Işıkla biçim yaratma sanatını, fotoğrafı sanırım kendimi, dünyamızı, evrenimizi algılamaya başladığım günden beri tutkuyla seviyorum; ister duruk olsun, isten devingen. Yalnız basılı olan örnekler arasındaysa, yine aynı güden bu yana bir ad sürekli gözüme çarpardı: İbrahim Zaman.
Derken, olasılık+gereklilik ikilisi, bir gün onu Ulusal Kanal’da konuk etmeme izin verdi; o gün bayıldığım fotoğrafları çeken insana daha çok bayıldım; söyleşi sırasında bir ara değindiğimiz, “zanaat mı önemli, sanat mı? ” sorusuna canlı yanıttı sevgili İbrahim: “hangi anlatım aracını kullanırsanız kullanın, önce onunla her gün daha ustaca oynamayı bilmiyorsanız, zanaattan sanata, kişisel anlatıma, yaratışa geçemezsiniz.”
Sevgili babası onu abisi gibi terzi yapmak istemiş, ama İbrahim bu zanaata hiç yakınlık duyamamış – iyi ki duyamamış elbet. İmdadına abisi yetişmiş, onu fotoğrafçı bir arkadaşının yanına çırak vermiş, ve büyük sevda daha kırmızı ışıklı karanlık odaya girdiği an başlamış. İlkin ustası gibi, hani şu “vesikalık” dediğimiz resimleri çekerek işe başlamış; ardından, boş zamanlarında, kırlarda bayırlarda dolaşırken, ışık oyunlarını şiirsel bir anlatımla yakalamaya girişmiş, ve kendisi gibi geçen yıl 50. Sanat yılını tamamlayan ortak dostumuz Gültekin Çizgen’in güzel deyişiyle, “tam gün çalışan fotoğraf sevdalısı” olup çıkmış.
Adını taşıyan siteye girerseniz, hem bu 50 yıldaki ürünlerini, hem kazandığı ödülleri, kitaplarını görürsünüz.
Ben albümleri arasından “Tarlalar”a yazdığı önsözden kısa bir alıntı yapayım, kendine, dünyaya, uğraşına nasıl baktığını özetlemek üzere:
“Binlerce yıl önce insanoğlu toprağı tanıdı. Sonra onu işledi. Tarıma elverişli araziler hâline getirdi.(…)Çocukluğumda tarlalarda oynar, içlerinde gezinir, ekilenleri tanımaya çalışırdım. Doğanın bağrında kendimi çok mutlu hissederdim. Bir yandan bu toprağı işleyen çilekeş Anadolu insanının inanılmaz şartlarda harcadığı çabayı, göğüslediği zorlukları görürdüm. Özellikle köylü kadınların daima başrolde, bazen çift sürmekte, bazen çapa yapmakta oldukların görür, onlar için içlenirdim. (Hâlâ öyleyim.) Oysa onlar yaşam biçimi kabul ettikleri bu uğraştan hiç şikayetçi görünmezlerdi. Şen şakrak işlerin sürdürürlerdi.
Kırsal alanda ovalara, bayırlara serpilmiş uçsuz bucaksız tarlalar arasında, parsel parsel ayrılmış arazilere herkesin ayrı zamanlarda ektiği ürünler nedeniyle meydana gelen renk cümbüşü beni daima derinden etkilemiştir. (…)
Araziye kuşbakışı bir göz attığınızda, usta ressamları ve grafikçileri kıskandıracak bir renk cümbüşü, lekeler ve grafik oluşumlar karşısında şaşkınlığınız gizleyemezsiniz. Mutlulukla seyre dalar gidersiniz. Toprak, Âşık Veysel’in ‘sadık’ yâridir. Yunus Emre de sarı çiğdeme sorar: “Anan baban var mıdır?/Ne sorarsın be Derviş? Anam yer,babam yağmur” yanıtını alır. (…) Ben ne Âşık Veysel gibi ozan, ne Yunus Emre gibi ermişim. Fakat ben de fotoğraf diliyle muradımı anlatabildiğimi sanıyorum.
Fotoğrafçı olarak yaşamım boyunca toprağa, tarlaya olan tutkumu; onun fotoğrafik yanlarını keşfedip görüntülemeye, ortaya koymaya çalıştım. Dolayısıyla bu görselliği sizlerle paylaşmaktan mutluyum.”
Yukarıda belirttiğim gibi, sevgili İbrahim Zaman, zanaatını kusursuz öğrendiği; her gün kendini aşmayı amaç edindiği için, ister tarlaları, ister dünyanın dört bir yanında insan kardeşlerini çeksin, onlara bitmez tükenmez, koşulsuz, içten bir sevgiyle bakmayı ve gördüğünü en şiirsel dille anlatmayı başarmış.
Doğrusu olasılık+gereklilik ikilisi onda da kusursuz buluşmuş, bize tadına doyulmaz bir armağan vermişler. Ömrün uzun olsun alçakgönüllü, ozan ruhlu, sevgi kaynağı güzel dostum!
21 Ocak 2009 Çarşamba
7 Ocak 2009 Çarşamba
PERA’DA BERCHT
Anamalcı barbarlığın, onun şu an yeryüzündeki simgesi ABD’nin ve şımarık yavrusu İsrail’in istedikleri an kentleri, ülkeleri bomba yağmuruna tutabildikleri; çoluk çocuk genç yaşlı demeden binlerce, milyonlarca kişiyi paramparça edebildikleri bir yerde sanata, sanatçıya yer olmaz, olamaz aslında. Ama bütün canlar çıkmadan pes edilmiyor şükür, herkes bulunduğu köşede yiğitçe direniyor.
Nesrin Kazankaya ve Pera Tiyatrosu da bunlardan biri; günde 24 saat bütün araçlarla beyinleri yıkanan, boşaltılan; en sıradan yaşama olanakları hızla ellerinden alınan yığınlara sanat aracılığıyla iyiyi, doğruyu, güzeli anımsatmaya çabalıyor. Bunu yaparken de haklı olarak eski, günü geçmeyen büyük ustalara sesleniyor. Bu yılki oyunu Brecht’in yapıtlarından bölümlerle ve yazarın “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarfından uyarlanmı.Çevirilerini Yücel Erten’in yaptığı oyunlar şunlar: Şvayk 2.Dünya Savaşında, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Üç Kuruşluk Opera.
Levent Öktem, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özden İlker Yiğen, Linda Çandır öykülerdeki değişik kişileri büyük bir inançla, coşkuyla canlandırmak üzere koşup terliyorlar. Hele Levent Öktem, bunca yıllık deneyimiyle, bütün yapıyı sırtında taşıyor.
Ezgi Kasapoğlu, Ozan Bayraşa, İzi Eli, Zafer Atalay, Hasan Dağlar, Zafer Oğuz ve Bekir Önal’dan oluşan küçük küme de müziği üstlenmiş.
Topluluğun inancı, sevdası, Vecdi Sayar’la el ele verip aslında olmayan şeyi, sahneyi yaratmış, bezemiş; en sıradan donanımlarla bizi alıp öykünün geçtiği çeşitli yerlere uçuruyorlar.
Sevda masalının giysileri her zamanki gibi Nilüfer Moayeri’den.
Dramaturjiyi Şafak Eruyar, dansları Erdinç Anaz, ışığı Yüksel Aymaz, şarkıların topluluk tarafından söylenmesini de Ezgi Kasapoğlu üstlenmiş.
Sevgili Nesrin Kazankaya, bu kez oyuncu olarak yer almadığı bu çalışmada her zamanki gibi titiz bir ön hazırlık yapmış; dönemin kısa tarihçesini özetlemiş; program kitapçığının sonuna Maksim Gorki’den, Wilhelm Reich’tan alıntılar koymuş. İlgilenenler bilir, insanlık tarihinde zorba buyurganlığın (faşizmin) kökenini görüp çözümlemesini en iyi yapanların başında gelir Wilhelm Reich. Onun bilimsel gözlemlerine göre, ana karnından başlayarak dirimsel enerjisini sevme-sevişme/ çalışıp üretme/ ve bunları doğru yapabilmek için sürekli gerçek bilgiler edinme işlevlerinde tüketemeyen insanlar doğru, sağlıklı yaşama yolundan sapıyor, önce kendilerine, sonra türdaşlarına da, yeryüzündeki bütün varlıklara da işkence eder duruma geliyorlar.
Brecht Usta, bütün şarkılarda unutulmayacak dersler vermiş insan kardeşlerine; bakın ne diyor Artoro Ui son şarkısnda:
Bu kirli, bu kanlı tarihi yasanlar / Hırsızlar, katiller ve kalpazanlar / Bu kirli bu kanlı tarihi yazanlar / Hırsızlar, katiller, kalpazanlar.
Aramızdan çıktı bu kanlı kasap / Onu biz besledik bu nasıl hesap?
Aç gözünü dostum / Bu böyle gitmez / Görmeyi öğren / Yalnız bakmak yetmez.
Evet, görmek; gördükten sonra yapılması gerekeni yapmayı göze almak gerekiyor elbet. Ancak, bunun için, tıpkı kullandığımız bilgisayarlar gibi, beyinlerimize önce doğru izlencelerin yüklenmiş olması gerekli.
Bu hesapla, hemen hemen olanaksız gibi gözüküyor insanlığın bu çıkmazdan sıyrılabilmesi; oysa gerek evrenin kendisi, gerek çok küçük bir benzeri olan insan beyni olanaksız gözükeni başarmış hep. En yakın, en umut verici örneği, 500 yıllık amansız sömürüden sonra, öncü Küba’nın ardına düşüp birer birer uyanan, anamalcı akılsızlığa-düzensizliğe son vermeye yemin eder Güney Amerika halkları.
İnsanlık tarihinin benzersiz yıldızı Mustafa Kemâl Atatürk’ün kalıtına sahip çıkıp Güney Amerikalı kardeşlerimize katılacağımız günü beklerken, hemen koşun Pera’daki oyuna.
Cumhuriyet, 7 Ocak 2009.
Nesrin Kazankaya ve Pera Tiyatrosu da bunlardan biri; günde 24 saat bütün araçlarla beyinleri yıkanan, boşaltılan; en sıradan yaşama olanakları hızla ellerinden alınan yığınlara sanat aracılığıyla iyiyi, doğruyu, güzeli anımsatmaya çabalıyor. Bunu yaparken de haklı olarak eski, günü geçmeyen büyük ustalara sesleniyor. Bu yılki oyunu Brecht’in yapıtlarından bölümlerle ve yazarın “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarfından uyarlanmı.Çevirilerini Yücel Erten’in yaptığı oyunlar şunlar: Şvayk 2.Dünya Savaşında, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Üç Kuruşluk Opera.
Levent Öktem, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özden İlker Yiğen, Linda Çandır öykülerdeki değişik kişileri büyük bir inançla, coşkuyla canlandırmak üzere koşup terliyorlar. Hele Levent Öktem, bunca yıllık deneyimiyle, bütün yapıyı sırtında taşıyor.
Ezgi Kasapoğlu, Ozan Bayraşa, İzi Eli, Zafer Atalay, Hasan Dağlar, Zafer Oğuz ve Bekir Önal’dan oluşan küçük küme de müziği üstlenmiş.
Topluluğun inancı, sevdası, Vecdi Sayar’la el ele verip aslında olmayan şeyi, sahneyi yaratmış, bezemiş; en sıradan donanımlarla bizi alıp öykünün geçtiği çeşitli yerlere uçuruyorlar.
Sevda masalının giysileri her zamanki gibi Nilüfer Moayeri’den.
Dramaturjiyi Şafak Eruyar, dansları Erdinç Anaz, ışığı Yüksel Aymaz, şarkıların topluluk tarafından söylenmesini de Ezgi Kasapoğlu üstlenmiş.
Sevgili Nesrin Kazankaya, bu kez oyuncu olarak yer almadığı bu çalışmada her zamanki gibi titiz bir ön hazırlık yapmış; dönemin kısa tarihçesini özetlemiş; program kitapçığının sonuna Maksim Gorki’den, Wilhelm Reich’tan alıntılar koymuş. İlgilenenler bilir, insanlık tarihinde zorba buyurganlığın (faşizmin) kökenini görüp çözümlemesini en iyi yapanların başında gelir Wilhelm Reich. Onun bilimsel gözlemlerine göre, ana karnından başlayarak dirimsel enerjisini sevme-sevişme/ çalışıp üretme/ ve bunları doğru yapabilmek için sürekli gerçek bilgiler edinme işlevlerinde tüketemeyen insanlar doğru, sağlıklı yaşama yolundan sapıyor, önce kendilerine, sonra türdaşlarına da, yeryüzündeki bütün varlıklara da işkence eder duruma geliyorlar.
Brecht Usta, bütün şarkılarda unutulmayacak dersler vermiş insan kardeşlerine; bakın ne diyor Artoro Ui son şarkısnda:
Bu kirli, bu kanlı tarihi yasanlar / Hırsızlar, katiller ve kalpazanlar / Bu kirli bu kanlı tarihi yazanlar / Hırsızlar, katiller, kalpazanlar.
Aramızdan çıktı bu kanlı kasap / Onu biz besledik bu nasıl hesap?
Aç gözünü dostum / Bu böyle gitmez / Görmeyi öğren / Yalnız bakmak yetmez.
Evet, görmek; gördükten sonra yapılması gerekeni yapmayı göze almak gerekiyor elbet. Ancak, bunun için, tıpkı kullandığımız bilgisayarlar gibi, beyinlerimize önce doğru izlencelerin yüklenmiş olması gerekli.
Bu hesapla, hemen hemen olanaksız gibi gözüküyor insanlığın bu çıkmazdan sıyrılabilmesi; oysa gerek evrenin kendisi, gerek çok küçük bir benzeri olan insan beyni olanaksız gözükeni başarmış hep. En yakın, en umut verici örneği, 500 yıllık amansız sömürüden sonra, öncü Küba’nın ardına düşüp birer birer uyanan, anamalcı akılsızlığa-düzensizliğe son vermeye yemin eder Güney Amerika halkları.
İnsanlık tarihinin benzersiz yıldızı Mustafa Kemâl Atatürk’ün kalıtına sahip çıkıp Güney Amerikalı kardeşlerimize katılacağımız günü beklerken, hemen koşun Pera’daki oyuna.
Cumhuriyet, 7 Ocak 2009.
24 Aralık 2008 Çarşamba
GÜLTEKİN ÇİZGEN
Gültekin’i tam olarak ne zaman, hangi koşullarda tanıdığımı anımsayamıyorum şimdi; ama Nişantaşı’nda küçük bir ev, tanıdık yüzler geliyor gözümün önüne; ve cıvıl cıvıl konuşkan, şakacı, aslında çok iyi bilmese de araya durmadan Osmanlıca sözcükler ve deyimler katan bir delikanlı. Fotoğrafın ülkemizde henüz emeklediği yıllar.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
10 Aralık 2008 Çarşamba
“BÖL VE YUT”
Sevgili Bânû Avar’ın, geçen Mayıs’ta, kâğıt üzerinde sözleşmesi sürerken, izlencesinin son bölümünü kurgularken küt diye işten atılışını anımsıyorsunuzdur sanırım. Aslında bu, Türkiye’de bağımsızlığı, onurlu duruşu savunan her kişi ve kuruma yöneltilen toptan saldırısının bir parçasıydı; daha Ergenekon denen o inanılmaz hukuk ve insanlık ayıbı başladığı gün, küresel harakiri’ye baş koymuş sersemlerin yurdumuzdaki bütün karşıçıkanları susturmaya kararlı oldukları belliydi. Bânû Avar da onlar arasındaydı, çünkü en çok izlenen belgesellerden birini hazırlıyordu; öyle demokrasi, çok seslilik gibi cicili sözlere bakmayın elbet.
Avar, TRT’deki son dizisinin “13 Ülkede Batı Projeleri” başlığını taşıyan bölümünde kullandığı metinleri, Remzi Kitabevi’nin bastığı Böl ve Yut’ta toplamış. Kitabın üst başlığı da çok tanıdık: “Batı’nın politikaları bugün de aynı”. Bakın ne diyor kitabın önsözünde:
“2007’nin birinci döneminde gittiğim 13 ülkenin hâl-i pürmelâli bu kitapta derledim.
İngilizlerin ‘böl ve hükmet’ olarak özetlediği sömürge kuralını kitaba ad olarak seçmiştim. Ama bir ağabeyimin önerisiyle ‘Böl ve Yut’ olarak değiştirdim. Sınırlar Arasında programanın son yolculuk notlarını kapsayan bu kitapta, Ortadoğu’da İngiliz eliyle yaratılan İsrail devletini; Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika ve Uzak Asya’da kopyalama çalışmalarından örnekler sunulmaktadır. Batı emperyalizminin dünyanın çeşitli coğrafyalarında yer alan birçok ülkede ‘Böl ve Yut’ şablonunu nasıl uyguladığını anlatmaya çalıştım. Bu şalon ilk kez Ortadoğu’da İsrail devleti yaratılarak uygulandı.
Kitapta, bu 13 ülkede, benzer metotlar uygulanarak hakların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu devletlerin arasına nasıl kamalar sokulduğunu ve ‘amaca ulaşmak için’ değişmez bir yöntemin, ‘işbirlikçiler’ vasıtasıyla nasıl sahnelendiğini okuyacaksınız.
Emyeryalizmin baskısına başkaldıranları, boyun eğenlerle kıyaslayacaksınız. Gözyaşı ve kana bulanmış ülkelerde iç ve dış ‘bedhahların’ marifetlerinden örnekler bulacaksınız… Ve her ülkede sahneye konulan oyunların şifresinin yüzyıllardır ne kadar benzer olduğuna bir kez daha şaşacaksınız…
Batı’nın ‘Böl ve Yut’ oyunu aslında zayıf temeller üzerinde duruyor. Halkın örgütlü birliği Batı’nın oyununu bozuyor.
O yüzden bunca cefa, işkence, yalan ve kan!
Ama her şeye rağmen tarih, sahnelenen oyunun uzun vadede işe yaramadığını birçok örnekle anlatıyor… Durum, direnen halkların yeni destansı örneklerine şahit olacağımızı müjdeliyor…”
Kapağına sevgili Bânû Avar’ın ışıl ışıl bakışlarını yansıtan bir resminin konduğu kitap, bütün gerçekçi, belgeli yapıtlar gibi, çok karanlık, karamsar sayfalar, bölümler içerse de, coşkulu devrimcilere özgü evrenin yapısında varolan etkiye tepki kuralını eksiksiz bilen bir insanın somut umutlarını da taşıyor, yansıtıyor her zamanki gibi
Gerçi, bu yıl ön sarsıntılarını yaşadığımız anamalcı çöküş, elindeki kandırma araçlarıyla, günde 24 saat, bütün boyalı kanal ve gazetelerle çekilenlerin, çekileceklerin doğru olmadığını yaymayı sürdürse; batışını gizlemek üzere eskiyen Solgun Yüz’ün yerine, kandırıcı Çukulatı’yı geçirse de, asıl hastalık yerli yerinde duruyor: insanların gerçek gereksinmelerini karşılayacak doğal ürünler üretmeden; onların yalan dolanla değil gerçek somut bilgilerle donatılmalarını; herkesin koşulsuz eşit parasız sağlık güvencesine kavuşturulmasını sağlamadan; başka bir deyişle, anamalcı düzensizlik ve kıyımın yerine küresel dayanışma, yardımlaşma, sevgiyi paylaşma düzenini geçirmeye; bunun içinde en azından son bir iki yüzyıldan beri yaptığımız gibi sorumsuz bir savurganlık içinde çılgınca yaşamak yerine, kemer sıkmaya, sorumlu ve ölçülü davranmaya bütün dünyaca yemin etmeden en küçük bir düzelme umudu yok, olamaz da!
İnsanlığın yarın nasıl yaşaması gerektiğine, 2009’da onurlu Devrim’inin 50. Yılı’nı kutlayacak Küba ya da birer ikişer onun inançlı yoluna giren Güney Amerika ülkeleri canlı örnektir. İş işten geçmeden kavrayabilirsek…
Cumhuriyet, 10 Aralık 2008.
Avar, TRT’deki son dizisinin “13 Ülkede Batı Projeleri” başlığını taşıyan bölümünde kullandığı metinleri, Remzi Kitabevi’nin bastığı Böl ve Yut’ta toplamış. Kitabın üst başlığı da çok tanıdık: “Batı’nın politikaları bugün de aynı”. Bakın ne diyor kitabın önsözünde:
“2007’nin birinci döneminde gittiğim 13 ülkenin hâl-i pürmelâli bu kitapta derledim.
İngilizlerin ‘böl ve hükmet’ olarak özetlediği sömürge kuralını kitaba ad olarak seçmiştim. Ama bir ağabeyimin önerisiyle ‘Böl ve Yut’ olarak değiştirdim. Sınırlar Arasında programanın son yolculuk notlarını kapsayan bu kitapta, Ortadoğu’da İngiliz eliyle yaratılan İsrail devletini; Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika ve Uzak Asya’da kopyalama çalışmalarından örnekler sunulmaktadır. Batı emperyalizminin dünyanın çeşitli coğrafyalarında yer alan birçok ülkede ‘Böl ve Yut’ şablonunu nasıl uyguladığını anlatmaya çalıştım. Bu şalon ilk kez Ortadoğu’da İsrail devleti yaratılarak uygulandı.
Kitapta, bu 13 ülkede, benzer metotlar uygulanarak hakların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu devletlerin arasına nasıl kamalar sokulduğunu ve ‘amaca ulaşmak için’ değişmez bir yöntemin, ‘işbirlikçiler’ vasıtasıyla nasıl sahnelendiğini okuyacaksınız.
Emyeryalizmin baskısına başkaldıranları, boyun eğenlerle kıyaslayacaksınız. Gözyaşı ve kana bulanmış ülkelerde iç ve dış ‘bedhahların’ marifetlerinden örnekler bulacaksınız… Ve her ülkede sahneye konulan oyunların şifresinin yüzyıllardır ne kadar benzer olduğuna bir kez daha şaşacaksınız…
Batı’nın ‘Böl ve Yut’ oyunu aslında zayıf temeller üzerinde duruyor. Halkın örgütlü birliği Batı’nın oyununu bozuyor.
O yüzden bunca cefa, işkence, yalan ve kan!
Ama her şeye rağmen tarih, sahnelenen oyunun uzun vadede işe yaramadığını birçok örnekle anlatıyor… Durum, direnen halkların yeni destansı örneklerine şahit olacağımızı müjdeliyor…”
Kapağına sevgili Bânû Avar’ın ışıl ışıl bakışlarını yansıtan bir resminin konduğu kitap, bütün gerçekçi, belgeli yapıtlar gibi, çok karanlık, karamsar sayfalar, bölümler içerse de, coşkulu devrimcilere özgü evrenin yapısında varolan etkiye tepki kuralını eksiksiz bilen bir insanın somut umutlarını da taşıyor, yansıtıyor her zamanki gibi
Gerçi, bu yıl ön sarsıntılarını yaşadığımız anamalcı çöküş, elindeki kandırma araçlarıyla, günde 24 saat, bütün boyalı kanal ve gazetelerle çekilenlerin, çekileceklerin doğru olmadığını yaymayı sürdürse; batışını gizlemek üzere eskiyen Solgun Yüz’ün yerine, kandırıcı Çukulatı’yı geçirse de, asıl hastalık yerli yerinde duruyor: insanların gerçek gereksinmelerini karşılayacak doğal ürünler üretmeden; onların yalan dolanla değil gerçek somut bilgilerle donatılmalarını; herkesin koşulsuz eşit parasız sağlık güvencesine kavuşturulmasını sağlamadan; başka bir deyişle, anamalcı düzensizlik ve kıyımın yerine küresel dayanışma, yardımlaşma, sevgiyi paylaşma düzenini geçirmeye; bunun içinde en azından son bir iki yüzyıldan beri yaptığımız gibi sorumsuz bir savurganlık içinde çılgınca yaşamak yerine, kemer sıkmaya, sorumlu ve ölçülü davranmaya bütün dünyaca yemin etmeden en küçük bir düzelme umudu yok, olamaz da!
İnsanlığın yarın nasıl yaşaması gerektiğine, 2009’da onurlu Devrim’inin 50. Yılı’nı kutlayacak Küba ya da birer ikişer onun inançlı yoluna giren Güney Amerika ülkeleri canlı örnektir. İş işten geçmeden kavrayabilirsek…
Cumhuriyet, 10 Aralık 2008.
5 Kasım 2008 Çarşamba
“NÂZIM’IN KÜBA YOLCULUĞU”
Çağrı Kınıkoğlu ile NHKM’deki arkadaşlarının “Havana Röportajı”ndan bu köşede söz etmiştim size; Çağrı, daha sonra, Kübalı sinemacılarla birlikte bu filmi genişletmeye girişmiş, çalışmanın son biçimini geçen Mayıs’ta, Ortaköy’deki Feriye sinemasında göstermişti; ama iletişim kopukluğundan gidip görememiştim.
Biliyorsunuz, 2009 yılı 1 Ocak’ında Küba, inanılmaz devriminin 50. yılını kutlayacak; José Marti Küba Dostluk Derneği, NHKM ile el ele, 22-26 Ekim arasında bir dostluk haftası düzenledi, ve elbet bunun Devrimin 50. Yıl kutlamalarına ayırdı.
22 Ekim’de hafta, NHKM’de açılan fotoğraf sergisiyle başladı; saat 18’deyse, Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Belgeselin yeni biçimi, çok yerinde bir seçimle, Havana sokaklarında, omuzunda beyaz güvercinler, çatlak sesiyle, bu devrimin kendisinden öncekilere benzemeyeceğini haykıran, buna söz veren Fidel Castro ile başlıyor; ardından, dünya halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulmalarına öncülük eden Kurtuluş Savaşı’mızdan, Mustafa Kemâl’den görüntüler.
Fidel’le arkadaşları ve dünya tarihinin yüz akı halkı, verdikleri sözü eksiksiz tuttular; 48 yıllık, insanlık tarihinin en korkunç, en amansız kuşatma-boğma uygulamasına karşın; dünyada toplumcu denemenin öncüsü SSCB’nin günün birinde gümbür gümbür çöküp onları dışsatımlarıınn %80’inden yoksun bırakmasına karşın; haftaya Küba’dan konuk olarak gelen gazeteci-televizyoncu Reinaldo Taladrid Herrero’nun anımsattığı gibi, bütün temel gereksinmelerden yoksun kalarak, günde 18 saat elektrik bulamadan, ancak bir kap yemek yiyerek yaşamalarına karşın, bütün insanlığa umut olacak biçimde 50 yıldır bir sevgi, yardımlaşma, barış simgesi olarak ayaktalar.
Sözcükler dergisinin geçen sayısını okuyabilmiş miydiniz bilmem? Orada Nihal Akbulut’un çevirisiyle, Nâzım’ın Küba gezisi sırasında bir küme ozanla yaptığı söyleşinin metni vardı; Çağrı’nın Kübalı arkadaşları, yine çok yerinde bir kararla, filme o görüşmenin yaşayan yazarlarını katmışlar; ayrıca bir sahnede, biri kara bir ak, iki yazar hanım konuşuyor; beyaz hanım, derisi ak olsa da, cins ayrımından ancak Devrim’le
kurtulduklarını; kara derili bacımızsa, cins ayrımına ek olarak ırk ayrımından da onları bu yeni düzenin kurtardığını anımsattılar.
Zaten şiirin bir yerinde şöyle diyor Büyük Usta: “Meğerse ne de çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının işçilere, köylülere, aydınlara!”
Evet, daha önceki iki büyük toplumculuk denemesinden sonra, polis ya da asker baskısına, toplama kamplarına, sürgünlere gerek kalmadan, sevgi, bilgi ve emeğe dayalı bir düzenin nasıl kurulup yaşatılabileceğini anlattı Küba’nın güzelim insanları hepimize.
Nitekim, filmin ardından yapılan, Küba’dan Ernesto Gomez Abascal, Teresita Trujillo Hernandez, Reinaldo Taladrid Herrero’nun, bizden TKP’si Genel Yazmanı Kemâl Okuyan’ın katıldıkları söyleşide, Venezüela Başkonsolusu José Bracho, hem ülkesi hem insanlık adına, son derece soylu, ölçülü, içten sözlerle Küba halkına ve Devrimi’ne olan borcumuzu dile getirdi,
Filmdeki en doğru, en çarpıcı sözlerden birini, KP Okulu yöneticisi bilge Raul Valdes Vivo etti: “Biliyorsunuz, Che Guevera Vietnam’a ve savaşına hayrandı; bir değil, iki,üç, daha çok Vietnam gerek dünyaya, derdi; şimdi bayrak Küba’nın elinde; bir, iki, üç,daha fazla (yeryüzündeki ulus sayısı kadar.B.O) Küba gerekli dünyamıza.”
Benim kesin inancım da bu; yaşamakta olduğumuz, üstelik daha başında bulunduğumuz küresel bunalım, aslında bir para bunalımı değil, tam anlamıyla bir dizge bunalımı: gerçek uygarlıkla barbarlık arasında kesin seçim yapma zamanı şimdi.
İnsan ömrü gibi güzelim mavi küremizin bütün olanakları sınırlı; eskisi gibi har vurup harman savurarak yaşayamayız ; Küba halkının kanıtladığı üzere, tutumlu, sorumlu, gözetici, paylaşıcı yaşama hemen bugün geçmeye razı olmamız gerekiyor.
Yoksa, ardımızdan öykümüzü yazacak varlık kalmayacak yeryüzünde!
Çağrı Kınıkoğlu’na da, Kübalı sinemacılara da, yürekten alkış! Umarım bir sinema bulup filmini gösterir de bu umut kaynağına koşarsınız.
Cumhuriyet, 5 Kasım 2008
Biliyorsunuz, 2009 yılı 1 Ocak’ında Küba, inanılmaz devriminin 50. yılını kutlayacak; José Marti Küba Dostluk Derneği, NHKM ile el ele, 22-26 Ekim arasında bir dostluk haftası düzenledi, ve elbet bunun Devrimin 50. Yıl kutlamalarına ayırdı.
22 Ekim’de hafta, NHKM’de açılan fotoğraf sergisiyle başladı; saat 18’deyse, Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Belgeselin yeni biçimi, çok yerinde bir seçimle, Havana sokaklarında, omuzunda beyaz güvercinler, çatlak sesiyle, bu devrimin kendisinden öncekilere benzemeyeceğini haykıran, buna söz veren Fidel Castro ile başlıyor; ardından, dünya halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulmalarına öncülük eden Kurtuluş Savaşı’mızdan, Mustafa Kemâl’den görüntüler.
Fidel’le arkadaşları ve dünya tarihinin yüz akı halkı, verdikleri sözü eksiksiz tuttular; 48 yıllık, insanlık tarihinin en korkunç, en amansız kuşatma-boğma uygulamasına karşın; dünyada toplumcu denemenin öncüsü SSCB’nin günün birinde gümbür gümbür çöküp onları dışsatımlarıınn %80’inden yoksun bırakmasına karşın; haftaya Küba’dan konuk olarak gelen gazeteci-televizyoncu Reinaldo Taladrid Herrero’nun anımsattığı gibi, bütün temel gereksinmelerden yoksun kalarak, günde 18 saat elektrik bulamadan, ancak bir kap yemek yiyerek yaşamalarına karşın, bütün insanlığa umut olacak biçimde 50 yıldır bir sevgi, yardımlaşma, barış simgesi olarak ayaktalar.
Sözcükler dergisinin geçen sayısını okuyabilmiş miydiniz bilmem? Orada Nihal Akbulut’un çevirisiyle, Nâzım’ın Küba gezisi sırasında bir küme ozanla yaptığı söyleşinin metni vardı; Çağrı’nın Kübalı arkadaşları, yine çok yerinde bir kararla, filme o görüşmenin yaşayan yazarlarını katmışlar; ayrıca bir sahnede, biri kara bir ak, iki yazar hanım konuşuyor; beyaz hanım, derisi ak olsa da, cins ayrımından ancak Devrim’le
kurtulduklarını; kara derili bacımızsa, cins ayrımına ek olarak ırk ayrımından da onları bu yeni düzenin kurtardığını anımsattılar.
Zaten şiirin bir yerinde şöyle diyor Büyük Usta: “Meğerse ne de çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının işçilere, köylülere, aydınlara!”
Evet, daha önceki iki büyük toplumculuk denemesinden sonra, polis ya da asker baskısına, toplama kamplarına, sürgünlere gerek kalmadan, sevgi, bilgi ve emeğe dayalı bir düzenin nasıl kurulup yaşatılabileceğini anlattı Küba’nın güzelim insanları hepimize.
Nitekim, filmin ardından yapılan, Küba’dan Ernesto Gomez Abascal, Teresita Trujillo Hernandez, Reinaldo Taladrid Herrero’nun, bizden TKP’si Genel Yazmanı Kemâl Okuyan’ın katıldıkları söyleşide, Venezüela Başkonsolusu José Bracho, hem ülkesi hem insanlık adına, son derece soylu, ölçülü, içten sözlerle Küba halkına ve Devrimi’ne olan borcumuzu dile getirdi,
Filmdeki en doğru, en çarpıcı sözlerden birini, KP Okulu yöneticisi bilge Raul Valdes Vivo etti: “Biliyorsunuz, Che Guevera Vietnam’a ve savaşına hayrandı; bir değil, iki,üç, daha çok Vietnam gerek dünyaya, derdi; şimdi bayrak Küba’nın elinde; bir, iki, üç,daha fazla (yeryüzündeki ulus sayısı kadar.B.O) Küba gerekli dünyamıza.”
Benim kesin inancım da bu; yaşamakta olduğumuz, üstelik daha başında bulunduğumuz küresel bunalım, aslında bir para bunalımı değil, tam anlamıyla bir dizge bunalımı: gerçek uygarlıkla barbarlık arasında kesin seçim yapma zamanı şimdi.
İnsan ömrü gibi güzelim mavi küremizin bütün olanakları sınırlı; eskisi gibi har vurup harman savurarak yaşayamayız ; Küba halkının kanıtladığı üzere, tutumlu, sorumlu, gözetici, paylaşıcı yaşama hemen bugün geçmeye razı olmamız gerekiyor.
Yoksa, ardımızdan öykümüzü yazacak varlık kalmayacak yeryüzünde!
Çağrı Kınıkoğlu’na da, Kübalı sinemacılara da, yürekten alkış! Umarım bir sinema bulup filmini gösterir de bu umut kaynağına koşarsınız.
Cumhuriyet, 5 Kasım 2008
22 Ekim 2008 Çarşamba
DAĞLARCA
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, 1955-60 arasında Fransız Dili ve Yazın bölümünde okurken gördüm ilk kez; Fen-Edebiyat Fakültesi’nin sağındaki yolda kitapevi vardı. İrfan Yalçın’la derslerden çıkışta uğrardık; kısa boylu, ciddi yüzlü bir insan otururdu bir köşede. Geleni gideni elbette çoktu. Biz daha öğrenci yazınseverler olduğumuz için, yanına gitmeyi göze alamamadık.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.
8 Ekim 2008 Çarşamba
“ELİPEPSİ VE DEHA”
Bu, sevgili Yılmaz Dikbaş’ın son kitabı; yine AsyaŞafak yayınevi bastı. Kitabı ona, öğretim üyesinden çok meddahı andıran birinin Epilepsi ve Orgazm adlı safsatası yazdırdı.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.
Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.
Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
