Sevindirici bir başarıyla 25. yılına ulaşan Film Şenliği’nde, doğal olarak çok film vardı; gücümüzün yeteceklerini seçmeye çalıştık. İlkin, Fernando Solanos’ın “Adsızların Saygınlığı”na gittik; geçen yılki “Yağma Anıları”nın bıraktığı yerden başladı film; halkın yiğit direnişiyle soyguncular koltuktan düşürülmüş; eldekilerin en dürüstü işbaşına gelmiş; ABD, İMF kapıdışarı edilmiş; ama yeni, herkese aş, iş, ev, hekim sağlayacak düzen henüz kurulamamış. Film, kayıtlarda adı sana bulunmayan, insan yerine konmayan yiğit varlıkların yaşama savaşını anlattı: bin bir olanaksızlık içinde kurulan aşevleri, yokluğa karşın kızları oğlanları eğitmeye çabalayan masal kahramanı, topraklarını, bütün ülkenin besinini kurtarabilmek için hâlâ yürürlükte tutulmaya çalışılan eski yasalarla dişe diş boğuşan çiftçi kadınlar. Sevgili Korkut Boratav’ın bu gazetede dile getirdiği gibi, “uluslararası kıskacı kırmak o kadar kolay değil”! Yazgıları, hepimizinki.
İkinci f ilmimiz, Ermanno Olmi, Abbas Kiarostami ve Ken Loach’un birer bölümünü çektikleri, ama iç içe kurgulanmış “Biletler Lütfen”’di; Roma’ya giden trenden Orta Avrupa insan görünümleri. Gerek öyküler, gerek anlatım, gerek oyuncular, kısacası her şey yerli yerinde; gerçek bir görsel şölen, hem de günümüzün bütün sorunlarını yalansız dolansız işleyen. Ne yazık ki filmin sonunda yeterince alkışlayamadık, herkesin acelesi vardı!
Sonra, öteden beri güvendiğimiz bir ustayı, Bertrand Tavernier’yi seçmiştik: Kutsal Lola”. Tavernier ailesinin yazıp çektiği film günümüzün acı sorunlarından birini ele almış: bitip tükenmeyen savaşlarla öksüz ve yetim bırakılmış milyonlarca Güneydoğu Asyalı kız ve oğlanların birini evlat edinmeye gelmiş Fransızlar. Ama ne yazık ki film bu çocukların neden öksüz yetim kaldıklarını soramadığı gibi, onları alıp süs bitkisi ya da köpeği gibi Avrupa’ya taşıyan görece tuzu kuru beyazların yanında, evlerinde nasıl yaşadıklarını, nasıl birer birey olabildiklerini, büyürken hangi sorunlarla karşılaştıklarını ele alamadı. Daha kendine bile bakamayan, en küçük güçlükle zırıl zırıl ağlayan, bir yavruyu kucağına almayı, ağlarken susturmayı bile beceremeyen cicili bicili bir kadının, talihsizler ordusundan bilmem kaç dolara kopardığı sevimli, şaşkın Lola’nın Fransa’daki yazgısı konusunda bir şey söylenmesi de, geleceğinin pek parlak olamayacağını kestirmek hiç zor değil elbet: kendi has be has Fransız gençlerine yer, yurt, iş bulamayan o bozuk düzen, ne verebilir zavallı Lola’ya?
Sonra Phil Gabsky’nin “Mozart’ın İzinde”sine gittik, ve gerçekten çok mutlu olduk. Yönetmen, çoğu kez yorumlayanların ağzından, hem de ele aldıkları yapıt üzerinde uygulamalı açıklamalarla, yaşamöykücülerle hem Mozart’ın yaşamını özetledi; hem her yapıtın hangi özel koşullarda doğduğunu belgeledi. Tadına doyulmaz bir yapıttı.
Son olarak da, adı hepimizin yakından tanıdığı Vittorio de Sica’yı çağrıştıran başka bir yeni gerçekçiden, Vittorio de Seta’dan yedi kısa belgeseli bir araya getiren filmi gördük.
Halkın günlük yaşamını, çeşitli alanlardaki savaşını anlatan belgeseller, niteliklerine son derece uygundular; yerel halkla, balıkçılarla, kükürt madeninde çalışanlarla, yanardağ adalarında her an kendilerini yutabilecek kızgın kor ırmaklarının dibinde yaşamaya çift sürmeye, okula gitmeye, evlenip eğlenmeye yiğitçe devam eden alçakgönüllü insan kardeşlerimizle, çok yerinde bir tanımlamayla deniz çiftçisi adı verilmiş deniz insanlarıyla, Sicilya’nın çorak toprağından altın sarısı başaklar elde etmeyi başaran gerçek kahramanlarla çekilmiştiler.
Ve o güzelim onurlu saygın soylu insan kardeşlerimiz, acılı ya da sevinçli, tehlikeli ya da eğlenceli her olayda, kadınlı erkekli, topluca ya da tek inanılmaz şarkılar söylüyorlardı. Sinema sanatı işte bunu anlatmalı, sürdürmeliydi; ama ne yazık ki 1950’lerde umut kaynağı sayılan o yaşama sevinci, özellikle 80’den, hele 89’da sanal Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra, yerini şimdiki rezilliklere bıraktı: eh bu da kaçınılmazdı elbet, çünkü üretim ve tüketimimiz, dolayısıyla bütün yaşamımız vebaya tutuldu.
Bakalım bu dünyasal kıyımdan dönmeyi başarabilecek miyiz?
Cumhuriyet, 15 Nisan 2006
15 Nisan 2006 Cumartesi
5 Nisan 2006 Çarşamba
AYTEN YETİŞ DOĞU
Ayten Yetiş Doğu’yu, Taksim’de Atatürk Kitaplığı’nda açtığı sergiyle tanımıştım; kimselere benzemeyen büyük yalın çanak resimleriyle. Renklerindeki duruluk, mavinin çeşitleriyle ulaştığı anlatım daha ilk bakışta ilgimi çekmişti.
“Okula başlamadan önce duvarlara resim yapmayı çok severdim. Cağaloğlu’daki evimizin yanında boş bir arsa vardı. Oraya eski reklam tabelalarını koyarlardı. Büyük büyük. Ben kimse yokken onların arkasına resim yapardım. Ne zevk…”
Kalabalık aile yapısının dinamik ve sevgi dolu ortamında, paylaşmanın ve sevginin, güven duygusunun temelleri atılır.
“Yedi çocuklu aileye bakmak kolay değildi. Hatırlıyorum, sebze ve meyveler halden kasayla alınırdı. Hiç unutmuyorum, erkenden karpuz kavun at arabalarıyla satılırdı. Zaman zaman da bir araba karpuz ya da kavun alındığı olurdu. Çok misafirimiz olurdu. Zaten biz kalabalığız. Bir de eş dost. Annem, ailesinin yaşadığı Afyon’un yöresel yemeklerini çok güzel yapardı. Babam, babasının erken ölümü nedeniyle okuyamamış, ama çocuklarını eğitmek için çok çaba harcamıştır. Örneğin, iki ablama keman ve mandolin dersleri aldırmıştır. Halkevi’nde, Ziya Aydın Tan yönetiminde orkestraya katılmışlar, konser vermişlerdir. Ayrıca Mesude Ablam da Şef Hulusi Öktem yönetimindeki Üniversite Korosu’na katılmıştı.”
Bu mutlu çocukluk, gençlik yılları silinmez bir iz bırakmış Ayten’de; gerek resimlerinde, gerek karşılaştığınız zaman yüzünde, davranışlarında o güzel yılların güzel çiçeklerini rahatça görürsünüz.
“İlkokul öğretmenimiz yaptığımız resimler arasından beğendiklerini okulun çeşitli yerlerine asardı; koridorlara, öğretmen odasına, hattâ Müdür’ün odasına. Benim resimlerimi de beğenir o odaların duvarlarına asardı.”
“Bir müsamereye hazırlanıyorduk. Ben ressam olmuştum, bir arkadaş ziraat mühendisi, bir diğeri de mimar. Gerçekten de ilerde o mesleklerde yer aldık. Öğretmenimin sezgileri çok kuvvetli olmalıydı. Benim ressam olabilecek yetenekte olduğumu anlamıştı.”
Sizin anlayacağınız, Demokritos’un “rastlantı ve gereklilik” ikilisi Ayten’in yazgısını çok erken saptamışlar. Sonra talih de yardım etmiş, Akademi eğitimi gelmiş. Adnan Çoker'in öğrencisi olmuş.
“Adnan Bey, öğretmek için pervane gibi çırpınan bir hocaydı. Beraber sergilere giderdik. Sergide yer alan resimler üzerinde yorumlar yapar, tartışmaya açardı. Saatler yetmezdi. Yolda bile bir şeyler anlatmaya çalışırdı. Ertesi yıl atölyelere dağıldığımızda da bizlerden kopmadı. Yardımcı olmak istedi. Hattâ kompozisyon konusunda, haftanın belirli günlerinde boş bir sınıfta dersler de verirdi.”
Derken, 1968’de sanatın başkentlerinden Viyana’ya gitmeye karar verir.
“Viyana’daki araştırmalarımda hep yalınlık üzerinde durdum. Düşünceyi en yalın biçimde göstermek istiyordum. Biçimde, renk ve çizgi aynı değerde öğeler olarak görünmeliydi. Tek tual ve tek nesneyle sanatsal mesajlar verebilme üzerinde çalıştım.”
Doğrusu, daha işin başında kendine saptadığı ereğe ulaşmış Aytan; gerek 12 Nisan’da Akim’de açacağı sergide, gerek oradan alabileceğiniz kitabında çeşitli dönemlerde işlediği vazolara, kır görünümlerine, Boğaz resimlerine bakınca bunu siz de göreceksiniz.
Onun yapıtlarında günümüzün, çağımızın sorunları, dertleri, savaşları, kıyımları yok; bu allak bullak dünyada yaşayan insanlar da yok. Aytan Yetiş Doğu, kusursuz bir masal dünyasında yaşamayı, onu yansıtmayı seçmiş, göremediğim içinde fırtınalar kopsa da.
Sanat sığınıp şöyle bir soluk alacağımız dingin bir vâhaysa, Ayten’in dört dörtlük bir vâha yarattığı açık.
Sağol canım, masal da olsa, düş de olsa, insan kardeşlerine bu vâhayı hazırladığın için!
Cumhuriyet, 5 Nisan 2006
“Okula başlamadan önce duvarlara resim yapmayı çok severdim. Cağaloğlu’daki evimizin yanında boş bir arsa vardı. Oraya eski reklam tabelalarını koyarlardı. Büyük büyük. Ben kimse yokken onların arkasına resim yapardım. Ne zevk…”
Kalabalık aile yapısının dinamik ve sevgi dolu ortamında, paylaşmanın ve sevginin, güven duygusunun temelleri atılır.
“Yedi çocuklu aileye bakmak kolay değildi. Hatırlıyorum, sebze ve meyveler halden kasayla alınırdı. Hiç unutmuyorum, erkenden karpuz kavun at arabalarıyla satılırdı. Zaman zaman da bir araba karpuz ya da kavun alındığı olurdu. Çok misafirimiz olurdu. Zaten biz kalabalığız. Bir de eş dost. Annem, ailesinin yaşadığı Afyon’un yöresel yemeklerini çok güzel yapardı. Babam, babasının erken ölümü nedeniyle okuyamamış, ama çocuklarını eğitmek için çok çaba harcamıştır. Örneğin, iki ablama keman ve mandolin dersleri aldırmıştır. Halkevi’nde, Ziya Aydın Tan yönetiminde orkestraya katılmışlar, konser vermişlerdir. Ayrıca Mesude Ablam da Şef Hulusi Öktem yönetimindeki Üniversite Korosu’na katılmıştı.”
Bu mutlu çocukluk, gençlik yılları silinmez bir iz bırakmış Ayten’de; gerek resimlerinde, gerek karşılaştığınız zaman yüzünde, davranışlarında o güzel yılların güzel çiçeklerini rahatça görürsünüz.
“İlkokul öğretmenimiz yaptığımız resimler arasından beğendiklerini okulun çeşitli yerlerine asardı; koridorlara, öğretmen odasına, hattâ Müdür’ün odasına. Benim resimlerimi de beğenir o odaların duvarlarına asardı.”
“Bir müsamereye hazırlanıyorduk. Ben ressam olmuştum, bir arkadaş ziraat mühendisi, bir diğeri de mimar. Gerçekten de ilerde o mesleklerde yer aldık. Öğretmenimin sezgileri çok kuvvetli olmalıydı. Benim ressam olabilecek yetenekte olduğumu anlamıştı.”
Sizin anlayacağınız, Demokritos’un “rastlantı ve gereklilik” ikilisi Ayten’in yazgısını çok erken saptamışlar. Sonra talih de yardım etmiş, Akademi eğitimi gelmiş. Adnan Çoker'in öğrencisi olmuş.
“Adnan Bey, öğretmek için pervane gibi çırpınan bir hocaydı. Beraber sergilere giderdik. Sergide yer alan resimler üzerinde yorumlar yapar, tartışmaya açardı. Saatler yetmezdi. Yolda bile bir şeyler anlatmaya çalışırdı. Ertesi yıl atölyelere dağıldığımızda da bizlerden kopmadı. Yardımcı olmak istedi. Hattâ kompozisyon konusunda, haftanın belirli günlerinde boş bir sınıfta dersler de verirdi.”
Derken, 1968’de sanatın başkentlerinden Viyana’ya gitmeye karar verir.
“Viyana’daki araştırmalarımda hep yalınlık üzerinde durdum. Düşünceyi en yalın biçimde göstermek istiyordum. Biçimde, renk ve çizgi aynı değerde öğeler olarak görünmeliydi. Tek tual ve tek nesneyle sanatsal mesajlar verebilme üzerinde çalıştım.”
Doğrusu, daha işin başında kendine saptadığı ereğe ulaşmış Aytan; gerek 12 Nisan’da Akim’de açacağı sergide, gerek oradan alabileceğiniz kitabında çeşitli dönemlerde işlediği vazolara, kır görünümlerine, Boğaz resimlerine bakınca bunu siz de göreceksiniz.
Onun yapıtlarında günümüzün, çağımızın sorunları, dertleri, savaşları, kıyımları yok; bu allak bullak dünyada yaşayan insanlar da yok. Aytan Yetiş Doğu, kusursuz bir masal dünyasında yaşamayı, onu yansıtmayı seçmiş, göremediğim içinde fırtınalar kopsa da.
Sanat sığınıp şöyle bir soluk alacağımız dingin bir vâhaysa, Ayten’in dört dörtlük bir vâha yarattığı açık.
Sağol canım, masal da olsa, düş de olsa, insan kardeşlerine bu vâhayı hazırladığın için!
Cumhuriyet, 5 Nisan 2006
22 Mart 2006 Çarşamba
“ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ”
Bu, sevgili dostum Metin Aydoğan’ın son çalışması; geçirdiği epey tehlikeli işlemin ardından sanırım kendi kendine verdiği, bizimle paylaştığı çok değerli bir armağan.
Aydoğan’ın, “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam” başlığı altında topladığı bir ikilinin ikinci kitabı; ilkinden, “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı”ndan bu köşede söz etmiştim.
Metin, birinci kitapta Atamızın taa Selanik’te başlayan yurdumuzu, ulusumuzu kurtarma girişiminin Samsun’a çıkıştan İzmir’de sersem Yunanlıların denize dökülmesine dek uzanan bölümü anlatıyordu, en çarpıcı, en ayrıntılı biçimde.
Bu kitapta, Mustafa Kemâl, ordularımızın İzmir’e varışından hemen sonra, 18 Eylül 19227de, İkdam Gazetesi yazarı Yakup Kadri’ye şöyle diyor: “Millî mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız.” Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonraysa: “Ulusal Kurtuluş Savaşının ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız” diye yineliyor.
Ondan sonra, yine ta başından beri kafasında gezdirdiği tasarıyı gerçekleştirme işini girişir; Savaşı kazanan ilk Meclis’in yerine yenisini seçtirir; Ankara’yı yoktan var ederek çağdaş bir başkente dönüştürür; bütün bunları yaparken elbet sayısız engelle karşılaşır, hem de çoğunlukla en yakın arkadaşlarının, sözümona ülküdaşlarının yarattıklarıyla boğuşur. Ama ömür boyu yöntemi aynıdır: “Önemli kararların bütün ayrıntılarını ve zorluklarını ilk günden açıklayıp söylememek. Uygulamayı evrelere ayırmak, olayların gelişiminden yararlanmak, ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak.”
1938’de ölümüne dek bütün dünyanın çullandığı, yüzlerce yılın savaşlarıyla yorgun düşmüş Anadolu’yu nasıl bir ışığa kavuşturduğunu yeniden anımsamak istiyorsanız, hemen alın Metin Aydoğan’ın kitabını.
Şimdi, onun başka bir kitabının adıyla adlandıracağımız Bitmeyen Oyun’un güncel evresinde, ülkemiz bu kez tankla tüfekle değil, dolarla, kandırmacayla parçalanırken, Atamızın şu sözlerini henüz satılmamış olanlar yazıp göğüs ceplerine yerleştirmelidir:
“Devlet ve ulus, yaşamını ve bağımsızlığını kendi kaynaklarına, yâni kendi üretimine dayandırmalıdır. Asıl büyük önlem budur. Ulus, ürettiğinden daha çok tüketmemeli ve gereksindiğinden daha çoğunu istememelidir. Bin belaya karşı konarak, bin müsibet aşılarak ortaya çıkarılan ulusal varlık, salt geçimini sağlayamamak yüzünden bir daha tehlikeye atılmayacaktır. Büyük bir devrim yaptık. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa taşıdık. Birçok eskimiş kurumu yıktık. Bunların binlerce yandaşı olduğu ve fırsat kolladıkları unutulmamalıdır…Devrimin yasası, varolan bütün yasaların üzerindedir. Bizi öldürmedikçe, düşüncelerimizi boğmadıkça, başladığımız devrim bir an bile durmayacaktır. Devrimin içerden dışardan gelecek tehlikelere karşı korunması için, bütün ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir.”
Başta, “aman efendim, biz şimdi işbaşında bulunanların tersine, AB’ye onurumuzla girmeyi sağlayacağız” diyerek halkı kandıran Atatürk’ün partisi, Sivil Örümceğin Ağına Düşmemiş bütün parti ve örgütlerin, kurum ve kuruluşların, yurttaşların bu sözleri sabah akşam beş kez yüksek sesle okuyup yemin etmeleri gerekiyor.
Metin Aydoğan, bütün öbür yapıtları gibi, gerçek bir titreyip kendine gelme kaynağı hazırlamış; yürekten alkış.
Aydoğan’ın, “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam” başlığı altında topladığı bir ikilinin ikinci kitabı; ilkinden, “Mustafa Kemal ve Kurtuluş Savaşı”ndan bu köşede söz etmiştim.
Metin, birinci kitapta Atamızın taa Selanik’te başlayan yurdumuzu, ulusumuzu kurtarma girişiminin Samsun’a çıkıştan İzmir’de sersem Yunanlıların denize dökülmesine dek uzanan bölümü anlatıyordu, en çarpıcı, en ayrıntılı biçimde.
Bu kitapta, Mustafa Kemâl, ordularımızın İzmir’e varışından hemen sonra, 18 Eylül 19227de, İkdam Gazetesi yazarı Yakup Kadri’ye şöyle diyor: “Millî mücadelemizin ilk dönemi kapandı, şimdi ikinci dönemini açacağız.” Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonraysa: “Ulusal Kurtuluş Savaşının ilk bölümü bitti, şimdi ikincisine başlayacağız” diye yineliyor.
Ondan sonra, yine ta başından beri kafasında gezdirdiği tasarıyı gerçekleştirme işini girişir; Savaşı kazanan ilk Meclis’in yerine yenisini seçtirir; Ankara’yı yoktan var ederek çağdaş bir başkente dönüştürür; bütün bunları yaparken elbet sayısız engelle karşılaşır, hem de çoğunlukla en yakın arkadaşlarının, sözümona ülküdaşlarının yarattıklarıyla boğuşur. Ama ömür boyu yöntemi aynıdır: “Önemli kararların bütün ayrıntılarını ve zorluklarını ilk günden açıklayıp söylememek. Uygulamayı evrelere ayırmak, olayların gelişiminden yararlanmak, ulusun duygu ve düşüncelerini hazırlamak.”
1938’de ölümüne dek bütün dünyanın çullandığı, yüzlerce yılın savaşlarıyla yorgun düşmüş Anadolu’yu nasıl bir ışığa kavuşturduğunu yeniden anımsamak istiyorsanız, hemen alın Metin Aydoğan’ın kitabını.
Şimdi, onun başka bir kitabının adıyla adlandıracağımız Bitmeyen Oyun’un güncel evresinde, ülkemiz bu kez tankla tüfekle değil, dolarla, kandırmacayla parçalanırken, Atamızın şu sözlerini henüz satılmamış olanlar yazıp göğüs ceplerine yerleştirmelidir:
“Devlet ve ulus, yaşamını ve bağımsızlığını kendi kaynaklarına, yâni kendi üretimine dayandırmalıdır. Asıl büyük önlem budur. Ulus, ürettiğinden daha çok tüketmemeli ve gereksindiğinden daha çoğunu istememelidir. Bin belaya karşı konarak, bin müsibet aşılarak ortaya çıkarılan ulusal varlık, salt geçimini sağlayamamak yüzünden bir daha tehlikeye atılmayacaktır. Büyük bir devrim yaptık. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa taşıdık. Birçok eskimiş kurumu yıktık. Bunların binlerce yandaşı olduğu ve fırsat kolladıkları unutulmamalıdır…Devrimin yasası, varolan bütün yasaların üzerindedir. Bizi öldürmedikçe, düşüncelerimizi boğmadıkça, başladığımız devrim bir an bile durmayacaktır. Devrimin içerden dışardan gelecek tehlikelere karşı korunması için, bütün ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin bir yerde toplanması gerekir.”
Başta, “aman efendim, biz şimdi işbaşında bulunanların tersine, AB’ye onurumuzla girmeyi sağlayacağız” diyerek halkı kandıran Atatürk’ün partisi, Sivil Örümceğin Ağına Düşmemiş bütün parti ve örgütlerin, kurum ve kuruluşların, yurttaşların bu sözleri sabah akşam beş kez yüksek sesle okuyup yemin etmeleri gerekiyor.
Metin Aydoğan, bütün öbür yapıtları gibi, gerçek bir titreyip kendine gelme kaynağı hazırlamış; yürekten alkış.
8 Mart 2006 Çarşamba
AYLİN ÖZGÜL
Aylin Özgül’ü, İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde açtığı Vapuristanbul sergisiyle tanıyıp sevdim. Adının çağrıştırdığı kadar özgün görüntüler yakalayıp bize aktarmıştı.
Aylin, 1966’da Ankara’da doğmuş; Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’nde sahne ve görüntü sanatları eğitimi görmüş.
Gültekin Çizgen’le birlikte yaptığı bir gezide fotoğrafa vurulmuş; “dünyaya fotoğrafça bakmanın, bu duyguyu insanlarla paylaşmanın sınırsız haz ve heyecanını tatmış”.
2000-2002 yılları arasında İFSAK’ta renkli ve siyah-beyaz seminerlerine katılmış, oradaki “Şehir Hatları Vapurları” konulu siyah-beyaz belgesel çalışmasında yer almış. Bu çalışmanın sonunda daha uzun süreli, daha geniş kapsamlı bir çalışma yapmayı kararlaştırmış.
O arada yolu ister istemez İstanbul Fotoğraf Merkezi’ne düşmüş; Nevzat Çakırile Mehmet Kısmet’in öğrencisi olmuş.
Aldığı eğitime uygun bir işe girmiş, Metal Yapı adlı kuruluşun tanıtım bölümünde görev almış.
Hep söylüyorum ya, ömrümüz Demokritos’un o güzelim ikilisince belirleniyor: olasılık-gereklilik; Aylin için doğrusu çok verimli çalışmış bu ikili: hem büyük bir tutkuyla sevdiği bir hüner, uğraş edinmiş; hem de bu beceriyi en güzel değerlendirebileceği bir işe girmiş. Milyarlarca insana düşmeyecek bir talihle, işyeri, biriktirdiği güzel görüntüleri dört dörtlük bir kitapta toplamasını sağlamış. Ben nice usta ressam ya da fotoğrafçı tanıdım yaşamım boyunca, değil böyle bir kitap, şöyle ele gelir bir kitapçık yüzü göremeden göçüp gittiler bu dünyadan.
Çektiği, seçip bize sunduğu görüntülere bakınca, Aylin’in önce kendini, yaşadığı dünyayı, üzerindeki canlı cansız varlıkları; sonra özel olarak İstanbul’u, denizini tepesini, koyunu martısını, gemisini coşkuyla sevdiği görülüyor. Ne mutlu!
O ince uzun gemilerde gelip gidenleri, çalışanları sevecen gözüyle kucaklayıp görüntülemiş; sabahın ilk seferinde, erken kalkıp uykusuna doyamamış insanların pabuçlarını çıkarıp sıralara uzanışı; belki artık kullanılmadığı için çiçek bahçesine dönüştürülmüş Fener iskelesini; bekleme salonundan çıkıp talkı yola doğru yürüyenleri; iskele önünde balık ayıklayıp satanları; önünde hazır bekleyen iki tostuyla görkemli semaveri;makine dairesinin ortasındaki boş koltuğu; giden geminin ardından gelecek sefere kadar işsiz ve yalnız kalan karlı çanı; hamsili pilavın başına çökmüş insanları; onların yiyeceği pilavı karıştıran aşçıyı; bir Boğaz iskelesinin yanında yatan üç kayığı;yakında belki tarihe kavuşacak Haydarpaşa Garı’nın sanırım kaptan köşkünden görünüşünü; belli belirsiz Sarayburnu görüntüsü önündeki üç çalgıcıyı; kolu bilezik, elleri yüzük dolu gazete okuyan hanımı; çaydanlığın önüne sıralınmış güleryüzlü emekçileri; güvercin dolu iskelede giden gemiye bakan adamı; Kaptan Gündüz Aybay gemisi geçerken bir ağıcın dibinde karda oturan kadını; Kadıköy vapurundan Haydarpaşa Garı’na değil de denize bakan adamı; arabalıyla karşıya geçerken yorgun atının üstünü örten, torbasını boynuna geçirmiş meyveciyi; uzaklaşan gemisi, uçuşan martıları, kargasıyla Beşiktaş parkını sergiyi gezemeyenler için sunuyor bu özenli kitap.
“Ben bir İstanbullu olarak, tüm İstanbul halkının sevgilisi bu kıymetli kültür mirasını belgeleyerek gelecek nesillere aktarmaya gönüllü oldum.(…) Yaşadığımız çağın gereklerini yerine getirirken, geçmişimizden bize miras kalan kültür hazinelerimizi, geleneksel değerlerimizi teknolojinin acımasız ve tüketici sürecine kurban etmememiz gerekir” diyor Aylin.
O bir düşçü, sanatçı; oysa geçmişi bilmeyen, geleceğe hiç aldırmayan, şu anda olabildiğince çok parayı cebe indirmeyi yaşama biçimi seçmiş tanımdışı canavarların böyle bir kaygısı yok. Acımasız ve tüketici olan uygulayım (teknolji) değil, paradan başka bir amaç gütmeyen anamalcılık, buyuruculuk, sömürücülük.
Tek başına ne Aylin’in gücü yeter bu canavarı yola getirmeye, ne de başka birimizin; belki evrensel etkiye tepki yasası, Güney Amerika’daki gibi, en umutsuz anda bütün insanlığa yeni bir umut kapısı açar.
Yoksa, zaten insanın bu güzelim mavi gezegende yaşamaya hakkı kalmaz.
O belirsiz güne dek, Aylin’e, Fotoğraf Merkezi’ne, Metal Yapı’ya içten teşekkürler.
Cumhuriyet, 8 Mart 2006
Aylin, 1966’da Ankara’da doğmuş; Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi’nde sahne ve görüntü sanatları eğitimi görmüş.
Gültekin Çizgen’le birlikte yaptığı bir gezide fotoğrafa vurulmuş; “dünyaya fotoğrafça bakmanın, bu duyguyu insanlarla paylaşmanın sınırsız haz ve heyecanını tatmış”.
2000-2002 yılları arasında İFSAK’ta renkli ve siyah-beyaz seminerlerine katılmış, oradaki “Şehir Hatları Vapurları” konulu siyah-beyaz belgesel çalışmasında yer almış. Bu çalışmanın sonunda daha uzun süreli, daha geniş kapsamlı bir çalışma yapmayı kararlaştırmış.
O arada yolu ister istemez İstanbul Fotoğraf Merkezi’ne düşmüş; Nevzat Çakırile Mehmet Kısmet’in öğrencisi olmuş.
Aldığı eğitime uygun bir işe girmiş, Metal Yapı adlı kuruluşun tanıtım bölümünde görev almış.
Hep söylüyorum ya, ömrümüz Demokritos’un o güzelim ikilisince belirleniyor: olasılık-gereklilik; Aylin için doğrusu çok verimli çalışmış bu ikili: hem büyük bir tutkuyla sevdiği bir hüner, uğraş edinmiş; hem de bu beceriyi en güzel değerlendirebileceği bir işe girmiş. Milyarlarca insana düşmeyecek bir talihle, işyeri, biriktirdiği güzel görüntüleri dört dörtlük bir kitapta toplamasını sağlamış. Ben nice usta ressam ya da fotoğrafçı tanıdım yaşamım boyunca, değil böyle bir kitap, şöyle ele gelir bir kitapçık yüzü göremeden göçüp gittiler bu dünyadan.
Çektiği, seçip bize sunduğu görüntülere bakınca, Aylin’in önce kendini, yaşadığı dünyayı, üzerindeki canlı cansız varlıkları; sonra özel olarak İstanbul’u, denizini tepesini, koyunu martısını, gemisini coşkuyla sevdiği görülüyor. Ne mutlu!
O ince uzun gemilerde gelip gidenleri, çalışanları sevecen gözüyle kucaklayıp görüntülemiş; sabahın ilk seferinde, erken kalkıp uykusuna doyamamış insanların pabuçlarını çıkarıp sıralara uzanışı; belki artık kullanılmadığı için çiçek bahçesine dönüştürülmüş Fener iskelesini; bekleme salonundan çıkıp talkı yola doğru yürüyenleri; iskele önünde balık ayıklayıp satanları; önünde hazır bekleyen iki tostuyla görkemli semaveri;makine dairesinin ortasındaki boş koltuğu; giden geminin ardından gelecek sefere kadar işsiz ve yalnız kalan karlı çanı; hamsili pilavın başına çökmüş insanları; onların yiyeceği pilavı karıştıran aşçıyı; bir Boğaz iskelesinin yanında yatan üç kayığı;yakında belki tarihe kavuşacak Haydarpaşa Garı’nın sanırım kaptan köşkünden görünüşünü; belli belirsiz Sarayburnu görüntüsü önündeki üç çalgıcıyı; kolu bilezik, elleri yüzük dolu gazete okuyan hanımı; çaydanlığın önüne sıralınmış güleryüzlü emekçileri; güvercin dolu iskelede giden gemiye bakan adamı; Kaptan Gündüz Aybay gemisi geçerken bir ağıcın dibinde karda oturan kadını; Kadıköy vapurundan Haydarpaşa Garı’na değil de denize bakan adamı; arabalıyla karşıya geçerken yorgun atının üstünü örten, torbasını boynuna geçirmiş meyveciyi; uzaklaşan gemisi, uçuşan martıları, kargasıyla Beşiktaş parkını sergiyi gezemeyenler için sunuyor bu özenli kitap.
“Ben bir İstanbullu olarak, tüm İstanbul halkının sevgilisi bu kıymetli kültür mirasını belgeleyerek gelecek nesillere aktarmaya gönüllü oldum.(…) Yaşadığımız çağın gereklerini yerine getirirken, geçmişimizden bize miras kalan kültür hazinelerimizi, geleneksel değerlerimizi teknolojinin acımasız ve tüketici sürecine kurban etmememiz gerekir” diyor Aylin.
O bir düşçü, sanatçı; oysa geçmişi bilmeyen, geleceğe hiç aldırmayan, şu anda olabildiğince çok parayı cebe indirmeyi yaşama biçimi seçmiş tanımdışı canavarların böyle bir kaygısı yok. Acımasız ve tüketici olan uygulayım (teknolji) değil, paradan başka bir amaç gütmeyen anamalcılık, buyuruculuk, sömürücülük.
Tek başına ne Aylin’in gücü yeter bu canavarı yola getirmeye, ne de başka birimizin; belki evrensel etkiye tepki yasası, Güney Amerika’daki gibi, en umutsuz anda bütün insanlığa yeni bir umut kapısı açar.
Yoksa, zaten insanın bu güzelim mavi gezegende yaşamaya hakkı kalmaz.
O belirsiz güne dek, Aylin’e, Fotoğraf Merkezi’ne, Metal Yapı’ya içten teşekkürler.
Cumhuriyet, 8 Mart 2006
22 Şubat 2006 Çarşamba
“TAM İNSAN” ATATÜRK
Gazetelerde okumuşsunuzdur: zıpçıktı bir Amerikalı, Mussolini, Hitler gibi dünyanın paylaşımında görev almış gönüllü katillerle falan yarıştırmış, topu topu bir sayıyla geçirip dünyanın en büyük önderi seçmişti.
Sağolsun, henüz satılmamış bir Türk aydını, Prof. Dr. İlknur Güntürkün Kalıpçı yapılması gerekeni yapmış, elinin altındaki bütün yapıtları tarayarak Büyük Önder’le ilgili en çarpıcı, en sıradan anıları derlemiş. Aslında hepsini anımsatmak isterdim size, ama yerim dar, ister istemez seçeceğim.
“Çankaya’dan Meclis’e gelirken yol üstünde tek bir iğde ağacı varmış;Atatürk, onun önünden geçerken arabasını durup iner, selam verirmiş.Neden böyle yaptığını sorunca: ‘Ee, demiş, o yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az öbür neferler kadar bunun da selama hakkı var.’ Bir gün bir de bakıyor, ağaç kesilmiş. Yolu genişletmek için kesmişler. ‘Yahu,diyor, bana sorsaydınız o ağacı kurtaracak yol bulurdum.’ Sonra dayanamıyor, arabaya biniyor, sürücüyle arkadaşının önünde, hüngün hüngür ağlıyor.”
“Söğütözü’nde dinlenmeyi pek severmiş: ‘Ah şurada bir kulübem olsa’ dermiş. ‘İyi de kulübe yapılırken buradaki ağaçlar ne alacak?’ ‘Aman Paşam, bunlar söğüt ağacı, o gönülsüz ağaçtır, söker başka yere dikeriz, mutlaka tutar.’ Bir an düşünmüş, sonra:’ Tamam, buradaki ağaçları kendi ellerimle sökeceğim, kedi ellerimle dikeceğim, tuttuklarını göreceğim, o zaman kulübenin yapımına izin veririm.’
“Bir gün tarım mühendisi Tahsin Coşkan’ı yanına alıp bir yere götürür, buraya giderini kendi cebinden karşılayarak bir orman çiftliği kurmak istediğini söyler: gösterdiği yer bataklıktır, sivrisinek kaynamaktadır, hayvan leşleriyle doludur. Coşkan olmaz der; Atarürk de : ‘Ben en zorunu yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız’, diye yanıtlar.”Burası yurt toprağıdır, yazgısına bırakamayız.’ Ve o bataklığa çam, akasya, köknar diktirir. Bir üretimlik kurdurmuştur, süt ürünleri sağlamaktadır; 25 Mayıs 1933’te, yine kendi cebinden, Ankara halkını trenlere bindirtir, oraya getirtir, gerçek bir şenlik düzenler: Türkiye tarihin ilk Çevre Günü kutlanır. Dahası, orada hiçbir şey bitmez diyen tarım mühendisi Coşkan’ı ve daha başka uzmanları neden dinlemediğini soran arkadaşı Nebizade’ye şunları anlatır: ‘Coşkan’ın yanıtından sonra kılık değiştirip Çankaya’dan kaçtım, buraya geldim. Köylüler beni tanımadılar. Burada ağaç bitip bitmeyeceğini bana nasıl kanıtlarsınız? Diye sordum. Bana bir testi su, kazma kürek verdiler. Şurayı kazıp test iyi göm, iki gün sonra gel, biz sana olup biteni söyleriz.’ O iki günün Çankaya’da nasıl geçtiğini bir ben bilirim, bir de Tanrı. İki gün sonra gittim, testiyi çıkardım, içindeki su bitmişti. Köylüler:’ Ağa, dediler, testide su kalmamış, demek toprak suyu emiyor, bakma üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş buraya ne ekersen biçersin.’ Dolayısıyla, Coşkan’ın olumsuz durum bildirisi geldiğinde ben çoktan işe koyulmuştum.’
“Ve en güzeli, her şey ortaya çıktıktan sonra, Orman Çiftliği’nin başına Coşkan’ı getirir.”
“ Yıl 1914; Anafartalar’da gündüz yer yerinden oynuyor, güzelim Türk çocukları yurdumuzu bize armağan etmek için gözlerini kırpmadan can veriyorlar, etleri kemikleri havaya savruluyor. Bir tek iğde ağacına ağlayan adam, geceleri çadırında, kandil ışığında kitap okuyor. Okuduğu, Macar Türkbilimci Nemet ile Fransız Türkbilimci Devin’in Türk dilini inceleyen yapıtları; savaşın ortasında neden bunları okutuduğunu sorana verdiği yanıta bakın: ‘Savaştan sonra bu dilin değişmesi gerekiyor, onu saptamaya çalışıyorum.’
Bu kez 1916’dayız; Güneydoğu’da çarpışıyor; Bitlis’te, yaveri İzzet Çalışlar’ı çağırıp
elindeki deftere yazdırıyor: ‘Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınını özgürlüğe kavuşturmak, ona erkeğiyle aynı hakları sağlamaktır.’
Biliyorsunuz, dini imanı para olanlar buna benzer binlerce örnek saysanız, iyi ama ülke neyle çekilip çevrilecek? diye sorarlar. Anlamak isteyenler için, Sayın Kalıpçı’dan bir bilgi daha alacağım: 1919’da, yıkımın göbeğinde, bir Sterlin 605 kuruş; 1938’de, 19 yıl sonra, 616 kuruş.19 yılda topu topu %8 artmış; ama Mustafa Kemâl Atatürk’ün hastalığının ağırlaşmasından sonra geçen son 4 ayda ise paramızın değer yitirişi tam %15!
Bütün bunları neye mi borçlu? “Çocukluğumdan beri elime geçen iki kuruştan birini kitaba vermeseydim bugün yapabildiklerimin hiçbirini yapamazdım.”
İlknur Kalıpçı’nın bu güzel çalışması bir saptamayla bitiyor:
“İnsanüstü değildi Atatürk
Tam insandı!”
Cumhuriyet, 22 Şubat 2006.
Sağolsun, henüz satılmamış bir Türk aydını, Prof. Dr. İlknur Güntürkün Kalıpçı yapılması gerekeni yapmış, elinin altındaki bütün yapıtları tarayarak Büyük Önder’le ilgili en çarpıcı, en sıradan anıları derlemiş. Aslında hepsini anımsatmak isterdim size, ama yerim dar, ister istemez seçeceğim.
“Çankaya’dan Meclis’e gelirken yol üstünde tek bir iğde ağacı varmış;Atatürk, onun önünden geçerken arabasını durup iner, selam verirmiş.Neden böyle yaptığını sorunca: ‘Ee, demiş, o yediğim meyvenin, sığındığım gölgenin, soluduğum havanın bir neferi. En az öbür neferler kadar bunun da selama hakkı var.’ Bir gün bir de bakıyor, ağaç kesilmiş. Yolu genişletmek için kesmişler. ‘Yahu,diyor, bana sorsaydınız o ağacı kurtaracak yol bulurdum.’ Sonra dayanamıyor, arabaya biniyor, sürücüyle arkadaşının önünde, hüngün hüngür ağlıyor.”
“Söğütözü’nde dinlenmeyi pek severmiş: ‘Ah şurada bir kulübem olsa’ dermiş. ‘İyi de kulübe yapılırken buradaki ağaçlar ne alacak?’ ‘Aman Paşam, bunlar söğüt ağacı, o gönülsüz ağaçtır, söker başka yere dikeriz, mutlaka tutar.’ Bir an düşünmüş, sonra:’ Tamam, buradaki ağaçları kendi ellerimle sökeceğim, kedi ellerimle dikeceğim, tuttuklarını göreceğim, o zaman kulübenin yapımına izin veririm.’
“Bir gün tarım mühendisi Tahsin Coşkan’ı yanına alıp bir yere götürür, buraya giderini kendi cebinden karşılayarak bir orman çiftliği kurmak istediğini söyler: gösterdiği yer bataklıktır, sivrisinek kaynamaktadır, hayvan leşleriyle doludur. Coşkan olmaz der; Atarürk de : ‘Ben en zorunu yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız’, diye yanıtlar.”Burası yurt toprağıdır, yazgısına bırakamayız.’ Ve o bataklığa çam, akasya, köknar diktirir. Bir üretimlik kurdurmuştur, süt ürünleri sağlamaktadır; 25 Mayıs 1933’te, yine kendi cebinden, Ankara halkını trenlere bindirtir, oraya getirtir, gerçek bir şenlik düzenler: Türkiye tarihin ilk Çevre Günü kutlanır. Dahası, orada hiçbir şey bitmez diyen tarım mühendisi Coşkan’ı ve daha başka uzmanları neden dinlemediğini soran arkadaşı Nebizade’ye şunları anlatır: ‘Coşkan’ın yanıtından sonra kılık değiştirip Çankaya’dan kaçtım, buraya geldim. Köylüler beni tanımadılar. Burada ağaç bitip bitmeyeceğini bana nasıl kanıtlarsınız? Diye sordum. Bana bir testi su, kazma kürek verdiler. Şurayı kazıp test iyi göm, iki gün sonra gel, biz sana olup biteni söyleriz.’ O iki günün Çankaya’da nasıl geçtiğini bir ben bilirim, bir de Tanrı. İki gün sonra gittim, testiyi çıkardım, içindeki su bitmişti. Köylüler:’ Ağa, dediler, testide su kalmamış, demek toprak suyu emiyor, bakma üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş buraya ne ekersen biçersin.’ Dolayısıyla, Coşkan’ın olumsuz durum bildirisi geldiğinde ben çoktan işe koyulmuştum.’
“Ve en güzeli, her şey ortaya çıktıktan sonra, Orman Çiftliği’nin başına Coşkan’ı getirir.”
“ Yıl 1914; Anafartalar’da gündüz yer yerinden oynuyor, güzelim Türk çocukları yurdumuzu bize armağan etmek için gözlerini kırpmadan can veriyorlar, etleri kemikleri havaya savruluyor. Bir tek iğde ağacına ağlayan adam, geceleri çadırında, kandil ışığında kitap okuyor. Okuduğu, Macar Türkbilimci Nemet ile Fransız Türkbilimci Devin’in Türk dilini inceleyen yapıtları; savaşın ortasında neden bunları okutuduğunu sorana verdiği yanıta bakın: ‘Savaştan sonra bu dilin değişmesi gerekiyor, onu saptamaya çalışıyorum.’
Bu kez 1916’dayız; Güneydoğu’da çarpışıyor; Bitlis’te, yaveri İzzet Çalışlar’ı çağırıp
elindeki deftere yazdırıyor: ‘Savaştan sonra ilk işimiz Türk kadınını özgürlüğe kavuşturmak, ona erkeğiyle aynı hakları sağlamaktır.’
Biliyorsunuz, dini imanı para olanlar buna benzer binlerce örnek saysanız, iyi ama ülke neyle çekilip çevrilecek? diye sorarlar. Anlamak isteyenler için, Sayın Kalıpçı’dan bir bilgi daha alacağım: 1919’da, yıkımın göbeğinde, bir Sterlin 605 kuruş; 1938’de, 19 yıl sonra, 616 kuruş.19 yılda topu topu %8 artmış; ama Mustafa Kemâl Atatürk’ün hastalığının ağırlaşmasından sonra geçen son 4 ayda ise paramızın değer yitirişi tam %15!
Bütün bunları neye mi borçlu? “Çocukluğumdan beri elime geçen iki kuruştan birini kitaba vermeseydim bugün yapabildiklerimin hiçbirini yapamazdım.”
İlknur Kalıpçı’nın bu güzel çalışması bir saptamayla bitiyor:
“İnsanüstü değildi Atatürk
Tam insandı!”
Cumhuriyet, 22 Şubat 2006.
14 Şubat 2006 Salı
SALİ
PMP Basım Yayın, Mayıs’ta, AKM’de Sali (h) Turan’ın Yol Poşadları’nı sergilemiş; Erkal Yavi’nin tasarımıyla bir de kitabını basmış. Biz Mayıs başında Küba’yı gezmeye gittiğimiz için sergiyi gezemedim; ama hem önceki iki sergisinin, hem bunun kitabını yollamışlar, dolayısıyla kaybımı bir ölçüde giderdim.
Salih, kendi deyişiyle, “iki yaşlarında dağdaki dere yataklarında buldu renkle taşla başlamış çizmeye, tahtadan kom’un (yayla evinin) duvarlarına”.
Ve bütün coşkulu benzerleri gibi, çizip boyarken konuşup yazıyor; kitaptaki kendi kendine ya da karşısındakiyle konuşmalarını okurken yaşam-sanat anlayışı açıkça görülüyor.
İçten bir meraklı olarak, içinde bulunduğumuz evreni ve kendimizi anlayıp anlatmaya çalışırken, tek bir temel ilke görebildim bugüne dek: o güne dek yapılmış yorumlara eleştirel gözle bakabilmek ve kendi yorumunun özeleştirisi yapabilmek.
Günün birinde şöyle demiş anasına: “Ana, ha bu resmime bi şey söyle. Durdu, baktı.’Çok karışık uşağum’ dedi.”
Ondan önceki resimleri nasıldı bilmiyorum, ama anasının uyarısını ciddiye aldığı belli, elimizdekiler alabildiğine yalın.
Başka bir yerde şunu okuyoruz: “…Benim insanlarım çok ilginç, giysileri yok, ama çıplak da değiller. Kadın görmek istiyorsan kadın, erkek görmek istiyorsan erkek, yani ağırlıklı olarak ‘insan enerjisi’ni düşündüğüm için, orada cinsiyet sonraya kalıyor.”
Kitaptaki resimlere bakınca, bu dediğini de eksiksiz uyguladığını görüyorsunuz; eh zaten ancak düşündüğünü yapabileni özgün yorumcu saymıyor muyuz?
Bir söyleşide şöyle demiş: “Benim sonsuz modelim var.Meyhanedeki bir adam, sokaktaki şarapçı, güzel vücutlu kızlar, dostlarım, kim olursa benim modelimdir. Bulduğum yerde resme başlarım, çok hızlı çalışırım, çünkü ben insanları karşımda oturtmaktan çok, hareket hâlinde çiziyorum…”
Kitaptaki resimler, bu konuda da sözüyle özünün bir olduğunu kanıtlıyor.
Özlem Altunok’un bir sorusuna şu yanıtı veriyor: “Eğer yaşayarak ve duyarak farklı alanlar, yeni kompozisyonlar, yeni duygular edinirseniz, paradigmanız değişir, o zaman resim de değişir.(…) Görselliğin değişimiyle birlikte, o hızın içerisindeki atlamalar sırasında doğanız da değişiyor. Yoksa aynı hislerle, aynı bakışla istediğiniz yere gidin, aynı resmi yaparsınız.”
Yol poşadları, bunu da kusursuz uyguladığını gösteriyor.
“…Karşımda Selçuk Kalesi ana görsel uyarıcımdı. Dik yamaçlardan taşınan taşlar insanlarla yol alıp yoruluyorlardı. Hepsini görmeye başladım.Tepede korunaklı kalenin inşaatı başlamıştı. Sonra Kalenin içinde, kilise, cami. Gökyüzüne bakıyorlardı.Şaşkınlıkla durdum, ve ‘iki korku,bir yaşam’ dedim.
Tepeye çıkıp konaklıyorlar, aşağıdan gelecek insanlardan korktukları için. Tepede tapınaklar yapıyorlar, yukarıdan gelecek tanrıdan korktukları için.”
Ressam-ozan William Blake: “günahtan ve acı çekmekten korkan kişilikli olamaz” demiş; Salih’in bu ikisini de aştığı açıkça belli.
İki ünlü dostu ona renk çılgını demişler; bence çılgını değil vurgunu. Çünkü bizim o güzelim deyim uyarınca, can gözüyle bakabiliyor dünyaya:
“Yarasa değilim, ama gece görürüm. Tüm renklerin kaybolduğu anda, gecenin sonsuz karanlığında görürüm. Çünkü gündüz ışık altındaki bir ağaç, gece yine aynı yerde durur. Aynı güzellikte yaşar. Aynı renkleri taşıyarak. Karanlık güzellikleri yok edemez, örter. Benim görselliğim de örtü altındadır.”
“Eskizi tuvale geçirmek, yaşanmış bir heyecanın öldürülmesidir”, dese de, yaşamyolu boyunca tutkusu, coşkusu hiç bitmediğinden, içinde ya da dışında kendine yeni uyarıcılar bulmuş, birbirinden çarpıcı, yalın resimler yapmış. Ne büyük talih!
Sergi bitti elbet, ama o güzel kitap sizi bekliyor.
sbonaran@yahoo/hotmail.com
Salih, kendi deyişiyle, “iki yaşlarında dağdaki dere yataklarında buldu renkle taşla başlamış çizmeye, tahtadan kom’un (yayla evinin) duvarlarına”.
Ve bütün coşkulu benzerleri gibi, çizip boyarken konuşup yazıyor; kitaptaki kendi kendine ya da karşısındakiyle konuşmalarını okurken yaşam-sanat anlayışı açıkça görülüyor.
İçten bir meraklı olarak, içinde bulunduğumuz evreni ve kendimizi anlayıp anlatmaya çalışırken, tek bir temel ilke görebildim bugüne dek: o güne dek yapılmış yorumlara eleştirel gözle bakabilmek ve kendi yorumunun özeleştirisi yapabilmek.
Günün birinde şöyle demiş anasına: “Ana, ha bu resmime bi şey söyle. Durdu, baktı.’Çok karışık uşağum’ dedi.”
Ondan önceki resimleri nasıldı bilmiyorum, ama anasının uyarısını ciddiye aldığı belli, elimizdekiler alabildiğine yalın.
Başka bir yerde şunu okuyoruz: “…Benim insanlarım çok ilginç, giysileri yok, ama çıplak da değiller. Kadın görmek istiyorsan kadın, erkek görmek istiyorsan erkek, yani ağırlıklı olarak ‘insan enerjisi’ni düşündüğüm için, orada cinsiyet sonraya kalıyor.”
Kitaptaki resimlere bakınca, bu dediğini de eksiksiz uyguladığını görüyorsunuz; eh zaten ancak düşündüğünü yapabileni özgün yorumcu saymıyor muyuz?
Bir söyleşide şöyle demiş: “Benim sonsuz modelim var.Meyhanedeki bir adam, sokaktaki şarapçı, güzel vücutlu kızlar, dostlarım, kim olursa benim modelimdir. Bulduğum yerde resme başlarım, çok hızlı çalışırım, çünkü ben insanları karşımda oturtmaktan çok, hareket hâlinde çiziyorum…”
Kitaptaki resimler, bu konuda da sözüyle özünün bir olduğunu kanıtlıyor.
Özlem Altunok’un bir sorusuna şu yanıtı veriyor: “Eğer yaşayarak ve duyarak farklı alanlar, yeni kompozisyonlar, yeni duygular edinirseniz, paradigmanız değişir, o zaman resim de değişir.(…) Görselliğin değişimiyle birlikte, o hızın içerisindeki atlamalar sırasında doğanız da değişiyor. Yoksa aynı hislerle, aynı bakışla istediğiniz yere gidin, aynı resmi yaparsınız.”
Yol poşadları, bunu da kusursuz uyguladığını gösteriyor.
“…Karşımda Selçuk Kalesi ana görsel uyarıcımdı. Dik yamaçlardan taşınan taşlar insanlarla yol alıp yoruluyorlardı. Hepsini görmeye başladım.Tepede korunaklı kalenin inşaatı başlamıştı. Sonra Kalenin içinde, kilise, cami. Gökyüzüne bakıyorlardı.Şaşkınlıkla durdum, ve ‘iki korku,bir yaşam’ dedim.
Tepeye çıkıp konaklıyorlar, aşağıdan gelecek insanlardan korktukları için. Tepede tapınaklar yapıyorlar, yukarıdan gelecek tanrıdan korktukları için.”
Ressam-ozan William Blake: “günahtan ve acı çekmekten korkan kişilikli olamaz” demiş; Salih’in bu ikisini de aştığı açıkça belli.
İki ünlü dostu ona renk çılgını demişler; bence çılgını değil vurgunu. Çünkü bizim o güzelim deyim uyarınca, can gözüyle bakabiliyor dünyaya:
“Yarasa değilim, ama gece görürüm. Tüm renklerin kaybolduğu anda, gecenin sonsuz karanlığında görürüm. Çünkü gündüz ışık altındaki bir ağaç, gece yine aynı yerde durur. Aynı güzellikte yaşar. Aynı renkleri taşıyarak. Karanlık güzellikleri yok edemez, örter. Benim görselliğim de örtü altındadır.”
“Eskizi tuvale geçirmek, yaşanmış bir heyecanın öldürülmesidir”, dese de, yaşamyolu boyunca tutkusu, coşkusu hiç bitmediğinden, içinde ya da dışında kendine yeni uyarıcılar bulmuş, birbirinden çarpıcı, yalın resimler yapmış. Ne büyük talih!
Sergi bitti elbet, ama o güzel kitap sizi bekliyor.
sbonaran@yahoo/hotmail.com
8 Şubat 2006 Çarşamba
ALİ EKBER ÇİÇEK
İsmet Arslan’ın Berfin Bahar Dergisi, 95. sayısında türkülerimizin usta yorumcusu Ali Ekber Çiçek’e baş köşeyi ayırmış; çok iyi etmiş elbet.
Ben bir asker çocuğu olarak ilkin biricik yayın aracı olan radyoda şarkıları dinleyerek büyüdüm; sonra buna hafit Batı müziği eklendi; Üniversite’ye girdikten sonra, arkadaşlarımın birinin evinde ilk kez klasik müzikle, Rossini’nin Cezayir’de Bir İtalyan Kızı’nın açılış müziğini dinleyerek tanıştım. Güzelim halk türkülerimize gelişimse ancak 1964 yılında, Cevat Çapan’ın evinde Ruhi Su’nun o dönemde gizli gizli elden ele aktarılan, sevgili Ziya Şav’ın evinde alınmış bandı dinleyerek oldu.
Ondan sonra, yine radyoda tek ya da toplu türküleri seçerek dinlemeye başladık; o dönemde büyük bir özenle, saygıyla hazırlanan izlencelerde bir ikili, Cemile Cevher-Ali Ekber çifti, gerek seçtikleri türkülerle, gerek öbürlerinden kolayca ayrılan saygılı yorumlarıyla dikkatimizi çekti; edindiğim ilk kayıt aygıtıyla bu izlenceleri saptamaya başladım.
Ali Ekber Çiçek, Hz Davut’tan ödünç aldığı tok sesiyle, insanı hayran bırakan saz çalışıyla Sevil’le benim gönüllerimizde hemen taht kurdu. Ve bu taht hâlâ sapasağlam duruyor.
Ali Ekber, Orta Asya’da Şamanların oluşturduğu hamuru Anadolu’ya taşımış olanların torunu; yalnız insanı havalara uçuran güzel ezgiler çalıp söylemiyor. Ayrıca, her türküsü, deyişi, insan kardeşlerine bilgece, uygarca yaşama öğütleri veriyor.
Humay kuşu yere düştü ölmedi
Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı
Dedim yâre gidem nasip olmadı
Ağlama gözlerim Mevlâm kerimdir.
*
Uçtu gönül kuşu hâlâ dönmedi
Akan gözyaşlarım birden dinmedi
Bir dost buldum o da dertten bilmedi
Yalnız kaldım acı dillere karşı.
*
Geldim şu âlemi ıslah edeyim
Özümü meydanda buldum sonradan
Zaman mahlûkuna göynümü verdim
Sermayeden zarar ettim sonradan.
*
Kırma gönül şişesini
Yapan bulunmaz bulunmaz
Yıkma Hak’kın bahçesini
Ören bulunmaz bulunmaz.
Hüseyin Kenan Gönen’le söyleşirken, sazı için şunları söylüyor: “Bizim Erzincan’da, düğün derneklerde klarnet, keman, cümbüş çalarlar. Sazımız sadece evlerde, cemlerde; bir de ağır misafir geldiği zaman çalınır. Saz dışarıya çıkmaz. Zaten Muharrem ayında da perdesinden kırmızı kurdele ile bağlanır, hiç çalınmaz.”
…
“Bizim cemden birisi çıkıp da bir başka insanın yüzüne tebessümsüz bakarsa onun derdine derman olmaz. Kapında fantom uçağın olacak; varın içinde yok olacaksın, felsefemiz budur. Yunus’un bir sözü var:’Yaradanı severim yaratılandan ötürü’”.
Zaten çok sevdiğim türkülerinden birinde şöyle der:
Hak’kın cemâlin görmek diler isen
Nûr ile pâk olup insanla görüş
Kendi cemâlin görmek diler isen
Nûr ile pâk olup kendinle görüş.
Sevgili Ali Ekber Çiçek, her şeyin herkesin çürüyüp yozlaştığı bir dünyada ömür boyu bu kadar soylu, onurlu kaldığın; ışığınla bizi arıttığın için sonsuz teşekkürler.
Cumhuriyet, 8 Şubat 2006
Ben bir asker çocuğu olarak ilkin biricik yayın aracı olan radyoda şarkıları dinleyerek büyüdüm; sonra buna hafit Batı müziği eklendi; Üniversite’ye girdikten sonra, arkadaşlarımın birinin evinde ilk kez klasik müzikle, Rossini’nin Cezayir’de Bir İtalyan Kızı’nın açılış müziğini dinleyerek tanıştım. Güzelim halk türkülerimize gelişimse ancak 1964 yılında, Cevat Çapan’ın evinde Ruhi Su’nun o dönemde gizli gizli elden ele aktarılan, sevgili Ziya Şav’ın evinde alınmış bandı dinleyerek oldu.
Ondan sonra, yine radyoda tek ya da toplu türküleri seçerek dinlemeye başladık; o dönemde büyük bir özenle, saygıyla hazırlanan izlencelerde bir ikili, Cemile Cevher-Ali Ekber çifti, gerek seçtikleri türkülerle, gerek öbürlerinden kolayca ayrılan saygılı yorumlarıyla dikkatimizi çekti; edindiğim ilk kayıt aygıtıyla bu izlenceleri saptamaya başladım.
Ali Ekber Çiçek, Hz Davut’tan ödünç aldığı tok sesiyle, insanı hayran bırakan saz çalışıyla Sevil’le benim gönüllerimizde hemen taht kurdu. Ve bu taht hâlâ sapasağlam duruyor.
Ali Ekber, Orta Asya’da Şamanların oluşturduğu hamuru Anadolu’ya taşımış olanların torunu; yalnız insanı havalara uçuran güzel ezgiler çalıp söylemiyor. Ayrıca, her türküsü, deyişi, insan kardeşlerine bilgece, uygarca yaşama öğütleri veriyor.
Humay kuşu yere düştü ölmedi
Dünya Sultan Süleyman’a kalmadı
Dedim yâre gidem nasip olmadı
Ağlama gözlerim Mevlâm kerimdir.
*
Uçtu gönül kuşu hâlâ dönmedi
Akan gözyaşlarım birden dinmedi
Bir dost buldum o da dertten bilmedi
Yalnız kaldım acı dillere karşı.
*
Geldim şu âlemi ıslah edeyim
Özümü meydanda buldum sonradan
Zaman mahlûkuna göynümü verdim
Sermayeden zarar ettim sonradan.
*
Kırma gönül şişesini
Yapan bulunmaz bulunmaz
Yıkma Hak’kın bahçesini
Ören bulunmaz bulunmaz.
Hüseyin Kenan Gönen’le söyleşirken, sazı için şunları söylüyor: “Bizim Erzincan’da, düğün derneklerde klarnet, keman, cümbüş çalarlar. Sazımız sadece evlerde, cemlerde; bir de ağır misafir geldiği zaman çalınır. Saz dışarıya çıkmaz. Zaten Muharrem ayında da perdesinden kırmızı kurdele ile bağlanır, hiç çalınmaz.”
…
“Bizim cemden birisi çıkıp da bir başka insanın yüzüne tebessümsüz bakarsa onun derdine derman olmaz. Kapında fantom uçağın olacak; varın içinde yok olacaksın, felsefemiz budur. Yunus’un bir sözü var:’Yaradanı severim yaratılandan ötürü’”.
Zaten çok sevdiğim türkülerinden birinde şöyle der:
Hak’kın cemâlin görmek diler isen
Nûr ile pâk olup insanla görüş
Kendi cemâlin görmek diler isen
Nûr ile pâk olup kendinle görüş.
Sevgili Ali Ekber Çiçek, her şeyin herkesin çürüyüp yozlaştığı bir dünyada ömür boyu bu kadar soylu, onurlu kaldığın; ışığınla bizi arıttığın için sonsuz teşekkürler.
Cumhuriyet, 8 Şubat 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
