25 Ağustos 2004 Çarşamba

METİN AYDOĞAN’IN YENİ KİTABI

Değerli dostum Metin Aydoğan,kırılgan sağlığına karşın,bütün yurt-canseverlerin olması gerektiği kadar çalışkan,üretken bir insandır.Önceki kitaplarına bu köşede değinmiştim.
Bir süredir üzerinde çalıştı son yapıtını bitirip bastırdı,bana da göndermiş:Antik Çağdan Küreselleşmeye Yönetim Gelenekleri ve Türkler.
Küresel buyurucu-yağmacıların 1919’da bitiremedikleri işi tamamlamak üzere nasıl büyük bir hırsla,hınçla üzerimize geldiklerini en azından bu gazetenin okurları biliyor.Dolayısıyla,gerçek yurt-canseverler bu son kıskaçtan nasıl kurtulabileceğimizi sorup arayıp duruyor.
Nitekim kitabın yazılış gerekçesini açıklarken Metin Aydoğan da buna parmak basıyor:
“Aldığım iletilerde,söyleşi için gittiğim yerlerde,değişik toplantılarda ve beni görmeye gelen okurlarımla yaptığım görüşmelerde hep aynı soruyla karşılaşıyorum.Ülke sorunlarına duyarlı insanlarımız,kaygı ve üzüntü içinde hep aynı soruyu soruyorlar:ülke tehlikede,ne yapmalıyız?Her yerde aynı yanıtı veriyor,herkese:Düşünsel ya da inançsal ayrılıklarınızı,kırgınlıklarınızı bir kenara bırakın,siyasal ayırım gözetmeden,ulusal birlik anlayışıyla bir araya gelin,örgütlenin,diyorum.”
Bu öğüdün tutulması,insanların geçmişteki ve bugünkü yapılanmalar,örgütlenmeler konusunda bilgi edinmesine,dolayısıyla bilinçli olmasına bağlı olduğundan,bütün dürüst,sevmeyi unutmamış,sorumlu insanlar gibi,yeryüzündeki toplumsal yapılanma ve örgütlenmelerin tarihini merak etmiş Metin Aydoğan.
Önce,basılı ilk kitabı Nasıl Bir Parti,Nasıl Bir Mücadele’yi geliştirip genişletmeyi düşünmüş;ama işin içine girince bu dar sınır yetmemiş.
Çok bilinçli ve kararlı bir Atatürkçü olduğundan,Ulu Önder’in söz ve düşünceleri arasında dolaşırken,bütün öbürleri gibi altın değerindeki şu saptamaya rastlamış:
“Türklerin güç yeteneğinin tarihte gerçekleştirdiği başarılar ortaya çıktıkça,Türk çocukları,gereken atılım kaynağını bu tarih içinde bulacaklardır.Gençler bu tarihte büyük başarılar görecek,bağımsızlık düşüncesini kazanacak ve harikalar yaratmış bu insanlarla aynı soydan geldiklerini öğrenerek sahip oldukları yeteneklerle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”
Türk soyunun yapılanma ve örgütlenmesini araştırmaya girişince,ister istemez bütün insan topluluklarının,yaşamış,yaşayan bütün uygarlıkların evrimini öğrenip yorumuna katmak zorunda kalmış;dolayısıyla hem Avrupalı toplumlara,hem Doğu’nun,Asya’nın büyük,köklü devletlerine,uygarlıklarına çevirmiş meraklı bakışını.
Eşiyle iki kızının dışında birkaç gönüllü yardımcı,bilgi-belge derleyici,aktarıcı bulma talihine ermiş;ve bu yaratıcı imece 1162 sayfalık dev yapıtı doğurmuş.
Şöyle diyor kitabın arka kapağında:
“Toplumsal evrimi oluşturan olaylar,öncekiler tarafından belirlenen,sonrakileri belirleyen süreçler hâlinde,zamana ve koşullara bağlı olarak ortaya çıkar,gelişir ve gelişimini tamamlayarak başka bir döneme geçer.Geçmişte sonuç olan,yeni dönemde neden’e dönüşür ve başka bir yeni dönemin hazırlayıcısı olur.(...)Unutulmamalıdır ki,geçmişi unutanlar,onu yinelemeye mahkûmdur.Bu anlamda,’tarihçinin görevi geçmişi sevmek ya da geçmişten kurtulmak değil,bugünü kavramanın anahtarı olarak onu öğrenip geleceğe aktarmaktır.’”
Kısacası,öbür yapıtları gibi,ülkemizin parçalanıp paylaşılma tehlikesi geçirdiği günlerde kesinlikle,ivedilikle okunması gereken bir kaynak oluşturmuş Metin Aydoğan.
Ona ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

Cumhuriyet, 25 Ağustos 2004

11 Ağustos 2004 Çarşamba

ASSOS KAZANIMLARI

Bu yıl Assos’taki ilk kazanım Taşyakalı bir yörük ailesi oldu.Gerçi Nurgül’le Hasan’ı iki yıldır tanıyorduk Kadırga Koyu’ndan;güneşlenip denize girdiğimiz koy boyunca sabahtan akşama dolaşıp kekik,uğur,heybe satarlardı.Onlar güzel gözlü Hanife ile acılı ama güleryüzlü Hasan’ın son iki çocukları;iki abla daha var:Cahide’yle Ünzile.
Nurgül bu yıl 10 yaşında,ama bedensel açıdan 6’sında kalmış gibi;alabildiğine zeki,canlı,çalışkan;kendi deyişiyle “kafası matematiği çok eriyor” o kadar ki,sınıfta yanında oturan arkadaşı yoklamalarda ona bakıp yazdığı için öğretmen kaldırıp başka yere oturtmuş.Ama Nilgün sonrasını da okuyup okuyamayacağını sorduğunda:Ben okumak isterim,ama bütçemiz yetmez” diyor.Aynı şey analarının yüz göz güzelliğini almış Ünzile ile Hasan için de geçerli,tıpkı milyonlarca benzerleri gibi.Türk askerlerinin başına çuval geçiren ABD ile onun yerli uşakları da zaten Köy Enstitüleri’ni bunun için kapatmışlardı;böyle zeki köy çocukları okuyup aydınlanmasın,soygun rahatça sürsün.
İkinci kazancımız,köydeki evimizin iki kapı ötesine bu yıl gerçek bir görsel şenlik getiren Önder Tokuç.
O daha talihli bir köy çocuğu;1970’te Manisa-Saruhanlı’nın Azimli Köyü’nde doğmuş;o köye kim bu adı vermişse,çok yerinde doğrusu;kanıtı,Önder.Bir çiftçinin 4 çocuğunun üçüncüsü;İlkokulu köyünde bitirmiş,1981’de İzmir’deki marangoz amcasının yanına verilmiş;91’de askere gitmiş;dönüşte 3 yıl daha marangozluk yapmış.Şimdi kendisinin de söylediği gibi,Köy Enstitüleri’ndekilere benzer bu somut eğitim sonra çok işine yaramış.Onun gönlünde resim varmış;1994’te dışardan girdiği sınavla Ortaokulu bitirmiş;1997’de gece Lisesi’ni bitirmiş,bir yıl ressam Selda Cengiz’in işliğine gitmiş.1998’de S.D.Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi sınavlarına girmiş hem resim,hem sahne sanatları bölümlerine girmeye hak kazanmış;üç gün düşündükten sonra sahne tasarımını seçmiş.O arada resim sevdası sürüyor.Ayrıca seramik bölümünde öğrenci yardımcısı olarak 4 yıl çalışmış.2001 yazında,bitirme çalışması olarak Alman Dışavurumcu Tiyatrosu’nu incelemek üzere Almanya’ya gitmiş.2002’de okul bitince,İstanbul’a göçmüş,televizyon dizilerinde önce yardımcı,sonra sanat yönetmeni olarak görev almış.Sonunda gönlündeki tutku ağır basmış,resme dönmeye karar vermiş.
Bu kararda,önce yardımcısı,sonra sevgilisi,şimdi eşi olan Özgün Başaran’ın payı büyük.
Özgün’ün geçmişi ve kişiliği adına çok uygun;ataları Selanikli;1.Dünya Savaşı öncesi soyun o günkü çiftinden baba ölüyor;genç kadın,üç oğlunu alıp Türkiye’ye göçmek üzere gemiye biniyor;ne yazık ki öğrenilemeyen bir nedenle o da gemide can veriyor.Kalan üç oğlan,anayurda ulaştıktan sonra,çil yavrusu gibi gibi saçılıyor.İçlerinden biri,sığınıp bakıldığı kurum dolayısıyla Asker Mustafa adı verilen,Çanakkale’nin Ayvacık ilçesinin,Özgün’ün deyişiyle,Gülpınar yolu üzerinde olduğu halde,”okumuşu en az” Kocaköy’üne yerleşiyor;torunu,Özgün’ün babası Murat Köy Enstitüsü’nde okuyabilme talihine eriyor;kendisi gibi bir öğretmen kızla evleniyor;iki kızları oluyor:Özgün’le Özge.
1999’da,Mimar Sinan Üniversitesi’nin Klasik Arkeoloji Bölümü’nü bitirip kazıbilimci oluyor;ve hoş bir rastlantıyla,Önder’in çalıştığı dizilerde o da sanat yönetmeni yardımcısı oluyor.
Önder tüketim toplumunun öğütümünden kaçmaya karar verdiğinde,el ele ilkin Ayvalık’a,Cunda’ya gidip ev-işlik arıyorlar;bulamayınca,Özgün,yumuşacık sesiyle sevgilisini alıp Behram’a getiriyor;Behram’ın Paşaköy’den görünüşü epey ürkütücüdür:yeşillik hemen hiç yoktur,Assos tepesindeki kayalar yaşama umudunuzu kırabilir.Nitekim,Önder’e de öyle oluyor;”ben burada bir gün bile duramam”diyor;Özgün yılar mı,elinden tutup önce camiye çıkartıp Kuzey’deki Kaz Dağları oyasını;sonra tapınağın kalıntılarına götürüp mavi denizi,Midilli’yi gösteriyor;en sonunda da iskeleye indirip mendireğe çıkarıyor:orada yürürken uyanıyor Önder’in içindeki sevi tanrıçası.
Bir köy evi bulup yerleşiyor,kışı geçiriyor;o arada,yeni bir ev-işlik arıyorlar;sonunda bizim sokağın köşebaşında yıkık bir ağıl- ev bulup,sözün gerçek anlamında kendi elleriyle tepeden tırnağa yeniden oluşturuyorlar.
Bütün bu inanılmaz serüven topu topu 10 aylık;evlilikleri de 15 günlük.
Yolunuz Assos’a düşerse,18 numaradaki,Özgün’ün kazıbilim bilgisiyle burada yaşamış ilk kavimden ödünç alarak koyduğu adla Leleg Resim ve Seramik İşliği’ni;binbir çiçekle bezeli,her yanından sebze fışkıran;ve elbet ürettikleri resim ve seramiklerle dolu doğal cenneti görün.



Cumhuriyet, 11 Ağustos 2004

28 Temmuz 2004 Çarşamba

“ÇUVALDAKİ MÜTTEFİK”

4 Temmuz 2003,saat 13;peşmergelerle Amerikalı askerleri taşıyan 13 araçlık bir dizi,Türk Özel Timi’nin oturduğu yapının kapısına dayanıyor.Gelenlerin başındaki Amerikalı Yarbay,11 Türk subayıyla konuklarının bulundukları odaya girip:Silahlarınızı teslim edin”,diyor.Küçük Türk birliğinin komutanı,kısa bir süre düşündükten sonra,buyruğundakilere buna uyulmasını söylüyor;o anda kapılar yıkılıp önde peşmergeler Amerikan askerleri elde silah içeri dalıyor,Türkleri kelepçeliyor.Bu halde aşağı indirilen insanların ayrıca araca bindirilirken başlarına birer çuval geçiriliyor.
Böylece etkisiz duruma getirilen Türk subayları,bütün kente,bütün dünyaya çalım satmak,gövde gösterisi yapmak,gözdağı vermek üzere uzun süre arabalarla dolaştırılıyor.
Olup bitenler,1945’te,Yalta’da Amerika’nın payına bırakılan Türkiye’ye biçilen yazgının kaçınılmaz uzantıları,sonuçları.
Ahmet Erimhan’ın, Otopsi Yayınları’nca basılan Çuvaldaki Müttefik’i bu acıklı,kaçınılmaz sonucun öyküsünü anlatıyor 504 sayfada.
Anamalın ve bunu ellerinde bulunduran küçük bir azınlığın koşulsuz egemenliğini amaçlayan küreselleşme süreci’nin gereği,dünya imparatorluğu için vazgeçilmez önem taşıyan Ortadoğu’nun,petrol yataklarının ele geçirilmesi için,La Fontaine masallarındakilerden daha gülünç gerekçelerle Irak’a saldırmayı karalaştıran iki büyük sömürgen,ABD ile İngiltere,işi kendi yavruları açısından ucuza getirmek,Kore’deki gibi öne Türkleri sürmek üzere şimdiki yönetmeyecilerimize nasıl baskılar yaptılar;pazarlıklar nasıl kıran kırana geçti;üç beş dolar koparabilmek için adamların istediği tezkereleri Kamutay’dan geçirebilmek üzere ne diller döküldü,ne gözdağları verildi;ülkemizin somut olarak yabancı güçlerin eline geçmesine izin verecek ilk belge nasıl kıl payı geri çevrildi,hepsini yaşadınız.Anımsamak istiyorsanız,kitapta bütün ayrıntılarıyla var.
İki büyük yavuz hırsızın,Amerika’yla İsrail’in,artık gizlemeye bile gerek görmedikleri bir utanmazlık ve saldırganlıkla,ezip çiğnediklerini suçlaya suçlaya,Ortadoğu’ya ve bütün dünyaya nasıl nasıl yeni bir biçim vermeye giriştiklerini;buna kılıfı ve maşa olarak Kürtleri nasıl kullandıklarını,ilerde nasıl kullanmayı tasarladıklarını da belgeleriyle anlatıyor Ahmet Erimhan.
Ünlü BOP Projesi,görmek isteyenler için,belli ki Büyük İsrail tasarısından başka bir şey değil;ama ABD’de şu anda işbaşında bulunan Yahudi kökenli işadamı-yöneticiler doğrusu insanın düşünsel-duygusal altyapısını çok iyi tanıyorlar:bizim gibi ülkelerde işadamlarıyla siyasetçilerin ne korkunç bir aşağılık duygusu batağına saplandıklarını eksiksiz bilip kullanıyorlar.Üç beş dolar,kuru bir aferin için yapmayacakları yok;kırmızı halı falan da istemiyorlar.
İşin bu yanı hem bu kitapta,hem Erol Manisalı’nın bütün yapıtlarında,en ince ayrıntılarıyla gözler önüne serilmiş,seriliyor.
Türkiye için,Anadolu halkı için yaşamsal soru,henüz çıldırmamış,satılmamış asker sivil yurtseverlerin bu oyunlara ne zaman karşıçıkmaya razı olacakları?
Biliyorsunuz,canlı varlığın en temel güdüsü,can’ını koruyup sürdürmektir.
Bu topraklarda bağımsız yaşayabilmek için bu güdüyü yitirmediğimizi kanıtlamak bize düşüyor.
Yitirmişsek,evrenin kılı bile kıpırdamaz:Ne varlıklar,ne imparatorluklar silinip gitti yeryüzünden.
Sevgili Cengiz Özakıncı,emeğini,elindekini,sevgini bu tür kitaplara yatırdığın için ne kadar sevinsen azdır canım!

Cumhuriyet, 28 Temmuz 2004

21 Temmuz 2004 Çarşamba

“OLTADAKİ BALIK TÜRKİYE”

Şöyle diyor Cengiz Özakıncı,Otopsi Yayınları’ınca 8.basımı yapılan kitabın başındaki önsözde:
“1993’te yayımlanın Oltadaki Balık Türkiye’yi 1994’te okumuştum ilk kez...Sosyalizme ve sosyalistlere düşman olduğunu bildiğim Emperylizmin,ulusalcılığa ve ulusalcılara da en az o ölçüde düşman olduğunu seziyordum,ama bu gerçeği,ilk kez bu kitapta,yadsınamaz belgeleriyle ve tüm çıplaklığıyla görüp kavradım.
Güneydoğu’da olup bitenlerin,yalnızca dış kışkırtmalardan değil,bir ölçüde o yöremizin yoksul bırakılmasından kaynaklandığını düşünüyor ve bu yüzden gelmiş geçmiş yönetimlerimizi bir ölçüde sorumlu tutuyordum bu kitabı okumadan önce...Ama Doğu ve Güneydoğu’muzun 1945’ten sonra salt yerli yönetimlerce değil,özellikle de ABD tarafından bilinçli ve tasarlanmış biçimde,kasten geri bıraktırıldığını,bu bölgenin ABD tarafından saptanan NATO savunma ilkeleri uyarınca,olası bir savaş durumunda Sovyet ordularını oyalamak için kullanılacak ‘gözden çıkartılmış’ bir alan olarak belirlendiğini ve oraya bu nedenle yatırım yapmaktan uzak durulduğunu,ilk kez Oltadaki Balık Türkiye’yi okuyunca gördüm,kavradım ve GAP’ın yabancılarca baltalanmasının nedenleri üzerinde yeniden düşündüm.
Seçimle ya da tepeden inme iş başına gelen yönetimlerimizin ekonomi,eğitim,üretim vb. yaşamın tüm alanlarında çoğu ulusal çıkarlarımıza aykırı kararlar almalarını,onların bilgisizliklerine,yabancıların çizdikleri yolda yürümelerine bağlıyordum;ama tüm bakanlıklarımızda Amerikalı Danışmanların bulunduğunu ve ülkemizi bizim seçtiklerimizin değil,yerli işbirlikçileri ve kendi danışmanları aracılığıyla doğrudan yabancıların,Amerikalıların yönettiğini Oltadaki Balık Türkiye kavrattı bana;hem de belgeleriyle..ABD ve NATO’nun Ortadoğu’da Türkiye’ye verdikleri görevin ne olduğunu da tüm belgeleriyle bu kitapta buldum.”
Şimdi de,Nelson A.Rockefeller’in,1956’da,dönemin Başkanı Eisenhower’e yazdığı mektuba bir göz atalım:
“Askerî andlaşmalarımızı oluşturup sağlamlaştırmayı amaçlayan önlemleri sürdürmeliyiz.Büyük ölçüde siyasal ve akserî nüfuzu güvence altına alacak genişlikteki ekonomik yayılma planını Asya’da,Afrika’da ve daha başka az gelişmiş bölgelerde uygulamak zorundayız.Yardım işinde,birinci kümeye bizimle dost olan,uzun süreli askerî andlaşmalarla bize bağlı ülkeler girer. Bu ülkelere yapılacak yardımlar,açılacak krediler öncelikle askerî olmalıdır.OLTAYA YAKALANMIŞ BALIĞIN YEME GEREKSİNMESİ YOKTUR.
...
Bu tür özel para yatırımları zamanla bütün yasadışı karşıçıkışı ve siyasetimize direnişi ortadan kaldırabilmeli ya da etkisizleştirebilmelidir.Ayrıca bizi desteklemekte kararsız ve sallantılı kalan bütün bireysel girişim ve çıkar çevrelerini etkilemelidir.ABD İLE İŞBİRLİĞİNE HAZIR YERLİ İŞ ADAMLARINA YARDIMI ARTTIRMALI,BÖYLECE BU İŞ ADAMLARININ ÜLKE EKONOMİSİNDE KİLİT NOKTALARINI ELE GEÇİRMELERİNE,BUNA DAYANARAK DA SİYASAL ETKİLERİ ARTTIRILMALIDIR.”
İstanbul halkının yaşamını allak bullak eden NATO toplantısının yapıldığı günlerde,Emin Değer’in yapıtının ne kadar yaşamsal olduğunu söylemeye gerek var mı?
Son zamanlarda,G 8’lerden ülkemize gönderilen irili ufaklı bütün sözcüler ağız birliğiyle Atatürk’e ve ulusal öğretisine saldırmaktalar;Marx,Engels,Lenin,Mao çoktan rahat bırakıldı,ama Mustafa Kemâl hâlâ baş hedef.Bunun nedenini de Kaynak Yayınları’nın yeniden bastığı Hakimiyeti Milliye Yazıları’ndn kısa bir alıntıyla anımsatayım.Ulu Önder bunları 15 Temmuz 1920’de söylemiş:
“...Görüyoruz ki,kendimizi kurtarmak için uğraşmak,bütün dünya uluslarının kurtuluşunun milyonlarca cephesinde çarpışmak demektir.Gerçekleştirilecek iş o kadar büyüktür ki,bunun karşısında insan ruhunun büyük bir coşkuyla titrememesi olanaksızdır.Bizim kurtuluşumuz dünyanın kurtuluşu olacaktır.Ve bütün dünya şu uğursuz emperyalizmin zulmünden kurtulmadıkça,bizim için yaşama ve rahat etme olasılığı düşünülemez.”

Cumhuriyet, 21 Temmuz 2004

30 Haziran 2004 Çarşamba

NEVİN İŞLEK-MEHLİKA BAŞ

Nevin’le yollarımız iki anaçizgide kesişiyormuş:yazın ve resim;ama sevgili İnci Bengiserp resimlerini sergilemese,bilinçli olarak varlığından habersiz yaşayacaktım.
Bütün gerçekten soylu insanlar gibi,o da alçakgönüllü;günün birinde,resimlerini koltuğunun altına yerleştirip Hobi’ye getirmese,evindeki sessiz üretimi sürüp gidecek.
Oysa,evrendeki bütün varlıklar gibi,onda da çekingenliğin,utangaçlığın yanında yiğitçe bir girişkenlik de var;nitekim,yaşamının başlarında,içinden gelerek yazdığı öykü denemelerinin yanında,resim yapmaya da giriştiğinde,bakmış bu sanatın abc’sini de bilmiyor;ayrıca,ya parası yok ya alacağı yerleri öğrenememiş daha,oturup en doğru kişiye,Bedri Rahmi’ye bir mektup yazıyor;resim bezi (tual) yapımını soruyor;mektuba çizimlerinden bir demet de ekliyor.
Bedri Bey’in kişiliğine yakışır biçimde,sevecen bir yanıt geliyor.
Sonra günün birinde Cumhuriyet’te,Bedri Bey’in Nişantaşı’nda özel bir sanat okulunda ders verdiğini okuyor;hemen gidip yazılıyor.
Bir Alevi türküsü:Doğru geldi isen dosta/Öldü isen can bulunur,der;bu ilişkide de öyle oluyor:öğretmenle öğrenci eksiksiz çakışıyor.Ama yaşam değişken,günün birinde usta o okuldan ayrılmak zorunda kalıyor,”beni sevenler Narmanlı Yurdu’na gelsinler”diyor;bu çağrıya uyan birkaç kişi arasında Nevin de var.
Sevgi dolu alışveriş öyle mutlu gelişiyor ki,günün birinde Bedri Bey’den resim almaya gelen bir yabancı,Nevin’in de bir çalışmasını alıyor.
Sonra,yine yollarımız kesişmiş,ama görüşemeden:Nevin, De Yayınevi’nden can dostum Hasan Özay’la evleniyor,biri kız biri oğlan ikizleri oluyor,Gebze’de yaşıyorlar.
Yıllardır beni Yeşilköy’deki ev-işliğine çağırırdı,bir türlü göze alıp gidemezdim;geçende bu işi becerdim,ödülümü de aldım:evinde üst üste yığılı resimler arasından Gebze’de yaptığı bir iki resmi gösterdi;tam kişiliğine uygun,benzersiz,öykünmesiz,içten yapıtlar;pazara gelen köylü kadınları,fırın işçileri,güzelim sıradan insan kardeşlerimiz.
Sonra en sevdiği varlıklar,kediler;kediler,düşler,özlemler...Resimleri sevgi dolu birer masal.
Ama kendisi yurdumun en bilinçli,en temiz yürekli yurtseverlerinden biri;günün birinde Ulusal Kanal’ı buluyor kablolu yayında;artık sabahtan akşama,hem de yüksek sesle açık televizyonu,mutfakta çalışırken bile en azından konuşmaları dinliyor can kulağıyla.
Ancak yakından ilgilenenler biliyor,efendilerimizden gelen buyruk üzerine yerli uşaklar,bütün yasaları,hukuku,adalet duygusunu ayaklar altına alarak yaklaşık bir yıldır kablo yayını dışında tutuyorlar bu kanalı.İkimiz de merakla,özlemle bekliyoruz.
Mehlika,ikizlerin kız olanı;anasından aldığı gözelerle ve sonraki görsel etkiyle o da başlıyor küçük yaşta kediler karalamaya;annesi o kadar beğeniyor ki,günün birinde,Bedri Rahmi’ye yazdığının benzerini Tan Oral’a yazıyor,kızının kedi resimlerinden bir demeti içine koyup yolluyor;onlar o sırada Kedi dergisini çıkarıyorlar.Tan,uzunca bir süre sonra,çizimleri beğendiğini bildiren bir yanıt veriyor
Mehlika,Akademi’nin gönlünde yatan resim bölümüne değil de, Sinema-Televizyon Enstitütüsü’ne girip okuyor;derken sevda;İlhan’la evlenme; okula ara;sonra bitiriş,ve kısa bir süre özel bir kanalda çalışma;ardından kızı Ekin’in doğuşu.
Ancak resim tutkusu alttan alta işleyip geliyor;günün birinde o da kendini bütünüyle bu anlatıma veriyor.
Anımsıyorum,yine sevgili İnci Bengiserp,mahalledaşları Muhsin Kut’un bir sergisinde,küçük bir köşeyi onun camaltı resimlerine ayırmıştı.
Cahit Burak,”resmin anası da babası da karakalem çizimdir,derdi;Mehlika bunun canlı kanıtı;gözlemi,çizimi kusursuz,yalın,ustaca:tek bir çizgiyle yansıtabiliyor örneğin ortak dostumuz Günay Pesen’in gülüşünü.
Muhsin Kut,Bülent Oran,Güner Ener,İnci Bengiserp ,aile bireylerinden kimileri,karşılaştığı,etkilendiği insanlar en sevecen çizgilerle yansımışlar yapıtlarına.
Bu iki güzel insanı,kimileri gibi,resim sanatını allak bullak etme savları yok;içlerinden geldiği gibi,sevgiyle,sevinçle resim yapıyorlar;ben de,gittikçe tadı kaçırılan dünyamızda,hem özlerine,hem sözlerine bakıp seviniyorum.



30 Haziran 2004

16 Haziran 2004 Çarşamba

“TROYA”

Müzikle,bilimle yakından ilgilenenler kuşkusuz tanıyorlardır Halûk Tarcan’ı:ünlü bestecimiz Bülent Tarcan’ın Fransa’da Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nde çalışan,piyanist,etnolog kardeşi;özellikle Ön-Türkler’in geçmişleri ve dillerine eğilen değerli dünya yurttaşı.Atomun gizlerini çözdükten sonra bomba yapılıp insanların tepesine atılmasına,bir saniyede milyonlarca kişinin buhara dönüştürülmesine ses çıkarmayanlardan değil anlayacağınız:dirimin değerini bilen,canlı cansız ütün varlıklarıyla Mavi Gezegeni acunsal ömrü boyunca elde tutmaya uğraşanlardan.
Geçen gün ondan yeni bir ileti aldım;bu ara ünlü kıyım-kırım filmi dolayısıyla Troya yeniden gündemde ya;o konuda birtakım somut katkılarda bulunmak istemiş,ve üzerinde çalıştığı Evrensel Uygarlıkların Dip Kültürü Ön-Türk Uygarlığı adlı yapıttan kimi bilgileri aktarıyordu iletisinde.
Küresel yağmanın,acımasız ve amansız anamalcı-sömürücü saldırısının tozu dumana kattığı şu günlerde,Voltaire’in safoğlanı gibi,gelin bu bilgi bahçesini çapalamayı sürdürelim.
“Troya konusunda fikir yürütebilmek için,kökeni kesin olarak bir türlü saptanamamış Hititlerden önceki Anadolu’yu keşfetmeye çabalamak gerekir.
Sayın Prof.Dr.Afif Erzen ve arkadaşları,Ön-Türklerin,Ön-atalarımızın bir bölümünün İ.Ö. 13 000’lerde Orta Asya’dan Doğu Anadolu’ya göç etmiş olduklarını ortaya çıkarmışlardır.(Doğu Anadolu ve Urartular,TTK,1984.Ank.)
Öte yandan başka bir bölük Ön-Türk İstanbul yöresine,Kemerburgaz mağarasına ve Fikirtepe’ye yerleşmiştir;toprak kaplar üzerindeki 5500’lerden kaldığı hesaplanan Ön-Türkçe OQ ve OZ damgalarından çıkarıyoruz bunu.(Alpay Pasinli,İst.Archeological museum.A.Turizm,1995,İst.)
Daha sonraki dönemlerde,yaklaşık İ.Ö. 1980’lerde,İstanbul’da ilk Ön-Türk siyasal kuruluşlarını gerçekleştirmişler.
Bu ön bilgilere ek olarak,o dönemle ilgili belgeleri okuyabilmek için,41 lehçeden oluşan Türkçe’nin dışında (Başbakov),Asya lehçelerini de bilmek gerekir.Çünkü,yukarıda görüldüğü üzere,Anadolu’nun dip kültürü Ön-Atalarımıza aittir.
Tübingen Üniversitesi’nde yıllardır Troya Projesi’ni yürüten Sayın Prof.Mandfred KORFMANN’ın bu konuda vardığı sonuçlara kısaca göz atalım;Sayın arkeolog N.Bayçin’de okuduğumuza göre:
Evrensel tarih ve kültür açısından çok önemli ilk sonuç şudur:
Troya,Antik Yunan kültürüne değil,eski Anadolu kültürüne aittir.
Bu konuda,Sayın Profesörün öne sürdüğü fikirler arasındaki beş öğe Ön-Türk kültürünü birinci derecede ilgilendirmektedir:
Doğrudan Troya konusuna gelince:
“1-“Troyalılar ölülerini yakarlar...”Ön-Türk kültürün başlıca niteliklerinden biri olan Ateş Kültü’nü Troya’da görüyoruz. Ön-Atalarımız,halkına iyi hizmet BUĞ’u ödüllendirmek (Bey-Han-Kağan) üzere,bedenini ateşe verir;Can’ı Tanrı’ya uçar,külleri yeryüzünde kalır.
2-“...Yunan’a karşı verilen savaşta,kentten kaçanlar arasında,kentten kaçanlar arasında TURCİ’ler de vardır...”Bu bulgu,Türklerin Anadolu’ya İ.S. 1071’de değil,binlerce yıl önce gelmiş olduklarını gösterir.
3-“...Troya’nın asıl adı WİLUŞA’dır...”
Luvi diline ait olduğu sanılan bu ad Ön-Türkçe’dir.
UW-İL-UŞ/A olmalıdır.UW=kutsal;İL=halk;UŞ=yönetim;A=son ek “İ”... Açılınca,KUTSAL HALK YÖNETİMİ...Bu noktadan yola çıkılınca,Luvi dili adı verilen dilin,Ön-Türkçe olma olasılığı ortaya çıkıyor,
4-“...TRO/İA..
(İA,İE) son ekleri,Ön-Türkçe’deki İERÜÜ fiilinden gelmektedir.Buna göre,TRO-İA,Tro’ların ülkesi demektir:Arab/ia,Türk/İE,Grek/YA,Mezopotam/İA gibi...Geriye Tro sözcüğünün anlamı kalıyor.Bu da acaba AT-UR...ONG...İA mıdır?
5-“...Ölülerini Küp mezarlara koyarlar..”
Ateşe tapınma gereği,Buğ’un yakılan bedeninden çıkan küller ve kemikleri toprak kaplarda saklanır.Bunlardan birinin üstünde Ön-Türkçe bir tümce vardır:TORT ON (ong) OQ:anlamı,”dört öğede başarıyı okumak”tır;başka bir deyişle,dört cihanda,Evrende başarıya ulaşma=Ölümsüzlük.
Toprak kabın yukarı kıvrılmış kulpları ve yüzünün görünüşü ona KUŞ biçimi vermektedir.Yukarıda gördüğümüz gibi,BUĞ’un Tanrı’ya ulaşması için UÇ kavramı kullanılmakta,günahsızlık simgesi olan OQ (uçan kuş) böylece yansıtılmaktadır.
Bu gagasız toprak kaba İ.Ö,4 binlerde Orta Asya’da,İ.Ö.3 binlerdeyse Doğu Anadolu’da KARAZ kazılarında rastlanmıştır.
Kısacası,Troya’daki dip kültürün bir Ön-Türk kültürü olduğu ortadadır.Ancak belli bir süre sonra,bu dip kültür üzerinde yeni bir Anadolu Ön-Türk Kültürü bileşimi ortaya çıkmış olabilir diye düşünüyoruz.
Yeni bulgular sonucu,Troya’nın bütünüyle Ön-Türk olduğu ortaya çıkabilir...”
Görüldüğü gibi,Yunan Ordusu’nu İzmir’de geldiği gemilere binmeye zorlayan güzeller güzeli Mustaf Kemâl Atatürk: “Troya’nın öcünü aldık” derken epey haklıymış.


Cumhuriyet, 16 Haziran 2004

2 Haziran 2004 Çarşamba

NEVA ÇİFTÇİOĞLU

Neva Çiftçioğlu’nu bana Ankaralı dostum Ayşegül Okay tanıttı.Ayşegül’leyse,bu köşedeki “Kanser ve Beslenme” yazısı aracılığıyla tanıştım.
Ayşegül,doğal ve doğru beslenmeden Aydın Karlıbel’e,sinemadan operaya,kukla tiyatrosuna bütün alanlara meraklı gerçek bir yaşama sanatı uygulayıcısı.
Neva Çiftçioğlu da zaten sanırım müziğe ilgisinin sonucu tanıdığı bir insan:TRT’de izlenceler düzenleyen Vefa Çiftçioğlu’nun kardeşi.
Tıp okumuş;ama belli ki hekimlerin çoğu gibi yalnız serçe parmağımızla ya da saçımızın teliyle sınırlı değil ilgisi;bedenimizde kireçlenmelere neyin yolaçtağını merak etmiş,bunu araştırmış.Sonunda da bulmuş.
Ancak,bu konudaki çalışmasını özetleyen doktora savını öğretmenine verdiğinde,hem de hastaların yanında,şöyle kapağına bakılıp:haa,bu mu,doğruca çöpe,yanıtını almış;ve çalışma dosyası gözünün önünde gerçekten çöpe atılmış.
Bunun üzerine kalkıp Finlandiya’ya göçmüş;çalışması orada beğenilmiş,doçentliği onaylanmış;kireçlenmelere yolaçan etkene nanobakteri adını vermiş.
Kendisiyle yapılan söyleşide:Türk olduğunuz için tepki gördünüz mü? sorusuna:Türk oluşum,kadın oluşumdan daha büyük sorun yarattı,diyor.
Derken,rastlantı ve gereklilik,Finlandiya hükümeti buluşunu dünyaya açıklaması için Neva’yı 1996’da Amerika’ya gönderiyor;New York’taki Cold Spring Harbor Laboratuvarı’na gidiyor.Burada yaptığı açıklamaların sonunda,ünlü uzay araştırmaları kurumu NASA’yla ilişkisi başlıyor.
Neva bedendeki kireçlenme ve tıkanmalara yolaçan etkeni ararken,NASA aynı bakteriye Mars’ta rastlıyor;alıp inceliyor,yapısının Neva’nın nanobakterisiyle aynı olduğunu saptıyorlar;bunun üzerine yazışmalar başlıyor.Derken sonunda,böyle uzaktan yazışmakla olmuyor,gelin bizimle çalışın,diyorlar.
Ve Neva kalkıp Amerika’ya geliyor.
Geliyor,ve elbet ırkçılığın,ayırımcılığın doruğuyla karşılaşıyor;gümrükte arama taramalar.bin bir vize zorluğu.Ee, bütün insanlar kardeştir,bilim,uygarlık ortaktır dedikse ,o kadar da değil elbet!
Çalıştığı bölümdeki üstü,günün birinde açıkça:Senin Türk olmandan yoruldum,diyor;sofrada Müslümanlığını gözetip önüne domuz eti getirmemeye özen gösteren,ona tavuk sunan insanların kafa yapısına bakın!
ABD’den ya da AB’den gelen akıl hocaları,sabah akşam:Nedir bu Atatürk Atatürk?bırakın artık bu çağdışı dinsiz imansız adamı,ılımlı kilimli İslama sımsıkı sarılın! demiyorlar mı?
Ama işin çok daha acıklı bir yanı var;bütün baskılara karşın onların uyruğuna geçmeyen Neva,yurdumuzda hangi üniversiteye başvursa;hem ortaya çıkardığı bakteriyle ilgili ilâçların yapım ve satımında,hem de şimdilerde üzerinde çalıştığı yürek ve böbrek hastalıkları konusundaki çalışmalarında işbirliği yapma önerileri inatla,kabaca geri çevriliyor.Yalvarıp yakarıyor:gelin,bu buluşlarla elde edilecek gelir ülkemizde kalsın,dışarı avuç avuç para akıtmayalım,diyor,ama boşuna.
Ekinsel buyuruculuk(kültür emperyalizmi) bu olsa gerek: ille para pul verip çalıştırmanıza gerek yok,her açıdan geri bıraktırdığınız ülkelerdeki okumuşlar,gönüllü olarak sizin için çalışıyor;şu an başımızdaki siyasetçiler gibi,kendi yurtlarını köleleştirmek için canla başla çabalıyorlar.
Şimdiye dek,elde ettiği başarılardan dolayı,yalnız Ziraat Bankası eski Genel Yöneticisi’nden bir kutlama kartı almış;gözü gibi saklıyormuş.
Canım Nevacığım! Bakan,yönetici,işadamı,kısacası ağırlığı olan biri değilim;ama seni tanımaktan,seninle birlikte bir Anadolu,Atatürk çocuğu olmaktan sonsuz sevinç,övünç duydum !
İnsanlık günün birinde bu çılgınlıktan kurtulup doğal,evrensel özüne dönebilirse,şimdi oturtuğu tahtlardan katilleri indirip seni ve bezerlerini oturacak canım!


Cumhuriyet, 2 Haziran 2004