusun, küçük birimin üyesi olmazdan önce, ÇOK TEMEL BİR BÖLÜĞÜN PARÇASIYIZ HEPİMİZ: CANLILAR DÜNYASI.
Doğrusunu isterseniz, bu bile yarım doğrudur: CANLI CANSIZ BÜTÜN VARLIKLAR, BÜYÜK BİR MUCİZEYLE OLUŞMUŞ ŞU YERKÜRENİN TEK BAŞLARINA EN KÜÇÜK DEĞER VE ANLAMI OLMAYAN KURUCU ÖĞELERİYİZ. Dolayısıyla, bu küçük birimlerden herhangi birine gelecek zarar, dönüp dolaşır, hepsini,bütünü etkiler, dengesini bozar.
Öyle de olmuyor mu?
Zenicalı 12 yaşındaki Dina şöyle demiş: “Işık hızının ne olduğunu biliyorum, ama karanlığın hızı hakkında hiçbir şey öğrenemedik.”
Işığa yaptıkları katkı için Nesrin Kazankaya ve arkadaşlarını ayakta alkışlıyorum.

Cumhuriyet, 19 Ocak 2005

15 Aralık 2004 Çarşamba

SABRİYE’NİN YAZGISI

Doku Galerisi’ne Kayhan Keskinok’un resimlerini görmeye gittiğimde,can dostlarımdan Ali Candaş dipdiri bakışıyla gelip sarıldıktan sonra,iletişim adresimi sordu,sana çok ilginç bir belge yollıycam,dedi.Yolladı da.
14 yaşındaki köylü kızı Sabriye Turran, Kepirtepe Köy Ensitütüsü 2 B öğrencisiyken,17 Nisan 1945’te bir ödev yazmış:
Bu yuvaya niçin geldim?
Niçin,niçin olacak,köy dâvâsını halledecek bir duruma gelmek için.
Bundan iki sene evvel,gönlümde tek bir istek,kafamda tek bir düşünce vardı.
Bu neydi,niçindi?Evimde kalıp da ailemin arasında yaşayamaz mıydım?Hayır,bu düşünce bende oldukça yaşayamazdım.
Çünkü bir tarafta köy çorak,köylüm cahildi.Bu yuvaya gelmeliydim.Geldim,kavuştum yuvam sana.Sen bana çok bilgiler verecek,köy ve köylümün üstüne kanat açtıracaksın.
Beş senede ellerim nasırlanacak,bilgim olgunlaşacaktır.
İşte bu nasırlı ellerle toprağı yoğuracağım,alnımdan akan terle sulayacağım.
Olgunlaşmış bilgimle,sararmış benizlere tunçluk vereceğim.
Ey köylü baba,ey köylü ana.Sevin sevin artık düşünme. Ocağın yanacak, tarlan yeşerecek, cahillikten korkan, ürken sarı benzin kanlanacak.
Yavrun artık cahil kalmayacak, buna inan. Bu yuva ve biz köy çocukları varken dertlerin kapanacaktır. Ey yuvam, sen bana kanat açtın, en büyük isteğim sana gelmekti. Geldim, ulaştım yuvam sana artık. Kepir anamın kolları arasındayım. Çok bahtiyarım. Çünkü bana vereceği bilgi, attıracağı adım, göstereceği her bir şey, köy ve köylüm içindi.
Yolumuz açık olsun.
Sabriyecik, ertesi yıl verem olup can vermiş;köyüne, köylüsüne, yurduna götürememiş aydınlığı, bolluğu, mutluluğu.
Götüremezdi. Şimdi artık bir avuç kalmış olan Enstitülüler gibi okulunu bitirseydi,öğretmen olsaydı,dahası İlkokul öğretmenliğiyle yetinmeyip üst basamaklara çıksaydı,yazar,sanatçı olsaydı da götüremezdi,nitekim götüremediler.
Çünkü,sırası gelince hep söylüyorum, elde olmayan tarihsel koşullar dolayısıyla Moskova’da düşlenip başarılamayan şey,Köy Enstitüleri’ndeki üretim içindeki eğitim’le gerçekleştirilebilirdi.Anamalcı zorba sömürü düzensizliğinin yerine tarihin ilk çağlarındaki anaerkil düzenden daha ışıltılısı, daha kalıcısı konabilirdi.
Ancak, hangi eğitimle yoğrulmuş olursa olsun, canlı bir varlık olan insanın ilk temel güdüsü canını,başka bir deyişle içinde bulunduğu kurulu düzeni korumak,sürdürmek’tir. Anamalcı düzensizlik de elbet kendini savunacak, korumak için gereken önlemleri alacaktı;aldı,alıyor.
Dünya üzerindeki başta insan, bütün öbür canlı cansız varlıkların talihsizliği, bu kısırdöngüyü kırmak üzere, toplumların başına Atatürk ya da Castro kadar kavrayışlı, sevecen önderlerin gelemeyişidir.
ABD ve AB’nin, aslında kendilerini de doğruca cehenneme sokan bu çılgın gidişi sürdürmek üzere bütün öbür geri bıraktırılmış, sömürülmüş ülkelere de, ve elbet bu arada bize de yönelttikleri baskıların doruğa çıktığı şu günlerde, Ankara’da, büyük ölçüde yok sayılarak ya da karalanarak yapılan Avrasya Bilimsel Tartışması, Kepirtepeli ya da Felluçeli Sabriye’lerin kurtarılması için son fırsattır.
Dileyelim ki şu çılgın G 7’lerin dışındaki ülkelerin başında bulunan yöneticiler,Putin’in sözüne sahip çıksınlar, ezilen sömürülen bütün halklar Atatürk’ün gösterip yürüdüğü barış, kardeşlik, dayanışma yoluna dönsünler.
İş işten geçmeden!




Cumhuriyet, 15 Aralık 2004

1 Aralık 2004 Çarşamba

“DEMİR AĞLARDAN ÖRÜMCEK AĞLARINA”

Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan
diyordu Cumhuriyet Devrimi’nin simge marşı,ve on yılda yetiştirilen 15 milyon genç ciğerlerinin bütün gücüyle bunu haykırıyordu.
Derken,2.Dünya Savaşı’ndan hemen sonra,Yüce Atatürk’ün Sovyetlerle iyi geçinin öğüdünü bir yana bırakan İkinci Adam,Stalin’in de yardımıyla,1919’daki önerisini tamamlamak üzere,Sam Amca’nın kucağına sıçrayıverdi.Ve yalnız bizi değil,bütün dünyayı,bütün dünya halklarını kurtarabilecek sihirli değneği,Köy Enstitüleri’ndeki üretimle atbaşı giden eğitimi yürürlüğe koyduğunu unutup Ulusal Eğitim Bakanlığı’nda dördü Türk(?),dördü Amerikalı bir Yüksek Kurul oluşturdu;geleneksel konukseverliğimiz uyarınca,başkanlığı Coni’ye bıraktı,hem de ek bir çelebilikle ona 2 oy bağışlayarak:etti mi 5-4.
İşte o gün Cumhuriyet Devrimi’nin ümmüğüne basıldı.
Körpe,kırılgan Cumhuriyet Ana’nın kan damarları olan demir ağların döşenmesine de elbet hemen son verildi.
Ümit Sarıaslan,Otopsi Yayınları’na 350 sayfalık bir çalışma hazırlamış:Demir Ağlardan Örümcek Ağları’na.
Yığınla yazı ve yapıtı can gözüyle irdeleyerek oluşturduğu bu değerli incelemede yazar demiryollarının,dolayısıyla Cumhuriyetimizin ilk yıllarının öyküsünü özetliyor.
Yazarlar aslında bilenini,göz önündekini anımsatmaktan,yinelemekten başka bir şey yapmaz,yapamaz;ama yazı,öbür sihirli değnek,görsel iletişim karşısında çoktan teslim oldu.
Bakın ne diyor Sarıaslan kitabının başına koyduğu alıntıda:
“Bugünün ve yarının Türkiye’sini gerçekten tanımak istiyorsak,yapacağımız ilk iş,Ankara’ya giden trene binmektir.” (La Turquie Kémaliste,1943).
Ama kendi kalkınmasını buhara ve onun çalıştırdığı makinalara,ayrıca bütün dünya halklarının sömürülüp köleleştirmesine dayandırmış olan Batılı, Anadolu’nun aynı yoldan kalkınıp bağımsız,onurlu,özgür bir ülke olmasına dayanabilir mi?Bugün ancak bir avuç dürüst kalabilmiş yazar Lozan’daki zincir kırma belgesini ABD’nin hâlâ onaylamadığını,imzalamadığını söyleme yürekliliğini gösterebiliyor.
Nitekim,Sarıaslan kitabında,sevgili Doğan Avcıoğlu’dan şu alıntıyı yapıyor:
2.Dünya Savaşı’ndan sonra,Türkiye’nin kalkınma atılımına Amerikan anamalcılarının yardım edip etmemeleri konusunda hazırlanan Thornburg Raporu,”Memleketin mali kaynaklarını böyle projelere(demiryolu ve lokomotif yapımına) tahsis eden bir hükümetin de yabancı sermayedarlara itimat telkin ettiği iddia olunamaz.”
...
“Esas itibariyle ziraatçı olan ve ziraat için lüzumlu olan çelik saban vesair malzemeyi henüz yapamayan bir memleketin lokomotif inşa etme arzusu mevsimsizdir.Türk makamları bu şekilde düşündükçe dolarlarımızın ve bu gibi malzemeleri imal edecek fabrika malzemelerimizin vatanımızda kullanılması daha iyi olacaktır.”
Son sözü Mustafa Kemâl Atatürk’e bırakayım.Afet İnan’dan yapılan alıntıda bakın ne demiş Ulu Önder:
“Temel ve büyük işler,ancak ulusun zenginliğine ve devletin bütün örgüt ve gücüne dayanarak,ulusal egemenliğin korunup kollanmasıyla görevli hükümetin olabildiğince yükümlenmesiyle gerçekleşebilir.Kimi yabancı devletlerin ikinci derecede görebileceği ve özel girişimcilere bırakılmasında sakınca bulmayacağı işlerden birçoğu bizim için yaşamsaldır ve birinci derecede temel devlet görevleri arasında sayılmalıdır.”
Geçen gün bir ileti aldım,El Cezire televizyonu AB kapısında salya sümük ağlayan Türkiye’yi gösteren bir karikatür yayınlamış;fesli palabıyıklı Arap giysili Türk sahnede;biri kadın dört yargıcı bakıyor;biri fesin,ikincisi hırkayla cübbenin,üçüncüsü sakallı bıyığın,sonuncusu da donun çıkarılıp atılmasını istiyor;çırıl çıplak kalan sahnedeki “lütfen beni alın” yazısıyla örtünüyor.
Tek dişi kalmış Giscard:”Türler Avrupalı değil!” diyor bilmem kaçıncı kez.
Yok mu bütün bu aşağılanmalardan utanacak yeterli insan?



Cumhuriyet, 1 Aralık 2004

17 Kasım 2004 Çarşamba

ULUSAL KANAL DAYANIŞMASI

Ancak henüz satılmamış-şaşırmamış olanlar biliyordur,sahibinden gelen buyrukla Yürütmenin Başı bir süre önce İşçi Partisi’nin yayın aracı Ulusal Kanal’ı kablolu yayından attı;hâlâ dürüst kalabilmiş yargıçların verdikleri kararlara karşın,geri döndürülemedi.
Bunun üzerine,sürdürülmekte olan uydudan yayını daha güvenli,daha sağlıklı kılabilmek için bir dayanışma atılımı başlatıldı:Var Mısın?
Kiraz Perinçek’in girişimiyle,biz dizi sanatçıya başvurulmuş,öneriyi duyar duymaz canla başla katılanlar birer resim ya da yontularını vererek bu ölüm-kalım savaşına katılmış;bu güzelim insanların yapıtları 18-28 Kasım arasında Resim Heykel Müzesi’nde sergilenecek.
Yurdumuzun bu kez topsuz tüfeksiz –bu da sanırım şimdilik,her yerde olduğu gibi,direniş sürerse,sıra ona da gelir-parçalanmasına halkımızın yediden yetmişe,işçiden emekliye,askerden sivile direnen bütün gönüllülerini simgelemek üzere sergiye yapıtı aracılığıyla canını katanlar şöyle:
Adil Salih,Ahmed Rıza,Ahmet Güneştekin,Ahmet Umur Deniz,Akif Şenoğlu,Alaattin Aksoy,Ali Candaş,Ali Kartal,Arslan Eroğlu,Atilla Eşen,Aydemir Atalay,Aydın Ayan,Ayhan Menteş,Ayşen Karakaya,Ayten Çağlar,Bahri Genç,Balaban,Barış Sarıbaş,Basri Erdem,Bedri Rahmi Eyüboğlu,Bilge Akon,Bodil Örs,Burçay Anger,Burhan Yıldırım,Bünyamin Özgültekin,Can Ayan,Cihat Aral,Devrim Erbil,Ekrem Kadak,Ekrem Kahraman,Emel Say,Engin Turgut,Engin Varol,Ercan Akçetin,Eren Eyüboğlu,Ergüven Altun,Erkan Özdilek,Esra Bener,Faruk Cimok,Fatih Sarmanlı,Fatma Kara,Fethi Kayaalp,Fikret Otyam,Fikret Öztürk,Filiz Başaran,Filiz Kaya Bilgin,Filiz Otyam,Fuat Çağatay,Funda Karadağ İyce,Gazi Sansoy,Hakan Gürsoytrak,Hakan Kutlu,Halim Çeliker,Hanefi Yeter,Hikmet Çetinkaya,Hüseyin Duvarcı,İbrahim Örs,İclâl Erentürk,İrfan Okan,Karadana,Kâzım Karakaya,Mâlik Bulut,Maria Kılıçlıoğlu,Mehlika Baş,Mehmet Aksoy,Mehmet Oğur,Mehmet Özer,Mehmet Özet,Mehmet Pesen,Mehmet Topkan,Mevlüt Akyıldız,Muharrem Pire,Murat Birtem,Murat Çetinel,Murat Tolga,Mustafa Orkun Müftüoğlu,Mustafa Özel,Muzaffer Akyol,Müfit İşler,Naile Akıncı,Nazmi Yılmaz,Necmiye Gönenli,Nedret Sekban,Nedret Yaşar,Neriman Oyman,Neş’e Erdok,Nevin İşlek,Nihal Okçetin,Nilgün İrmikçi,Nuri İyem,Nurten Sözeri,Orhan Aksungur,Orhan Benli,Özdemir Altan,Özgür Turhan,Rahmi Aksungur,Ramiz Aydın,Rasim Konyar,Rasin,Renan Ertosun,Sabahattin Tuncer,Safai,Saim Bugay,Saim Dursun,Serap Eyrenci,Serpil Yeter,Sevgi Yaman,Solmaz Aksoy,Su Yücel,Süha Semerci,Süleyman Saim Tekcan,Şebnem Moroğlu,Tahir Daştan,Tanju Demirci,Temür Köran,Tülay İçöz,Tülay Tura Börtecene,Türkân Göksan,Uğural Gafuroğlu,Umur Türker,Veli Sapaz,Vural Yıldırım,Yalçın Karayağız,Yavuz Tanyeli,Yıldız Güner,Yılmaz Şenol,Yiğit Yazıcı,Yusuf Katipoğlu,Yusuf Ziya Aygen,Yüksel Aydın,Zafer Erkan,Zekai Ormancı.
İnsanın eline her zaman en gerekli anda en yararlı şeyi yapabilme fırsatı geçmez;Demokritos’un “rastlantı ve gereklilik”i yine kusursuz buluşmuş,bu iç açıcı,umut verici imece gerçekleştirilmiş;düşünen,katılan herkese yürekten alkış.
Size de şimdi bu sıradışı sergiye koşmak,ülkemizin seçkin yorumcularının yapıtlarını bir kez daha tatmak,elinizde olanak varsa yapıtlardan birini alarak bağımsız,onurlu bir ulus olarak kalma çığlığına katılmak kalıyor.

Cumhuriyet, 17 Kasım 2004

3 Kasım 2004 Çarşamba

49 LOKMAYA BÖLÜNMEK İSTENEN TÜRKİYEM

Türkiye’nin , AB’ne alınmayacağının açıklanacağı tarihe yaklaştıkça sömürücülerin ve yerli uşaklarının telaşı artıyor;demeç üstüne demeç,sözcü üstüne sözcü yağıyor Avrupa’dan,Amerika’dan;akla mantığa sığsa da sığmasa da lâf yağmuru sürdürülüyor.Kafaların karışması için bütün kavramlarla vıcık vıcık oynanıyor.
Son türev,Türkiyeli;Türk yok,hiç olmadı,bundan sonra olmaması için elimizden geleni yapacağız,diyorlar.Satılmış ya da sapıtmış yerli borazanlar aynı havayı çok daha şiddetle üflüyor.
Sağ olsun,o arada iyiniyetli,iyiyürekli insanlar bu korkunç saldırıyı savuşturmak üzere çabalayıp duruyorlar;bunlardan biri değerli dostum Halûk Tarcan yine bilgi yüklü bir ileti gönderdi;diyor ki:
“Batı karşısında ezilmiş bir tür olan süperaydın denen,aslında yüzeysel bilgi sahibi kişiler,sahibinin sesi hâlinde:Anadolu halkları,Anadolu mozaiği şarkıları tutturmuşlar...Anadolu’nun dip kültürünü tanımadan,öğrenmeyi bağnaz ulusçuluk,ilkellik sayarak,Türk olmaktan utanarak;öbür ülkelerdeki mozaikleri göremeyecek kadar körleşerek;ve sürekli Batı’dan aferin bekleyerek,yalnız ülkemizi mozaik sanan,sayan bu kişilere bir mozaik örneği sunalım:sınır komşumuz Hayastan (Erministan).Budunsal(etnik) yapısı tam 20 öğeli:Azeri,Kumuk,Karaçay,Balkar,Nogay,Kazak,Ost,Tat,Talus,Kürt,Çeçen,Kabard,İngus,Adige,Abhaza,Çerkes,Dağistan,Acar,Kalmuk,Gürcü,Ermeni.
Günümüzde bir başka mozaik ülke,ABD’dir;şu kadar yüz milyonluk bir konfederasyon,büyük bir mozaik.Ama her çocuk,okulda önce:Ben Amerikanım (I am americain) demeyi öğrenir,öğretilir,ve bununla övünür.
Yeridir,hemen dikkatleri –önemle-şu noktaya çekelim:yeryüzünde mozaik kuramlarının,etni siyasetinin uygulanamayacağı biricik ülkeler Türklerin yaşadıklarıdır;Ön-Türk kültürü,bulunduğu topraklarda,dip kültür hâlinde temelde,öz’de bulunmaktadır.
...
Peter Alford Andrews,1992’de bastırdığı Türkiye’de Etnik Gruplar adlı kitabında,parçala-böl-yönet ilkesi uyarınca 47 budun uydurmuştur:l.Türkler:Sunni;2.Türkler:Alevi;3.Türkler:Sunni Yörük;4.Türkler:Alevi Yörük;5.Türkmenler:Sunni;vb. dizelge uzayıp gidiyor,sayıyı tutturabilmek için çeşitli ülkelerden göç eden Müslüman Türkler ayrı bir budun sayılıyor;yetmiyor,37.sıraya,Kars’taki 21,Ardahan’daki 25 kişi Almanlar olarak ekleniyor:Ardahan’daki 25 kişi,1975 yılında Almanya’ya işçi olarak gitmiş,dolayısıyla çift uyruğa hak kazanmış.
Bu yutturmacadan 6 yl sonra,Ali Tayyar Önder, Türkiye’nin Etnik Yapısı adlı araştırmasıyla hem Andrews’i çürütmüş,hem bambaşka siyasal sonuçlara varmıştır;AMA BATI DURURKEN,BİR TÜRK’ÜN LAFINI KİM DİNLER?İşi gücü bırakıp Ali Tayyar’ı mı okuyacaklar?”diye soruyor sevgili Tarcan.
Hayır,doğru söyleyen kimseyi okumayacaklar,okuyamazlar,beyinleri yanar.
Aslında koparılan fırtına çok açık;bugün bu boş tartışmaya hiç kapılmadan birkaç tümceyi gücünüz yettiğince haykırabiliyor musunuz ona bakın:
Avrupa Birliği’ne de,Amerikan uyduluğuna da HAYIR;
Avrasya birliğine,bütün ezilmiş,sömürülmüş,geri bıraktırılmış ülke ve uluslarla sımsıkı,yaratıcı,barışçı işbirliğine EVET.


Cumhuriyet, 3 Kasım 2004

6 Ekim 2004 Çarşamba

YAPI KREDİ SERGİLERİ

Bu yıl Yapı Kredi’nin 60.Kuruluş yılıymış;bunu kutlamak üzere bir dizi etkinlik düzenlediler;Üsküdar’daki etkinliğe gidemedim,ama birçok sanatçı ve sanatsever gibi,Kâzım Taşkent’teki sergini açılışına koştum;ancak hem törenin düzenlendiği yerin darlığından,hem gelenlerin çokluğundan o akşam hiçbirini gezemedim;bu işi daha sonra rahat rahat yaptım.
O orada, Arzu Haksun,kişiliğinin ayrılmaz parçası inceliğiyle,açılan 5 sergiden 3’nün kataloğunu verdi.
Bunların birincisi,Ben,Mehmet Siyah Kalem,İnsanlar ve Cinlerin Ustası,gerçek bir görsel şölen,aynı zamanda sanat tarihi dersi:bu sıradışı halk yorumcusunun yüzyıllar önce düşle gerçeği,masalla olguyu nasıl imgeleminin kızgın kazanında kaynattığını,sonra elde ettiği eriyiği inanılmaz kalıplara döktüğünü belgeliyor.
Bu anıt-katalaoğa Ekrem Işın,Beyhan Karamağaralı,Barbara Brend,David J.Roxburgh,Güven Turan,Gürbüz Erginer,Talât Parman,Selim Somçağ,Mehmet Gülezyüz yazılarıyla katkıda bulunmuş.
Sergiye gidip yapıtların büyütülmüş örneklerini tadamadınızsa,bu eşsiz kitaptan edinip o inanılmaz düşgücünün coşturucu örneklerini,özgün metinler eşliğinde büyüleyici bir iksir gibi beyninize akıtabilirsiniz.
İkinci belge-kataloğu Şennur Şentürk,A.Emel Geçkinli,Oğuz Tekin,Jere L.Bacharach,Ahmet Tabakoğlu,Halil Sahillioğlu,Halil İnalcık,Edhem Eldem’in son derece yararlı yazıları daha değerli kılmış.
Yapı Kredi’nin Altın Sikke Koleksiyonu’ndan yararlanılarak hazırlanmış Altının İktidarı,İktidarın Altını meraklısı için gerçek bir hazine.
Üçüncü kataloğ,ünlü Estergon Kalesi’ne çekildiği öne sürülen Estergon Sancağı’nın öyküsünü aktarıyor Al-Yeşil Gölge başlığıyla;sancak,şaşırtıcı bir serüvenin sonunda bugünlere ulaşmış,Japonya’da bakım ve onarımdan geçirilmiş,sonra getirilip Müze’ye yerleştirilmiş.Bu yılki kutlamalar dolayısıyla,o da meraklılara sunuluyor.
Bu sıradışı sergileri dolaşırken,elimdeki özenli kalın kataloglara bakarken,şu düşünce hiç kafamdan çıkmadı:sevgili Erol Manisalı’nın önemli çalışmalarından birinde dile getirildiği üzere,90’lı yılların ikinci yarısında,işbaşına gelen bütün yöneticilerin,büyük(?) işadamlarının,dillerden düşmeyen Sivil Toplum Örgütleri’nin gönüllü suçortaklığıyla,en azından suskunluğuyla başımıza geçirilen Sessiz Darbe çuvalı yüzünden,anlı şanlı bankalar sanat dünyasından birer birer çekildi,ya da Yapı Kredi’dekiler gibi insana,uygarlık tarihine yakışan gerçek emek ürünü yapıtlara değil,abidik gubidik sergilere,yerleştirmelere,boyaştırmalara yer verir oldular.
Bu yüzden,elimizden alınan bütün öbür yaşama olanakları ve dayanakları gibi,güzelim Anadolu halkının dişinden tırnağından artırdığı paralarla dönen bankaların sanat ve düşün dünyasından kaçışına içim sızlarken,Yapı Kredi’nin yönetiminde etkili olan kişilerin,sevgili Kâzım Taşkent’in kalıtını yaşatarak hâlâ böyle nitelikli sergilere,kitaplara,söyleşilere yer ve para sağlamasını yürekten alkışlıyorum.
Rastlantı ve gereklilik bu insanların ömrünü uzun tutsun,ellerindeki gücü korusun.

sbonaran@hotmail/yahoo.com

Cumhuriyet, 6 Ekim 2004

,

22 Eylül 2004 Çarşamba

RUHİ SU’YU DİNLERKEN

Sevil’le insan sesini çok severiz;dolayısıyla Assos’a giderken yanımıza sevdiklerimizin çoğunu aldık:Dmitri Hvorostosvki,Cecilia Bartoli,Bryn Terfel,Robeson.
Bu usta yorumcular asmalı küçük avlumuzda,yıldızlı göğün altında,bütün gecelerimizi süslediler.
Arada bir zamanların ünlü Kızıl Ordu Korosu’ndaki inanılmaz sesli yorumcular da vardı elbet;bir de Yuri Galiev’in tadına doyulmaz halk şarkılarını dinledik birçok kez.
Hepsi kendilerini kabul ettirmiş,ünlü,usta yorumcular elbet;ama hiçbiri bizi Ruhi Su ile Sümeyra Çakır kadar sarmadı,doğal olarak.
Rastlantı ve gereklilik bize büyük bir armağan vermiş,ömrümüz bu iki yorumcuyla diz dize,can cana geçmişti;Sümeyra’nın başına o tatsız siyasal kaza gelip onu Almanya’ya uçurduktan sonra doldurduğu plak ve kasetleri ancak uzaktan edinebildik ne yazık ki.
Ruhi Bey’in hemen bütün yapıtları var Behram’daki yuvamızda;her akşam en az ikisini dinledik:Aman Of,Barabar,Ekin İdim Oldum Harman,DostlarTiyatrosu Dinletisi,Ankara’nın Taşına Bak,Levni’den Pir Sultan’a,Beydağı’nın Başı,Göçler-Çocuklar-Balıklar.
Bu benzersiz yorumları dinlerken,bir noktayı eskiye oranla çok daha açık seçik algıladım bu kez:öbür halkların şarkılarını kendi dillerinde söylendikleri zaman çözemiyorum elbet,dolayısıyla örneğin çok sevdiğimiz Kalinka’da Rus halkı neler diyor bilmiyorum;ama Rus halk şarkılarının İngilizcelerinde Robeson’un söyledikleri hiç hoşuma gitmiyor doğrusu;Bir sınırdan öbürüne koşan Sovyet orduları ne yapıyordu,ne yaptılar?Tıpkı Amerikan orduları gibi,çevre ülkelerin halklarına kan kusturdular,o güzelim toplumcu öğretiyi ZORLA,ÖLÜMLE benimsetmeye giriştiler. Sonucun ne olduğunu bugün çok acıklı biçimde bütün dünya görüyor.
Çözebildiğim halk şarkıları içinde bir tek Makeba ile Yupanqui’ninkiler bizimkilere yakın,gerçekten insanca,sevgi,acı,sevi dolu sözler aktarıyorlar kuşaktan kuşağa.
Ama doğrusu bizim halk türküleri,hele Alevi türküleri,insanların 10 000 yıldır biriktirdiği bütün soylu değerleri,en süzme dünya görüşünü,en yalansız dolansız doğal sevdayı dile getirmiş.Buna nasıl sevindim,nasıl övündüm!
Ruhi Su artık ne yazık ki gündemde değil;bu ülkenin asıl efendileri olduklarını sananların buyruklarına uyan yerli uşakların hukuk-insanlıkdışı kararıyla bir gece kablolu yayından atılan Ulusal Kanal’ın dışında artık kimse onun türkülerini çalmıyor;yakınlarda Sıdıka Su ile bu konuyu konuşmadığım için dükkânlarda kasetleri,diskleri nasıl satılıyor bilmiyorum.
Ama Assos’ta yorumlarını dinlerken şunu açık seçik bir daha saptadım:tıpkı Atatürk gibi,Nâzım gibi,başka bir Ruhi Su oluşamayacak yeryüzünde.
Sesinin benzersizliği bir yana,kalıtım ve eğitimle beyninde birikenler onu öyle sıradışı bir yorumcu kılmış ki,Sevil’le benim gibi yarattıklarını eksiksiz algılayabilenler,doyulmaz bir güzellik pınarına dayıyorlar ağızlarını.
Bu dediklerimi doğrulamak üzere,yorumlarından üçünü anacağım:
Orhan Veli’nin Pireli Şiir’ini,Nâzım Hikmet’e yazdığı Ağıt’ı,Hatayi’nin Sabahtan Şahıma Vardım adlı türküsünü oturup dikkatle dinleyin lütfen;bu türkülerde sazla sesin uyumuna,sazın beklenmedik yerlerde ana ezgiden ayrılıp çığlığı bir üst perdeden sürdürüşüne,en şaşırtıcı,en vurucu yerlerde çok kısa bir süre susmasına kulak verin;ancak Bach,Mozart,Bethoven gibi büyük bestecilerde benzerlerini bulabileceğiniz incelikler,ustalıklar.
Bu benzersiz büyük Usta’yla diz dize,can cana yaşama fırsatını bize bağışladığı için rastlantı-gereklilik ikilisine ne kadar teşekkür etsek azdır.
Assos gecelerimizi şölene çeviren bu dinletiler sırasında bir tek şeye yüreğim sızladı: sevgili dostum Ziya Şav’ın 1962 yılında,Boğaz’daki bir evde aldığı yorumların kaset ya da disk olmayışı müzik tarihimiz açısından onulmaz bir kayıptır.
Sıdıka Abla,bu dizideki türkülerin kimisini başka bileşimlere kattı gerçi,ama bu dizi,önce Ruhi Bey’in türkü öbeklerini kendi sesiyle sunuşundan,ayrıca buradaki sesin elimizdeki en eski tarihli,dolayısıyla Usta’nın sesinin en diri,en dolu olduğu dönemde alınmış olmalarıyla benzersizdi.
Canım dostum Ziya Şav, kısıtlı sayıda sanatsevere ulaşsalar da,Türk halkına bu yorumları armağan ettiğin için sana sonsuz teşekkürler!
Ama asıl teşekkür günün birinde Ruhi Su’yu Anadolu topraklarında oluşturan rastlantı ve gereklilik’e.




Cumhuriyet, 22 Eylül 2004