22 Şubat 2006 Çarşamba

“TAM İNSAN” ATATÜRK

Gazetelerde okumuşsunuzdur: zıpçıktı bir Amerikalı, Mussolini, Hitler gibi dünyanın paylaşımında görev almış gönüllü katillerle falan yarıştırmış, topu topu bir sayıyla geçirip dünyanın en büyük önderi seçmişti.
Sağolsun, henüz satılmamış bir Türk aydını, Prof. Dr. İlknur Güntürkün Kalıpçı yapılması gerekeni yapmış, elinin altındaki bütün yapıtları tarayarak Büyük Önder’le ilgili en çarpıcı, en sıradan anıları derlemiş. Aslında hepsini anımsatmak isterdim size, ama yerim dar, ister istemez seçeceğim.
“Çankaya’dan Meclis’e gelirken yol üstünde tek bir iğde ağacı varmış;Atatürk, onun önünden geçerken arabasını durup iner, selam verirmiş.Neden böyle yaptığını sorunca: ‘Ee, demiş, o yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az öbür neferler kadar bunun da selama hakkı var.’ Bir gün bir de bakıyor, ağaç kesilmiş. Yolu genişletmek için kesmişler. ‘Yahu,diyor, bana sorsaydınız o ağacı kurtaracak yol bulurdum.’ Sonra dayanamıyor, arabaya biniyor, sürücüyle arkadaşının önünde, hüngün hüngür ağlıyor.”
“Söğütözü’nde dinlenmeyi pek severmiş: ‘Ah şurada bir kulübem olsa’ dermiş. ‘İyi de kulübe yapılırken buradaki ağaçlar ne alacak?’ ‘Aman Paşam, bunlar söğüt ağacı, o gönülsüz ağaçtır, söker başka yere dikeriz, mutlaka tutar.’ Bir an düşünmüş, sonra:’ Tamam, buradaki ağaçları kendi ellerimle sökeceğim, kedi ellerimle dikeceğim, tuttuklarını göreceğim, o zaman kulübenin yapımına izin veririm.’
“Bir gün tarım mühendisi Tahsin Coşkan’ı yanına alıp bir yere götürür, buraya giderini kendi cebinden karşılayarak bir orman çiftliği kurmak istediğini söyler: gösterdiği yer bataklıktır, sivrisinek kaynamaktadır, hayvan leşleriyle doludur. Coşkan olmaz der; Atarürk de : ‘Ben en zorunu yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız’, diye yanıtlar.”Burası yurt toprağıdır, yazgısına bırakamayız.’ Ve o bataklığa çam, akasya, köknar diktirir. Bir üretimlik kurdurmuştur, süt ürünleri sağlamaktadır; 25 Mayıs 1933’te, yine kendi cebinden, Ankara halkını trenlere bindirtir, oraya getirtir, gerçek bir şenlik düzenler: Türkiye tarihin ilk Çevre Günü kutlanır. Dahası, orada hiçbir şey bitmez diyen tarım mühendisi Coşkan’ı ve daha başka uzmanları neden dinlemediğini soran arkadaşı Nebizade’ye şunları anlatır: ‘Coşkan’ın yanıtından sonra kılık değiştirip Çankaya’dan kaçtım, buraya geldim. Köylüler beni tanımadılar. Burada ağaç bitip bitmeyeceğini bana nasıl kanıtlarsınız? Diye sordum. Bana bir testi su, kazma kürek verdiler. Şurayı kazıp test iyi göm, iki gün sonra gel, biz sana olup biteni söyleriz.’ O iki günün Çankaya’da nasıl geçtiğini bir ben bilirim, bir de Tanrı. İki gün sonra gittim, testiyi çıkardım, içindeki su bitmişti. Köylüler:’ Ağa, dediler, testide su kalmamış, demek toprak suyu emiyor, bakma üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş buraya ne ekersen biçersin.’ Dolayısıyla, Coşkan’ın olumsuz durum bildirisi geldiğinde ben çoktan işe koyulmuştum.’
“Ve en güzeli, her şey ortaya çıktıktan sonra, Orman Çiftliği’nin başına Coşkan’ı getirir.”
“ Yıl 1914; Anafartalar’da gündüz yer yerinden oynuyor, güzelim Türk çocukları yurdumuzu bize armağan etmek için gözlerini kırpmadan can veriyorlar, etleri kemikleri havaya savruluyor. Bir tek iğde ağacına ağlayan adam, geceleri çadırında, kandil ışığında kitap okuyor. Okuduğu, Macar Türkbilimci Nemet ile Fransız Türkbilimci Devin’in Türk dilini inceleyen yapıtları; savaşın ortasında neden bunları okutuduğunu sorana verdiği yanıta bakın: ‘Savaştan sonra bu dilin değişmesi gerekiyor, onu saptamaya çalışıyorum.’
Bu kez 1916’dayız; Güneydoğu’da çarpışıyor; Bitlis’te, yaveri İzzet Çalışlar’ı çağırıp
elindeki deftere yazdırıyor: ‘Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınını özgürlüğe kavuşturmak, ona erkeğiyle aynı hakları sağlamaktır.’
Biliyorsunuz, dini imanı para olanlar buna benzer binlerce örnek saysanız, iyi ama ülke neyle çekilip çevrilecek? diye sorarlar. Anlamak isteyenler için, Sayın Kalıpçı’dan bir bilgi daha alacağım: 1919’da, yıkımın göbeğinde, bir Sterlin 605 kuruş; 1938’de, 19 yıl sonra, 616 kuruş.19 yılda topu topu %8 artmış; ama Mustafa Kemâl Atatürk’ün hastalığının ağırlaşmasından sonra geçen son 4 ayda ise paramızın değer yitirişi tam %15!
Bütün bunları neye mi borçlu? “Çocukluğumdan beri elime geçen iki kuruştan birini kitaba vermeseydim bugün yapabildiklerimin hiçbirini yapamazdım.”
İlknur Kalıpçı’nın bu güzel çalışması bir saptamayla bitiyor:
“İnsanüstü değildi Atatürk
Tam insandı!”



Cumhuriyet, 22 Şubat 2006.

14 Şubat 2006 Salı

SALİ

PMP Basım Yayın, Mayıs’ta, AKM’de Sali (h) Turan’ın Yol Poşadları’nı sergilemiş; Erkal Yavi’nin tasarımıyla bir de kitabını basmış. Biz Mayıs başında Küba’yı gezmeye gittiğimiz için sergiyi gezemedim; ama hem önceki iki sergisinin, hem bunun kitabını yollamışlar, dolayısıyla kaybımı bir ölçüde giderdim.
Salih, kendi deyişiyle, “iki yaşlarında dağdaki dere yataklarında buldu renkle taşla başlamış çizmeye, tahtadan kom’un (yayla evinin) duvarlarına”.
Ve bütün coşkulu benzerleri gibi, çizip boyarken konuşup yazıyor; kitaptaki kendi kendine ya da karşısındakiyle konuşmalarını okurken yaşam-sanat anlayışı açıkça görülüyor.
İçten bir meraklı olarak, içinde bulunduğumuz evreni ve kendimizi anlayıp anlatmaya çalışırken, tek bir temel ilke görebildim bugüne dek: o güne dek yapılmış yorumlara eleştirel gözle bakabilmek ve kendi yorumunun özeleştirisi yapabilmek.
Günün birinde şöyle demiş anasına: “Ana, ha bu resmime bi şey söyle. Durdu, baktı.’Çok karışık uşağum’ dedi.”
Ondan önceki resimleri nasıldı bilmiyorum, ama anasının uyarısını ciddiye aldığı belli, elimizdekiler alabildiğine yalın.
Başka bir yerde şunu okuyoruz: “…Benim insanlarım çok ilginç, giysileri yok, ama çıplak da değiller. Kadın görmek istiyorsan kadın, erkek görmek istiyorsan erkek, yani ağırlıklı olarak ‘insan enerjisi’ni düşündüğüm için, orada cinsiyet sonraya kalıyor.”
Kitaptaki resimlere bakınca, bu dediğini de eksiksiz uyguladığını görüyorsunuz; eh zaten ancak düşündüğünü yapabileni özgün yorumcu saymıyor muyuz?
Bir söyleşide şöyle demiş: “Benim sonsuz modelim var.Meyhanedeki bir adam, sokaktaki şarapçı, güzel vücutlu kızlar, dostlarım, kim olursa benim modelimdir. Bulduğum yerde resme başlarım, çok hızlı çalışırım, çünkü ben insanları karşımda oturtmaktan çok, hareket hâlinde çiziyorum…”
Kitaptaki resimler, bu konuda da sözüyle özünün bir olduğunu kanıtlıyor.
Özlem Altunok’un bir sorusuna şu yanıtı veriyor: “Eğer yaşayarak ve duyarak farklı alanlar, yeni kompozisyonlar, yeni duygular edinirseniz, paradigmanız değişir, o zaman resim de değişir.(…) Görselliğin değişimiyle birlikte, o hızın içerisindeki atlamalar sırasında doğanız da değişiyor. Yoksa aynı hislerle, aynı bakışla istediğiniz yere gidin, aynı resmi yaparsınız.”
Yol poşadları, bunu da kusursuz uyguladığını gösteriyor.
“…Karşımda Selçuk Kalesi ana görsel uyarıcımdı. Dik yamaçlardan taşınan taşlar insanlarla yol alıp yoruluyorlardı. Hepsini görmeye başladım.Tepede korunaklı kalenin inşaatı başlamıştı. Sonra Kalenin içinde, kilise, cami. Gökyüzüne bakıyorlardı.Şaşkınlıkla durdum, ve ‘iki korku,bir yaşam’ dedim.
Tepeye çıkıp konaklıyorlar, aşağıdan gelecek insanlardan korktukları için. Tepede tapınaklar yapıyorlar, yukarıdan gelecek tanrıdan korktukları için.”
Ressam-ozan William Blake: “günahtan ve acı çekmekten korkan kişilikli olamaz” demiş; Salih’in bu ikisini de aştığı açıkça belli.
İki ünlü dostu ona renk çılgını demişler; bence çılgını değil vurgunu. Çünkü bizim o güzelim deyim uyarınca, can gözüyle bakabiliyor dünyaya:
“Yarasa değilim, ama gece görürüm. Tüm renklerin kaybolduğu anda, gecenin sonsuz karanlığında görürüm. Çünkü gündüz ışık altındaki bir ağaç, gece yine aynı yerde durur. Aynı güzellikte yaşar. Aynı renkleri taşıyarak. Karanlık güzellikleri yok edemez, örter. Benim görselliğim de örtü altındadır.”
“Eskizi tuvale geçirmek, yaşanmış bir heyecanın öldürülmesidir”, dese de, yaşamyolu boyunca tutkusu, coşkusu hiç bitmediğinden, içinde ya da dışında kendine yeni uyarıcılar bulmuş, birbirinden çarpıcı, yalın resimler yapmış. Ne büyük talih!
Sergi bitti elbet, ama o güzel kitap sizi bekliyor.
sbonaran@yahoo/hotmail.com

8 Şubat 2006 Çarşamba

ALİ EKBER ÇİÇEK

İsmet Arslan’ın Berfin Bahar Dergisi, 95. sayısında türkülerimizin usta yorumcusu Ali Ekber Çiçek’e baş köşeyi ayırmış; çok iyi etmiş elbet.
Ben bir asker çocuğu olarak ilkin biricik yayın aracı olan radyoda şarkıları dinleyerek büyüdüm; sonra buna hafit Batı müziği eklendi; Üniversite’ye girdikten sonra, arkadaşlarımın birinin evinde ilk kez klasik müzikle, Rossini’nin Cezayir’de Bir İtalyan Kızı’nın açılış müziğini dinleyerek tanıştım. Güzelim halk türkülerimize gelişimse ancak 1964 yılında, Cevat Çapan’ın evinde Ruhi Su’nun o dönemde gizli gizli elden ele aktarılan, sevgili Ziya Şav’ın evinde alınmış bandı dinleyerek oldu.
Ondan sonra, yine radyoda tek ya da toplu türküleri seçerek dinlemeye başladık; o dönemde büyük bir özenle, saygıyla hazırlanan izlencelerde bir ikili, Cemile Cevher-Ali Ekber çifti, gerek seçtikleri türkülerle, gerek öbürlerinden kolayca ayrılan saygılı yorumlarıyla dikkatimizi çekti; edindiğim ilk kayıt aygıtıyla bu izlenceleri saptamaya başladım.
Ali Ekber Çiçek, Hz Davut’tan ödünç aldığı tok sesiyle, insanı hayran bırakan saz çalışıyla Sevil’le benim gönüllerimizde hemen taht kurdu. Ve bu taht hâlâ sapasağlam duruyor.
Ali Ekber, Orta Asya’da Şamanların oluşturduğu hamuru Anadolu’ya taşımış olanların torunu; yalnız insanı havalara uçuran güzel ezgiler çalıp söylemiyor. Ayrıca, her türküsü, deyişi, insan kardeşlerine bilgece, uygarca yaşama öğütleri veriyor.
Humay kuşu yere düştü ölmedi
Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı
Dedim yâre gidem nasip olmadı
Ağlama gözlerim Mevlâm kerimdir.

*
Uçtu gönül kuşu hâlâ dönmedi
Akan gözyaşlarım birden dinmedi
Bir dost buldum o da dertten bilmedi
Yalnız kaldım acı dillere karşı.
*
Geldim şu âlemi ıslah edeyim
Özümü meydanda buldum sonradan
Zaman mahlûkuna göynümü verdim
Sermayeden zarar ettim sonradan.
*
Kırma gönül şişesini
Yapan bulunmaz bulunmaz
Yıkma Hak’kın bahçesini
Ören bulunmaz bulunmaz.

Hüseyin Kenan Gönen’le söyleşirken, sazı için şunları söylüyor: “Bizim Erzincan’da, düğün derneklerde klarnet, keman, cümbüş çalarlar. Sazımız sadece evlerde, cemlerde; bir de ağır misafir geldiği zaman çalınır. Saz dışarıya çıkmaz. Zaten Muharrem ayında da perdesinden kırmızı kurdele ile bağlanır, hiç çalınmaz.”
…
“Bizim cemden birisi çıkıp da bir başka insanın yüzüne tebessümsüz bakarsa onun derdine derman olmaz. Kapında fantom uçağın olacak; varın içinde yok olacaksın, felsefemiz budur. Yunus’un bir sözü var:’Yaradanı severim yaratılandan ötürü’”.
Zaten çok sevdiğim türkülerinden birinde şöyle der:
Hak’kın cemâlin görmek diler isen
Nûr ile pâk olup insanla görüş
Kendi cemâlin görmek diler isen
Nûr ile pâk olup kendinle görüş.


Sevgili Ali Ekber Çiçek, her şeyin herkesin çürüyüp yozlaştığı bir dünyada ömür boyu bu kadar soylu, onurlu kaldığın; ışığınla bizi arıttığın için sonsuz teşekkürler.



Cumhuriyet, 8 Şubat 2006

21 Eylül 2005 Çarşamba

GEÇ KALMADAN UYANMAK

Önce, Turgut Özakman’ın tam zamanında hazırladığı Şu Çılgın Türkler’den kısa bir alıntı.
“ Yarbay Salih:’ Lloyd George bir açıklama yapmış’ diye homurdandı, ‘Sevr Antlaşmsı yırtıldığına göre, artık taraflara silah satmak serbesttir’ demiş. Şu hâlde Yunanlılara yeniden silah satmaya başlayacak bunlar.
Mustafa Kemâl Paşa’nın yüzü gerildi.
‘Bu sorun değil. Zaten Romanya ve İspanya üzerinden gizlice silah satıyorlardı. Sorun, Mr.Lloyd’un bin toptan daha tehlikeli olan anlayışı. Sevr Antlaşması’nın Yunanlılar açısından yırtılmış olduğunu söylemek istiyor. Anlaşılıyor ki Yunanlılara yeni ödüller verecek. Bizimse, bu rezil antlaşmanın bütünüyle yırtılması için dövüşmeyi sürdürmemiz ve tartışmasız üstün gelmemiz gerekiyor. Çünkü bu fraklı, rugan iskarpinli salon haydutları için hakkın önemi yok, ancak kanla ikna oluyorlar.”
Bu sözler, Mustafa Kemâl’in, TBMM’nden Başkomutanlık yetkisini alıp Sakarya Savaşı için hazırlık yaptığı günlerde söylenmiş. Önce Sakarya Savaşı, ardında Dumlupınar’da başlayan büyük saldırıyla Kurtuluş Savaşı kazanıldı.
Ama Lozan’a, ancak kanla aklı yatırılanlar’la görüşmeye gittiğimizde, bu kez başka bir rugan iskarpinli, Lord Curzon ne dedi İsmet Paşa’ya: görüşme masasında vermek zorunda kaldıklarımızı, bizden parasal yardım istemeye geldiğinizde, birer birer geri alacağız!
Ve ne yazık ki, Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden sonra, 2. Dünya Savaşı biter bitmez ABD’nin başını çektiği buyurucu, sömürücülere boyun eğen İnönü’nün başlattığı teslim oluşun son evrelerini yaşıyoruz: 82 yıllık Cumhuriyetimizin bütün birikimleri, kazanımları hem de yok pahasına bu şaşkın, gözü dönmüş, kendi canlarını da uçuruma sürüklediklerini hiç düşünmeyen gerçek çılgınlara satılıyor.
Dolara, Avrupa lirasına teslim olmamış birkaç sendika, birkaç oda canla başla direniyor; art arda bozma, yürütmeyi durdurma dâvâları açıyor, çoğu kez kazanıyor da; ama uşaklar ve efendileri yılar mı? döndürüp yeniden önümüze sürüyorlar baldırgan suyunu, hadi naz etmeyin, bir dikişte için, doğruca Cennet’e gideceksiniz, diyerek.
1919’lardaki anlayışlarında en küçük bir değişiklik yok, yalnız sözcüleri, gözcüleri, maşaları değişti. O gün Lordlar konuşuyordu hepsi adına, bugün başkanlar, başbakanlar, Papalar! Hep bir ağızdan bağırıyorlar: TÜRKLERE AVRUPAYI BIRAKIN, ANADOLU’DA DA YER YOKTUR,GELDİKLERİ YERE, ORTA ASYAYA DÖNSÜNLER!
Vahdettinlerin şimdiki kopyaları bütün ayakları da yalasalar, yarın gelip Ayasofya’nın önünde buradaki cüppeliyle birlikte Anadolu’ya gelmekle, İstanbul’u alıp o güzelim Bizans İmparatorluğu’na son vermekle ne bağışlanmaz bir günah işlediğimizi yüzümüze çarpacak Papa’nın da, kankardeşi Sığır Çobanı’nın da çatık kaşları gevşemeyecek.
Bunlar bilinenler, daha doğrusu bilinmesi, unutulmaması gerekenler; ama bu kez saldırı mayının, tüfeğin yanında asıl dolarla yürütüldüğünden; yeterince döneği satın aldıklarından, Ulusal Kanal’ın, ART’nin, Kanal Türk’ün dışında onları size anımsatan yok.
Güzeller güzeli Atamız’ın ulusun efendisi saydığı ¬– bana sorarsanız da, yaşamak istiyorsa, bütün dünyanın öncüsü, temeli olması gereken – köylümüz, çiftçimiz sokağa dökülmüş, Erdemir, Seydişehir, Telekom, Tüpraş için savaşan işçi kardeşleri gibi, aldığınız buyruklarla her şeyimizi tükettiniz, bir canımız kaldı, onu da açlıktan vermek üzereyiz! diye bağırmakta. Ama o haykırışların birinde bir örgüt önderinin de gösterip söylediği gibi, iletişim araçları yalnız televoleden söz ediyor!
Ve dünyamızın öbür köşesinden bir halk çocuğu, Chavez, hem de artık acıklı güldürüye dönmüş şu BM’ler kürsüsünden, yeter artık, bu örgüt gerçekten dünya uluslarını temsil edecekse, ABD’den çıksın, örneğin Güney Amerika’ya taşınsın! diyor. Beş dakikada sözünü kesmeye kalkışan başkana da: Bay Çalı 20 dakika konuştu, ben de o kadar konuşacağım! yanıtını verebiliyor.
Ülkemde hiç böyle biri kalmadı mı?
Cumhuriyet, 21.9.2005

7 Eylül 2005 Çarşamba

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EVSİZLERİ”

Bu, yine sevgili Yılmaz Dikbaş’tan gelen bir yazının başlığı. Önce evsiz terimini tanımlıyor:
“Yaşayacağı bir konuta sahip olmadığı gibi, kiralık bir evi bile olmayan kişilere ‘evsiz’ denmektedir.Para getirecek herhangi bir işleri, herhangi bir gelir kaynakları olmayan bu insanlar ya geçici olarak yakın akrabalarının ve arkadaşlarının evlerinde, ya yardım kurumların işlettiği ‘sığınma evleri’nde kalmakta ya da sokaklarda yatmaktadır.
Her birey, en temel gereksinme olarak, insan gibi yaşayabileceği koşulları taşıyan bir ev ister. Kendisinin de olsa, kiralık da olsa, insanca yaşayacağı konuttan yoksun kişi, evsiz insan, toplumun dışına itilmiş demektir. Evsiz insan, en temel hakkından yoksun kişidir. İşi yoktur, toplumsal güvenceden yoksundur, sağlığını koruyamaz, çocuklarını besleyemez, okula gönderemez, sağlıklı büyümelerini sağlayamaz,yarına hazırlayamaz.
Evsiz insan,en temel hizmetlerden yararlanamaz. Elektrik, su, doğalgaz kullanamaz.Evsiz insanın belli bir adresi de yoktur”
Sonra soruyor sevgili Dikbaş:”Peki, yukarıda tanımladığımız evsiz insanlara ‘Aydınlanmış Avrupa’nın uygar ülkelerinde de rastlayabilir miyiz?”
Yanıt, kocaman bir EVET! AB’nin şimdilik 15 ülkesinde, “3 milyon kişinin belli bir adresi yok, yani evsizler!”
Şimdi,Avrupa Birliği’nin(?) seçkin, uygar, aydınlanmış, bütün insanlığı aydınlatan kimi üyelerinin nüfuslarını,kişi başına dolar olarak gelirlerini ve söylenmeye razı olunan evsiz sayılarını sıralayalım:
İngiltere: 60.441.457 /29.600 /100.000.
Almanya: 82.431.390 /28.700 /860.000.
İsveç: 58.103.033 / 28.400 / 8.440.
İtalya: 58.103.033 / 27.700 / 220.000.
Hollanda. 16.407.491 /29.500 / 40.000.
Danimarka: 4.432.335 / 32.200 / 11.000.
Fransa: 60.656.178 / 28.700 / 200.000’den fazla.
Polonya: 38.635.144 / 12.000 / 60.000.
Çek Cumhuriyeti: 10.241.138 / 16.800 / 70.000’e yakın.
Yunanistan: 19.668.354 / 21.300 / 17.000 (Bunun 11.000’i Atina’da).
İspanya: 43.341.462 / 23.300 / 273.000.
Ve sonraaaa, kendi yurttaşlarına ev, iş, aş vermeyen AB ülkeleri, inanılmaz bir insanseverlikle,Türkiye’deki kimi sözümona sivil toplum örgütlerine, belediyelere, kişilere para yağdırıyor. Ee, o paraları alanlar da borçlu mu kalacak? Kendi yurtlarını, insanlarını silip en yılmaz AB savunucusu kesiliyorlar.
Haydi hep birlikte Cehenneme!
Yılmaz Dikbaş, Avrupa Birliği’nde Engelliler(Özürlüler) başlıklı yazısında da bile bile yaratılan, sürdürülen bu Cehennem’in başka bir yanına değiniyor:
Dünya Sağlık Örgütü kestirimlerine göre, bugün yeryüzünde 500-800.000.000 bedensel-zihinsel özürlü insan bulunmakta;bunun 580’i yoksul ülkelerde, kalan %20’si de varsıllarda yaşamakta.
Aynı Örgüt’ün saptamasına göre, özürlülerin %82’si yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışmaktadır.
Dikbaş, haklı olarak soruyor:20 milyon işsizini, 37 milyon özürlüsünü, sokaklarda sürünen 3 milyon evsizini, ortada bıraktığı yaşlılarını toplumdan dışlamış AB, hangi yüce amaçlarla Türkiye’ye 1. 100.000.000 Avrupa lirası bağışlıyor? Fener Balat’taki 200 evin onarılması için, karşılıksız, 3.800.000 Avrupa lirası yolluyor acaba?
Oynanan oyun çok açık; bütün sorun, Anadolu halkının, her şeye karşın satılmamış bir avuç uyarıcının sesini iş işten geçmeden duyup ayağa kalkıp kalkamayacağında; yumruğunu sıkıp bu aşağılık sömürücülerle onların yerli ortaklarının tepesine indirip indirimeyeceğinde.
Cumhuriyet, 7 Eylül 2005

24 Ağustos 2005 Çarşamba

ZEYTİNİN TERİ”

Bu yaşanmış olayı bana sevgili dostum Tomris Sarhan duyurdu. Dr. Mehmet Uhri, eş ve kızıyla Güney’e giderken, her bilinçli yurttaş gibi, arabasını bakımdan geçirtmiş; bu işlemin sonunda her şeyi yerli yerinde olması gereken araba, Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde su kaynatmış.Günlerden Pazar, bütün bakım-onarımcılar kapalı, sıkıntılı koşuşmalardan sonra Hüseyin Amca’yı bulmuşlar; küçük bir çantayla gelmiş; önce hekim gibi, sorunu, ardından çalıştırıp arabayı dinlemiş, “motorun soğutma dizgesinde sorun yok” demiş. Derken, “ buldum galiba”, diye haykırmış:” her şey olağan gözüküyor, ama yine de su kaynatıyorsa, su eksiliyor demektir. Büyük olasılıkla kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. Bu durumda döşemelerin ıslar olmalı.”
Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı onarım kuruluşunun bulamadığı sorun böylece kısa sürede çözmüş. Borcu sorulduğunda, arabanın camındaki simgeye bakıp hekim olup olmadığını sormuş; sonra alıp eve eşine bakmaya götürmüş doktoru. Hanımında yaşlanmanın ve yaşdönümünün getirdiği olağan sıkıntılara ilâç yazılmış; ardından, doğal olarak çay.
Mehmet Bey, kızının bir şey kırıp dökmesine engel olmak için ardından gidince, odanın birinin baştan başa kitap dolu olduğunu görmüş. Meğer Hüseyin Amca emekli öğretmenmiş, Ege köylerinde 39 yıl çalıştıktan sonra emekli olup oraya yerleşmiş; çocuklar okuyup büyük kente göçünce, hanımıyla başbaşa kalmış.
“Peki Hüseyin Amca, neden buraya yerleştin?
- Ben okuma yazmayı, yaşamı burada öğrendim.Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe Köy Enstitüsü’nü ilk bitirenlerdenim. Hasan Ali Yücel eğitim bakanıyken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben yaşamı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
- Peki bu onarımcılık nereden çıktı?
- Dedim ya, siz bilemezsiniz Köy Enstitüsü çıkışlı olmanın ne demek olduğunu: onlar o günlerin sıradan okulları sanırsınız.Oysa bu okullarda bu toprağın çocuklarına okuma-yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, yapı kurmayı, yemek yapmayı, bozulanı onarmayı, dahası azıcık hekimlik bile öğretirlerdi. Böylece bizler yaşamı öğrendik, öğretmen olup çocuklara öğrettik.
- Kısacası elinizden çok iş geliyor.
- Köy Enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi,düşünmeyi, soru sormayı, aklımızı kullanmayı öğretiyorlardı. İşte bu yüzden yaşatmadılar ya...”
O arada çay hazırlanmış, ekmek, peynir, zeytin gelmiş önlerine.Hüseyin Amca, emekli olduktan sonra zeytin yetiştirmeye başlamış. Ve anlatmış:
“Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız, kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Sonunda da ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın bir meyvesi değil mi?( Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa tuttu.) Doğduğunda zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıyor, posasından da sabun yapıyoruz.Yana boşa harcanıyor. Bir bölümünü sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını,buruşup bu hâle gelmesini sağlıyoruz.Ya da salamura yapıp tatlandırıyor, şişirip gösterişli kılıyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup yaşama hazırladığımızı sanıyoruz, ya şişiriyor, ya da buruşturup atıyoruz.
- Sizin köy enstitülerinde aynı şey yapılmıyor muydu? (Hanımıyla bakışıp gülüştüler.)
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem, hiç duymadım.
-Ege’nin kimi yörelerinde olur.Ağaç aynı ağaçtır, ama her yıl Kasım ayı sonuna doğru denizden karaya esen yelle zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini alıp acısını giderir. Zeytinler dalında olgunlaşır;anlayacağın, toplandığında, yenmeye hazırdır.
- Eee?
- Köy Enstitüleri de böleydi. Dalında olgunlaşan zeytin gibi, insanları doğdukları yerde yetiştirmeye, elde ettikleri bilgileri başkalarına aktarmalarını sağlamayı amaçlıyordu. İnsanı doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı. Yaşama hazırlıyordu.
Bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini anımsatmak için buradayım doktorcum, bütün bunlar unutulsun istemiyorum.”
Sonunda, kitaplığından aldığı iki kitabı kızıma armağan etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar bizi.
Zavallı insan kardeşlerimiz! Dünyayı asalak ordusundan kurtaracak, yerküreye uygarlık getirecek bu okulları bile bile kapattırdılar; oysa insanlığın beklediği TEMEL DEVRİM’di onlar.
Bakalım mamutların yanını boylamadan yeniden kavuşabilecek miyiz?


Cumhuriyet,24.8.2005

10 Ağustos 2005 Çarşamba

YILMAZ DİKBAŞ

Yılmaz Dikbaş’ı bana kentdaşı Hicran Karabudak tanıttı, bir yazısını yollayarak.
Hicran da Yılmaz gibi gölgesiz kuşkusuz, inançlı bir ilerici; CUMOK’un yanında birkaç örgütte daha kullanıyor enerjisini, zamanını, giderek cep harçlığını.
Dikbaş, adıyla yüzde yüz uyumlu bir dünya yurttaşı: başı dik mi dik, bilinci açık mı açık, inancı kaya gibi; belli ki iyi İngilizce biliyor; durmadan çalışıyor, düşünüyor, oluşturduğu bileşimleri en yalın ve çarpıcı anlatımla yazılara döküyor; sonra yararlanabileceğini umduklarına gönderiyor.Ayrıca iletişim ağındaki sitesi herkese açık: www.kalinka.com.tr
Ondan bir yazı geldi mi, yüzlerce kitap okumuş gibi oluyorum; şimdiye dek gönderdiklerinden kimisini kısaca anayım.
AB Hapisanesi adlı yazısında, yakından bilenlerin çok iyi akıl erdirdikleri bir çarkı anlatıyordu: eski sömürgeciliğin yerine bu allı pullu zokayı takmış olan AB’nin ilk kurucu üyeleri, elbet ağaları ABD ile el ele, yeni üyeleri, adayları soyup soğana çevirmek üzere nasıl bir dümen döndürüyorlar?
Avrupa Birliği Kaçakçılık,Rüşvet ve Sahtekârlık Batağında başlıklı yazısında, Doğu Perinçek’in, hani şu beylik halkerki teriminin yerine geçirdiği çeteerki’ne uygun olarak, eski başkanların, başbakanların, banka yöneticilerinin, kamu temsilcilerinin üstelik bizim gibi ikinci ülkeleri değil, kendi yurttaşlarını, canlarını dişlerine takarak ödedikleri vergilerini nasıl yürüttüklerini anlatıyordu: yılda tam 5 milyar dolarlık bir yağma!
Buna bağlı olarak, küresel özelleştirme-güzellişterme sonucu, her yerde devlet yatırımdan, iş alanı açmaktan kaçtığı için, çığ gibi büyüyen her alandaki işsizlere hızla katılmakta olan Avrupalı işsiz doktorları ele almıştı Avrupa’nın İşsiz Doktorları’nda.
Şimdi ancak Dikbaş gibi gerçekten bilinçli olanların ayrımına vardıkları yüzlerce yıllık uyutmanın sonucu olarak, bilirsiniz, şöyle bir söylence işlemiştir hepimizin bütün beyin gözelerine: burada aksayan her şey uygar Avrupa’da, Amerika’da tıkır tıkır işler.
En iyi niyetli insanlarımızın bile dilinde bir deyiş daha vardır: Aydınlanmış Avrupa.
Dikbaş’ın sivri iğnesi bu balonu da deliyor Fransız Medyası ve Silah Üreticileri başlıklı tadına doyulmaz yazıda.
Bizdekinden daha önce, daha amansızca nasıl bütün gazeteler, dergiler, televizyonlar, kısacası bütün iletişim-bilişim araçları, yayınevleri Dassault ve Legardère ailelerinin tekeline geçmiş! Bu ortamda artık özgür basından, eleştiriden, emekçilerin hakkından söz edilebilir mi? edilir elbet, Erol Manisalı’nın güzelim benzetmesiyle, kazana atılmış, suları yavaş yavaş ısıtılan kurbanları uyutmak üzere ninni diye söylenir.
Yukarıda çeteerki dedik ya, alın size bir kanıt da komşumuz Yunanistan’dan, hem de Mart 2005’te yeni seçilen Kostas Karamanlis’in ağzından: “Ülkeyi Beş Pezevenk Yönetti!”
Üstelik bunu yapanlar halkın önüne bir toplumcuyuz, eşitlikçiyiz, toplumsal adaleti getireceğiz diye çıkanlar! Her yerdeki gibi.
Dikbaş’ın bütün taşlardan daha değerli yazıları sürüp gidiyor. Son olarak Ç.A.’nın Eşekliği’ne değineyim.
Bir zamanlar benim de oy verdiğim, 76 yaşında, artık salyalarını toplayamayan bir amca var; genç bir gazeteci kıza:”Köşe yazarı diye bir müessese yoktur dünyada!” buyurmuş. Hem de kendisi şunca yıldır hiç hak etmediği köşe’lerde insanlarını uyuturken.
Dikbaş durur mu, hemen en ünlü İngiliz gazetelerini taramış, The Guardian’daki, The Independent’taki, Observer’daki, Financial Times’daki, The Mail’deki köşe yazarlarını dökmüş. Boşuna! İnsan onurunu ayaklar almışsa, bütün tükürükleri yağmur sayar!
Bu seçkin yaratık’la ilgili bir anı vardı Hıfzı Topuz’un Parisli Yıllar’ında: bir gün, Paris’in orta yerinde, durduk yerde: Ben ortaklaşmacıyım! diye bağırmış; hınzır Hıfzı durur mu? Aman yavaş ol, şuradakiler sivil polis, deyince, amcamız aynı sesle düzeltmiş:Şaka yaptım canım.
Sözün kısası, kazanımızdaki suyun dört bir yandan ısıtıldığı günlerde uyanık kalmak, yurdumuzda köle durumuna düşmemek istiyorsanız, Yılmaz Dikbaş’a koşun, güzelim yazılarını okuyun, okutun!
10.8.2005, Cumhuriyet