2 Mart 2005 Çarşamba

NERMİ UYGUR

Nermi Bey’i, doğal olarak, Memet Fuat’ın De Yayınevi’nde, Yeni Dergi’de tanıdım, 1964’ten sonra; o denemeler yazıyor, ben de hazırlanan Özel Sayı’ya göre yazılar çeviriyor ya da kitaplar aktarıyordum.
O Usta bense çırak durumundaydık; dolayısıyla tanışıklığımız arkadaşlığa dönüşemedi. Yıllarca birbirimizi yazılardan, kitaplardan izledik.
Sonra bir ara İstanbul Üniversitesi Yazın Fakültesi’ndeki Felsefe Bölümü’ne görmeye gittim onu; sanırım o sırada Wilhelm Reich’ı çeviriyordum; gördüm ki, daha adını duyar duymaz üzerinde ayrıntılı konuşacak kadar tanıyor bu öncü düşünür-bilimadamını.
Sonra yakınlaşma dönemi başladı, telefonlaşmaya, evcek görüşmeye başladık;ve bu ne mutlu ki, ölümüne dek kesintisiz sürdü.
Türkiye’deki ve dünyadaki öbür düşünür-yazarların tersine, ne kafasının içi karman çormandı, ne de saçı başı dağınık:her zaman pırıl pırıl tertemizdi; çoğunlukla kahverenginin çeşitlemeleriyle son derece uyumlu giyinirdi; ayağında yürümeye elverişli yumuşacık pabuçlar.
Ve yine yerleşik kalıbın tersine, en küçük bir karamsarlığı yoktu; tersine yaşama sevinci’nin canlı örneğiydi: doğa karşısında, hayvanlar,bitkiler, insanlar karşısında bitip tükenmeyen bir coşkuyla doluydu.
Bunun uzantısı olarak sözün gerçek anlamında bir yaşama sanatı ustası’ydı; ortaklaşa sevip saydığımız Molière’in öğüdü uyarınca, yalnız yemeyi değil, öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi yaşamak için, bir sanat yapıtı gibi yaşamak için yapardı.
Sanırım emekli olurken aldığı toplu parayla hemen güzel bir televizyon ve video almış, bir de çanak koydurmuştu; dolayısıyla Fransızların TV 5’ini görebiliyordu. O dönemde bu kanal gerçek bir ekin kanalıydı; her hafta gerçek bir bilgi dağarı olan Ekin Çorbası’nı birlikte içer, ya izlence sürerken ya da hemen ertesi sabah: “Bertancııım, gördün mü yine neler konuşuldu!” diye telefona sarılırdı.
1955’ten beri sanat-yazın ortamındayım; bütün sanat dallarını eşit oranda seven, bunların etkinliklerine koşan çok az okur-yazar gördüm; Nermi Bey bunun ender örneklerindendi: Tavernier’nin filmlerini, Maurice Béjart’ın ya da Roland Petit’nin balelerini bizim kadar büyük sevinçle tadardı.
Olasılık-gereklilik ikilisi, Wilhelm Reich’tan sonra François Jacob’un, Henri Laborit’nin yapıtlarını çevirmeme olanak sağladı;bunları aktarırken de, bitip basıldıktan sonra da önce telefonda, sonra yüz yüze nasıl büyük sevinçlerle karşılardı bu somut bilgilerin Türkçesize kazandırılmasını!
1999’da emekli olduğumda, kimse bir şey ısmarlamayınca, Henri Laborit’nin başyapıtı sayılabilecek Davranışların Öyküsü’nü çevirmeye karar vermiştim; buna yine çocuklar gibi sevindi. O, Latince-Yunanca öğretilmiş son kuşaktandı; bunların yanına Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi de katmıştı. Dolayısıyla, ele aldığım kitaplardaki Latince-Yunanca terim ve deyimleri açıp ona sorardım;biliyorsa hemen, yoksa kitaplığındaki benzersiz sözlükleri, bir zamanlar tuttuğu notları karıştırarak kısa bir süre sonra yanıtlardı.
Davranışların Öyküsü’nden bir örek de ona getirtme talihimiz olmuştu; ilerledikçe haber verirdim şu sayfadayım diye, o da sevinç çığlıkları atardı.
Ne yazık ki bu yapıtı bastıracak yayınevi bulamadık; hoş bulsak da, artık yurdumuzda da, dünyada da o güzelim bilgileri paylaşacak insan kalmadı: küresel yozlaşma ve yağma hepimizi can derdine düşürdü.
Talihin bize armağan ettiği bu güzel insanı Yapı Kredi’nin kusursuz bastığı yapıtlarında bulursunuz kolayca; onlar arasından Tadı Damağımda’daki şu şiiriyle bitireyim yazımı:
Sevişme

Sen bana ben sana bir değdik mi/Aralanır kapak/Kapak üst dudak/İkili tek-yaşantı ötesi.
Beni içine almışken/Canım senin/Senin içindeyken/Canımsın benim.



Cumhuriyet, 2 Mart 2005

21 Şubat 2005 Pazartesi

ANTİK SERGİLERİ

Tevfik İhtiyar, 2004’ü çarpıcı bir sergiyle bitirdi: Nedim Günsür.
Her zamanki gibi, gerek özel derlemelerden, gerek müzeden yararlanarak sevgili Nedim Günsür’ün her dönemden belli başlı yapıtlarını bir araya getirmişti.
Elbet bir de katalog basmış;başında Turgay Gönenç’i ustaya yazdığı şiir,ardından Nilgün Yüksel, Bilge Aydoğan, Yücel Sönmez ve Tevfik arasında bir söyleşi;en sonunda da Emine Günsür’le yapılmış “Bir Ressamla Yaşamak” adlı konuşma var.
Emine Hanım, bir bakıma benim de tanık olduğum resim serüvenimizi özetliyor o konuşmada; 54-78 arasında, bir ressamla bir öğretmen, ayakta kalabilmek, resmi sürdürebilmek için ne çileler çekmiş, ne çarelere başvurmuşlar! Ben bu ustalardan ikisini, Mehmet Pesen’le Hulusi Sarptürk’ü Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciyken tanıma talihine erdim;daha sonra belki onların aracılığıyla, belki gezmeye başladığım galeriler arasındaki Cumalı’da Nedim Bey’i de canlı olarak tanıdım; ama elbet resmin zor satılışıyla, dahası hemen hiç satılmayışıyla ilgili sorunları ancak Cihat Burak’ı tanıyıp yakın dostu olduktan sonra ayrıntılı öğrenebildim.
Andıklarımın hepsi soylu, onurlu insanlardı, resmin satılmayışıyla ilgili en küçük bir yakınmalarını işitmedim; satıldığı dönem gelince de davranışlarında en küçük bir değişme, bir şişinme, böbürlenme olmadı; bu hastalık 1980’den sonra, bütün öbür virüslerle birlikte bulaştı Türk toplumuna ve onun böyyük sanatçılarına.
Sergiyi gezerken de, kataloğa bakarken de, bir şey gözden kaçmıyor: çok ender birkaç kişinin dışında, bütün öbür yorumcular gibi, Nedim Günsür de adaların modaların etkisinde kalmış bir süre;o dönemde yaptığı resimler elbette sıradan, öykündüğü Batılı ustalar onların çok daha gerçeklerini yapmışlar. Ama sonra yavaş yavaş kendine güveni gelmiş, kişiliğini, anlatımını, izleklerini bulmuş, onlar üzerinde çalışmış, ve şimdi artık Türk resim tarihine giren yapıtlarını sıralamış.
Bu tuzağa düşmeyen ender insanlardan biri sevgili Cihat Burak’tı: başından sonuna, kendisi; Picasso ile Rembrandt’ı resmin Himalayaları sayar; Bonnard’ı çok severdi;ama tek bir resminde, tek bir çizgisinde onların damgasını göremezdiniz.
Tevfik daha sonra AKM’de iki dostumun sergisini açtı: Şenol Yorozlu ile Yavuz Tanyeli.
Yavuz’un oğlu Can’ın uyuşturucuya kurban verilişinden yola çıkmış iki yorumcumuz da; Şenol arayışlarına: “Beyaz Yazı ve Yolculuk” adını vermiş, Yavuz’sa: “İyilik ve Kötülük Üzerine.”
Bu iki duyarlı, dürüst insan, tüketim toplumunun, daha doğrusu tüketim uğruna bir avuç aç gözlünün, aç beyinlinin bütün dünyaya, insan kardeşlerine zorla yaşattıklarını derinlemesine duyumsuyor; bu uğurda çevrilen bütün dolapları biliyorlar; ama şimdilik herkes, hepimiz gibi elleri kolları bağlı: canlı cansız doğanın, çevrenin, varlıkların, o arada elbette insanların ölümünden para kazanmaktan başka ereği olmayanları durduracak, etkisiz hâle getirecek güçleri yok.
Biri çığlıklarını akıp giden simge ırmaklarına, öbürü karanın sarının kızılın en koyusuna dökmüş; duyabilenin yüreğini paralamak üzere.
Kıyasladığında, sevgili Nedim Günsür’ün geçinebilmek, boya bez fırça alabilmek için bebek boyaması bunların yanında armağan gibi kalıyor.
Fransız düşünür bilimadamı Henri Laborit boşuna demiyordu uygarlığın yeniden tanımlanmasının zamanı geldi, diye; geldi ne demek, gözümün içine baka baka, canlarımızı ala ala GEÇİYOR!


Cumhuriyet, 21 Şubat 2005

16 Şubat 2005 Çarşamba

MELİH ÖZUYSAL

Melih’i Garanti Bankası’nın şimdi abidik gubidike teslim edilen Beyoğlu Galerisi’nde 2000 yılında açtığı sergide tanıdım;o sergiyi de bu okulsuz torpilsiz ressama Doğuş Holding’te çalışan, resimlerini görür görmez değerini anlayan, hemen birini satın alan, sonra da en yakınıymış gibi sahip çıkan Şenay Yücel sağlamış.
Sonra AB rüzgâr esti Beyoğlu’nda, büyük banka galerileri birer birer ya kapandı ya saçmalığa teslim edildi;iş, kapanmasaydılar da bir daha Melih’e fırsat tanımazlardı sanırım.
Arada, bir bankanın Beylerbeyi şubesinde küçük bir sergi açtı,kim kime dum duma elbet.
Geçen yıl Ortaköy’de Belediye’nin Kültür Merkezi’nde açtığı sergi en kapsamlısı, en doyurucusuydu;oradan bizim eve de bir resmi düştü,şimdi yemek yerken hep karşımızda.
Destekçisi şakşakçısı olmadığından kendi göbeğini kendi kesiyor; şimdiye dek gerçekleştirdiği resimleri, düzenlemeleri, yerleştirmeleri bir diskte toplamış, müzik eşliğinde; sevdiklerine, kendisini seveceğini umduklarına cebinden çıkarıp veriveriyor.
Bu diske uzun uzun baktım, bakıyorum; bana verdiğine kendi eliyle özgeçmişini, sanat görüşünü de yazmış, sağını solunu resimlerle fotoğraflarla süslemiş.
Bakın ne diyor 1994’te Ankara’da açtığı serginin tanıtım yazısında:
“Resim yapmayı istemenin, bunun kaçınılmaz varoluş biçimim olduğunu anlamanın dışında resimle ilgili bir eğitimim olmadı. Resimlerimin kendilerinden başka herhangi bir başarı ve ödül kazanmadım.
Resimlerimde mesaj yoktur. Hiçbiri gizli bir anlam taşımaz.Hiçbir renk, çizgi, leke vs özel bir anlam içermez ya da herhangi bir şeyi simgelemez. Hepsi göründüğü gibi, göründüğü kadardır;yalnızca kendisidir.
Resim yapmaya başlarken bir duygunun izini sürerim.Beni o resmi yapmaya zorlayan duygunun izini. O duyguyu diğer her şeyden ayırıp ortaya çıkarmak, onu görmek ve tanımak isterim. Çünkü gerçeği oluşturmanın yolu, olaylara sadık kalmaktan değil, duygulara sadık kalmaktan geçer. Bunu yaparken herhangi bir şeyi kanıtlamaya, yanıtlamaya, ışıklamaya çalışmadan her şeyi harekete geçirmek, sonra yenilemek ve olabilirse yıkmak isterim.Bunları o duyguyu ortaya çıkararak yapabileceğime inanır ve onu bulmaya çalışırım.Bu bazen 4-5 saat, bazen 4-5 ay sürebilir (daha az ya da çok, sürenin hiç önemi yoktur).Sonuçta ortaya çıkan yeterli midir, değil midir, bunun sağlaması sonraki resimlerle olur.Elbette bu da yeterli değildir, çünkü tek başlarına varolacakları bir yer yoktur. ‘Bütün’ içindeki ‘görevleri’nin başarılı ya da başarısız olduğunu, hakkettikleri yeri zaman saptayacaktır.Ama bütün bunların da bir anlamı yoktur.Çünkü hiçbiri doğru ya da yanlış değildir; olup biten yalnızca onların yaşamıdır. Ve ressam da bunun içinde yaşar.”
Başka bir yerdeyse şöyle diyor:
“Resimlerim hakkında ne kadar az şey söylersem,onların o kadar çok şey söyleyeceğini biliyorum...Resimlerimin en iyi özelliği, hepsinin aynı elden çıkmış olup birbirinden farklı karakterlere, değerlere dönüşmüş olmalarıdır. (Eğer bu, ressamın ne kadar ‘kişiliksiz’ olduğunu gösteriyorsa, resimlerin her birinin de o denli ‘kişilikli’ olduğunu gösterir.)
Önemli olan, hikâye oluşturan, konu yaratan görüntüler değil; boşluk, leke, çizgi, renk, doku gibi kendisi resim olabilen görüntülerdir.Bu nedenle başlarken konu düşünmem. Sonradan kendi kendine oluşacak olursa, ona yardım ederim.Ama olmazsa daha iyi olur.Düşüncelerle, fikirlerle, buluşlarla değil, ruh hâlleriyle resim yaparım.Bu nedenle resimlerimin düşündürmek ya da fikir vermek yerine ruhsal etki yapmalarını isterim.
Yaşam ışığına (renklere) gölgeler düşüren biri olarak hayalim, resimlerimin yapılmış gibi değil, kendiliklerinden olmuş ya da hep varmış gibi görünmelerini sağlamaktır.
Bazen bir resimde kullanılmamış bir renk kendini öyle hissettirir ki,o resimde yokluğu ile varolur. İşte bu, resmin büyüsüdür.Ve iyi bir ressamın sırrı da bu büyüde gizlidir.”
Küresel yağma artık sanata, sanatçıya yer bırakmadı; gençliğimdeki gibi, ressamların yapıtlarını evlerinde gösterip sunabildikleri evreye geri döndük.
Melih’in büyülü resimlerini görmek istiyorsanız, Ortaköy’deki ev-işliğine gideceksiniz.


Cumhuriyet, 16 Şubat 2005

19 Ocak 2005 Çarşamba

“DOBRİNJA’DA DÜĞÜN”

Cihangir Sıraselviler’deki Pera Tiyatrosu’nda Nesrin Kazankaya’nın önceki oyunu Julia:Seyir Defteri’ni görebildiniz mi bilmem? Son iki yılın en nitelikli oyunuydu.
O oyuna son gidişimde, Nesrin, yeni bir oyun üzerinde çalıştığını haber vermişti;sonunda bitirmiş,sahneye de koymuş: Dobrinja’da Düğün. Cumartesi akşamı çağırdılar, büyükçe bir kalabalıkla izledik.
Nesrin’in nereli olduğunu sormadım hiç, belki Balkanlı, dahası Saraybosnalı: yazıp sahneye koyduğu oyun bunu sezdiriyor. Saraybosna’da,Balkanlarda yaşananları o kadar ayrıntılı, öylesine derinden biliyor,duyuyor ki.
Julia’daki gibi, bu oyunda da çok sıkı bir tarihsel-toplumsal-düşünsel ön hazırlık var;oyunun kitapçığında, benim yaşımda olanların bütün ayrıntılarıyla anımsadıkları olaylar dizisi ayrıntılarıyla özetlenmiş. Tito’nun ölümünden bugüne belli başlı tutamak noktaları çarpıcı bir dille özetlenmiş.Oyun da bu somut verilere dayanılarak yazılmış.Ama Nesrin, şu an hem ülkemde hem dünyada eksikliği acıyla görülen rotobumsu, vurdumduymaz, kolaycı,günoğlucu yazar ve yorumculardan değil şükür: oyunlarını gerçekten acılı bir şiirle önce kendisi duyumsayıp yaşıyor;sonra aynı ustalıkla sahneye koyup oynuyor, oynatıyor. Oyunda, tıpkı Julia’daki gibi, bütün konuşmalar, devinimler, renkler,müzikler yerli yerinde,iş olsun diye uydurulmuş, kullanılmış tek bir öğe yok Duyumsanmış acı olanca çarpıcılığıyla,gerçekliğiyle canlandırılıyor sahnede.
Oyunun dramaturjisi yine Şafak Eruyar’ın; bezem ve giysiler, Pera’daki bütün sergilerin düzenleyicisi,kendisi de ressam olan Nilüfer Moayeri’nn kafasından çıkmış; ışığı Yüksel Aymaz, müziği Richard Laniepce üstlenmiş; danslara Pınar Çelebi yön vermiş; sahneye koymada Nesrin’e Zeynep Özden ile Eda Yapanar yardım etmişler.Bir yardımcısı daha varmış, Eren Uluergüven; ancak çok tatsız bir kazayla o güzelim delikanlıyı sanata şehit vermişler.
Çok soylu bir davranışla gencecik oğlunun örgenlerini umutla bekleyen altı kişiye paylaştıran Baba Uluergüven, sessizce, onurluca hemen önümüzde oturuyordu.
Kazankaya’nın dışında, Ayşe Lebriz,Nihat İleri, Levent Öktem, Cüneyt Uzunlar, Başak Meşe görev almışlar; canla başla oynadılar.
Kısa bir süre önce, yine Yugoslavya savaşını, orada yaşananları anlattığı öne sürülen bir film gösteriliyordu sinemalarda: Yaşamak Güzel Şey. Bu kıçyapıtın bütününü görmedim, ama düzülen övgüler çarşaf çarşaf gazetelerdeydi, görmemek olasılığı yoktu; ayrıca, dur bakayım neler yumurtlamış diye, canımı dişime takıp ilk yarısına baktım bir gün:ömrümde bu kadar rezil, ucuz, edepsiz şey hiç görmüyordum eskiden;şimdi bol bol var.
Gelsin o Kusturan Adam, bir ülkenin parçalanması, daha dün kapı komşusu olan, kız alıp veren, yüzyıllardır -her şeye karşın – hemen her şeyi paylaşmış insanların bir sabah kalkıp birbirlerini kesip uçurması nasıl anlatılır Nesrin Kazankaya’nın oyununu görüp dinlesin. Ama boşuna konuşuyorum, görse de, dinlese de anlayamaz: o da bütün varlığını bit pazarına sürenlerden çünkü.
Nesrinciğim de soruyor bu soruları kendine, yanıtlarını arıyor, yüksek sesle düşünüyor karşımızda;ilk usuna gelen, herkesin içinde yatan, en küçük kışkırtmayı bekleyen ulusçuluk mikrobu gibi gözüküyor; evet, anlatım kolaylığı olarak öyle belki, ancak bunun gerisinde ne var dersiniz?
Benim şimdiye dek edinebildiğim bilgilere göre, can alıcı ve verici asal ortak paydayı saptayamamış; bunu bütün kitaplara, bütün filmlere, bütün iletişim araçlarına yazamamış olmak: herhangi bir ulusun, küçük birimin üyesi olmazdan önce, ÇOK TEMEL BİR BÖLÜĞÜN PARÇASIYIZ HEPİMİZ: CANLILAR DÜNYASI.
Doğrusunu isterseniz, bu bile yarım doğrudur: CANLI CANSIZ BÜTÜN VARLIKLAR, BÜYÜK BİR MUCİZEYLE OLUŞMUŞ ŞU YERKÜRENİN TEK BAŞLARINA EN KÜÇÜK DEĞER VE ANLAMI OLMAYAN KURUCU ÖĞELERİYİZ. Dolayısıyla, bu küçük birimlerden herhangi birine gelecek zarar, dönüp dolaşır, hepsini,bütünü etkiler, dengesini bozar.
Öyle de olmuyor mu?
Zenicalı 12 yaşındaki Dina şöyle demiş: “Işık hızının ne olduğunu biliyorum, ama karanlığın hızı hakkında hiçbir şey öğrenemedik.”
Işığa yaptıkları katkı için Nesrin Kazankaya ve arkadaşlarını ayakta alkışlıyorum.

Cumhuriyet, 19 Ocak 2005

15 Aralık 2004 Çarşamba

SABRİYE’NİN YAZGISI

Doku Galerisi’ne Kayhan Keskinok’un resimlerini görmeye gittiğimde,can dostlarımdan Ali Candaş dipdiri bakışıyla gelip sarıldıktan sonra,iletişim adresimi sordu,sana çok ilginç bir belge yollıycam,dedi.Yolladı da.
14 yaşındaki köylü kızı Sabriye Turran, Kepirtepe Köy Ensitütüsü 2 B öğrencisiyken,17 Nisan 1945’te bir ödev yazmış:
Bu yuvaya niçin geldim?
Niçin,niçin olacak,köy dâvâsını halledecek bir duruma gelmek için.
Bundan iki sene evvel,gönlümde tek bir istek,kafamda tek bir düşünce vardı.
Bu neydi,niçindi?Evimde kalıp da ailemin arasında yaşayamaz mıydım?Hayır,bu düşünce bende oldukça yaşayamazdım.
Çünkü bir tarafta köy çorak,köylüm cahildi.Bu yuvaya gelmeliydim.Geldim,kavuştum yuvam sana.Sen bana çok bilgiler verecek,köy ve köylümün üstüne kanat açtıracaksın.
Beş senede ellerim nasırlanacak,bilgim olgunlaşacaktır.
İşte bu nasırlı ellerle toprağı yoğuracağım,alnımdan akan terle sulayacağım.
Olgunlaşmış bilgimle,sararmış benizlere tunçluk vereceğim.
Ey köylü baba,ey köylü ana.Sevin sevin artık düşünme. Ocağın yanacak, tarlan yeşerecek, cahillikten korkan, ürken sarı benzin kanlanacak.
Yavrun artık cahil kalmayacak, buna inan. Bu yuva ve biz köy çocukları varken dertlerin kapanacaktır. Ey yuvam, sen bana kanat açtın, en büyük isteğim sana gelmekti. Geldim, ulaştım yuvam sana artık. Kepir anamın kolları arasındayım. Çok bahtiyarım. Çünkü bana vereceği bilgi, attıracağı adım, göstereceği her bir şey, köy ve köylüm içindi.
Yolumuz açık olsun.
Sabriyecik, ertesi yıl verem olup can vermiş;köyüne, köylüsüne, yurduna götürememiş aydınlığı, bolluğu, mutluluğu.
Götüremezdi. Şimdi artık bir avuç kalmış olan Enstitülüler gibi okulunu bitirseydi,öğretmen olsaydı,dahası İlkokul öğretmenliğiyle yetinmeyip üst basamaklara çıksaydı,yazar,sanatçı olsaydı da götüremezdi,nitekim götüremediler.
Çünkü,sırası gelince hep söylüyorum, elde olmayan tarihsel koşullar dolayısıyla Moskova’da düşlenip başarılamayan şey,Köy Enstitüleri’ndeki üretim içindeki eğitim’le gerçekleştirilebilirdi.Anamalcı zorba sömürü düzensizliğinin yerine tarihin ilk çağlarındaki anaerkil düzenden daha ışıltılısı, daha kalıcısı konabilirdi.
Ancak, hangi eğitimle yoğrulmuş olursa olsun, canlı bir varlık olan insanın ilk temel güdüsü canını,başka bir deyişle içinde bulunduğu kurulu düzeni korumak,sürdürmek’tir. Anamalcı düzensizlik de elbet kendini savunacak, korumak için gereken önlemleri alacaktı;aldı,alıyor.
Dünya üzerindeki başta insan, bütün öbür canlı cansız varlıkların talihsizliği, bu kısırdöngüyü kırmak üzere, toplumların başına Atatürk ya da Castro kadar kavrayışlı, sevecen önderlerin gelemeyişidir.
ABD ve AB’nin, aslında kendilerini de doğruca cehenneme sokan bu çılgın gidişi sürdürmek üzere bütün öbür geri bıraktırılmış, sömürülmüş ülkelere de, ve elbet bu arada bize de yönelttikleri baskıların doruğa çıktığı şu günlerde, Ankara’da, büyük ölçüde yok sayılarak ya da karalanarak yapılan Avrasya Bilimsel Tartışması, Kepirtepeli ya da Felluçeli Sabriye’lerin kurtarılması için son fırsattır.
Dileyelim ki şu çılgın G 7’lerin dışındaki ülkelerin başında bulunan yöneticiler,Putin’in sözüne sahip çıksınlar, ezilen sömürülen bütün halklar Atatürk’ün gösterip yürüdüğü barış, kardeşlik, dayanışma yoluna dönsünler.
İş işten geçmeden!




Cumhuriyet, 15 Aralık 2004

1 Aralık 2004 Çarşamba

“DEMİR AĞLARDAN ÖRÜMCEK AĞLARINA”

Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan
diyordu Cumhuriyet Devrimi’nin simge marşı,ve on yılda yetiştirilen 15 milyon genç ciğerlerinin bütün gücüyle bunu haykırıyordu.
Derken,2.Dünya Savaşı’ndan hemen sonra,Yüce Atatürk’ün Sovyetlerle iyi geçinin öğüdünü bir yana bırakan İkinci Adam,Stalin’in de yardımıyla,1919’daki önerisini tamamlamak üzere,Sam Amca’nın kucağına sıçrayıverdi.Ve yalnız bizi değil,bütün dünyayı,bütün dünya halklarını kurtarabilecek sihirli değneği,Köy Enstitüleri’ndeki üretimle atbaşı giden eğitimi yürürlüğe koyduğunu unutup Ulusal Eğitim Bakanlığı’nda dördü Türk(?),dördü Amerikalı bir Yüksek Kurul oluşturdu;geleneksel konukseverliğimiz uyarınca,başkanlığı Coni’ye bıraktı,hem de ek bir çelebilikle ona 2 oy bağışlayarak:etti mi 5-4.
İşte o gün Cumhuriyet Devrimi’nin ümmüğüne basıldı.
Körpe,kırılgan Cumhuriyet Ana’nın kan damarları olan demir ağların döşenmesine de elbet hemen son verildi.
Ümit Sarıaslan,Otopsi Yayınları’na 350 sayfalık bir çalışma hazırlamış:Demir Ağlardan Örümcek Ağları’na.
Yığınla yazı ve yapıtı can gözüyle irdeleyerek oluşturduğu bu değerli incelemede yazar demiryollarının,dolayısıyla Cumhuriyetimizin ilk yıllarının öyküsünü özetliyor.
Yazarlar aslında bilenini,göz önündekini anımsatmaktan,yinelemekten başka bir şey yapmaz,yapamaz;ama yazı,öbür sihirli değnek,görsel iletişim karşısında çoktan teslim oldu.
Bakın ne diyor Sarıaslan kitabının başına koyduğu alıntıda:
“Bugünün ve yarının Türkiye’sini gerçekten tanımak istiyorsak,yapacağımız ilk iş,Ankara’ya giden trene binmektir.” (La Turquie Kémaliste,1943).
Ama kendi kalkınmasını buhara ve onun çalıştırdığı makinalara,ayrıca bütün dünya halklarının sömürülüp köleleştirmesine dayandırmış olan Batılı, Anadolu’nun aynı yoldan kalkınıp bağımsız,onurlu,özgür bir ülke olmasına dayanabilir mi?Bugün ancak bir avuç dürüst kalabilmiş yazar Lozan’daki zincir kırma belgesini ABD’nin hâlâ onaylamadığını,imzalamadığını söyleme yürekliliğini gösterebiliyor.
Nitekim,Sarıaslan kitabında,sevgili Doğan Avcıoğlu’dan şu alıntıyı yapıyor:
2.Dünya Savaşı’ndan sonra,Türkiye’nin kalkınma atılımına Amerikan anamalcılarının yardım edip etmemeleri konusunda hazırlanan Thornburg Raporu,”Memleketin mali kaynaklarını böyle projelere(demiryolu ve lokomotif yapımına) tahsis eden bir hükümetin de yabancı sermayedarlara itimat telkin ettiği iddia olunamaz.”
...
“Esas itibariyle ziraatçı olan ve ziraat için lüzumlu olan çelik saban vesair malzemeyi henüz yapamayan bir memleketin lokomotif inşa etme arzusu mevsimsizdir.Türk makamları bu şekilde düşündükçe dolarlarımızın ve bu gibi malzemeleri imal edecek fabrika malzemelerimizin vatanımızda kullanılması daha iyi olacaktır.”
Son sözü Mustafa Kemâl Atatürk’e bırakayım.Afet İnan’dan yapılan alıntıda bakın ne demiş Ulu Önder:
“Temel ve büyük işler,ancak ulusun zenginliğine ve devletin bütün örgüt ve gücüne dayanarak,ulusal egemenliğin korunup kollanmasıyla görevli hükümetin olabildiğince yükümlenmesiyle gerçekleşebilir.Kimi yabancı devletlerin ikinci derecede görebileceği ve özel girişimcilere bırakılmasında sakınca bulmayacağı işlerden birçoğu bizim için yaşamsaldır ve birinci derecede temel devlet görevleri arasında sayılmalıdır.”
Geçen gün bir ileti aldım,El Cezire televizyonu AB kapısında salya sümük ağlayan Türkiye’yi gösteren bir karikatür yayınlamış;fesli palabıyıklı Arap giysili Türk sahnede;biri kadın dört yargıcı bakıyor;biri fesin,ikincisi hırkayla cübbenin,üçüncüsü sakallı bıyığın,sonuncusu da donun çıkarılıp atılmasını istiyor;çırıl çıplak kalan sahnedeki “lütfen beni alın” yazısıyla örtünüyor.
Tek dişi kalmış Giscard:”Türler Avrupalı değil!” diyor bilmem kaçıncı kez.
Yok mu bütün bu aşağılanmalardan utanacak yeterli insan?



Cumhuriyet, 1 Aralık 2004

17 Kasım 2004 Çarşamba

ULUSAL KANAL DAYANIŞMASI

Ancak henüz satılmamış-şaşırmamış olanlar biliyordur,sahibinden gelen buyrukla Yürütmenin Başı bir süre önce İşçi Partisi’nin yayın aracı Ulusal Kanal’ı kablolu yayından attı;hâlâ dürüst kalabilmiş yargıçların verdikleri kararlara karşın,geri döndürülemedi.
Bunun üzerine,sürdürülmekte olan uydudan yayını daha güvenli,daha sağlıklı kılabilmek için bir dayanışma atılımı başlatıldı:Var Mısın?
Kiraz Perinçek’in girişimiyle,biz dizi sanatçıya başvurulmuş,öneriyi duyar duymaz canla başla katılanlar birer resim ya da yontularını vererek bu ölüm-kalım savaşına katılmış;bu güzelim insanların yapıtları 18-28 Kasım arasında Resim Heykel Müzesi’nde sergilenecek.
Yurdumuzun bu kez topsuz tüfeksiz –bu da sanırım şimdilik,her yerde olduğu gibi,direniş sürerse,sıra ona da gelir-parçalanmasına halkımızın yediden yetmişe,işçiden emekliye,askerden sivile direnen bütün gönüllülerini simgelemek üzere sergiye yapıtı aracılığıyla canını katanlar şöyle:
Adil Salih,Ahmed Rıza,Ahmet Güneştekin,Ahmet Umur Deniz,Akif Şenoğlu,Alaattin Aksoy,Ali Candaş,Ali Kartal,Arslan Eroğlu,Atilla Eşen,Aydemir Atalay,Aydın Ayan,Ayhan Menteş,Ayşen Karakaya,Ayten Çağlar,Bahri Genç,Balaban,Barış Sarıbaş,Basri Erdem,Bedri Rahmi Eyüboğlu,Bilge Akon,Bodil Örs,Burçay Anger,Burhan Yıldırım,Bünyamin Özgültekin,Can Ayan,Cihat Aral,Devrim Erbil,Ekrem Kadak,Ekrem Kahraman,Emel Say,Engin Turgut,Engin Varol,Ercan Akçetin,Eren Eyüboğlu,Ergüven Altun,Erkan Özdilek,Esra Bener,Faruk Cimok,Fatih Sarmanlı,Fatma Kara,Fethi Kayaalp,Fikret Otyam,Fikret Öztürk,Filiz Başaran,Filiz Kaya Bilgin,Filiz Otyam,Fuat Çağatay,Funda Karadağ İyce,Gazi Sansoy,Hakan Gürsoytrak,Hakan Kutlu,Halim Çeliker,Hanefi Yeter,Hikmet Çetinkaya,Hüseyin Duvarcı,İbrahim Örs,İclâl Erentürk,İrfan Okan,Karadana,Kâzım Karakaya,Mâlik Bulut,Maria Kılıçlıoğlu,Mehlika Baş,Mehmet Aksoy,Mehmet Oğur,Mehmet Özer,Mehmet Özet,Mehmet Pesen,Mehmet Topkan,Mevlüt Akyıldız,Muharrem Pire,Murat Birtem,Murat Çetinel,Murat Tolga,Mustafa Orkun Müftüoğlu,Mustafa Özel,Muzaffer Akyol,Müfit İşler,Naile Akıncı,Nazmi Yılmaz,Necmiye Gönenli,Nedret Sekban,Nedret Yaşar,Neriman Oyman,Neş’e Erdok,Nevin İşlek,Nihal Okçetin,Nilgün İrmikçi,Nuri İyem,Nurten Sözeri,Orhan Aksungur,Orhan Benli,Özdemir Altan,Özgür Turhan,Rahmi Aksungur,Ramiz Aydın,Rasim Konyar,Rasin,Renan Ertosun,Sabahattin Tuncer,Safai,Saim Bugay,Saim Dursun,Serap Eyrenci,Serpil Yeter,Sevgi Yaman,Solmaz Aksoy,Su Yücel,Süha Semerci,Süleyman Saim Tekcan,Şebnem Moroğlu,Tahir Daştan,Tanju Demirci,Temür Köran,Tülay İçöz,Tülay Tura Börtecene,Türkân Göksan,Uğural Gafuroğlu,Umur Türker,Veli Sapaz,Vural Yıldırım,Yalçın Karayağız,Yavuz Tanyeli,Yıldız Güner,Yılmaz Şenol,Yiğit Yazıcı,Yusuf Katipoğlu,Yusuf Ziya Aygen,Yüksel Aydın,Zafer Erkan,Zekai Ormancı.
İnsanın eline her zaman en gerekli anda en yararlı şeyi yapabilme fırsatı geçmez;Demokritos’un “rastlantı ve gereklilik”i yine kusursuz buluşmuş,bu iç açıcı,umut verici imece gerçekleştirilmiş;düşünen,katılan herkese yürekten alkış.
Size de şimdi bu sıradışı sergiye koşmak,ülkemizin seçkin yorumcularının yapıtlarını bir kez daha tatmak,elinizde olanak varsa yapıtlardan birini alarak bağımsız,onurlu bir ulus olarak kalma çığlığına katılmak kalıyor.

Cumhuriyet, 17 Kasım 2004