Mikrokozmos’u, görmüş müydünüz? O güzelim belgeseli hazırlayanlar, mantık gereği, bu kez işin özünü, oluşumu ele almışlar: Yaratılış, Büyük Sır.
Gerçi “yaratılış” diye çevirmişler, ama sözcüğün aslı oluşum: nereden geldiğini bilemediğimiz – araya sakalllıları sokup açıklamayı sürdürdüğümüz – kara delik’te saklı acunsal enerji günün birinde kılıfını kırıp uçsuz bucaksız evrene yayılmaya, genleşmeye başlamış. O arada kendi çevresinde de sürekli dönüyor; bu kesintisiz devinim sırasında, zamanın bir noktasında, göze görünmeyen enerji yoğunlaşıp ilk bulutsuları, ardından yıldızları, gökadaları, ve elbet Samonyolu’nu oluşturuyor. Sonra güneş dizgesi, yerküre; ve bize göre uzunca bir evrimin sonunda, bu yuvarlak gezegen üzerinde su, hava, bitkiler, denizler, denizde ilk tekgözeliler.
Filmin yaratıcıları, çok yerinde bir kararla, görüntüleri dillendirme işini Afrikalı bir bilge-ozan’a vermişler; belki biliyorsunuz, atamız şempanze ya da bonobo, bugünkü Habeşistan’da, göller yöresinde yerin yarılıp bir dizi püskürük dağ oluşturmasından, Hindistan’dan esen bereket kaynağı Musonların kesilmesinden sonra, iç kesimde, ağaçlardan inip hem yiyecek bulmak, hem de öbür yırtıcılara karşı canlarını korumak üzere iki ayak üstünde koşmaya başlamış.
Kara bilge, önündeki bir tas suda oluşumu, evrimi özetlerken, iki sabun köpüğü yarattı; sabun köpükleri, dönmelerini sürdürürken birbirlerine doğru gidip kaynaştılar: sevi, başka bir deyişle, memelilere özgü çiftleşme doğmuştu.
1+1=3 denkleminden sonra, canlı varlığın varlığını sürdürebilmesi, beslenme, barınma, üreme işlevlerine bağlanmış; bunun içinse, yaşadığı alanın işaretlenmesi, sonra korunması gerek; o zaman hem dişiler, hem besinler ve barınaklar için kavga boy göstermiş.
Ancak, bu özetlediklerimiz varlıkların ilksel dönemleri için geçerli olsa da, insan için, hele hele tarımı, artı-ürünü bulduktan sonra yürürlükten kalkmalıydı; ama öyle olmadı, olamadı biliyorsunuz:Avrupa’da yaşayan kimi açgözlüler, yaşadıkları yerlerden binlerce kilometre ötedeki ülkelere, kaynaklara göz diktiler; o gözler hâlâ dikili.
Denktaş, tıpkı Atatürk gibi, gelip geçici birer sabun ya da enerji köpüğü olduğumuzu çok iyi biliyor: er geç acunsal yaşam enerji okyanusuna geri dönüp eriyeceğiz.
Ama bunu hiç duymamış, ya da kazara duyduysa çoktan unutmuş kimi çılgınlar, yerküredeki okyanusları aşıp yaşama alanına, olanaklarına el koymaya gelmişler; üstelik bu işi son derece allı pullu sözlerle, düzmece ilke ve ülkülerle yapıyor, yapmak istiyorlar.
Soylunun soylusu Denktaş haklı olarak çığlık atıyor: şu daracık yaşama alanını, yalnız insan için geçerli bağımsızlığımı, egemenliğimi elimden almayın!
Binlerce yılın sömürüsüyle yozlaşmış öbür sabun köpükleri nereden geldiklerini, nereye döneceklerini unutmamış olsalardı, bütün birimlerin, görünen görünmeyen bütün öğeciklerin sımsıkı birbirine bağlı ve bağımlı olduğu evrende bağımsızlık, egemenlik terimlerine gerek kalmayacaktı ; ama kendileri için bunu en kör bencillikle isteyenler, canlı cansız bütün öbür varlıklara bu hakkı tanımaya yanaşmıyor bir türlü.
Belgeselde bir daha vurgulandı: canlı varlık, canını sürdürebilmek için, gerektiğinde kendi türdeşini bile yutuyor. Ama bir daha anımsatıyorum: beslenmek, barınmak, üremek için artık bu ilkel yöntemlere gereksinmesi kalmayan insanın bu yamyamlığı sürdürmesi, aslında DAYANIŞMA’yı da ilkeleri arasında bulunduran evrensel mantığa uyuyor mu?
Böyle yapamayacağımızı gösteren çok uyarı var: ozon katmanını deliyor, havakürereyi ısıtıyor, buzulları eritiyoruz; kısa bir süre sonra, birçok ada, ülke, kent haritadan silinecek.
Sayın Rauf Dektaş bütün bunları eksiksiz biliyor; dolayısıyla çığlığı yalnız Kuzey Kıbrıs Türkleri için değil, insanlık için, canlı cansız bütün varlıklar, şu güzelim Mavi Gezegen için.
Beni gözyaşlarım, alkışlarım da, onurlu yaşam savaşçısı Rauf Denktaş için.
Cumhuriyet, 13 Nisan 2005
13 Nisan 2005 Çarşamba
30 Mart 2005 Çarşamba
“MUSTAFA KEMAL VE KURTULUŞ SAVAŞI”
Hintliler, özlerinin evrenin küçük bir parçası, benzeri olduğunu bildikleri eski çağlarda: “İnsan üreme örgeniyle değil, beyniyle sevişir” demişler. Aslında bu, bilineni yinelemekten başka bir şey değil, çünkü insan denen canlı varlık bütün etkinlikleri, işlevleri beyniyle, sinir dizgesiyle yürütüyor; bunlar durunca, bitkiden beter oluyor.
Metin Aydoğan’ın mimarlık eğitimi görmüş beyni eldeki bilgileri, verileri toplayıp onlardan yeni köprüler, yapılar kurmayı kusursuz beceriyor; daha önceki yapıtlarındaki gibi Ülkeye adanmış bir yaşam: Mustafa Kemâl ve Kurtuluş Savaşı’nda da son derece tutarlı, çarpıcı bireşimlere varmış.
İşe, çok yerinde bir kararla kitaba 1683’teki Viyana kuşatmasıyla başlıyor; çünkü oradaki başarısızlık, üç anakaraya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe geçiş sürecini başlatıyor. Osmanlı ordusunun Viyana’daki yenilgisine dek, Avrupa’da herkes Türkleri yenilmez bir askeri güç sayıyor.
Çöküşün evrelerini, arada yaşananları, kimin nasıl bir tutum takındığını en ince ayrıntılarıyla saptamış Aydoğan. Bu süreçte, gerçek bir yurtsever olan Mustafa Kemâl de başkaları gibi düşünüyor, çıkış yolları arıyor; kitapta bulacağınız dolapların sonunda Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na sokuluyor; bugünkü gibi, dünyayı, üzerindeki işlenmemiş kaynakları, her türlü zenginliği ellerine geçirmek isteyenler İstanbul’u, Boğazları da almak üzere Çanakkale önlerine geliyorlar.
O dönemde İngiliz deniz güçlerinin başında bulunan Churchil, Türkler için: “eli ayağı tutmaz, meteliksiz, kolayca yutulacak bir ulus” der. Atatürk’ün beyniyse başka bir şey düşünüp uygulamaya çoktan karar vermiştir; başkomutanlığını bir Alman’ın, yardımcılığınıysa şaşkın bir Türk’ün yaptığı cephede gönüllü olarak görev alır. Gerisini biliyorsunuz.
Estirilen Metal Fırtına’yla okurların, çevirttirilen Gelibolu’yla izleyicilerin beyinlerinin yıkandığı günlerde gelin bu savaşın nasıl kazanıldığını yalan söylemeyen belgelerden bir daha okuyalım:
“İstanbul’un kilidi Çanakkale Boğazı, Çanakkale Boğazı’nın kilidiyse Conkbayırı’ydı; burayı ele geçiren, İstanbul’u da ele geçirecekti. Bu nedenle, Conkbayırı Tepesi’ni ne pahasına olursa olsun elinde tutmalı, korumalıydı. Bir elinde o yörenin haritası, bir elinde pusula, yanındaki iki yüz askerin başında ileri atıldı.Dik yamacı o denli hızlı tırmanıyordu ki, askerler arkasından zor yetişiyordu.Tepeye ulaştığında yanında ‘bir avuç’ asker kalmıştı.Bunları hemen düzene soktu ve ileri atılıp düşmana saldırmalarını buyurdu. 57. Alay’ın taburları, ‘soluk soluğa’ tepeye geldikçe onları da saldırıya katıyordu. Bir top bataryası geldiğinde, öyle ivecen davranıyordu ki, ‘tekerleklere sarılarak askere yardım ediyor, topları ateş edecek duruma getiriyordu.”
Görüldüğü gibi, bütün öbürleri gibi, Kurtuluş Savaşı’mız da dünyadaki sömürgen beyinlerle Atatürk’ün önce yurdunu, sonra ayırımsız bütün insanları, canlı varlıkları bilinçlmi olarak seven, sevebilen beyni arasında geçmiş.
Bu beyin, savaşın ve yaşamın her aşamasında, az sonra, bir ay, bir yıl, on yıl sonra atacağı adımı bilmektedir; Büyük Saldırı’yı başlatmazdan önce, Ankara’da kendisine: Paşam, ya başaramazsanız? diyene yanıtı şöyle: “Saldırı buyruğuna aldığınızda hesaplayın, on beşinci gün İzmir’deyiz.”
Ankara’ya dönünceyse, o gece birlikte olduğu arkadaşlarına:”İzmir’e on dört günde vardık.Bir gün yanıldım, ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.
“Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir” diyebilen bu bilge, Dumlupınar’da, 30 Ağustos’un yıldönümünde gençlere şöyle seslenecektir:
“...Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şeyler düşünmüşler, ancak bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye’yi düşünmemişlerdir. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk yurdunun uğradığı zararları ancak tek bir şeyle giderebiliriz: Türkiye’de, Türk’ten başka bir şey düşünmeyerek. Bunca acıya katlanıp yıkımlara uğradıktan sonra Türk artık öğrenmiştir ki, bu yurdu yeniden kurmak ve orada mutlu, özgür yaşabilmek için egemenliği hiç elden bırakmamak; çocuklarını Cumhuriyet bayrağa altında örgütlü ve bilinçli yetiştirmek gerekir.”
Bugün, can gözünü kapatmış Amerikalı ve Avrupalılar, kendi kurtuluşlarının bile Atatürk’ün gösterdiği yolda olduğunu hiç göremiyorlar ne yazık ki; bizim başımızdaysa böyle bir beyin, böyle bir istenç yok.
Bakalım bu tehlikeli satranç bize ve dünyaya kaça patlayacak, hepimizi nereye götürecek.
Metin Aydoğan’a sonsuz teşekkür.
Cumhuriyet, 30 Mart 2005
Metin Aydoğan’ın mimarlık eğitimi görmüş beyni eldeki bilgileri, verileri toplayıp onlardan yeni köprüler, yapılar kurmayı kusursuz beceriyor; daha önceki yapıtlarındaki gibi Ülkeye adanmış bir yaşam: Mustafa Kemâl ve Kurtuluş Savaşı’nda da son derece tutarlı, çarpıcı bireşimlere varmış.
İşe, çok yerinde bir kararla kitaba 1683’teki Viyana kuşatmasıyla başlıyor; çünkü oradaki başarısızlık, üç anakaraya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe geçiş sürecini başlatıyor. Osmanlı ordusunun Viyana’daki yenilgisine dek, Avrupa’da herkes Türkleri yenilmez bir askeri güç sayıyor.
Çöküşün evrelerini, arada yaşananları, kimin nasıl bir tutum takındığını en ince ayrıntılarıyla saptamış Aydoğan. Bu süreçte, gerçek bir yurtsever olan Mustafa Kemâl de başkaları gibi düşünüyor, çıkış yolları arıyor; kitapta bulacağınız dolapların sonunda Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na sokuluyor; bugünkü gibi, dünyayı, üzerindeki işlenmemiş kaynakları, her türlü zenginliği ellerine geçirmek isteyenler İstanbul’u, Boğazları da almak üzere Çanakkale önlerine geliyorlar.
O dönemde İngiliz deniz güçlerinin başında bulunan Churchil, Türkler için: “eli ayağı tutmaz, meteliksiz, kolayca yutulacak bir ulus” der. Atatürk’ün beyniyse başka bir şey düşünüp uygulamaya çoktan karar vermiştir; başkomutanlığını bir Alman’ın, yardımcılığınıysa şaşkın bir Türk’ün yaptığı cephede gönüllü olarak görev alır. Gerisini biliyorsunuz.
Estirilen Metal Fırtına’yla okurların, çevirttirilen Gelibolu’yla izleyicilerin beyinlerinin yıkandığı günlerde gelin bu savaşın nasıl kazanıldığını yalan söylemeyen belgelerden bir daha okuyalım:
“İstanbul’un kilidi Çanakkale Boğazı, Çanakkale Boğazı’nın kilidiyse Conkbayırı’ydı; burayı ele geçiren, İstanbul’u da ele geçirecekti. Bu nedenle, Conkbayırı Tepesi’ni ne pahasına olursa olsun elinde tutmalı, korumalıydı. Bir elinde o yörenin haritası, bir elinde pusula, yanındaki iki yüz askerin başında ileri atıldı.Dik yamacı o denli hızlı tırmanıyordu ki, askerler arkasından zor yetişiyordu.Tepeye ulaştığında yanında ‘bir avuç’ asker kalmıştı.Bunları hemen düzene soktu ve ileri atılıp düşmana saldırmalarını buyurdu. 57. Alay’ın taburları, ‘soluk soluğa’ tepeye geldikçe onları da saldırıya katıyordu. Bir top bataryası geldiğinde, öyle ivecen davranıyordu ki, ‘tekerleklere sarılarak askere yardım ediyor, topları ateş edecek duruma getiriyordu.”
Görüldüğü gibi, bütün öbürleri gibi, Kurtuluş Savaşı’mız da dünyadaki sömürgen beyinlerle Atatürk’ün önce yurdunu, sonra ayırımsız bütün insanları, canlı varlıkları bilinçlmi olarak seven, sevebilen beyni arasında geçmiş.
Bu beyin, savaşın ve yaşamın her aşamasında, az sonra, bir ay, bir yıl, on yıl sonra atacağı adımı bilmektedir; Büyük Saldırı’yı başlatmazdan önce, Ankara’da kendisine: Paşam, ya başaramazsanız? diyene yanıtı şöyle: “Saldırı buyruğuna aldığınızda hesaplayın, on beşinci gün İzmir’deyiz.”
Ankara’ya dönünceyse, o gece birlikte olduğu arkadaşlarına:”İzmir’e on dört günde vardık.Bir gün yanıldım, ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.
“Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir” diyebilen bu bilge, Dumlupınar’da, 30 Ağustos’un yıldönümünde gençlere şöyle seslenecektir:
“...Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şeyler düşünmüşler, ancak bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye’yi düşünmemişlerdir. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk yurdunun uğradığı zararları ancak tek bir şeyle giderebiliriz: Türkiye’de, Türk’ten başka bir şey düşünmeyerek. Bunca acıya katlanıp yıkımlara uğradıktan sonra Türk artık öğrenmiştir ki, bu yurdu yeniden kurmak ve orada mutlu, özgür yaşabilmek için egemenliği hiç elden bırakmamak; çocuklarını Cumhuriyet bayrağa altında örgütlü ve bilinçli yetiştirmek gerekir.”
Bugün, can gözünü kapatmış Amerikalı ve Avrupalılar, kendi kurtuluşlarının bile Atatürk’ün gösterdiği yolda olduğunu hiç göremiyorlar ne yazık ki; bizim başımızdaysa böyle bir beyin, böyle bir istenç yok.
Bakalım bu tehlikeli satranç bize ve dünyaya kaça patlayacak, hepimizi nereye götürecek.
Metin Aydoğan’a sonsuz teşekkür.
Cumhuriyet, 30 Mart 2005
16 Mart 2005 Çarşamba
SAİM BUGAY
Bilim Sanat Galerisi, AKM’de, Saim Bugay’ın Hayvanlar ve Eşşekoğlueşşekler sergisini açtı; bir de kitabını bastı.
Salonun üst bölümünde maymun,baykuş fil, kaplumbağa gibi bir dizi hayvan en sevimli, en sevecen biçimleriyle oturuyor;alt bölümü, bir uçtan öbürüne, aslında en az onlar kadar sevimli eşecikler dolduruyor. Evet, hem varlık olarak kendileri sevimli, hem de yontuları.
Peki neden Saim bu güzel gözlü şirin hayvanları burada küfür gibi anmış acaba? Öfkesi, kendini bütün o hayvan kardeşlerinden üstün gören, ama onların akıllarından bile geçmeyecek aşağılık işler yapan tüysüz maymun kardeşlerine, insanlara; ama bugün ne yazık ki kimseye insanoğluinsan diyerek hıncımızı alamıyoruz.
Sergiyi gidip görmeniz gerekiyor.
Kitaba gelince, Bilim Sanat’ın ya da başka yayıncıların bastıkları bu tür kitapların tersine, benim gözümde, benzersiz: çünkü sevgili Cengiz Bektaş, en doğru yöntemi seçmiş, oturup sayfalar dolusu bilgiçlik taslayacağına, Saim’i konuşturmuş.
Burada da en güzeli kitabı alıp okumanızdır elbet.
Ben, olsa olsa, birkaç kısa alıntı yapabileceğim.
“Daha ortaokuldayken, ben çalışmayı seviyorum, fizik olarak çalışmayı. İlkokulu bitirdim,komşumuz vardı, tenekeci Mehmet Efendi derlerdi,Boşnak’tı, ona gittim dedim ki:’Mehmet Amca beni çırak al.’ ‘Saraçoğlu Evleri’nin yapımında çalışıyordu.Okumuştu..Tenekeci dediysem, yağmur olukları, iniş boruları, baca etekleri her şey yapıyordu...Bana o kadar çok yararı oldu ki Cengiz....
Paris’te ondan öğrendiklerimin çok yararı oldu...Beni Devlet gönderdi güya Paris’e...Malzeme parası yok. 13. Bölge yıkılıyor. Ben iki tekerlekli araba bulup oradan çinkoları topladım... Hava gazında eritiyordum, suya döküyordum. Hani kurşun dökmek var ya onun gibi. Onları birleştiriyordum, heykeller yaptım onunla. Ankara’da, Mehmet İlalan ustadan öğrendim işte...Ben şimdi bakır yapıyorum ya, bakırı da ondan öğrendim. Ertesi yıl, ikinci yıl, gene onun yanında çalıştım, kendi isteğimle. O zaman da şimdiki Meclis’in damını bakırla kaplıyordu Mehmet Usta...
Çok iyi ustaydı. Ondan öğrendiğim bakır bilgilerini uyguluyorum hâlâ...Bakır nasıl kesiliyor, nasıl tavlanıyor, nasıl bükülüyor.”
“Evde yapıyorum. Evin balkonunda...Bir de bir büst yaptım.Birisine âşık oldum. Onun büstünü yaptım. O mu değil mi belli değil...O zaman anladım ki teknik meknik hiçbir şey bilmiyorum.
Bir de, şimdi aklıma geliyor bak,Sami Tandır diye Devlet Demiryolları’nda müfettiş falan bir adam vardı.Ayrılmış, tahta heykel yapıyor.Onunla tanıştım...Galatasaray’da işliği vardı...Ona da çıraklık yaptım. Ona da gittim geldim. Tahtayı çok güzel kullanıyordu.”
“Çok çiziyordum...Bir kere çizip de:’Bu oldu’ demiyordum. Hâlâ öyleyim. Çizdiğimi geliştiririm... Çizime oldu diyemem.Giderim dolaşırım, gelir gene bakarım. Sakatlıklar bulurum, değiştiririm...”
“Kavramların heykelinin ya da resminin yapılmasından yanayım. Kavram, herhangi bir kavram,benim senin beğeneceğin, seçeceğin bir kavramı biçimleştirebiliyorsam, o zaman galiba sanat yapmış oluyorum.
“Konuşulup duruyor şimdi, böyle yeni yeni lâflar ediliyor, ‘Devrim olur mu sanatta, olmaz mı?’ Olmaz olur mu? daniskası olur, olması gerekir. Devrim yoksa, yapamamışsan, o zaman sanat olmuyor ki, zanaat o.”
Gördüğünüz gibi, neyi, nasıl yapacağını iyi düşünmüş, kendini sürekli yetiştiren bir yorumcuyla karşı karşıyayız; toplumsal düzen vermese de, gerekli düşünsel-bilgisel-uygulayımsal altyapıyı kendi kendine bulabilmiş, yeteneğine eklemiş bir talihli.
Ve bu noktada, yurdumun bir an bulup yele verdiği, verdirilen deneyimi, Köy Enstitüleri olanca önemiyle gündeme geliyor: Neden Saim’ler çinkoyu, bakırı, tahtayı böyle elyordamıyla, rastlantısal olarak sağdan soldan öğrensinler? Okullarımız, hangi dalda olursa olsun, kuramla kılgıyı, hem de Usta-çırak ilişkisi içinde, hepimize eksiksiz öğretmeli.
Ee, bunun içinse, ilkin, dünyayı etkileyen, çekip çeviren insanları “ölümden para kazanmayı bırakıp, yaşamdan, yaşatmaktan mutlu olmaya” razı etmek gerekiyor; olur mu dersiniz?
Bilmiyorum; olamazsa, yeryüzünde insana gerek de kalmaz.
Bu eşsiz sergi ve kitap için önce Saim Bugay’a, sonra Nevzat Metin’le Cengiz Bektaş’a gönülden teşekkür.
Cumhuriyet, 16 Mart 2005
Salonun üst bölümünde maymun,baykuş fil, kaplumbağa gibi bir dizi hayvan en sevimli, en sevecen biçimleriyle oturuyor;alt bölümü, bir uçtan öbürüne, aslında en az onlar kadar sevimli eşecikler dolduruyor. Evet, hem varlık olarak kendileri sevimli, hem de yontuları.
Peki neden Saim bu güzel gözlü şirin hayvanları burada küfür gibi anmış acaba? Öfkesi, kendini bütün o hayvan kardeşlerinden üstün gören, ama onların akıllarından bile geçmeyecek aşağılık işler yapan tüysüz maymun kardeşlerine, insanlara; ama bugün ne yazık ki kimseye insanoğluinsan diyerek hıncımızı alamıyoruz.
Sergiyi gidip görmeniz gerekiyor.
Kitaba gelince, Bilim Sanat’ın ya da başka yayıncıların bastıkları bu tür kitapların tersine, benim gözümde, benzersiz: çünkü sevgili Cengiz Bektaş, en doğru yöntemi seçmiş, oturup sayfalar dolusu bilgiçlik taslayacağına, Saim’i konuşturmuş.
Burada da en güzeli kitabı alıp okumanızdır elbet.
Ben, olsa olsa, birkaç kısa alıntı yapabileceğim.
“Daha ortaokuldayken, ben çalışmayı seviyorum, fizik olarak çalışmayı. İlkokulu bitirdim,komşumuz vardı, tenekeci Mehmet Efendi derlerdi,Boşnak’tı, ona gittim dedim ki:’Mehmet Amca beni çırak al.’ ‘Saraçoğlu Evleri’nin yapımında çalışıyordu.Okumuştu..Tenekeci dediysem, yağmur olukları, iniş boruları, baca etekleri her şey yapıyordu...Bana o kadar çok yararı oldu ki Cengiz....
Paris’te ondan öğrendiklerimin çok yararı oldu...Beni Devlet gönderdi güya Paris’e...Malzeme parası yok. 13. Bölge yıkılıyor. Ben iki tekerlekli araba bulup oradan çinkoları topladım... Hava gazında eritiyordum, suya döküyordum. Hani kurşun dökmek var ya onun gibi. Onları birleştiriyordum, heykeller yaptım onunla. Ankara’da, Mehmet İlalan ustadan öğrendim işte...Ben şimdi bakır yapıyorum ya, bakırı da ondan öğrendim. Ertesi yıl, ikinci yıl, gene onun yanında çalıştım, kendi isteğimle. O zaman da şimdiki Meclis’in damını bakırla kaplıyordu Mehmet Usta...
Çok iyi ustaydı. Ondan öğrendiğim bakır bilgilerini uyguluyorum hâlâ...Bakır nasıl kesiliyor, nasıl tavlanıyor, nasıl bükülüyor.”
“Evde yapıyorum. Evin balkonunda...Bir de bir büst yaptım.Birisine âşık oldum. Onun büstünü yaptım. O mu değil mi belli değil...O zaman anladım ki teknik meknik hiçbir şey bilmiyorum.
Bir de, şimdi aklıma geliyor bak,Sami Tandır diye Devlet Demiryolları’nda müfettiş falan bir adam vardı.Ayrılmış, tahta heykel yapıyor.Onunla tanıştım...Galatasaray’da işliği vardı...Ona da çıraklık yaptım. Ona da gittim geldim. Tahtayı çok güzel kullanıyordu.”
“Çok çiziyordum...Bir kere çizip de:’Bu oldu’ demiyordum. Hâlâ öyleyim. Çizdiğimi geliştiririm... Çizime oldu diyemem.Giderim dolaşırım, gelir gene bakarım. Sakatlıklar bulurum, değiştiririm...”
“Kavramların heykelinin ya da resminin yapılmasından yanayım. Kavram, herhangi bir kavram,benim senin beğeneceğin, seçeceğin bir kavramı biçimleştirebiliyorsam, o zaman galiba sanat yapmış oluyorum.
“Konuşulup duruyor şimdi, böyle yeni yeni lâflar ediliyor, ‘Devrim olur mu sanatta, olmaz mı?’ Olmaz olur mu? daniskası olur, olması gerekir. Devrim yoksa, yapamamışsan, o zaman sanat olmuyor ki, zanaat o.”
Gördüğünüz gibi, neyi, nasıl yapacağını iyi düşünmüş, kendini sürekli yetiştiren bir yorumcuyla karşı karşıyayız; toplumsal düzen vermese de, gerekli düşünsel-bilgisel-uygulayımsal altyapıyı kendi kendine bulabilmiş, yeteneğine eklemiş bir talihli.
Ve bu noktada, yurdumun bir an bulup yele verdiği, verdirilen deneyimi, Köy Enstitüleri olanca önemiyle gündeme geliyor: Neden Saim’ler çinkoyu, bakırı, tahtayı böyle elyordamıyla, rastlantısal olarak sağdan soldan öğrensinler? Okullarımız, hangi dalda olursa olsun, kuramla kılgıyı, hem de Usta-çırak ilişkisi içinde, hepimize eksiksiz öğretmeli.
Ee, bunun içinse, ilkin, dünyayı etkileyen, çekip çeviren insanları “ölümden para kazanmayı bırakıp, yaşamdan, yaşatmaktan mutlu olmaya” razı etmek gerekiyor; olur mu dersiniz?
Bilmiyorum; olamazsa, yeryüzünde insana gerek de kalmaz.
Bu eşsiz sergi ve kitap için önce Saim Bugay’a, sonra Nevzat Metin’le Cengiz Bektaş’a gönülden teşekkür.
Cumhuriyet, 16 Mart 2005
2 Mart 2005 Çarşamba
NERMİ UYGUR
Nermi Bey’i, doğal olarak, Memet Fuat’ın De Yayınevi’nde, Yeni Dergi’de tanıdım, 1964’ten sonra; o denemeler yazıyor, ben de hazırlanan Özel Sayı’ya göre yazılar çeviriyor ya da kitaplar aktarıyordum.
O Usta bense çırak durumundaydık; dolayısıyla tanışıklığımız arkadaşlığa dönüşemedi. Yıllarca birbirimizi yazılardan, kitaplardan izledik.
Sonra bir ara İstanbul Üniversitesi Yazın Fakültesi’ndeki Felsefe Bölümü’ne görmeye gittim onu; sanırım o sırada Wilhelm Reich’ı çeviriyordum; gördüm ki, daha adını duyar duymaz üzerinde ayrıntılı konuşacak kadar tanıyor bu öncü düşünür-bilimadamını.
Sonra yakınlaşma dönemi başladı, telefonlaşmaya, evcek görüşmeye başladık;ve bu ne mutlu ki, ölümüne dek kesintisiz sürdü.
Türkiye’deki ve dünyadaki öbür düşünür-yazarların tersine, ne kafasının içi karman çormandı, ne de saçı başı dağınık:her zaman pırıl pırıl tertemizdi; çoğunlukla kahverenginin çeşitlemeleriyle son derece uyumlu giyinirdi; ayağında yürümeye elverişli yumuşacık pabuçlar.
Ve yine yerleşik kalıbın tersine, en küçük bir karamsarlığı yoktu; tersine yaşama sevinci’nin canlı örneğiydi: doğa karşısında, hayvanlar,bitkiler, insanlar karşısında bitip tükenmeyen bir coşkuyla doluydu.
Bunun uzantısı olarak sözün gerçek anlamında bir yaşama sanatı ustası’ydı; ortaklaşa sevip saydığımız Molière’in öğüdü uyarınca, yalnız yemeyi değil, öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi yaşamak için, bir sanat yapıtı gibi yaşamak için yapardı.
Sanırım emekli olurken aldığı toplu parayla hemen güzel bir televizyon ve video almış, bir de çanak koydurmuştu; dolayısıyla Fransızların TV 5’ini görebiliyordu. O dönemde bu kanal gerçek bir ekin kanalıydı; her hafta gerçek bir bilgi dağarı olan Ekin Çorbası’nı birlikte içer, ya izlence sürerken ya da hemen ertesi sabah: “Bertancııım, gördün mü yine neler konuşuldu!” diye telefona sarılırdı.
1955’ten beri sanat-yazın ortamındayım; bütün sanat dallarını eşit oranda seven, bunların etkinliklerine koşan çok az okur-yazar gördüm; Nermi Bey bunun ender örneklerindendi: Tavernier’nin filmlerini, Maurice Béjart’ın ya da Roland Petit’nin balelerini bizim kadar büyük sevinçle tadardı.
Olasılık-gereklilik ikilisi, Wilhelm Reich’tan sonra François Jacob’un, Henri Laborit’nin yapıtlarını çevirmeme olanak sağladı;bunları aktarırken de, bitip basıldıktan sonra da önce telefonda, sonra yüz yüze nasıl büyük sevinçlerle karşılardı bu somut bilgilerin Türkçesize kazandırılmasını!
1999’da emekli olduğumda, kimse bir şey ısmarlamayınca, Henri Laborit’nin başyapıtı sayılabilecek Davranışların Öyküsü’nü çevirmeye karar vermiştim; buna yine çocuklar gibi sevindi. O, Latince-Yunanca öğretilmiş son kuşaktandı; bunların yanına Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi de katmıştı. Dolayısıyla, ele aldığım kitaplardaki Latince-Yunanca terim ve deyimleri açıp ona sorardım;biliyorsa hemen, yoksa kitaplığındaki benzersiz sözlükleri, bir zamanlar tuttuğu notları karıştırarak kısa bir süre sonra yanıtlardı.
Davranışların Öyküsü’nden bir örek de ona getirtme talihimiz olmuştu; ilerledikçe haber verirdim şu sayfadayım diye, o da sevinç çığlıkları atardı.
Ne yazık ki bu yapıtı bastıracak yayınevi bulamadık; hoş bulsak da, artık yurdumuzda da, dünyada da o güzelim bilgileri paylaşacak insan kalmadı: küresel yozlaşma ve yağma hepimizi can derdine düşürdü.
Talihin bize armağan ettiği bu güzel insanı Yapı Kredi’nin kusursuz bastığı yapıtlarında bulursunuz kolayca; onlar arasından Tadı Damağımda’daki şu şiiriyle bitireyim yazımı:
Sevişme
Sen bana ben sana bir değdik mi/Aralanır kapak/Kapak üst dudak/İkili tek-yaşantı ötesi.
Beni içine almışken/Canım senin/Senin içindeyken/Canımsın benim.
Cumhuriyet, 2 Mart 2005
O Usta bense çırak durumundaydık; dolayısıyla tanışıklığımız arkadaşlığa dönüşemedi. Yıllarca birbirimizi yazılardan, kitaplardan izledik.
Sonra bir ara İstanbul Üniversitesi Yazın Fakültesi’ndeki Felsefe Bölümü’ne görmeye gittim onu; sanırım o sırada Wilhelm Reich’ı çeviriyordum; gördüm ki, daha adını duyar duymaz üzerinde ayrıntılı konuşacak kadar tanıyor bu öncü düşünür-bilimadamını.
Sonra yakınlaşma dönemi başladı, telefonlaşmaya, evcek görüşmeye başladık;ve bu ne mutlu ki, ölümüne dek kesintisiz sürdü.
Türkiye’deki ve dünyadaki öbür düşünür-yazarların tersine, ne kafasının içi karman çormandı, ne de saçı başı dağınık:her zaman pırıl pırıl tertemizdi; çoğunlukla kahverenginin çeşitlemeleriyle son derece uyumlu giyinirdi; ayağında yürümeye elverişli yumuşacık pabuçlar.
Ve yine yerleşik kalıbın tersine, en küçük bir karamsarlığı yoktu; tersine yaşama sevinci’nin canlı örneğiydi: doğa karşısında, hayvanlar,bitkiler, insanlar karşısında bitip tükenmeyen bir coşkuyla doluydu.
Bunun uzantısı olarak sözün gerçek anlamında bir yaşama sanatı ustası’ydı; ortaklaşa sevip saydığımız Molière’in öğüdü uyarınca, yalnız yemeyi değil, öğrenmeyi, düşünmeyi, üretmeyi yaşamak için, bir sanat yapıtı gibi yaşamak için yapardı.
Sanırım emekli olurken aldığı toplu parayla hemen güzel bir televizyon ve video almış, bir de çanak koydurmuştu; dolayısıyla Fransızların TV 5’ini görebiliyordu. O dönemde bu kanal gerçek bir ekin kanalıydı; her hafta gerçek bir bilgi dağarı olan Ekin Çorbası’nı birlikte içer, ya izlence sürerken ya da hemen ertesi sabah: “Bertancııım, gördün mü yine neler konuşuldu!” diye telefona sarılırdı.
1955’ten beri sanat-yazın ortamındayım; bütün sanat dallarını eşit oranda seven, bunların etkinliklerine koşan çok az okur-yazar gördüm; Nermi Bey bunun ender örneklerindendi: Tavernier’nin filmlerini, Maurice Béjart’ın ya da Roland Petit’nin balelerini bizim kadar büyük sevinçle tadardı.
Olasılık-gereklilik ikilisi, Wilhelm Reich’tan sonra François Jacob’un, Henri Laborit’nin yapıtlarını çevirmeme olanak sağladı;bunları aktarırken de, bitip basıldıktan sonra da önce telefonda, sonra yüz yüze nasıl büyük sevinçlerle karşılardı bu somut bilgilerin Türkçesize kazandırılmasını!
1999’da emekli olduğumda, kimse bir şey ısmarlamayınca, Henri Laborit’nin başyapıtı sayılabilecek Davranışların Öyküsü’nü çevirmeye karar vermiştim; buna yine çocuklar gibi sevindi. O, Latince-Yunanca öğretilmiş son kuşaktandı; bunların yanına Almanca, Fransızca ve İngilizce’yi de katmıştı. Dolayısıyla, ele aldığım kitaplardaki Latince-Yunanca terim ve deyimleri açıp ona sorardım;biliyorsa hemen, yoksa kitaplığındaki benzersiz sözlükleri, bir zamanlar tuttuğu notları karıştırarak kısa bir süre sonra yanıtlardı.
Davranışların Öyküsü’nden bir örek de ona getirtme talihimiz olmuştu; ilerledikçe haber verirdim şu sayfadayım diye, o da sevinç çığlıkları atardı.
Ne yazık ki bu yapıtı bastıracak yayınevi bulamadık; hoş bulsak da, artık yurdumuzda da, dünyada da o güzelim bilgileri paylaşacak insan kalmadı: küresel yozlaşma ve yağma hepimizi can derdine düşürdü.
Talihin bize armağan ettiği bu güzel insanı Yapı Kredi’nin kusursuz bastığı yapıtlarında bulursunuz kolayca; onlar arasından Tadı Damağımda’daki şu şiiriyle bitireyim yazımı:
Sevişme
Sen bana ben sana bir değdik mi/Aralanır kapak/Kapak üst dudak/İkili tek-yaşantı ötesi.
Beni içine almışken/Canım senin/Senin içindeyken/Canımsın benim.
Cumhuriyet, 2 Mart 2005
21 Şubat 2005 Pazartesi
ANTİK SERGİLERİ
Tevfik İhtiyar, 2004’ü çarpıcı bir sergiyle bitirdi: Nedim Günsür.
Her zamanki gibi, gerek özel derlemelerden, gerek müzeden yararlanarak sevgili Nedim Günsür’ün her dönemden belli başlı yapıtlarını bir araya getirmişti.
Elbet bir de katalog basmış;başında Turgay Gönenç’i ustaya yazdığı şiir,ardından Nilgün Yüksel, Bilge Aydoğan, Yücel Sönmez ve Tevfik arasında bir söyleşi;en sonunda da Emine Günsür’le yapılmış “Bir Ressamla Yaşamak” adlı konuşma var.
Emine Hanım, bir bakıma benim de tanık olduğum resim serüvenimizi özetliyor o konuşmada; 54-78 arasında, bir ressamla bir öğretmen, ayakta kalabilmek, resmi sürdürebilmek için ne çileler çekmiş, ne çarelere başvurmuşlar! Ben bu ustalardan ikisini, Mehmet Pesen’le Hulusi Sarptürk’ü Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciyken tanıma talihine erdim;daha sonra belki onların aracılığıyla, belki gezmeye başladığım galeriler arasındaki Cumalı’da Nedim Bey’i de canlı olarak tanıdım; ama elbet resmin zor satılışıyla, dahası hemen hiç satılmayışıyla ilgili sorunları ancak Cihat Burak’ı tanıyıp yakın dostu olduktan sonra ayrıntılı öğrenebildim.
Andıklarımın hepsi soylu, onurlu insanlardı, resmin satılmayışıyla ilgili en küçük bir yakınmalarını işitmedim; satıldığı dönem gelince de davranışlarında en küçük bir değişme, bir şişinme, böbürlenme olmadı; bu hastalık 1980’den sonra, bütün öbür virüslerle birlikte bulaştı Türk toplumuna ve onun böyyük sanatçılarına.
Sergiyi gezerken de, kataloğa bakarken de, bir şey gözden kaçmıyor: çok ender birkaç kişinin dışında, bütün öbür yorumcular gibi, Nedim Günsür de adaların modaların etkisinde kalmış bir süre;o dönemde yaptığı resimler elbette sıradan, öykündüğü Batılı ustalar onların çok daha gerçeklerini yapmışlar. Ama sonra yavaş yavaş kendine güveni gelmiş, kişiliğini, anlatımını, izleklerini bulmuş, onlar üzerinde çalışmış, ve şimdi artık Türk resim tarihine giren yapıtlarını sıralamış.
Bu tuzağa düşmeyen ender insanlardan biri sevgili Cihat Burak’tı: başından sonuna, kendisi; Picasso ile Rembrandt’ı resmin Himalayaları sayar; Bonnard’ı çok severdi;ama tek bir resminde, tek bir çizgisinde onların damgasını göremezdiniz.
Tevfik daha sonra AKM’de iki dostumun sergisini açtı: Şenol Yorozlu ile Yavuz Tanyeli.
Yavuz’un oğlu Can’ın uyuşturucuya kurban verilişinden yola çıkmış iki yorumcumuz da; Şenol arayışlarına: “Beyaz Yazı ve Yolculuk” adını vermiş, Yavuz’sa: “İyilik ve Kötülük Üzerine.”
Bu iki duyarlı, dürüst insan, tüketim toplumunun, daha doğrusu tüketim uğruna bir avuç aç gözlünün, aç beyinlinin bütün dünyaya, insan kardeşlerine zorla yaşattıklarını derinlemesine duyumsuyor; bu uğurda çevrilen bütün dolapları biliyorlar; ama şimdilik herkes, hepimiz gibi elleri kolları bağlı: canlı cansız doğanın, çevrenin, varlıkların, o arada elbette insanların ölümünden para kazanmaktan başka ereği olmayanları durduracak, etkisiz hâle getirecek güçleri yok.
Biri çığlıklarını akıp giden simge ırmaklarına, öbürü karanın sarının kızılın en koyusuna dökmüş; duyabilenin yüreğini paralamak üzere.
Kıyasladığında, sevgili Nedim Günsür’ün geçinebilmek, boya bez fırça alabilmek için bebek boyaması bunların yanında armağan gibi kalıyor.
Fransız düşünür bilimadamı Henri Laborit boşuna demiyordu uygarlığın yeniden tanımlanmasının zamanı geldi, diye; geldi ne demek, gözümün içine baka baka, canlarımızı ala ala GEÇİYOR!
Cumhuriyet, 21 Şubat 2005
Her zamanki gibi, gerek özel derlemelerden, gerek müzeden yararlanarak sevgili Nedim Günsür’ün her dönemden belli başlı yapıtlarını bir araya getirmişti.
Elbet bir de katalog basmış;başında Turgay Gönenç’i ustaya yazdığı şiir,ardından Nilgün Yüksel, Bilge Aydoğan, Yücel Sönmez ve Tevfik arasında bir söyleşi;en sonunda da Emine Günsür’le yapılmış “Bir Ressamla Yaşamak” adlı konuşma var.
Emine Hanım, bir bakıma benim de tanık olduğum resim serüvenimizi özetliyor o konuşmada; 54-78 arasında, bir ressamla bir öğretmen, ayakta kalabilmek, resmi sürdürebilmek için ne çileler çekmiş, ne çarelere başvurmuşlar! Ben bu ustalardan ikisini, Mehmet Pesen’le Hulusi Sarptürk’ü Haydarpaşa Lisesi’nde öğrenciyken tanıma talihine erdim;daha sonra belki onların aracılığıyla, belki gezmeye başladığım galeriler arasındaki Cumalı’da Nedim Bey’i de canlı olarak tanıdım; ama elbet resmin zor satılışıyla, dahası hemen hiç satılmayışıyla ilgili sorunları ancak Cihat Burak’ı tanıyıp yakın dostu olduktan sonra ayrıntılı öğrenebildim.
Andıklarımın hepsi soylu, onurlu insanlardı, resmin satılmayışıyla ilgili en küçük bir yakınmalarını işitmedim; satıldığı dönem gelince de davranışlarında en küçük bir değişme, bir şişinme, böbürlenme olmadı; bu hastalık 1980’den sonra, bütün öbür virüslerle birlikte bulaştı Türk toplumuna ve onun böyyük sanatçılarına.
Sergiyi gezerken de, kataloğa bakarken de, bir şey gözden kaçmıyor: çok ender birkaç kişinin dışında, bütün öbür yorumcular gibi, Nedim Günsür de adaların modaların etkisinde kalmış bir süre;o dönemde yaptığı resimler elbette sıradan, öykündüğü Batılı ustalar onların çok daha gerçeklerini yapmışlar. Ama sonra yavaş yavaş kendine güveni gelmiş, kişiliğini, anlatımını, izleklerini bulmuş, onlar üzerinde çalışmış, ve şimdi artık Türk resim tarihine giren yapıtlarını sıralamış.
Bu tuzağa düşmeyen ender insanlardan biri sevgili Cihat Burak’tı: başından sonuna, kendisi; Picasso ile Rembrandt’ı resmin Himalayaları sayar; Bonnard’ı çok severdi;ama tek bir resminde, tek bir çizgisinde onların damgasını göremezdiniz.
Tevfik daha sonra AKM’de iki dostumun sergisini açtı: Şenol Yorozlu ile Yavuz Tanyeli.
Yavuz’un oğlu Can’ın uyuşturucuya kurban verilişinden yola çıkmış iki yorumcumuz da; Şenol arayışlarına: “Beyaz Yazı ve Yolculuk” adını vermiş, Yavuz’sa: “İyilik ve Kötülük Üzerine.”
Bu iki duyarlı, dürüst insan, tüketim toplumunun, daha doğrusu tüketim uğruna bir avuç aç gözlünün, aç beyinlinin bütün dünyaya, insan kardeşlerine zorla yaşattıklarını derinlemesine duyumsuyor; bu uğurda çevrilen bütün dolapları biliyorlar; ama şimdilik herkes, hepimiz gibi elleri kolları bağlı: canlı cansız doğanın, çevrenin, varlıkların, o arada elbette insanların ölümünden para kazanmaktan başka ereği olmayanları durduracak, etkisiz hâle getirecek güçleri yok.
Biri çığlıklarını akıp giden simge ırmaklarına, öbürü karanın sarının kızılın en koyusuna dökmüş; duyabilenin yüreğini paralamak üzere.
Kıyasladığında, sevgili Nedim Günsür’ün geçinebilmek, boya bez fırça alabilmek için bebek boyaması bunların yanında armağan gibi kalıyor.
Fransız düşünür bilimadamı Henri Laborit boşuna demiyordu uygarlığın yeniden tanımlanmasının zamanı geldi, diye; geldi ne demek, gözümün içine baka baka, canlarımızı ala ala GEÇİYOR!
Cumhuriyet, 21 Şubat 2005
16 Şubat 2005 Çarşamba
MELİH ÖZUYSAL
Melih’i Garanti Bankası’nın şimdi abidik gubidike teslim edilen Beyoğlu Galerisi’nde 2000 yılında açtığı sergide tanıdım;o sergiyi de bu okulsuz torpilsiz ressama Doğuş Holding’te çalışan, resimlerini görür görmez değerini anlayan, hemen birini satın alan, sonra da en yakınıymış gibi sahip çıkan Şenay Yücel sağlamış.
Sonra AB rüzgâr esti Beyoğlu’nda, büyük banka galerileri birer birer ya kapandı ya saçmalığa teslim edildi;iş, kapanmasaydılar da bir daha Melih’e fırsat tanımazlardı sanırım.
Arada, bir bankanın Beylerbeyi şubesinde küçük bir sergi açtı,kim kime dum duma elbet.
Geçen yıl Ortaköy’de Belediye’nin Kültür Merkezi’nde açtığı sergi en kapsamlısı, en doyurucusuydu;oradan bizim eve de bir resmi düştü,şimdi yemek yerken hep karşımızda.
Destekçisi şakşakçısı olmadığından kendi göbeğini kendi kesiyor; şimdiye dek gerçekleştirdiği resimleri, düzenlemeleri, yerleştirmeleri bir diskte toplamış, müzik eşliğinde; sevdiklerine, kendisini seveceğini umduklarına cebinden çıkarıp veriveriyor.
Bu diske uzun uzun baktım, bakıyorum; bana verdiğine kendi eliyle özgeçmişini, sanat görüşünü de yazmış, sağını solunu resimlerle fotoğraflarla süslemiş.
Bakın ne diyor 1994’te Ankara’da açtığı serginin tanıtım yazısında:
“Resim yapmayı istemenin, bunun kaçınılmaz varoluş biçimim olduğunu anlamanın dışında resimle ilgili bir eğitimim olmadı. Resimlerimin kendilerinden başka herhangi bir başarı ve ödül kazanmadım.
Resimlerimde mesaj yoktur. Hiçbiri gizli bir anlam taşımaz.Hiçbir renk, çizgi, leke vs özel bir anlam içermez ya da herhangi bir şeyi simgelemez. Hepsi göründüğü gibi, göründüğü kadardır;yalnızca kendisidir.
Resim yapmaya başlarken bir duygunun izini sürerim.Beni o resmi yapmaya zorlayan duygunun izini. O duyguyu diğer her şeyden ayırıp ortaya çıkarmak, onu görmek ve tanımak isterim. Çünkü gerçeği oluşturmanın yolu, olaylara sadık kalmaktan değil, duygulara sadık kalmaktan geçer. Bunu yaparken herhangi bir şeyi kanıtlamaya, yanıtlamaya, ışıklamaya çalışmadan her şeyi harekete geçirmek, sonra yenilemek ve olabilirse yıkmak isterim.Bunları o duyguyu ortaya çıkararak yapabileceğime inanır ve onu bulmaya çalışırım.Bu bazen 4-5 saat, bazen 4-5 ay sürebilir (daha az ya da çok, sürenin hiç önemi yoktur).Sonuçta ortaya çıkan yeterli midir, değil midir, bunun sağlaması sonraki resimlerle olur.Elbette bu da yeterli değildir, çünkü tek başlarına varolacakları bir yer yoktur. ‘Bütün’ içindeki ‘görevleri’nin başarılı ya da başarısız olduğunu, hakkettikleri yeri zaman saptayacaktır.Ama bütün bunların da bir anlamı yoktur.Çünkü hiçbiri doğru ya da yanlış değildir; olup biten yalnızca onların yaşamıdır. Ve ressam da bunun içinde yaşar.”
Başka bir yerdeyse şöyle diyor:
“Resimlerim hakkında ne kadar az şey söylersem,onların o kadar çok şey söyleyeceğini biliyorum...Resimlerimin en iyi özelliği, hepsinin aynı elden çıkmış olup birbirinden farklı karakterlere, değerlere dönüşmüş olmalarıdır. (Eğer bu, ressamın ne kadar ‘kişiliksiz’ olduğunu gösteriyorsa, resimlerin her birinin de o denli ‘kişilikli’ olduğunu gösterir.)
Önemli olan, hikâye oluşturan, konu yaratan görüntüler değil; boşluk, leke, çizgi, renk, doku gibi kendisi resim olabilen görüntülerdir.Bu nedenle başlarken konu düşünmem. Sonradan kendi kendine oluşacak olursa, ona yardım ederim.Ama olmazsa daha iyi olur.Düşüncelerle, fikirlerle, buluşlarla değil, ruh hâlleriyle resim yaparım.Bu nedenle resimlerimin düşündürmek ya da fikir vermek yerine ruhsal etki yapmalarını isterim.
Yaşam ışığına (renklere) gölgeler düşüren biri olarak hayalim, resimlerimin yapılmış gibi değil, kendiliklerinden olmuş ya da hep varmış gibi görünmelerini sağlamaktır.
Bazen bir resimde kullanılmamış bir renk kendini öyle hissettirir ki,o resimde yokluğu ile varolur. İşte bu, resmin büyüsüdür.Ve iyi bir ressamın sırrı da bu büyüde gizlidir.”
Küresel yağma artık sanata, sanatçıya yer bırakmadı; gençliğimdeki gibi, ressamların yapıtlarını evlerinde gösterip sunabildikleri evreye geri döndük.
Melih’in büyülü resimlerini görmek istiyorsanız, Ortaköy’deki ev-işliğine gideceksiniz.
Cumhuriyet, 16 Şubat 2005
Sonra AB rüzgâr esti Beyoğlu’nda, büyük banka galerileri birer birer ya kapandı ya saçmalığa teslim edildi;iş, kapanmasaydılar da bir daha Melih’e fırsat tanımazlardı sanırım.
Arada, bir bankanın Beylerbeyi şubesinde küçük bir sergi açtı,kim kime dum duma elbet.
Geçen yıl Ortaköy’de Belediye’nin Kültür Merkezi’nde açtığı sergi en kapsamlısı, en doyurucusuydu;oradan bizim eve de bir resmi düştü,şimdi yemek yerken hep karşımızda.
Destekçisi şakşakçısı olmadığından kendi göbeğini kendi kesiyor; şimdiye dek gerçekleştirdiği resimleri, düzenlemeleri, yerleştirmeleri bir diskte toplamış, müzik eşliğinde; sevdiklerine, kendisini seveceğini umduklarına cebinden çıkarıp veriveriyor.
Bu diske uzun uzun baktım, bakıyorum; bana verdiğine kendi eliyle özgeçmişini, sanat görüşünü de yazmış, sağını solunu resimlerle fotoğraflarla süslemiş.
Bakın ne diyor 1994’te Ankara’da açtığı serginin tanıtım yazısında:
“Resim yapmayı istemenin, bunun kaçınılmaz varoluş biçimim olduğunu anlamanın dışında resimle ilgili bir eğitimim olmadı. Resimlerimin kendilerinden başka herhangi bir başarı ve ödül kazanmadım.
Resimlerimde mesaj yoktur. Hiçbiri gizli bir anlam taşımaz.Hiçbir renk, çizgi, leke vs özel bir anlam içermez ya da herhangi bir şeyi simgelemez. Hepsi göründüğü gibi, göründüğü kadardır;yalnızca kendisidir.
Resim yapmaya başlarken bir duygunun izini sürerim.Beni o resmi yapmaya zorlayan duygunun izini. O duyguyu diğer her şeyden ayırıp ortaya çıkarmak, onu görmek ve tanımak isterim. Çünkü gerçeği oluşturmanın yolu, olaylara sadık kalmaktan değil, duygulara sadık kalmaktan geçer. Bunu yaparken herhangi bir şeyi kanıtlamaya, yanıtlamaya, ışıklamaya çalışmadan her şeyi harekete geçirmek, sonra yenilemek ve olabilirse yıkmak isterim.Bunları o duyguyu ortaya çıkararak yapabileceğime inanır ve onu bulmaya çalışırım.Bu bazen 4-5 saat, bazen 4-5 ay sürebilir (daha az ya da çok, sürenin hiç önemi yoktur).Sonuçta ortaya çıkan yeterli midir, değil midir, bunun sağlaması sonraki resimlerle olur.Elbette bu da yeterli değildir, çünkü tek başlarına varolacakları bir yer yoktur. ‘Bütün’ içindeki ‘görevleri’nin başarılı ya da başarısız olduğunu, hakkettikleri yeri zaman saptayacaktır.Ama bütün bunların da bir anlamı yoktur.Çünkü hiçbiri doğru ya da yanlış değildir; olup biten yalnızca onların yaşamıdır. Ve ressam da bunun içinde yaşar.”
Başka bir yerdeyse şöyle diyor:
“Resimlerim hakkında ne kadar az şey söylersem,onların o kadar çok şey söyleyeceğini biliyorum...Resimlerimin en iyi özelliği, hepsinin aynı elden çıkmış olup birbirinden farklı karakterlere, değerlere dönüşmüş olmalarıdır. (Eğer bu, ressamın ne kadar ‘kişiliksiz’ olduğunu gösteriyorsa, resimlerin her birinin de o denli ‘kişilikli’ olduğunu gösterir.)
Önemli olan, hikâye oluşturan, konu yaratan görüntüler değil; boşluk, leke, çizgi, renk, doku gibi kendisi resim olabilen görüntülerdir.Bu nedenle başlarken konu düşünmem. Sonradan kendi kendine oluşacak olursa, ona yardım ederim.Ama olmazsa daha iyi olur.Düşüncelerle, fikirlerle, buluşlarla değil, ruh hâlleriyle resim yaparım.Bu nedenle resimlerimin düşündürmek ya da fikir vermek yerine ruhsal etki yapmalarını isterim.
Yaşam ışığına (renklere) gölgeler düşüren biri olarak hayalim, resimlerimin yapılmış gibi değil, kendiliklerinden olmuş ya da hep varmış gibi görünmelerini sağlamaktır.
Bazen bir resimde kullanılmamış bir renk kendini öyle hissettirir ki,o resimde yokluğu ile varolur. İşte bu, resmin büyüsüdür.Ve iyi bir ressamın sırrı da bu büyüde gizlidir.”
Küresel yağma artık sanata, sanatçıya yer bırakmadı; gençliğimdeki gibi, ressamların yapıtlarını evlerinde gösterip sunabildikleri evreye geri döndük.
Melih’in büyülü resimlerini görmek istiyorsanız, Ortaköy’deki ev-işliğine gideceksiniz.
Cumhuriyet, 16 Şubat 2005
19 Ocak 2005 Çarşamba
“DOBRİNJA’DA DÜĞÜN”
Cihangir Sıraselviler’deki Pera Tiyatrosu’nda Nesrin Kazankaya’nın önceki oyunu Julia:Seyir Defteri’ni görebildiniz mi bilmem? Son iki yılın en nitelikli oyunuydu.
O oyuna son gidişimde, Nesrin, yeni bir oyun üzerinde çalıştığını haber vermişti;sonunda bitirmiş,sahneye de koymuş: Dobrinja’da Düğün. Cumartesi akşamı çağırdılar, büyükçe bir kalabalıkla izledik.
Nesrin’in nereli olduğunu sormadım hiç, belki Balkanlı, dahası Saraybosnalı: yazıp sahneye koyduğu oyun bunu sezdiriyor. Saraybosna’da,Balkanlarda yaşananları o kadar ayrıntılı, öylesine derinden biliyor,duyuyor ki.
Julia’daki gibi, bu oyunda da çok sıkı bir tarihsel-toplumsal-düşünsel ön hazırlık var;oyunun kitapçığında, benim yaşımda olanların bütün ayrıntılarıyla anımsadıkları olaylar dizisi ayrıntılarıyla özetlenmiş. Tito’nun ölümünden bugüne belli başlı tutamak noktaları çarpıcı bir dille özetlenmiş.Oyun da bu somut verilere dayanılarak yazılmış.Ama Nesrin, şu an hem ülkemde hem dünyada eksikliği acıyla görülen rotobumsu, vurdumduymaz, kolaycı,günoğlucu yazar ve yorumculardan değil şükür: oyunlarını gerçekten acılı bir şiirle önce kendisi duyumsayıp yaşıyor;sonra aynı ustalıkla sahneye koyup oynuyor, oynatıyor. Oyunda, tıpkı Julia’daki gibi, bütün konuşmalar, devinimler, renkler,müzikler yerli yerinde,iş olsun diye uydurulmuş, kullanılmış tek bir öğe yok Duyumsanmış acı olanca çarpıcılığıyla,gerçekliğiyle canlandırılıyor sahnede.
Oyunun dramaturjisi yine Şafak Eruyar’ın; bezem ve giysiler, Pera’daki bütün sergilerin düzenleyicisi,kendisi de ressam olan Nilüfer Moayeri’nn kafasından çıkmış; ışığı Yüksel Aymaz, müziği Richard Laniepce üstlenmiş; danslara Pınar Çelebi yön vermiş; sahneye koymada Nesrin’e Zeynep Özden ile Eda Yapanar yardım etmişler.Bir yardımcısı daha varmış, Eren Uluergüven; ancak çok tatsız bir kazayla o güzelim delikanlıyı sanata şehit vermişler.
Çok soylu bir davranışla gencecik oğlunun örgenlerini umutla bekleyen altı kişiye paylaştıran Baba Uluergüven, sessizce, onurluca hemen önümüzde oturuyordu.
Kazankaya’nın dışında, Ayşe Lebriz,Nihat İleri, Levent Öktem, Cüneyt Uzunlar, Başak Meşe görev almışlar; canla başla oynadılar.
Kısa bir süre önce, yine Yugoslavya savaşını, orada yaşananları anlattığı öne sürülen bir film gösteriliyordu sinemalarda: Yaşamak Güzel Şey. Bu kıçyapıtın bütününü görmedim, ama düzülen övgüler çarşaf çarşaf gazetelerdeydi, görmemek olasılığı yoktu; ayrıca, dur bakayım neler yumurtlamış diye, canımı dişime takıp ilk yarısına baktım bir gün:ömrümde bu kadar rezil, ucuz, edepsiz şey hiç görmüyordum eskiden;şimdi bol bol var.
Gelsin o Kusturan Adam, bir ülkenin parçalanması, daha dün kapı komşusu olan, kız alıp veren, yüzyıllardır -her şeye karşın – hemen her şeyi paylaşmış insanların bir sabah kalkıp birbirlerini kesip uçurması nasıl anlatılır Nesrin Kazankaya’nın oyununu görüp dinlesin. Ama boşuna konuşuyorum, görse de, dinlese de anlayamaz: o da bütün varlığını bit pazarına sürenlerden çünkü.
Nesrinciğim de soruyor bu soruları kendine, yanıtlarını arıyor, yüksek sesle düşünüyor karşımızda;ilk usuna gelen, herkesin içinde yatan, en küçük kışkırtmayı bekleyen ulusçuluk mikrobu gibi gözüküyor; evet, anlatım kolaylığı olarak öyle belki, ancak bunun gerisinde ne var dersiniz?
Benim şimdiye dek edinebildiğim bilgilere göre, can alıcı ve verici asal ortak paydayı saptayamamış; bunu bütün kitaplara, bütün filmlere, bütün iletişim araçlarına yazamamış olmak: herhangi bir ulusun, küçük birimin üyesi olmazdan önce, ÇOK TEMEL BİR BÖLÜĞÜN PARÇASIYIZ HEPİMİZ: CANLILAR DÜNYASI.
Doğrusunu isterseniz, bu bile yarım doğrudur: CANLI CANSIZ BÜTÜN VARLIKLAR, BÜYÜK BİR MUCİZEYLE OLUŞMUŞ ŞU YERKÜRENİN TEK BAŞLARINA EN KÜÇÜK DEĞER VE ANLAMI OLMAYAN KURUCU ÖĞELERİYİZ. Dolayısıyla, bu küçük birimlerden herhangi birine gelecek zarar, dönüp dolaşır, hepsini,bütünü etkiler, dengesini bozar.
Öyle de olmuyor mu?
Zenicalı 12 yaşındaki Dina şöyle demiş: “Işık hızının ne olduğunu biliyorum, ama karanlığın hızı hakkında hiçbir şey öğrenemedik.”
Işığa yaptıkları katkı için Nesrin Kazankaya ve arkadaşlarını ayakta alkışlıyorum.
Cumhuriyet, 19 Ocak 2005
O oyuna son gidişimde, Nesrin, yeni bir oyun üzerinde çalıştığını haber vermişti;sonunda bitirmiş,sahneye de koymuş: Dobrinja’da Düğün. Cumartesi akşamı çağırdılar, büyükçe bir kalabalıkla izledik.
Nesrin’in nereli olduğunu sormadım hiç, belki Balkanlı, dahası Saraybosnalı: yazıp sahneye koyduğu oyun bunu sezdiriyor. Saraybosna’da,Balkanlarda yaşananları o kadar ayrıntılı, öylesine derinden biliyor,duyuyor ki.
Julia’daki gibi, bu oyunda da çok sıkı bir tarihsel-toplumsal-düşünsel ön hazırlık var;oyunun kitapçığında, benim yaşımda olanların bütün ayrıntılarıyla anımsadıkları olaylar dizisi ayrıntılarıyla özetlenmiş. Tito’nun ölümünden bugüne belli başlı tutamak noktaları çarpıcı bir dille özetlenmiş.Oyun da bu somut verilere dayanılarak yazılmış.Ama Nesrin, şu an hem ülkemde hem dünyada eksikliği acıyla görülen rotobumsu, vurdumduymaz, kolaycı,günoğlucu yazar ve yorumculardan değil şükür: oyunlarını gerçekten acılı bir şiirle önce kendisi duyumsayıp yaşıyor;sonra aynı ustalıkla sahneye koyup oynuyor, oynatıyor. Oyunda, tıpkı Julia’daki gibi, bütün konuşmalar, devinimler, renkler,müzikler yerli yerinde,iş olsun diye uydurulmuş, kullanılmış tek bir öğe yok Duyumsanmış acı olanca çarpıcılığıyla,gerçekliğiyle canlandırılıyor sahnede.
Oyunun dramaturjisi yine Şafak Eruyar’ın; bezem ve giysiler, Pera’daki bütün sergilerin düzenleyicisi,kendisi de ressam olan Nilüfer Moayeri’nn kafasından çıkmış; ışığı Yüksel Aymaz, müziği Richard Laniepce üstlenmiş; danslara Pınar Çelebi yön vermiş; sahneye koymada Nesrin’e Zeynep Özden ile Eda Yapanar yardım etmişler.Bir yardımcısı daha varmış, Eren Uluergüven; ancak çok tatsız bir kazayla o güzelim delikanlıyı sanata şehit vermişler.
Çok soylu bir davranışla gencecik oğlunun örgenlerini umutla bekleyen altı kişiye paylaştıran Baba Uluergüven, sessizce, onurluca hemen önümüzde oturuyordu.
Kazankaya’nın dışında, Ayşe Lebriz,Nihat İleri, Levent Öktem, Cüneyt Uzunlar, Başak Meşe görev almışlar; canla başla oynadılar.
Kısa bir süre önce, yine Yugoslavya savaşını, orada yaşananları anlattığı öne sürülen bir film gösteriliyordu sinemalarda: Yaşamak Güzel Şey. Bu kıçyapıtın bütününü görmedim, ama düzülen övgüler çarşaf çarşaf gazetelerdeydi, görmemek olasılığı yoktu; ayrıca, dur bakayım neler yumurtlamış diye, canımı dişime takıp ilk yarısına baktım bir gün:ömrümde bu kadar rezil, ucuz, edepsiz şey hiç görmüyordum eskiden;şimdi bol bol var.
Gelsin o Kusturan Adam, bir ülkenin parçalanması, daha dün kapı komşusu olan, kız alıp veren, yüzyıllardır -her şeye karşın – hemen her şeyi paylaşmış insanların bir sabah kalkıp birbirlerini kesip uçurması nasıl anlatılır Nesrin Kazankaya’nın oyununu görüp dinlesin. Ama boşuna konuşuyorum, görse de, dinlese de anlayamaz: o da bütün varlığını bit pazarına sürenlerden çünkü.
Nesrinciğim de soruyor bu soruları kendine, yanıtlarını arıyor, yüksek sesle düşünüyor karşımızda;ilk usuna gelen, herkesin içinde yatan, en küçük kışkırtmayı bekleyen ulusçuluk mikrobu gibi gözüküyor; evet, anlatım kolaylığı olarak öyle belki, ancak bunun gerisinde ne var dersiniz?
Benim şimdiye dek edinebildiğim bilgilere göre, can alıcı ve verici asal ortak paydayı saptayamamış; bunu bütün kitaplara, bütün filmlere, bütün iletişim araçlarına yazamamış olmak: herhangi bir ulusun, küçük birimin üyesi olmazdan önce, ÇOK TEMEL BİR BÖLÜĞÜN PARÇASIYIZ HEPİMİZ: CANLILAR DÜNYASI.
Doğrusunu isterseniz, bu bile yarım doğrudur: CANLI CANSIZ BÜTÜN VARLIKLAR, BÜYÜK BİR MUCİZEYLE OLUŞMUŞ ŞU YERKÜRENİN TEK BAŞLARINA EN KÜÇÜK DEĞER VE ANLAMI OLMAYAN KURUCU ÖĞELERİYİZ. Dolayısıyla, bu küçük birimlerden herhangi birine gelecek zarar, dönüp dolaşır, hepsini,bütünü etkiler, dengesini bozar.
Öyle de olmuyor mu?
Zenicalı 12 yaşındaki Dina şöyle demiş: “Işık hızının ne olduğunu biliyorum, ama karanlığın hızı hakkında hiçbir şey öğrenemedik.”
Işığa yaptıkları katkı için Nesrin Kazankaya ve arkadaşlarını ayakta alkışlıyorum.
Cumhuriyet, 19 Ocak 2005
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
