Her yıl Film Şenliği yaklaşırken içimizde bir korku beliriyor: bu yıl acaba hangi yaprakların döküldüğünü göreceğiz? Bu yaprak dökümü, küresel yozlaşma’nın seline kapılıp boğulacak yönetmenleri anlatıyor. Çok ender olarak bunun dışında kalanlar var, örneğin Miloş Forman gibi; kimisi de Ettore Scola gibi, zırvalamaktansa susmayı seçiyor.
Bu yılki kurban, Bertrand Tavernier idi; onca dürüst, çarpıcı filmini izlediğimiz adam, teslim olmuş; gitmiş korkunç bir Amerikan uyutması çekmiş. Bu küresel çürümeye kafa tutuyormuş gibi araya birkaç küçük masal ekilmiş: güvenlik görevlisi cebinden çıkardığı paralarla batağa düşmek üzere genç kızları kurtarıyor (?); dünyayı kasıp kavuran siyasal-parasal çeteden tombul bir amca ya da kızların pazarlanmasına aracılık eden bir Zenci kıyasıya dövülüyor, tamam! Çok ayıp, çok yazık!
Buna karşılık, İnti İllimani, Bulutların Şarkı Söylediği Yer, sanat olmayı hak eden sinemanın ne anlatacağına, nasıl anlatacağına insanı sevindiren, umut aşılayan bir örnekti. Şili’li bir avuç genç üniversite öğrencisi, hem kendi halklarının, hem de bütün Güney Amerika halklarının müziklerini, şarkılarını diriltmek; o arada toplumsal kavgaya katılmak; ülkelerinin, dünyamızın kara yazgısını değiştirmek üzere kurmuşlar bu topluluğu. 1973’te, dünyanın demokrasi Azraili ABD’nin yumruğuyla güzeller güzeli Salvador Allende ezilince İtalya’ya sığınmış, tam 15 yıl sürgünde yaşamışlar; Pinochet adlı can alıcı devrildikten sonra dönmüşler. Arayış, gidenlerin yerine her ulustan her yaştan yeni katılımlarla sürmüş, sürüyor.
Topluluğu oluşturanların kısa bireysel öykülerini izlerken, aslında 30 yıllık Güney Amerika, giderek dünya tarihini bir kez daha gözümüzün önüne getirip düşünmüş oluyoruz. Çok çarpıcı, arıtıcı bir yapıt. Göremeyenler üzülmesin, NTV belgesel kuşağında gösterilecek yıl içinde.
Son olarak, Tavernier gibi eski bir ustayı, Francesco Rosi’yi, Salvatore Giuliano’yu seçmiştik Nilgün’le. 1964’te çekilmiş bu siyah beyaz şiir bizi hiç düş kırıklığına uğratmadı.
Burada da öykü, yaşamakta olduğumuz, ataerkil-anamalcı düzensizlik sürdükçe tepemizden eksik olmayacak, Tavernier’nin de ele alıyormuş gibi yapıp sinema izleyicilerini göz göre kandırdığı siyaset-mafya-güvenlik gücü ortaklığı.
Ama Rosi daha filmin yazılarında, seslerle, müzikle, hangi dünyaya gireceğimizi; neler yaşayacağımızı, neler tanıklık edeceğimizi duyuruyordu.
Dünya kaynaklarının paylaşımı için çıkarılan 2. Dünya Savaşı sona ererken inanılmaz yoksunluklar, yokluklar içinde kıvranan yeryüzü köşelerinden birinde, Sicilya’da, insana da öbür canlılara da en küçük bir yaşama kolaylığı sunmayan kıraç topraklarda, öbürlerine göre gözü daha kara bir delikanlı, Salvatore Giuliano, sonraki yıllarımıza damgasını vuracak olan Amerikan kaynaklı saldırı uyarınca, İtalya’nın, Sicilya’nın ortaklaşmacılığa savrulmaması için adam kaçırmaya, öldürmeye, toplantı basmaya girişiyor. Ve elbette bütün bunları kendi başına yapmıyor; en bilinen adlarıyla ünlü Hıristiyan Demokrat siyasetçilerin, onlarla her saniye işbirliği yapan güvenlik güçlerinin buyruklarıyla, izniyle, yönlendirmesiyle gerçekleştiriyor.
Sevgili Rosi¸ bütün bu dolapları; onlara aracılık maşalık eden sıradan insanları inanılmaz bir yalınlıkla, soluk soluğa bir kurguyla anlattı.
Dünyamız; üzerinde yaşayan, sayıları gittikçe artan insanlar bu akıldışı, doğaya, evrene aykırı gidişten kurtulmak; 50 yıldır Küba’da, şimdi de yavaş yavaş bütün Güney Amerika ülkelerinde canlı örneğini gördüğümüz gerçekten uygar, barışçı, dayanışmacı düzene kavuşmak istiyorlarsa, hangi dalında olursa olsun, sanatın yalnız bunları, böyle dile getirmesi gerekiyor.
Tavernier’nin sokuşturduğu gibi, ortalıkta sis falan; her şey apaçık gözümüzün önünde. Ancak, görebilmek için can gözümüzün, can kulağımızın bir daha kapanmamak üzere açılması gerekiyor!
Cumhuriyet, 22 Nisan 2009
22 Nisan 2009 Çarşamba
8 Nisan 2009 Çarşamba
NİHAT ZİYALAN
NİHAT ZİYALAN
3. Uluslararası Sanat Günleri’nde, Etkinlik Eşgüdüm Kurulu üyeleri Çetin Yeğinoğlu, Mehmet Karasu ve Ziya Akın , ilk Şiir Ödülü’nün; “ Kültürler sanat köprüsü üzerinde yaşar ve yarınlara aktarılır”anlayışından hareketle, bu ilk ödülü, Sydney’de yaşamasına karşın, yazıları, şiirleri, öykü ve romanlarıyla Avustralya’da kurduğu Çukurova dünyasından Çukurova ekinine katkılarından ötürü” Nihat Ziyalan’a verilmesini kararlaştırmış.
Nihat Ziyalan’ı filmlerinden anımsar mısınız bilmem? 1980’de, bir dostluk kazası sonucu Avustralya’ya göçmezden önce, çoğu yöredaşı Yılmaz Güney’le olmak üzere, pek çok sinema yapıtında görev almıştı. Sydney’e savrulmak zorunda kalınca, kendini yazına verdi, çok da iyi etti. Oradan bize 1985’te Avustralya’dan Şiirleri, 2007’deyse Sevgili Şiir’i hazırlayıp göndermişti. Bu yılsa, Enver Ercan yönetimindeki Komşu Yayınları’nın Yasakmeyve şiir dizisinde Tomurcuk Sevda’yı tattırıyor. Çok özenli basılmış kitaptan birkaç şiiri paylaşım.
TOMURCUK SEVDA
Bardaktan bozma bir vazo;/gonca güller,/tomurcuk çiçekler,/ bahçemden kopardığım.
Açtıkça tomurcuklar/ gülün goncası / odaya sığmıyor tazelik.
Ne kadar suyunu değiştirsem de;/ gelip çattı solma zamanı,/ durduramadım,/ dökülmesini tek tek.
Biriktirdim dökülenleri,/ yetmişlik hayatımı düşünerek.
Ah! Mümkün olsa;/ geriye dönüş,/ dökülenleri, solanları ,/ tazelemek.
SU TAŞIDIM YILLARCA
Şalgamcılıktan önce babam, / aşlamacı.
Meyan kökünü döğer, yumuşatır / içine mandalina yaprağı ufalayıp, / suya yatırır, musluğu tülbentli tenekede.
Sabaha dek emaye kaba süzülen demi / tadına baka baka su ekleyip inceltir / annemin gözetiminde.
Sırtına vurduğu güğüm,/ aşlamanın altın sarısı parıldar. / Sanki fişeklik, beline kuşandığı bardaklık; / çalkalayıp yıkasın, / boyumca testide / su taşıdım yıllarca.
Sınıf arkadaşım Ayçelen, annesi, / bazen çıkardı karşımıza. / Aşlamalarını içerken seyreder,/ Ayçelen’in ağzındaki tadı / duyumsardım ağzımda.
Ağabeyler! / İçmeseniz bile şöyle bir bakın: / Asker elbisesini, / tozluğu, kabaralı ayakkabısını çıkarıp / güğümünü zırh giyen / aşlamacılar kralına.
ROMAN
Üç kız, üç erkek /altı kardeşten, / bir kızlar kaldı / bir de ben.
Hamiyet zaten Adana’daydı / Serpil de Mersin’den geldi, / kebapçıya gittik.
Buluşacağımızı bilen Sevgi / telefonda sordu: / Kebap beyti mi / yeşilliği bol mu / şalgam fıçı kokuyor mu?
Masanın etrafındaki / yeğenlerimi seyrederken / gözümün önüne geldi çocukluğum. / Yarışırdık kapmak için / aynı kaptan yediğimiz / salatanın domatesini, yemeğin etini. / Unutmamış Kemâl; / Sydney’de / ölümünden bir ay önce / güldürmüştü: / Çoğunu sen kapardın abi!
Ben de/ hastane avlusunda / sedyenin çarşafından sarkan / kolunu unutamıyorum Mehmet’in. / Unutamıyorum / babamın / yıkılacak bir ağaç gibi sallanmasını.
Otuz yıl önce Almanya’ya göçen / Sevgi aradı yeniden Allahtan. / Torunu evleniyor. / Yaklaşan düğünden bahsederken, / kardeşimin / romanını yazabilsem / diye geçirdim içimden.
Canım Nihat!
Cumhuriyet, 8 Nisan 2009.
3. Uluslararası Sanat Günleri’nde, Etkinlik Eşgüdüm Kurulu üyeleri Çetin Yeğinoğlu, Mehmet Karasu ve Ziya Akın , ilk Şiir Ödülü’nün; “ Kültürler sanat köprüsü üzerinde yaşar ve yarınlara aktarılır”anlayışından hareketle, bu ilk ödülü, Sydney’de yaşamasına karşın, yazıları, şiirleri, öykü ve romanlarıyla Avustralya’da kurduğu Çukurova dünyasından Çukurova ekinine katkılarından ötürü” Nihat Ziyalan’a verilmesini kararlaştırmış.
Nihat Ziyalan’ı filmlerinden anımsar mısınız bilmem? 1980’de, bir dostluk kazası sonucu Avustralya’ya göçmezden önce, çoğu yöredaşı Yılmaz Güney’le olmak üzere, pek çok sinema yapıtında görev almıştı. Sydney’e savrulmak zorunda kalınca, kendini yazına verdi, çok da iyi etti. Oradan bize 1985’te Avustralya’dan Şiirleri, 2007’deyse Sevgili Şiir’i hazırlayıp göndermişti. Bu yılsa, Enver Ercan yönetimindeki Komşu Yayınları’nın Yasakmeyve şiir dizisinde Tomurcuk Sevda’yı tattırıyor. Çok özenli basılmış kitaptan birkaç şiiri paylaşım.
TOMURCUK SEVDA
Bardaktan bozma bir vazo;/gonca güller,/tomurcuk çiçekler,/ bahçemden kopardığım.
Açtıkça tomurcuklar/ gülün goncası / odaya sığmıyor tazelik.
Ne kadar suyunu değiştirsem de;/ gelip çattı solma zamanı,/ durduramadım,/ dökülmesini tek tek.
Biriktirdim dökülenleri,/ yetmişlik hayatımı düşünerek.
Ah! Mümkün olsa;/ geriye dönüş,/ dökülenleri, solanları ,/ tazelemek.
SU TAŞIDIM YILLARCA
Şalgamcılıktan önce babam, / aşlamacı.
Meyan kökünü döğer, yumuşatır / içine mandalina yaprağı ufalayıp, / suya yatırır, musluğu tülbentli tenekede.
Sabaha dek emaye kaba süzülen demi / tadına baka baka su ekleyip inceltir / annemin gözetiminde.
Sırtına vurduğu güğüm,/ aşlamanın altın sarısı parıldar. / Sanki fişeklik, beline kuşandığı bardaklık; / çalkalayıp yıkasın, / boyumca testide / su taşıdım yıllarca.
Sınıf arkadaşım Ayçelen, annesi, / bazen çıkardı karşımıza. / Aşlamalarını içerken seyreder,/ Ayçelen’in ağzındaki tadı / duyumsardım ağzımda.
Ağabeyler! / İçmeseniz bile şöyle bir bakın: / Asker elbisesini, / tozluğu, kabaralı ayakkabısını çıkarıp / güğümünü zırh giyen / aşlamacılar kralına.
ROMAN
Üç kız, üç erkek /altı kardeşten, / bir kızlar kaldı / bir de ben.
Hamiyet zaten Adana’daydı / Serpil de Mersin’den geldi, / kebapçıya gittik.
Buluşacağımızı bilen Sevgi / telefonda sordu: / Kebap beyti mi / yeşilliği bol mu / şalgam fıçı kokuyor mu?
Masanın etrafındaki / yeğenlerimi seyrederken / gözümün önüne geldi çocukluğum. / Yarışırdık kapmak için / aynı kaptan yediğimiz / salatanın domatesini, yemeğin etini. / Unutmamış Kemâl; / Sydney’de / ölümünden bir ay önce / güldürmüştü: / Çoğunu sen kapardın abi!
Ben de/ hastane avlusunda / sedyenin çarşafından sarkan / kolunu unutamıyorum Mehmet’in. / Unutamıyorum / babamın / yıkılacak bir ağaç gibi sallanmasını.
Otuz yıl önce Almanya’ya göçen / Sevgi aradı yeniden Allahtan. / Torunu evleniyor. / Yaklaşan düğünden bahsederken, / kardeşimin / romanını yazabilsem / diye geçirdim içimden.
Canım Nihat!
Cumhuriyet, 8 Nisan 2009.
25 Mart 2009 Çarşamba
ERDAL ALOVA
İş Bankası Kültür Yayınları, Ruken Kızıler’in yönettiği dizide, Erdal Alova’nın 2008-1973 yılları arasındaki ürünlerini Toplu Şiirler adıyla bastı.
Erdal’ı ilk şiiri Yeni Dergi’de çıkalı beri, demek 1973’den bu yana tanıyorum; ve çevirmenlik, yayın yönetmenliği gibi yalnız yazınsal uğraşlarla yaşayagelen ender insanlardan biri olarak hep alkışladım. Dr. Sina Kabaağaç’la birlikte Sosyal Yayınlar’a hazırladıkları Latince-Türkçe Sözlük yıllardır elimin altındadır; yine aynı yayınevince basılan Türkiye’den ve Dünyadan Aşk ve Erotizm Şiirleri Antoloji’nden ne çok alıntı yaptım yazılarımda.
Bu çalışkan-üretken dostum, yazarlıkla karnını doyurmanın yanında, kazandığı ödüllerle düşünsel-duygusal olarak da doyuma ermiş talihli insanlardandır: Bitik Kent ile “Cemal Süreya Şiir Ödülü”nü (1996); Dizeler’le “Nâzım Şiir Ödülü”nü (2002); aynı kitapla “Dionisos Şiir Ödülü”nü ( 2001) kazanmış. Seferis’ten yaptığı Bir Şairin Günlüğü’ne de “Dünya Çeviri Ödülü” verilmiş.
Sizi Toplu Şiirler’ini almaya özendirmek üzere, gelin birkaç şiirin birlikte okuyalım:
Bitik Kent’ten TAYF:
“Başlangıçta Kemâl vardı/ Ve Türkçe bin yıldıza bölündü.- Kırarak geliyordu Hâşim/ Merdivenini şiirin/ Bakın Ormanlarında. – Hececiler…Hayatın kekemeleri…- Poyrazların prensi Nâzım/ Derdi günü mavi güneşler ekmekti / Kıpkısır bir bozkıra. – (Sesiyle kar toplayan Dranas) – Terso bir ünlemdir gariban Orhan. – Oktay Rifat ki / Katırtırnakları açan bir granitti / Denizin tuz heykeli.- Metin Eloğlu / Kendini yalnız, ölürken gördü / Gıcırdatıp sessiz harflerini- Cemal Süreya / İnce elçisi göçebelerin / Turunç sesli uçurum. – Sonra St Can şövalyesi geldi / Denizanalarından bir bayrakla / Çarparak aptapotunu şiirin/ Türkçe’nin gök-taşına.”
Birinci Tekil Şarkı’dan I:
“Ben bir yaban atıyım / Başıboş rüzgârlardan doğma / Ömrüm benim, şu rodeoda. /Sarhoş bir denizanasıyım / Geçiyorum / Budanmış budunlar arasından. /Ömrüm benim. / Uyur gibi yapan çocuğun / Bütün duydukları. / Bir elim orgda / Bir elimde orak / Geçiyorum dünyadan / Turnede bir oyuncuyum / Uyandığı şehri tanımayan / Yaşım yok / Adım hiç Erdal olmadı benim / Kötü tarif edilmiş/ Bir adres gibi / Dolaşıyorum gövdemi / Geçiyorum yıllardan / Unutmaktan yorgun / Beynim bir sonbahar sarayı / Kızgın kelimelerden bir kovan / Yunuslar gibi sıçrıyor / Aklımdaki dizeler / Geçiyorum günlerden / Yarı kör bir kaptanım / Karada yerim yok / Deniz istemiyor beni / Ölümse çoktan çevirmiş / Gönderdiğim haberciyi / Geçiyorum / İçimde kıpkırık tanrılar / Bir dağ puluyum / Akdeniz’e yapışmış / Tuzgölleriyle ağlayan bir babayım / Bitik bir kentim / Eski adını saklayan / Arkamda hüznün alayları, yıkımlar / Açık kalmış bir köy çeşmesiyim / Unutuştan sonsuza akan.”
KOLLARIN
“ Kollarında güneş yollar açmış / tütün renkli saçlarından geçip / toprağa doğru ilerliyor – iki ışın oluyor kolların./ Kıvrılmış masa örtüsü/ masanın üstünde çantan / Yeni Harman paketi / tabakta boş fincan. / Her şey şiirin kurallarına uygun. / Sen şiir okuyorsun – arkada beyaz duvar / duvarın arkasında sazlar – suya bakıyorsun / suya doğru ilerliyor güneş / birer birer eriyor imgeler / dayanabilen son sözcük / bu yakıcı ışığa karışıyor / akla doğru ilerliyor güneş.”
GİZLİ İLİŞKİ
“Bütün gece seviştiler / Kilere giren iki çocuk gibi / Şarap içtiler ağızlarından / Ut yerinden kişniş kokladılar / Bütün gece seviştiler / Yeni taşınılmış bir şehirde / Uyanan ilk uyku gibi/ Şaraptan / Gövdelerinin yabancılığından çok / Sırlarından sarhoştular / (Işığın hohlamadığı kömür / Tuzu ve buğdayı unutmuş sikke / Toprağın ele vermediği / bir tanrı yüzü)/ Bütün gece / Acıbadem koktu öpüşleri/ Akasyanın gözü önünde.”
Cumhuriyet, 25 Mart 2009
Erdal’ı ilk şiiri Yeni Dergi’de çıkalı beri, demek 1973’den bu yana tanıyorum; ve çevirmenlik, yayın yönetmenliği gibi yalnız yazınsal uğraşlarla yaşayagelen ender insanlardan biri olarak hep alkışladım. Dr. Sina Kabaağaç’la birlikte Sosyal Yayınlar’a hazırladıkları Latince-Türkçe Sözlük yıllardır elimin altındadır; yine aynı yayınevince basılan Türkiye’den ve Dünyadan Aşk ve Erotizm Şiirleri Antoloji’nden ne çok alıntı yaptım yazılarımda.
Bu çalışkan-üretken dostum, yazarlıkla karnını doyurmanın yanında, kazandığı ödüllerle düşünsel-duygusal olarak da doyuma ermiş talihli insanlardandır: Bitik Kent ile “Cemal Süreya Şiir Ödülü”nü (1996); Dizeler’le “Nâzım Şiir Ödülü”nü (2002); aynı kitapla “Dionisos Şiir Ödülü”nü ( 2001) kazanmış. Seferis’ten yaptığı Bir Şairin Günlüğü’ne de “Dünya Çeviri Ödülü” verilmiş.
Sizi Toplu Şiirler’ini almaya özendirmek üzere, gelin birkaç şiirin birlikte okuyalım:
Bitik Kent’ten TAYF:
“Başlangıçta Kemâl vardı/ Ve Türkçe bin yıldıza bölündü.- Kırarak geliyordu Hâşim/ Merdivenini şiirin/ Bakın Ormanlarında. – Hececiler…Hayatın kekemeleri…- Poyrazların prensi Nâzım/ Derdi günü mavi güneşler ekmekti / Kıpkısır bir bozkıra. – (Sesiyle kar toplayan Dranas) – Terso bir ünlemdir gariban Orhan. – Oktay Rifat ki / Katırtırnakları açan bir granitti / Denizin tuz heykeli.- Metin Eloğlu / Kendini yalnız, ölürken gördü / Gıcırdatıp sessiz harflerini- Cemal Süreya / İnce elçisi göçebelerin / Turunç sesli uçurum. – Sonra St Can şövalyesi geldi / Denizanalarından bir bayrakla / Çarparak aptapotunu şiirin/ Türkçe’nin gök-taşına.”
Birinci Tekil Şarkı’dan I:
“Ben bir yaban atıyım / Başıboş rüzgârlardan doğma / Ömrüm benim, şu rodeoda. /Sarhoş bir denizanasıyım / Geçiyorum / Budanmış budunlar arasından. /Ömrüm benim. / Uyur gibi yapan çocuğun / Bütün duydukları. / Bir elim orgda / Bir elimde orak / Geçiyorum dünyadan / Turnede bir oyuncuyum / Uyandığı şehri tanımayan / Yaşım yok / Adım hiç Erdal olmadı benim / Kötü tarif edilmiş/ Bir adres gibi / Dolaşıyorum gövdemi / Geçiyorum yıllardan / Unutmaktan yorgun / Beynim bir sonbahar sarayı / Kızgın kelimelerden bir kovan / Yunuslar gibi sıçrıyor / Aklımdaki dizeler / Geçiyorum günlerden / Yarı kör bir kaptanım / Karada yerim yok / Deniz istemiyor beni / Ölümse çoktan çevirmiş / Gönderdiğim haberciyi / Geçiyorum / İçimde kıpkırık tanrılar / Bir dağ puluyum / Akdeniz’e yapışmış / Tuzgölleriyle ağlayan bir babayım / Bitik bir kentim / Eski adını saklayan / Arkamda hüznün alayları, yıkımlar / Açık kalmış bir köy çeşmesiyim / Unutuştan sonsuza akan.”
KOLLARIN
“ Kollarında güneş yollar açmış / tütün renkli saçlarından geçip / toprağa doğru ilerliyor – iki ışın oluyor kolların./ Kıvrılmış masa örtüsü/ masanın üstünde çantan / Yeni Harman paketi / tabakta boş fincan. / Her şey şiirin kurallarına uygun. / Sen şiir okuyorsun – arkada beyaz duvar / duvarın arkasında sazlar – suya bakıyorsun / suya doğru ilerliyor güneş / birer birer eriyor imgeler / dayanabilen son sözcük / bu yakıcı ışığa karışıyor / akla doğru ilerliyor güneş.”
GİZLİ İLİŞKİ
“Bütün gece seviştiler / Kilere giren iki çocuk gibi / Şarap içtiler ağızlarından / Ut yerinden kişniş kokladılar / Bütün gece seviştiler / Yeni taşınılmış bir şehirde / Uyanan ilk uyku gibi/ Şaraptan / Gövdelerinin yabancılığından çok / Sırlarından sarhoştular / (Işığın hohlamadığı kömür / Tuzu ve buğdayı unutmuş sikke / Toprağın ele vermediği / bir tanrı yüzü)/ Bütün gece / Acıbadem koktu öpüşleri/ Akasyanın gözü önünde.”
Cumhuriyet, 25 Mart 2009
11 Mart 2009 Çarşamba
FERHAN ŞENSOY’UN 2019’U.
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini…” diyen Goethe yazık ki acıklı biçimde haklıydı; ama sanırım küçük bir noktayı atlıyordu: gözümüzün önünde duranı görebilmek için canımızın geleceğinden emin, can gözümüzün da açık olması gerekir. Göremediklerimiz yalnız bizim dalgınlığımızdan, önemliyi atlamamızdan kaynaklanmıyor.
Sevgili Ferhan Şensoy’un, gittikçe allak bulak edilen yurdumuzda, dünyamızda, bir bakıma tek başına neler başardığını, uzaktan da olsa epey açık seçik görüyor, biliyordum. Bereket ortak dostumuz Saim Bugay’ı anmak üzere toplandığımızda yan yana düştük; telefon alıp verdik, sonra yeni oyunu “2019”a gittim.
“Bilimsiz kurgusal güldürü” adı bile her şeyi anlatmaya yetiyor: oyunu, her zamanki gibi Ferhancım kendisi yazmış. ABD’nin, AB’nin, aslında bütün anamalcı sömürücü Batı’nın 1938’de Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden beri amansızca, aralıksız sürdürdüğü ulusal devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma; bütün kaynaklarına el koyma oyununun bugünkü aşamasında, hani şu biçilmiş güzelim kaftanı, Ilımlı İslâmı ( siyasal İslâmın ılımlısı olurmuş gibi?) epey zorlanarak da olsa giyinip kuşanan Anadolu halkının yaşadığı acıları, düştüğü çelişkileri son derece yalın, çarpıcı, özlü bir dille anlatmış.
Çok yerinde bir buluşla, Mustafa Kemâl’i ikiye bölmüş, Mutafa ile Kemâl, gittikçe artan baskıdan kurtulmak üzere bir bodruma sığınmışlar, yaşamaya çalışıyorlar. Bir yandan da yeniden Samsun’a çıkma düşleri var.
Gerisini anlatmayayım, gidip görün.
Soylu bir dünya yurttaşı olarak, oyunu bir düşle, özlemle bitiriyor: ABD’nin Florida Eyaleti toplumculuğu benimsemiş, Küba’ya katılma kararı almış.
Doğrusun ararsanız, gerçek sanatçı böyle oluyor işte: olanı, olması gerekeni sanatın diliyle anlatıyor. Nitekim, olması gereken, kaçınılmaz olan bu; toplumcu kuramın büyük ustaları çokkk önceden söylediler, dünyanın önünde tek bir seçenek var: ya toplumculuk, ya yok oluş!
50 yıllık inanılmaz bir direnişten sonra, güzelim Küba halkı bu sözün kaçınılmazlığını somut olarak gözler önüne serdi zaten; ve kendini bu anamalcı talanın su götürmez efendisi sayan ABD’nin bütün baskılarına, bütün korkutmalarına, akıttığı trilyonlarca dolara, yağdırdığı onca bombaya karşın, 500 yıldır alçak Batılıların pençesinde inleyen Güney Amerika ülkeleri birer ikişer Fidel Castro ile halkının ardına takılıyor; yerleşik bütün düzeni, hukuku, her şeyi değiştirip sevgiye dayalı yardımlaşmayı, paylaşmayı yürürlüğe koyuyorlar. Hem de çoktan çöpe atılması gereken bir yöntemle, açık oyla. Ama oy sandıklarının başından sülükleri söküp atarak, oyları hileye izin vermeden sayarak.
Daha ancak yalnız ön sarsıntılarını yaşadığımız küresel bunalımı kendileri yaratmamış gibi, dünyanın efendileri kalmak isteyenler Davos’ta bu cehennemi sürdürmek üzere bin bir dolap hazırlarken, Brezilya’da toplanan eski sömürge halklarının çikolata renkli yeni önderleri başka bir çağrıyı güle oynaya, birbirlerine sarıla sarıla duyuruyorlardı insan kardeşlerine: Yeni Bir Dünya Mümkün. Bana sorarsanız, mümkün değil, KAÇINILMAZ,ZORUNLU!
Ferhan Şensoy, anlayana tokat gibi gelecek oyununu kendisi sahneye koymuş elbet; bezem de onun; giysileri ortaklaşa tasarlamışlar; oyunda kullanılan görüntülü bölümleri Mert Baykal çekmiş, kurgulamış; ışık ve arka sesler Hüseyin Ulaş’ın; Ebru Soyuerden, hem oynuyor, hem sahneye koymada yardımcı olmuş. Oyunun öbür uygulayımsal yüklerini Suat Tepe, Erdinç Işıldak, Alpaslan Ataman, Murat Saraçoğulları üstlenmişler,
Ferhancığımın güzel adlandırmasıyla, “gibi yapanlar” da şöyle: Ferhan Şensoy, Erkan Uçucu, Ali Çatalbaş, Orhan Ertürk, Özkan Aksu, Elif Durdu, Ebru Soyuerden, Neslihan Çakıner, Begüm Alpaslan.
Emeği geçen herkese yürekten alkış.
Cumhuriyet, 11 Mart 2009.
Sevgili Ferhan Şensoy’un, gittikçe allak bulak edilen yurdumuzda, dünyamızda, bir bakıma tek başına neler başardığını, uzaktan da olsa epey açık seçik görüyor, biliyordum. Bereket ortak dostumuz Saim Bugay’ı anmak üzere toplandığımızda yan yana düştük; telefon alıp verdik, sonra yeni oyunu “2019”a gittim.
“Bilimsiz kurgusal güldürü” adı bile her şeyi anlatmaya yetiyor: oyunu, her zamanki gibi Ferhancım kendisi yazmış. ABD’nin, AB’nin, aslında bütün anamalcı sömürücü Batı’nın 1938’de Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden beri amansızca, aralıksız sürdürdüğü ulusal devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma; bütün kaynaklarına el koyma oyununun bugünkü aşamasında, hani şu biçilmiş güzelim kaftanı, Ilımlı İslâmı ( siyasal İslâmın ılımlısı olurmuş gibi?) epey zorlanarak da olsa giyinip kuşanan Anadolu halkının yaşadığı acıları, düştüğü çelişkileri son derece yalın, çarpıcı, özlü bir dille anlatmış.
Çok yerinde bir buluşla, Mustafa Kemâl’i ikiye bölmüş, Mutafa ile Kemâl, gittikçe artan baskıdan kurtulmak üzere bir bodruma sığınmışlar, yaşamaya çalışıyorlar. Bir yandan da yeniden Samsun’a çıkma düşleri var.
Gerisini anlatmayayım, gidip görün.
Soylu bir dünya yurttaşı olarak, oyunu bir düşle, özlemle bitiriyor: ABD’nin Florida Eyaleti toplumculuğu benimsemiş, Küba’ya katılma kararı almış.
Doğrusun ararsanız, gerçek sanatçı böyle oluyor işte: olanı, olması gerekeni sanatın diliyle anlatıyor. Nitekim, olması gereken, kaçınılmaz olan bu; toplumcu kuramın büyük ustaları çokkk önceden söylediler, dünyanın önünde tek bir seçenek var: ya toplumculuk, ya yok oluş!
50 yıllık inanılmaz bir direnişten sonra, güzelim Küba halkı bu sözün kaçınılmazlığını somut olarak gözler önüne serdi zaten; ve kendini bu anamalcı talanın su götürmez efendisi sayan ABD’nin bütün baskılarına, bütün korkutmalarına, akıttığı trilyonlarca dolara, yağdırdığı onca bombaya karşın, 500 yıldır alçak Batılıların pençesinde inleyen Güney Amerika ülkeleri birer ikişer Fidel Castro ile halkının ardına takılıyor; yerleşik bütün düzeni, hukuku, her şeyi değiştirip sevgiye dayalı yardımlaşmayı, paylaşmayı yürürlüğe koyuyorlar. Hem de çoktan çöpe atılması gereken bir yöntemle, açık oyla. Ama oy sandıklarının başından sülükleri söküp atarak, oyları hileye izin vermeden sayarak.
Daha ancak yalnız ön sarsıntılarını yaşadığımız küresel bunalımı kendileri yaratmamış gibi, dünyanın efendileri kalmak isteyenler Davos’ta bu cehennemi sürdürmek üzere bin bir dolap hazırlarken, Brezilya’da toplanan eski sömürge halklarının çikolata renkli yeni önderleri başka bir çağrıyı güle oynaya, birbirlerine sarıla sarıla duyuruyorlardı insan kardeşlerine: Yeni Bir Dünya Mümkün. Bana sorarsanız, mümkün değil, KAÇINILMAZ,ZORUNLU!
Ferhan Şensoy, anlayana tokat gibi gelecek oyununu kendisi sahneye koymuş elbet; bezem de onun; giysileri ortaklaşa tasarlamışlar; oyunda kullanılan görüntülü bölümleri Mert Baykal çekmiş, kurgulamış; ışık ve arka sesler Hüseyin Ulaş’ın; Ebru Soyuerden, hem oynuyor, hem sahneye koymada yardımcı olmuş. Oyunun öbür uygulayımsal yüklerini Suat Tepe, Erdinç Işıldak, Alpaslan Ataman, Murat Saraçoğulları üstlenmişler,
Ferhancığımın güzel adlandırmasıyla, “gibi yapanlar” da şöyle: Ferhan Şensoy, Erkan Uçucu, Ali Çatalbaş, Orhan Ertürk, Özkan Aksu, Elif Durdu, Ebru Soyuerden, Neslihan Çakıner, Begüm Alpaslan.
Emeği geçen herkese yürekten alkış.
Cumhuriyet, 11 Mart 2009.
21 Ocak 2009 Çarşamba
İBRAHİM ZAMAN
Işıkla biçim yaratma sanatını, fotoğrafı sanırım kendimi, dünyamızı, evrenimizi algılamaya başladığım günden beri tutkuyla seviyorum; ister duruk olsun, isten devingen. Yalnız basılı olan örnekler arasındaysa, yine aynı güden bu yana bir ad sürekli gözüme çarpardı: İbrahim Zaman.
Derken, olasılık+gereklilik ikilisi, bir gün onu Ulusal Kanal’da konuk etmeme izin verdi; o gün bayıldığım fotoğrafları çeken insana daha çok bayıldım; söyleşi sırasında bir ara değindiğimiz, “zanaat mı önemli, sanat mı? ” sorusuna canlı yanıttı sevgili İbrahim: “hangi anlatım aracını kullanırsanız kullanın, önce onunla her gün daha ustaca oynamayı bilmiyorsanız, zanaattan sanata, kişisel anlatıma, yaratışa geçemezsiniz.”
Sevgili babası onu abisi gibi terzi yapmak istemiş, ama İbrahim bu zanaata hiç yakınlık duyamamış – iyi ki duyamamış elbet. İmdadına abisi yetişmiş, onu fotoğrafçı bir arkadaşının yanına çırak vermiş, ve büyük sevda daha kırmızı ışıklı karanlık odaya girdiği an başlamış. İlkin ustası gibi, hani şu “vesikalık” dediğimiz resimleri çekerek işe başlamış; ardından, boş zamanlarında, kırlarda bayırlarda dolaşırken, ışık oyunlarını şiirsel bir anlatımla yakalamaya girişmiş, ve kendisi gibi geçen yıl 50. Sanat yılını tamamlayan ortak dostumuz Gültekin Çizgen’in güzel deyişiyle, “tam gün çalışan fotoğraf sevdalısı” olup çıkmış.
Adını taşıyan siteye girerseniz, hem bu 50 yıldaki ürünlerini, hem kazandığı ödülleri, kitaplarını görürsünüz.
Ben albümleri arasından “Tarlalar”a yazdığı önsözden kısa bir alıntı yapayım, kendine, dünyaya, uğraşına nasıl baktığını özetlemek üzere:
“Binlerce yıl önce insanoğlu toprağı tanıdı. Sonra onu işledi. Tarıma elverişli araziler hâline getirdi.(…)Çocukluğumda tarlalarda oynar, içlerinde gezinir, ekilenleri tanımaya çalışırdım. Doğanın bağrında kendimi çok mutlu hissederdim. Bir yandan bu toprağı işleyen çilekeş Anadolu insanının inanılmaz şartlarda harcadığı çabayı, göğüslediği zorlukları görürdüm. Özellikle köylü kadınların daima başrolde, bazen çift sürmekte, bazen çapa yapmakta oldukların görür, onlar için içlenirdim. (Hâlâ öyleyim.) Oysa onlar yaşam biçimi kabul ettikleri bu uğraştan hiç şikayetçi görünmezlerdi. Şen şakrak işlerin sürdürürlerdi.
Kırsal alanda ovalara, bayırlara serpilmiş uçsuz bucaksız tarlalar arasında, parsel parsel ayrılmış arazilere herkesin ayrı zamanlarda ektiği ürünler nedeniyle meydana gelen renk cümbüşü beni daima derinden etkilemiştir. (…)
Araziye kuşbakışı bir göz attığınızda, usta ressamları ve grafikçileri kıskandıracak bir renk cümbüşü, lekeler ve grafik oluşumlar karşısında şaşkınlığınız gizleyemezsiniz. Mutlulukla seyre dalar gidersiniz. Toprak, Âşık Veysel’in ‘sadık’ yâridir. Yunus Emre de sarı çiğdeme sorar: “Anan baban var mıdır?/Ne sorarsın be Derviş? Anam yer,babam yağmur” yanıtını alır. (…) Ben ne Âşık Veysel gibi ozan, ne Yunus Emre gibi ermişim. Fakat ben de fotoğraf diliyle muradımı anlatabildiğimi sanıyorum.
Fotoğrafçı olarak yaşamım boyunca toprağa, tarlaya olan tutkumu; onun fotoğrafik yanlarını keşfedip görüntülemeye, ortaya koymaya çalıştım. Dolayısıyla bu görselliği sizlerle paylaşmaktan mutluyum.”
Yukarıda belirttiğim gibi, sevgili İbrahim Zaman, zanaatını kusursuz öğrendiği; her gün kendini aşmayı amaç edindiği için, ister tarlaları, ister dünyanın dört bir yanında insan kardeşlerini çeksin, onlara bitmez tükenmez, koşulsuz, içten bir sevgiyle bakmayı ve gördüğünü en şiirsel dille anlatmayı başarmış.
Doğrusu olasılık+gereklilik ikilisi onda da kusursuz buluşmuş, bize tadına doyulmaz bir armağan vermişler. Ömrün uzun olsun alçakgönüllü, ozan ruhlu, sevgi kaynağı güzel dostum!
Derken, olasılık+gereklilik ikilisi, bir gün onu Ulusal Kanal’da konuk etmeme izin verdi; o gün bayıldığım fotoğrafları çeken insana daha çok bayıldım; söyleşi sırasında bir ara değindiğimiz, “zanaat mı önemli, sanat mı? ” sorusuna canlı yanıttı sevgili İbrahim: “hangi anlatım aracını kullanırsanız kullanın, önce onunla her gün daha ustaca oynamayı bilmiyorsanız, zanaattan sanata, kişisel anlatıma, yaratışa geçemezsiniz.”
Sevgili babası onu abisi gibi terzi yapmak istemiş, ama İbrahim bu zanaata hiç yakınlık duyamamış – iyi ki duyamamış elbet. İmdadına abisi yetişmiş, onu fotoğrafçı bir arkadaşının yanına çırak vermiş, ve büyük sevda daha kırmızı ışıklı karanlık odaya girdiği an başlamış. İlkin ustası gibi, hani şu “vesikalık” dediğimiz resimleri çekerek işe başlamış; ardından, boş zamanlarında, kırlarda bayırlarda dolaşırken, ışık oyunlarını şiirsel bir anlatımla yakalamaya girişmiş, ve kendisi gibi geçen yıl 50. Sanat yılını tamamlayan ortak dostumuz Gültekin Çizgen’in güzel deyişiyle, “tam gün çalışan fotoğraf sevdalısı” olup çıkmış.
Adını taşıyan siteye girerseniz, hem bu 50 yıldaki ürünlerini, hem kazandığı ödülleri, kitaplarını görürsünüz.
Ben albümleri arasından “Tarlalar”a yazdığı önsözden kısa bir alıntı yapayım, kendine, dünyaya, uğraşına nasıl baktığını özetlemek üzere:
“Binlerce yıl önce insanoğlu toprağı tanıdı. Sonra onu işledi. Tarıma elverişli araziler hâline getirdi.(…)Çocukluğumda tarlalarda oynar, içlerinde gezinir, ekilenleri tanımaya çalışırdım. Doğanın bağrında kendimi çok mutlu hissederdim. Bir yandan bu toprağı işleyen çilekeş Anadolu insanının inanılmaz şartlarda harcadığı çabayı, göğüslediği zorlukları görürdüm. Özellikle köylü kadınların daima başrolde, bazen çift sürmekte, bazen çapa yapmakta oldukların görür, onlar için içlenirdim. (Hâlâ öyleyim.) Oysa onlar yaşam biçimi kabul ettikleri bu uğraştan hiç şikayetçi görünmezlerdi. Şen şakrak işlerin sürdürürlerdi.
Kırsal alanda ovalara, bayırlara serpilmiş uçsuz bucaksız tarlalar arasında, parsel parsel ayrılmış arazilere herkesin ayrı zamanlarda ektiği ürünler nedeniyle meydana gelen renk cümbüşü beni daima derinden etkilemiştir. (…)
Araziye kuşbakışı bir göz attığınızda, usta ressamları ve grafikçileri kıskandıracak bir renk cümbüşü, lekeler ve grafik oluşumlar karşısında şaşkınlığınız gizleyemezsiniz. Mutlulukla seyre dalar gidersiniz. Toprak, Âşık Veysel’in ‘sadık’ yâridir. Yunus Emre de sarı çiğdeme sorar: “Anan baban var mıdır?/Ne sorarsın be Derviş? Anam yer,babam yağmur” yanıtını alır. (…) Ben ne Âşık Veysel gibi ozan, ne Yunus Emre gibi ermişim. Fakat ben de fotoğraf diliyle muradımı anlatabildiğimi sanıyorum.
Fotoğrafçı olarak yaşamım boyunca toprağa, tarlaya olan tutkumu; onun fotoğrafik yanlarını keşfedip görüntülemeye, ortaya koymaya çalıştım. Dolayısıyla bu görselliği sizlerle paylaşmaktan mutluyum.”
Yukarıda belirttiğim gibi, sevgili İbrahim Zaman, zanaatını kusursuz öğrendiği; her gün kendini aşmayı amaç edindiği için, ister tarlaları, ister dünyanın dört bir yanında insan kardeşlerini çeksin, onlara bitmez tükenmez, koşulsuz, içten bir sevgiyle bakmayı ve gördüğünü en şiirsel dille anlatmayı başarmış.
Doğrusu olasılık+gereklilik ikilisi onda da kusursuz buluşmuş, bize tadına doyulmaz bir armağan vermişler. Ömrün uzun olsun alçakgönüllü, ozan ruhlu, sevgi kaynağı güzel dostum!
7 Ocak 2009 Çarşamba
PERA’DA BERCHT
Anamalcı barbarlığın, onun şu an yeryüzündeki simgesi ABD’nin ve şımarık yavrusu İsrail’in istedikleri an kentleri, ülkeleri bomba yağmuruna tutabildikleri; çoluk çocuk genç yaşlı demeden binlerce, milyonlarca kişiyi paramparça edebildikleri bir yerde sanata, sanatçıya yer olmaz, olamaz aslında. Ama bütün canlar çıkmadan pes edilmiyor şükür, herkes bulunduğu köşede yiğitçe direniyor.
Nesrin Kazankaya ve Pera Tiyatrosu da bunlardan biri; günde 24 saat bütün araçlarla beyinleri yıkanan, boşaltılan; en sıradan yaşama olanakları hızla ellerinden alınan yığınlara sanat aracılığıyla iyiyi, doğruyu, güzeli anımsatmaya çabalıyor. Bunu yaparken de haklı olarak eski, günü geçmeyen büyük ustalara sesleniyor. Bu yılki oyunu Brecht’in yapıtlarından bölümlerle ve yazarın “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarfından uyarlanmı.Çevirilerini Yücel Erten’in yaptığı oyunlar şunlar: Şvayk 2.Dünya Savaşında, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Üç Kuruşluk Opera.
Levent Öktem, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özden İlker Yiğen, Linda Çandır öykülerdeki değişik kişileri büyük bir inançla, coşkuyla canlandırmak üzere koşup terliyorlar. Hele Levent Öktem, bunca yıllık deneyimiyle, bütün yapıyı sırtında taşıyor.
Ezgi Kasapoğlu, Ozan Bayraşa, İzi Eli, Zafer Atalay, Hasan Dağlar, Zafer Oğuz ve Bekir Önal’dan oluşan küçük küme de müziği üstlenmiş.
Topluluğun inancı, sevdası, Vecdi Sayar’la el ele verip aslında olmayan şeyi, sahneyi yaratmış, bezemiş; en sıradan donanımlarla bizi alıp öykünün geçtiği çeşitli yerlere uçuruyorlar.
Sevda masalının giysileri her zamanki gibi Nilüfer Moayeri’den.
Dramaturjiyi Şafak Eruyar, dansları Erdinç Anaz, ışığı Yüksel Aymaz, şarkıların topluluk tarafından söylenmesini de Ezgi Kasapoğlu üstlenmiş.
Sevgili Nesrin Kazankaya, bu kez oyuncu olarak yer almadığı bu çalışmada her zamanki gibi titiz bir ön hazırlık yapmış; dönemin kısa tarihçesini özetlemiş; program kitapçığının sonuna Maksim Gorki’den, Wilhelm Reich’tan alıntılar koymuş. İlgilenenler bilir, insanlık tarihinde zorba buyurganlığın (faşizmin) kökenini görüp çözümlemesini en iyi yapanların başında gelir Wilhelm Reich. Onun bilimsel gözlemlerine göre, ana karnından başlayarak dirimsel enerjisini sevme-sevişme/ çalışıp üretme/ ve bunları doğru yapabilmek için sürekli gerçek bilgiler edinme işlevlerinde tüketemeyen insanlar doğru, sağlıklı yaşama yolundan sapıyor, önce kendilerine, sonra türdaşlarına da, yeryüzündeki bütün varlıklara da işkence eder duruma geliyorlar.
Brecht Usta, bütün şarkılarda unutulmayacak dersler vermiş insan kardeşlerine; bakın ne diyor Artoro Ui son şarkısnda:
Bu kirli, bu kanlı tarihi yasanlar / Hırsızlar, katiller ve kalpazanlar / Bu kirli bu kanlı tarihi yazanlar / Hırsızlar, katiller, kalpazanlar.
Aramızdan çıktı bu kanlı kasap / Onu biz besledik bu nasıl hesap?
Aç gözünü dostum / Bu böyle gitmez / Görmeyi öğren / Yalnız bakmak yetmez.
Evet, görmek; gördükten sonra yapılması gerekeni yapmayı göze almak gerekiyor elbet. Ancak, bunun için, tıpkı kullandığımız bilgisayarlar gibi, beyinlerimize önce doğru izlencelerin yüklenmiş olması gerekli.
Bu hesapla, hemen hemen olanaksız gibi gözüküyor insanlığın bu çıkmazdan sıyrılabilmesi; oysa gerek evrenin kendisi, gerek çok küçük bir benzeri olan insan beyni olanaksız gözükeni başarmış hep. En yakın, en umut verici örneği, 500 yıllık amansız sömürüden sonra, öncü Küba’nın ardına düşüp birer birer uyanan, anamalcı akılsızlığa-düzensizliğe son vermeye yemin eder Güney Amerika halkları.
İnsanlık tarihinin benzersiz yıldızı Mustafa Kemâl Atatürk’ün kalıtına sahip çıkıp Güney Amerikalı kardeşlerimize katılacağımız günü beklerken, hemen koşun Pera’daki oyuna.
Cumhuriyet, 7 Ocak 2009.
Nesrin Kazankaya ve Pera Tiyatrosu da bunlardan biri; günde 24 saat bütün araçlarla beyinleri yıkanan, boşaltılan; en sıradan yaşama olanakları hızla ellerinden alınan yığınlara sanat aracılığıyla iyiyi, doğruyu, güzeli anımsatmaya çabalıyor. Bunu yaparken de haklı olarak eski, günü geçmeyen büyük ustalara sesleniyor. Bu yılki oyunu Brecht’in yapıtlarından bölümlerle ve yazarın “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarfından uyarlanmı.Çevirilerini Yücel Erten’in yaptığı oyunlar şunlar: Şvayk 2.Dünya Savaşında, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Üç Kuruşluk Opera.
Levent Öktem, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özden İlker Yiğen, Linda Çandır öykülerdeki değişik kişileri büyük bir inançla, coşkuyla canlandırmak üzere koşup terliyorlar. Hele Levent Öktem, bunca yıllık deneyimiyle, bütün yapıyı sırtında taşıyor.
Ezgi Kasapoğlu, Ozan Bayraşa, İzi Eli, Zafer Atalay, Hasan Dağlar, Zafer Oğuz ve Bekir Önal’dan oluşan küçük küme de müziği üstlenmiş.
Topluluğun inancı, sevdası, Vecdi Sayar’la el ele verip aslında olmayan şeyi, sahneyi yaratmış, bezemiş; en sıradan donanımlarla bizi alıp öykünün geçtiği çeşitli yerlere uçuruyorlar.
Sevda masalının giysileri her zamanki gibi Nilüfer Moayeri’den.
Dramaturjiyi Şafak Eruyar, dansları Erdinç Anaz, ışığı Yüksel Aymaz, şarkıların topluluk tarafından söylenmesini de Ezgi Kasapoğlu üstlenmiş.
Sevgili Nesrin Kazankaya, bu kez oyuncu olarak yer almadığı bu çalışmada her zamanki gibi titiz bir ön hazırlık yapmış; dönemin kısa tarihçesini özetlemiş; program kitapçığının sonuna Maksim Gorki’den, Wilhelm Reich’tan alıntılar koymuş. İlgilenenler bilir, insanlık tarihinde zorba buyurganlığın (faşizmin) kökenini görüp çözümlemesini en iyi yapanların başında gelir Wilhelm Reich. Onun bilimsel gözlemlerine göre, ana karnından başlayarak dirimsel enerjisini sevme-sevişme/ çalışıp üretme/ ve bunları doğru yapabilmek için sürekli gerçek bilgiler edinme işlevlerinde tüketemeyen insanlar doğru, sağlıklı yaşama yolundan sapıyor, önce kendilerine, sonra türdaşlarına da, yeryüzündeki bütün varlıklara da işkence eder duruma geliyorlar.
Brecht Usta, bütün şarkılarda unutulmayacak dersler vermiş insan kardeşlerine; bakın ne diyor Artoro Ui son şarkısnda:
Bu kirli, bu kanlı tarihi yasanlar / Hırsızlar, katiller ve kalpazanlar / Bu kirli bu kanlı tarihi yazanlar / Hırsızlar, katiller, kalpazanlar.
Aramızdan çıktı bu kanlı kasap / Onu biz besledik bu nasıl hesap?
Aç gözünü dostum / Bu böyle gitmez / Görmeyi öğren / Yalnız bakmak yetmez.
Evet, görmek; gördükten sonra yapılması gerekeni yapmayı göze almak gerekiyor elbet. Ancak, bunun için, tıpkı kullandığımız bilgisayarlar gibi, beyinlerimize önce doğru izlencelerin yüklenmiş olması gerekli.
Bu hesapla, hemen hemen olanaksız gibi gözüküyor insanlığın bu çıkmazdan sıyrılabilmesi; oysa gerek evrenin kendisi, gerek çok küçük bir benzeri olan insan beyni olanaksız gözükeni başarmış hep. En yakın, en umut verici örneği, 500 yıllık amansız sömürüden sonra, öncü Küba’nın ardına düşüp birer birer uyanan, anamalcı akılsızlığa-düzensizliğe son vermeye yemin eder Güney Amerika halkları.
İnsanlık tarihinin benzersiz yıldızı Mustafa Kemâl Atatürk’ün kalıtına sahip çıkıp Güney Amerikalı kardeşlerimize katılacağımız günü beklerken, hemen koşun Pera’daki oyuna.
Cumhuriyet, 7 Ocak 2009.
24 Aralık 2008 Çarşamba
GÜLTEKİN ÇİZGEN
Gültekin’i tam olarak ne zaman, hangi koşullarda tanıdığımı anımsayamıyorum şimdi; ama Nişantaşı’nda küçük bir ev, tanıdık yüzler geliyor gözümün önüne; ve cıvıl cıvıl konuşkan, şakacı, aslında çok iyi bilmese de araya durmadan Osmanlıca sözcükler ve deyimler katan bir delikanlı. Fotoğrafın ülkemizde henüz emeklediği yıllar.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
