Bu yaşanmış olayı bana sevgili dostum Tomris Sarhan duyurdu. Dr. Mehmet Uhri, eş ve kızıyla Güney’e giderken, her bilinçli yurttaş gibi, arabasını bakımdan geçirtmiş; bu işlemin sonunda her şeyi yerli yerinde olması gereken araba, Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde su kaynatmış.Günlerden Pazar, bütün bakım-onarımcılar kapalı, sıkıntılı koşuşmalardan sonra Hüseyin Amca’yı bulmuşlar; küçük bir çantayla gelmiş; önce hekim gibi, sorunu, ardından çalıştırıp arabayı dinlemiş, “motorun soğutma dizgesinde sorun yok” demiş. Derken, “ buldum galiba”, diye haykırmış:” her şey olağan gözüküyor, ama yine de su kaynatıyorsa, su eksiliyor demektir. Büyük olasılıkla kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. Bu durumda döşemelerin ıslar olmalı.”
Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı onarım kuruluşunun bulamadığı sorun böylece kısa sürede çözmüş. Borcu sorulduğunda, arabanın camındaki simgeye bakıp hekim olup olmadığını sormuş; sonra alıp eve eşine bakmaya götürmüş doktoru. Hanımında yaşlanmanın ve yaşdönümünün getirdiği olağan sıkıntılara ilâç yazılmış; ardından, doğal olarak çay.
Mehmet Bey, kızının bir şey kırıp dökmesine engel olmak için ardından gidince, odanın birinin baştan başa kitap dolu olduğunu görmüş. Meğer Hüseyin Amca emekli öğretmenmiş, Ege köylerinde 39 yıl çalıştıktan sonra emekli olup oraya yerleşmiş; çocuklar okuyup büyük kente göçünce, hanımıyla başbaşa kalmış.
“Peki Hüseyin Amca, neden buraya yerleştin?
- Ben okuma yazmayı, yaşamı burada öğrendim.Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe Köy Enstitüsü’nü ilk bitirenlerdenim. Hasan Ali Yücel eğitim bakanıyken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben yaşamı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
- Peki bu onarımcılık nereden çıktı?
- Dedim ya, siz bilemezsiniz Köy Enstitüsü çıkışlı olmanın ne demek olduğunu: onlar o günlerin sıradan okulları sanırsınız.Oysa bu okullarda bu toprağın çocuklarına okuma-yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, yapı kurmayı, yemek yapmayı, bozulanı onarmayı, dahası azıcık hekimlik bile öğretirlerdi. Böylece bizler yaşamı öğrendik, öğretmen olup çocuklara öğrettik.
- Kısacası elinizden çok iş geliyor.
- Köy Enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi,düşünmeyi, soru sormayı, aklımızı kullanmayı öğretiyorlardı. İşte bu yüzden yaşatmadılar ya...”
O arada çay hazırlanmış, ekmek, peynir, zeytin gelmiş önlerine.Hüseyin Amca, emekli olduktan sonra zeytin yetiştirmeye başlamış. Ve anlatmış:
“Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız, kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Sonunda da ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın bir meyvesi değil mi?( Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa tuttu.) Doğduğunda zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıyor, posasından da sabun yapıyoruz.Yana boşa harcanıyor. Bir bölümünü sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını,buruşup bu hâle gelmesini sağlıyoruz.Ya da salamura yapıp tatlandırıyor, şişirip gösterişli kılıyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup yaşama hazırladığımızı sanıyoruz, ya şişiriyor, ya da buruşturup atıyoruz.
- Sizin köy enstitülerinde aynı şey yapılmıyor muydu? (Hanımıyla bakışıp gülüştüler.)
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem, hiç duymadım.
-Ege’nin kimi yörelerinde olur.Ağaç aynı ağaçtır, ama her yıl Kasım ayı sonuna doğru denizden karaya esen yelle zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini alıp acısını giderir. Zeytinler dalında olgunlaşır;anlayacağın, toplandığında, yenmeye hazırdır.
- Eee?
- Köy Enstitüleri de böleydi. Dalında olgunlaşan zeytin gibi, insanları doğdukları yerde yetiştirmeye, elde ettikleri bilgileri başkalarına aktarmalarını sağlamayı amaçlıyordu. İnsanı doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı. Yaşama hazırlıyordu.
Bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini anımsatmak için buradayım doktorcum, bütün bunlar unutulsun istemiyorum.”
Sonunda, kitaplığından aldığı iki kitabı kızıma armağan etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar bizi.
Zavallı insan kardeşlerimiz! Dünyayı asalak ordusundan kurtaracak, yerküreye uygarlık getirecek bu okulları bile bile kapattırdılar; oysa insanlığın beklediği TEMEL DEVRİM’di onlar.
Bakalım mamutların yanını boylamadan yeniden kavuşabilecek miyiz?
Cumhuriyet,24.8.2005
24 Ağustos 2005 Çarşamba
10 Ağustos 2005 Çarşamba
YILMAZ DİKBAŞ
Yılmaz Dikbaş’ı bana kentdaşı Hicran Karabudak tanıttı, bir yazısını yollayarak.
Hicran da Yılmaz gibi gölgesiz kuşkusuz, inançlı bir ilerici; CUMOK’un yanında birkaç örgütte daha kullanıyor enerjisini, zamanını, giderek cep harçlığını.
Dikbaş, adıyla yüzde yüz uyumlu bir dünya yurttaşı: başı dik mi dik, bilinci açık mı açık, inancı kaya gibi; belli ki iyi İngilizce biliyor; durmadan çalışıyor, düşünüyor, oluşturduğu bileşimleri en yalın ve çarpıcı anlatımla yazılara döküyor; sonra yararlanabileceğini umduklarına gönderiyor.Ayrıca iletişim ağındaki sitesi herkese açık: www.kalinka.com.tr
Ondan bir yazı geldi mi, yüzlerce kitap okumuş gibi oluyorum; şimdiye dek gönderdiklerinden kimisini kısaca anayım.
AB Hapisanesi adlı yazısında, yakından bilenlerin çok iyi akıl erdirdikleri bir çarkı anlatıyordu: eski sömürgeciliğin yerine bu allı pullu zokayı takmış olan AB’nin ilk kurucu üyeleri, elbet ağaları ABD ile el ele, yeni üyeleri, adayları soyup soğana çevirmek üzere nasıl bir dümen döndürüyorlar?
Avrupa Birliği Kaçakçılık,Rüşvet ve Sahtekârlık Batağında başlıklı yazısında, Doğu Perinçek’in, hani şu beylik halkerki teriminin yerine geçirdiği çeteerki’ne uygun olarak, eski başkanların, başbakanların, banka yöneticilerinin, kamu temsilcilerinin üstelik bizim gibi ikinci ülkeleri değil, kendi yurttaşlarını, canlarını dişlerine takarak ödedikleri vergilerini nasıl yürüttüklerini anlatıyordu: yılda tam 5 milyar dolarlık bir yağma!
Buna bağlı olarak, küresel özelleştirme-güzellişterme sonucu, her yerde devlet yatırımdan, iş alanı açmaktan kaçtığı için, çığ gibi büyüyen her alandaki işsizlere hızla katılmakta olan Avrupalı işsiz doktorları ele almıştı Avrupa’nın İşsiz Doktorları’nda.
Şimdi ancak Dikbaş gibi gerçekten bilinçli olanların ayrımına vardıkları yüzlerce yıllık uyutmanın sonucu olarak, bilirsiniz, şöyle bir söylence işlemiştir hepimizin bütün beyin gözelerine: burada aksayan her şey uygar Avrupa’da, Amerika’da tıkır tıkır işler.
En iyi niyetli insanlarımızın bile dilinde bir deyiş daha vardır: Aydınlanmış Avrupa.
Dikbaş’ın sivri iğnesi bu balonu da deliyor Fransız Medyası ve Silah Üreticileri başlıklı tadına doyulmaz yazıda.
Bizdekinden daha önce, daha amansızca nasıl bütün gazeteler, dergiler, televizyonlar, kısacası bütün iletişim-bilişim araçları, yayınevleri Dassault ve Legardère ailelerinin tekeline geçmiş! Bu ortamda artık özgür basından, eleştiriden, emekçilerin hakkından söz edilebilir mi? edilir elbet, Erol Manisalı’nın güzelim benzetmesiyle, kazana atılmış, suları yavaş yavaş ısıtılan kurbanları uyutmak üzere ninni diye söylenir.
Yukarıda çeteerki dedik ya, alın size bir kanıt da komşumuz Yunanistan’dan, hem de Mart 2005’te yeni seçilen Kostas Karamanlis’in ağzından: “Ülkeyi Beş Pezevenk Yönetti!”
Üstelik bunu yapanlar halkın önüne bir toplumcuyuz, eşitlikçiyiz, toplumsal adaleti getireceğiz diye çıkanlar! Her yerdeki gibi.
Dikbaş’ın bütün taşlardan daha değerli yazıları sürüp gidiyor. Son olarak Ç.A.’nın Eşekliği’ne değineyim.
Bir zamanlar benim de oy verdiğim, 76 yaşında, artık salyalarını toplayamayan bir amca var; genç bir gazeteci kıza:”Köşe yazarı diye bir müessese yoktur dünyada!” buyurmuş. Hem de kendisi şunca yıldır hiç hak etmediği köşe’lerde insanlarını uyuturken.
Dikbaş durur mu, hemen en ünlü İngiliz gazetelerini taramış, The Guardian’daki, The Independent’taki, Observer’daki, Financial Times’daki, The Mail’deki köşe yazarlarını dökmüş. Boşuna! İnsan onurunu ayaklar almışsa, bütün tükürükleri yağmur sayar!
Bu seçkin yaratık’la ilgili bir anı vardı Hıfzı Topuz’un Parisli Yıllar’ında: bir gün, Paris’in orta yerinde, durduk yerde: Ben ortaklaşmacıyım! diye bağırmış; hınzır Hıfzı durur mu? Aman yavaş ol, şuradakiler sivil polis, deyince, amcamız aynı sesle düzeltmiş:Şaka yaptım canım.
Sözün kısası, kazanımızdaki suyun dört bir yandan ısıtıldığı günlerde uyanık kalmak, yurdumuzda köle durumuna düşmemek istiyorsanız, Yılmaz Dikbaş’a koşun, güzelim yazılarını okuyun, okutun!
10.8.2005, Cumhuriyet
Hicran da Yılmaz gibi gölgesiz kuşkusuz, inançlı bir ilerici; CUMOK’un yanında birkaç örgütte daha kullanıyor enerjisini, zamanını, giderek cep harçlığını.
Dikbaş, adıyla yüzde yüz uyumlu bir dünya yurttaşı: başı dik mi dik, bilinci açık mı açık, inancı kaya gibi; belli ki iyi İngilizce biliyor; durmadan çalışıyor, düşünüyor, oluşturduğu bileşimleri en yalın ve çarpıcı anlatımla yazılara döküyor; sonra yararlanabileceğini umduklarına gönderiyor.Ayrıca iletişim ağındaki sitesi herkese açık: www.kalinka.com.tr
Ondan bir yazı geldi mi, yüzlerce kitap okumuş gibi oluyorum; şimdiye dek gönderdiklerinden kimisini kısaca anayım.
AB Hapisanesi adlı yazısında, yakından bilenlerin çok iyi akıl erdirdikleri bir çarkı anlatıyordu: eski sömürgeciliğin yerine bu allı pullu zokayı takmış olan AB’nin ilk kurucu üyeleri, elbet ağaları ABD ile el ele, yeni üyeleri, adayları soyup soğana çevirmek üzere nasıl bir dümen döndürüyorlar?
Avrupa Birliği Kaçakçılık,Rüşvet ve Sahtekârlık Batağında başlıklı yazısında, Doğu Perinçek’in, hani şu beylik halkerki teriminin yerine geçirdiği çeteerki’ne uygun olarak, eski başkanların, başbakanların, banka yöneticilerinin, kamu temsilcilerinin üstelik bizim gibi ikinci ülkeleri değil, kendi yurttaşlarını, canlarını dişlerine takarak ödedikleri vergilerini nasıl yürüttüklerini anlatıyordu: yılda tam 5 milyar dolarlık bir yağma!
Buna bağlı olarak, küresel özelleştirme-güzellişterme sonucu, her yerde devlet yatırımdan, iş alanı açmaktan kaçtığı için, çığ gibi büyüyen her alandaki işsizlere hızla katılmakta olan Avrupalı işsiz doktorları ele almıştı Avrupa’nın İşsiz Doktorları’nda.
Şimdi ancak Dikbaş gibi gerçekten bilinçli olanların ayrımına vardıkları yüzlerce yıllık uyutmanın sonucu olarak, bilirsiniz, şöyle bir söylence işlemiştir hepimizin bütün beyin gözelerine: burada aksayan her şey uygar Avrupa’da, Amerika’da tıkır tıkır işler.
En iyi niyetli insanlarımızın bile dilinde bir deyiş daha vardır: Aydınlanmış Avrupa.
Dikbaş’ın sivri iğnesi bu balonu da deliyor Fransız Medyası ve Silah Üreticileri başlıklı tadına doyulmaz yazıda.
Bizdekinden daha önce, daha amansızca nasıl bütün gazeteler, dergiler, televizyonlar, kısacası bütün iletişim-bilişim araçları, yayınevleri Dassault ve Legardère ailelerinin tekeline geçmiş! Bu ortamda artık özgür basından, eleştiriden, emekçilerin hakkından söz edilebilir mi? edilir elbet, Erol Manisalı’nın güzelim benzetmesiyle, kazana atılmış, suları yavaş yavaş ısıtılan kurbanları uyutmak üzere ninni diye söylenir.
Yukarıda çeteerki dedik ya, alın size bir kanıt da komşumuz Yunanistan’dan, hem de Mart 2005’te yeni seçilen Kostas Karamanlis’in ağzından: “Ülkeyi Beş Pezevenk Yönetti!”
Üstelik bunu yapanlar halkın önüne bir toplumcuyuz, eşitlikçiyiz, toplumsal adaleti getireceğiz diye çıkanlar! Her yerdeki gibi.
Dikbaş’ın bütün taşlardan daha değerli yazıları sürüp gidiyor. Son olarak Ç.A.’nın Eşekliği’ne değineyim.
Bir zamanlar benim de oy verdiğim, 76 yaşında, artık salyalarını toplayamayan bir amca var; genç bir gazeteci kıza:”Köşe yazarı diye bir müessese yoktur dünyada!” buyurmuş. Hem de kendisi şunca yıldır hiç hak etmediği köşe’lerde insanlarını uyuturken.
Dikbaş durur mu, hemen en ünlü İngiliz gazetelerini taramış, The Guardian’daki, The Independent’taki, Observer’daki, Financial Times’daki, The Mail’deki köşe yazarlarını dökmüş. Boşuna! İnsan onurunu ayaklar almışsa, bütün tükürükleri yağmur sayar!
Bu seçkin yaratık’la ilgili bir anı vardı Hıfzı Topuz’un Parisli Yıllar’ında: bir gün, Paris’in orta yerinde, durduk yerde: Ben ortaklaşmacıyım! diye bağırmış; hınzır Hıfzı durur mu? Aman yavaş ol, şuradakiler sivil polis, deyince, amcamız aynı sesle düzeltmiş:Şaka yaptım canım.
Sözün kısası, kazanımızdaki suyun dört bir yandan ısıtıldığı günlerde uyanık kalmak, yurdumuzda köle durumuna düşmemek istiyorsanız, Yılmaz Dikbaş’a koşun, güzelim yazılarını okuyun, okutun!
10.8.2005, Cumhuriyet
3 Ağustos 2005 Çarşamba
DOĞU’NUN ONURU
19.Yüzyıl sonlarında Galiçya’da Musa’ya inanan Reich ailesinin Wilhelm adında bir oğulları oldu; ee, bütün o soydan gelenler dünyanın başına bela olanlara benzemeyecek elbet: Wilhelm iki ünlü soydaşının, Marx’la Freud’un izinden gitti, öğretilerini benimsedi, dahası acunsal enerjinin bu iki asal açıklamasını birleştirdi, insanların canını yakan iki konuda, cinsellikle, siyasette kalıcı yasaları aradı, buldu, kâğıda döktü.
Sonunda insanların yeryüzündeki mutluluğunu üç temel direğe dayandırdı: sevmek-sevişmek, çalışmak-üretmek, ve bu ikisini sağlıklı yürütebilmek için, doğru bilgiler edinmek.
Bu denklemin kurulmasını engelleyen insanlara siyaset satıcısı adını verdi, önce kendilerinin yakalanıp sonra bütün dünyaya bulaştırdıkları hastalığa da duygusal veba dedi;acı yazgıya bakın, sonunda o vebalılar bir tutukevinde canını aldılar.
Albert Camus’nün Veba adlı romanını, ondan esinlenerek yazdığı Sıkıyönetim adlı oyununu okudunuz, gördünüz mü bilmem? Veba gelir, ortalığı kırıp geçirmeye başlar; derken canı alınacaklardan biri, Diego, bir kadını sever, ölüme kafa tutar, kanlı oyun bozulur.
Son zamanlarda art arda basılan araştırmaların açıkça ortaya koyduğu üzere, 10 Kasım 1938’den bu yana amansızca, acımasızca üstümüze gelenler egemenliğimizin bütün dayanaklarını birer birer elimizden alırken vebalı siyasetçiler karşı çıkmak şöyle dursun, işbirliği içindeler.
Ama işte ülkemde de bir Diego, Doğu Perinçek ortaya atıldı; kendisi gibi kefene seve seve sarınmış yurtsever insanlara seslendi; el ele, can cana verdiler, bize onurumuzu, özgürlüğümüzü kazandıran Antlaşma’nın 82. yıldönümünde, imzanın atıldığı kente gittiler; dünyanın vebalıları ellerindeki uydu kamutaylardan birbiri ardından Türkler Ermenilerin Soyunu Kırmıştır kararları çıkartırken, önce tekil olarak, açılan soruşturma üzerine de 1000 kişi bir ağızdan: Ermeni Soykırımı Tarihsel Bir Yalandır! diye haykırdılar.
Gelmiş geçmiş bütün zorba salaklar gibi etkiye tepki yasasından habersiz savcı- yazgının oyununa bakın: adı da, kendi dilende Avcı imiş!- doğru bilginin zırhını kuşanmış Doğu Perinçek’e altın tepside inanılmaz bir armağan sundu: insan hakkı, hukuk guguk diye hepimizin başına bela olanlara, hem de kendi Anayasalarıyla, unutulmaz bir insanlık=uygarlık dersi verme fırsatı.
Yabancı gazete ve televizyonları göremedim, ama bizimkileri yeterince izledim: ulusal onurlarını, yaşama haklarını üç kuruşa satmış olanlar bile Lozan’ın orta yerinde ayağa kalkıp ciğerlerinin olanca gücüyle: YALAN SÖYLÜYORSUNUZ diye haykıran Atatürk çocuklarını anmak zorunda kaldılar.
Doğu Perinçek ve buradan giden 260 yürekli insanla dünyanın dört bir yanından, üstelik şundan bundan dolar dilenmeden koşup gelenler çok uzun bir aradan sonra bize insan gibi düşünüp davranma hazzını tattırdılar.
Üstelik, Kocatepe’de bozguna uğrattığı zavallı, şaşkın saldırganların ölüleriyle kendi şehitlerimize bakıp: insanlık şu görünüm karşısında utanç duymalıdır! diyen Yüce Önder’i sevinçten uçuracak biçimde, yüzyıllardır bu edepsiz sömürüyü sürdürenlere de; onların elinde oyuncak olanlara da çıkış yolunu gösteren 8 maddelik bir öneride bulundular. Başka bir yerde okuyup dinleyemediyseniz, Aydınlık’ın 31 Temmuz tarihli sayısını alın ya da İşçi Partisi’nin web sitesine girip okuyun, yazıp saklayın, aydınlanabileceklere okutun.
“Hitler’in gerçekleştirdiği kıyımı yadsımıyorum. Amerikalıların bir zamanlar Kızılderililere, bugün Irak halkına uyguladıkları kıyımı da yadsımıyorum. Ermenilere kıymış olsaydık, buna karşı, İsviçre Kamutay’ından çok daha önce, ilk sırada ben tutum takınırdım!”
Böyle demiş sevgili Perinçek savcıya; ne güzel böyle bir dünya yurttaşının çağdaşı olmak!
Cumhuriyet. 3.8.2005
Sonunda insanların yeryüzündeki mutluluğunu üç temel direğe dayandırdı: sevmek-sevişmek, çalışmak-üretmek, ve bu ikisini sağlıklı yürütebilmek için, doğru bilgiler edinmek.
Bu denklemin kurulmasını engelleyen insanlara siyaset satıcısı adını verdi, önce kendilerinin yakalanıp sonra bütün dünyaya bulaştırdıkları hastalığa da duygusal veba dedi;acı yazgıya bakın, sonunda o vebalılar bir tutukevinde canını aldılar.
Albert Camus’nün Veba adlı romanını, ondan esinlenerek yazdığı Sıkıyönetim adlı oyununu okudunuz, gördünüz mü bilmem? Veba gelir, ortalığı kırıp geçirmeye başlar; derken canı alınacaklardan biri, Diego, bir kadını sever, ölüme kafa tutar, kanlı oyun bozulur.
Son zamanlarda art arda basılan araştırmaların açıkça ortaya koyduğu üzere, 10 Kasım 1938’den bu yana amansızca, acımasızca üstümüze gelenler egemenliğimizin bütün dayanaklarını birer birer elimizden alırken vebalı siyasetçiler karşı çıkmak şöyle dursun, işbirliği içindeler.
Ama işte ülkemde de bir Diego, Doğu Perinçek ortaya atıldı; kendisi gibi kefene seve seve sarınmış yurtsever insanlara seslendi; el ele, can cana verdiler, bize onurumuzu, özgürlüğümüzü kazandıran Antlaşma’nın 82. yıldönümünde, imzanın atıldığı kente gittiler; dünyanın vebalıları ellerindeki uydu kamutaylardan birbiri ardından Türkler Ermenilerin Soyunu Kırmıştır kararları çıkartırken, önce tekil olarak, açılan soruşturma üzerine de 1000 kişi bir ağızdan: Ermeni Soykırımı Tarihsel Bir Yalandır! diye haykırdılar.
Gelmiş geçmiş bütün zorba salaklar gibi etkiye tepki yasasından habersiz savcı- yazgının oyununa bakın: adı da, kendi dilende Avcı imiş!- doğru bilginin zırhını kuşanmış Doğu Perinçek’e altın tepside inanılmaz bir armağan sundu: insan hakkı, hukuk guguk diye hepimizin başına bela olanlara, hem de kendi Anayasalarıyla, unutulmaz bir insanlık=uygarlık dersi verme fırsatı.
Yabancı gazete ve televizyonları göremedim, ama bizimkileri yeterince izledim: ulusal onurlarını, yaşama haklarını üç kuruşa satmış olanlar bile Lozan’ın orta yerinde ayağa kalkıp ciğerlerinin olanca gücüyle: YALAN SÖYLÜYORSUNUZ diye haykıran Atatürk çocuklarını anmak zorunda kaldılar.
Doğu Perinçek ve buradan giden 260 yürekli insanla dünyanın dört bir yanından, üstelik şundan bundan dolar dilenmeden koşup gelenler çok uzun bir aradan sonra bize insan gibi düşünüp davranma hazzını tattırdılar.
Üstelik, Kocatepe’de bozguna uğrattığı zavallı, şaşkın saldırganların ölüleriyle kendi şehitlerimize bakıp: insanlık şu görünüm karşısında utanç duymalıdır! diyen Yüce Önder’i sevinçten uçuracak biçimde, yüzyıllardır bu edepsiz sömürüyü sürdürenlere de; onların elinde oyuncak olanlara da çıkış yolunu gösteren 8 maddelik bir öneride bulundular. Başka bir yerde okuyup dinleyemediyseniz, Aydınlık’ın 31 Temmuz tarihli sayısını alın ya da İşçi Partisi’nin web sitesine girip okuyun, yazıp saklayın, aydınlanabileceklere okutun.
“Hitler’in gerçekleştirdiği kıyımı yadsımıyorum. Amerikalıların bir zamanlar Kızılderililere, bugün Irak halkına uyguladıkları kıyımı da yadsımıyorum. Ermenilere kıymış olsaydık, buna karşı, İsviçre Kamutay’ından çok daha önce, ilk sırada ben tutum takınırdım!”
Böyle demiş sevgili Perinçek savcıya; ne güzel böyle bir dünya yurttaşının çağdaşı olmak!
Cumhuriyet. 3.8.2005
6 Mayıs 2005 Cuma
LOZAN 2005
Mustafa Kemal Atatürk’ün Lozan Andlaşması konusundaki değerlendirmesini Özer Ozankaya’nın Cumhuriyet Çınarı’ndan aktarayım:
“Bu andlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir yoketme eylemenin çökertilişini yansıtan bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal utkunun ürünüdür.”
Andlaşma’nın imzasından topu topu bir ay sonra, 30 Ağustos 1923’te de şunları söylemiş Atamız:
“Türk ulusunun burada elde ettiği yengi kadar kesin sonuç veren ve yalnız bizimkine değil, dünya tarihine de yeni bir yön vermekte bu kadar etkili olan başka bir meydan savaşı anımsamıyorum.
Efendiler, bu çok büyük yenginin türlü etkilerinin üstünde, en önemli ve yücesi, Türk ulusunun kayıtsız koşulsuz egemenliğini eline almış olmasıdır.Ulusumuzun yüzyıldan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve zorbalığı altında ne kadar ezildiğini, onların açgözlülüğünü doyurmak için ne büyük yıkım ve yitiklere katlandığını düşünürsek, egemenliğe kavuşmasının bütün yüceliği ve önemi gözümüzün önünde belirir.
Saraylarında Türk’ten başkasına dayanarak saltanat süren, düşmanla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında eylemlere girişen bu çürümüş gölge adamların Türk yurdundan kovulması, düşmanın denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir devrim olmuştur.
Efendiler, yurdumuz artık bayındırlık istiyor, varsıllık ve gönenç istiyor. Bilim, beceri, yüksek uygarlık, özgür düşünce, özgür düşünüp davranma istiyor. Dünyada bir ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, o güne dek ortaya koyduğu ve ilerde koyacağı uygarlık yapıtlarıyla orantılıdır.
“Uygarlık yapıtı ortaya koyma yeteneğinden yoksun toplumlar, sonunda özgürlük ve bağımsızlıklarını yitirirler. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın temel koşuludur.
Her alanda yükselip yetkinleşmye yatkın ulusumuzun toplumsal ve düşünsel devrimlerini kösteklemeye kalkışanlar ve çıkaracakları engeller kesinlikle yok edilmelidir.”
Lozan Andlaşması’nın 82. yıldönümünde, sürüp sürmeyeceği belli olmayan, ama bizi, Erol Manisalı’nın yerinde deyişiyle Bekleme Odasında İğfal Etmeye yemin etmiş olan AB masalı uğruna Cumhuriyet Devrimi’nin bütün birikimlerinin açık eksiltmeye çıkarıldığı günlerde, gerçek yurtseverler yine güzel bir girişim başlattılar.
Anımsayacaksınız, “Ermeni soykırımı düpedüz bir kandırmacadır” diyen Türk Tarih Kurumu Başkanı’mız için tutuklama buyruğu çıkaran İsviçre’ye, hem de Lozan Andlaşması’nın imzalandığı yapının kapısına gidip bir açıklama yapmıştı Doğu Perinçek. Bu kez, İşçi Partisi’nin önayak olmasıyla, Ertuğrul Kazancı,Semih Koray, Ferit İlsever, Yavuz Dedegil, Hasan Kemahlı, Ethem Kayalı, Uçkun Geray, Ali Mercan kafa kafaya vermiş, 22-23-24 Temmuz günlerinde İsviçre’ye uçup ilkin Zürih’te bir kapalı salon toplantısı düzenlemeye, ardından Lozan’a geçip Andlaşma’nın imzalandığı yapının önünde bir basın açıklaması, ardından kapalı salonda bir toplantı yapmaya karar vermişler.
Girişime Sayın Ahmet Necdet Sezer, Rauf Denktaş ve Süleyman Demirel destek vermişler.
Ayrıca, adları buraya sığmayacak 200’ü aşkın onurlu insan, Atamıza, Türk ulusuna yakışır bir davranışla, 21. Yüzyıl’da, insan ortak paydası’nı yele verip hâlâ hepimizin kanını emmeye çalışanların karşısına dikilmeye and içmişler.
Hadi gelin güzeller güzeli Atamızla birlikte haykıralım:
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE, DİYEBİLENE!
“Bu andlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir yoketme eylemenin çökertilişini yansıtan bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal utkunun ürünüdür.”
Andlaşma’nın imzasından topu topu bir ay sonra, 30 Ağustos 1923’te de şunları söylemiş Atamız:
“Türk ulusunun burada elde ettiği yengi kadar kesin sonuç veren ve yalnız bizimkine değil, dünya tarihine de yeni bir yön vermekte bu kadar etkili olan başka bir meydan savaşı anımsamıyorum.
Efendiler, bu çok büyük yenginin türlü etkilerinin üstünde, en önemli ve yücesi, Türk ulusunun kayıtsız koşulsuz egemenliğini eline almış olmasıdır.Ulusumuzun yüzyıldan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve zorbalığı altında ne kadar ezildiğini, onların açgözlülüğünü doyurmak için ne büyük yıkım ve yitiklere katlandığını düşünürsek, egemenliğe kavuşmasının bütün yüceliği ve önemi gözümüzün önünde belirir.
Saraylarında Türk’ten başkasına dayanarak saltanat süren, düşmanla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında eylemlere girişen bu çürümüş gölge adamların Türk yurdundan kovulması, düşmanın denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir devrim olmuştur.
Efendiler, yurdumuz artık bayındırlık istiyor, varsıllık ve gönenç istiyor. Bilim, beceri, yüksek uygarlık, özgür düşünce, özgür düşünüp davranma istiyor. Dünyada bir ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, o güne dek ortaya koyduğu ve ilerde koyacağı uygarlık yapıtlarıyla orantılıdır.
“Uygarlık yapıtı ortaya koyma yeteneğinden yoksun toplumlar, sonunda özgürlük ve bağımsızlıklarını yitirirler. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın temel koşuludur.
Her alanda yükselip yetkinleşmye yatkın ulusumuzun toplumsal ve düşünsel devrimlerini kösteklemeye kalkışanlar ve çıkaracakları engeller kesinlikle yok edilmelidir.”
Lozan Andlaşması’nın 82. yıldönümünde, sürüp sürmeyeceği belli olmayan, ama bizi, Erol Manisalı’nın yerinde deyişiyle Bekleme Odasında İğfal Etmeye yemin etmiş olan AB masalı uğruna Cumhuriyet Devrimi’nin bütün birikimlerinin açık eksiltmeye çıkarıldığı günlerde, gerçek yurtseverler yine güzel bir girişim başlattılar.
Anımsayacaksınız, “Ermeni soykırımı düpedüz bir kandırmacadır” diyen Türk Tarih Kurumu Başkanı’mız için tutuklama buyruğu çıkaran İsviçre’ye, hem de Lozan Andlaşması’nın imzalandığı yapının kapısına gidip bir açıklama yapmıştı Doğu Perinçek. Bu kez, İşçi Partisi’nin önayak olmasıyla, Ertuğrul Kazancı,Semih Koray, Ferit İlsever, Yavuz Dedegil, Hasan Kemahlı, Ethem Kayalı, Uçkun Geray, Ali Mercan kafa kafaya vermiş, 22-23-24 Temmuz günlerinde İsviçre’ye uçup ilkin Zürih’te bir kapalı salon toplantısı düzenlemeye, ardından Lozan’a geçip Andlaşma’nın imzalandığı yapının önünde bir basın açıklaması, ardından kapalı salonda bir toplantı yapmaya karar vermişler.
Girişime Sayın Ahmet Necdet Sezer, Rauf Denktaş ve Süleyman Demirel destek vermişler.
Ayrıca, adları buraya sığmayacak 200’ü aşkın onurlu insan, Atamıza, Türk ulusuna yakışır bir davranışla, 21. Yüzyıl’da, insan ortak paydası’nı yele verip hâlâ hepimizin kanını emmeye çalışanların karşısına dikilmeye and içmişler.
Hadi gelin güzeller güzeli Atamızla birlikte haykıralım:
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE, DİYEBİLENE!
27 Nisan 2005 Çarşamba
“UYGARLIK TASARIMI”
Metin Aydoğan’’ın Mustafa Kemâl ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından, sağolsun, Özer Ozankaya da Cem Yayınevi’nin bastığı kitabını yolladı: CUMHURİYET ÇINARI:Mustafa Kemâl’i ‘Atatürk’ Yapan Uygarlık Tasarımı.
Aydoğan’la aynı kaynaklardan yola çıkan Ozankaya elbet benzer sonuçlara varmış, Ulu Önder ve gerçekleştirdiği Devrim konusunda.. Ve çok yerinde bir saptamayla bunun sıradan bir dönüşüm olmadığını, yok edilmek istenen Türk ulusunun yanında, daha da önemlisi, bütün insanları, dünyamızı kurtarma girişimi, atılımı olduğunu gözler önüne sermiş.
Fransızların da, bütün öbür ulusların da tıpkı Atatürk gibi değerini bilemediği Henri Laborit: uygarlığın yeniden tanımlanmasının zamanı geldi,derdi.
Bakın Kurtuluş Savaşı’nı yengiyle bitiren 30 Ağustos’un hemen ardından ne diyor bütün insanlığın Ata’sı:
“Bugün eriştiğimiz nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir,...Kurtuluş, toplumdaki hastalığı ortaya çıkarıp iyileştirmekle elde edilir.
Bir toplumun hastalığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, aydınlatıp ilerleten güçler vardır:Düşünce güçleri ve toplumsal güçler...Düşünceler anlamsız, mantıksız, uydurmalarla dolu olursa , o düşünceler hastalıklıdır. Bunun gibi toplumsal yaşam da mantıktan yoksun, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa, kötürüm olur.
Ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında, düşünsel eğitiminde kılavuzumuz bilim ve uygulayım(teknik) olacaktır. Bilim ve uygulayım için hiçbir kısıtlama, koşul-koyma yoktur. Hiçbir mantıksal kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, görüşlerin korunmasında direten ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz.
Yurdumuzu üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı dize getiren başarının sırrı nerededir biliyor musunuz? Orduların yönetiminde bilim ve uygulayım ilkelerini önder edinmemizdir.”
Ve gerek Anadolu’daki insanların, gerek bütün dünyadaki canlı cansız tüm varlıkların canına gereken değeri verdiği için, gerçek uygarlığa götürecek yolun DÜNYADA VE YURTTA BARIŞ olduğunu çok iyi görmüş, ömrü boyunca bunun gereğini yerine getirmiş.
Yurttaşlarını binlerce yılın karalığından kurtarmak üzere bildiğiniz devrimlere girişmiş, yazıyı, yasaları, tarımı, işleyimi, kısacası bütün toplumsal yaşamı tepeden tırnağa değiştirmek üzere gereken adımları atmış. Bunun uzantısı olarak, yeryüzünü dolduran milyarlarca insanın kendilerine yetecek şeyleri üretmeden asalak gibi yaşamasını önlemek; ayrıca üretilenin bir avuç sülüğün elinde toplanmasına daha baştan set çekebilmek üzere, eğitim içinde üretimi, KÖY ENSTİTÜLERİ’ni oluşturacak taşları döşemiş.
Ama zavallı Amerikalı, Avrupalı insan kardeşlerimiz, başlarındaki kör-sevgisiz önderlerin ardına takılmış, bu güzelim atılımları destekleyip geliştirecek yerde yeniden üstümüze çullanmışlar, hâlâ sırtımızdalar.
Yararlandıklarını öne sürdükleri bilim de, din kitapları da, insanın ölümlü olduğunu yineleyip durur; boşuna. Hiç ölmeyecekmiş gibi saldırırlar dünya nimetlerine, paraya, bir türlü somut olarak tadamadıkları erk’e. Şu mucize gezegende, canlarının bırakın insan kardeşlerini, göze görünmeyen küçük varlıklara bile bağlı bulunduğunu unutur, dünyayı cehenneme çevirirler.
Bunca yıldır okuyup öğrenmeye çalışıyorum; insanlık tarihinde, boş kavramların ardında koşmayan, gelmiş geçmiş bütün gerçek bilgeler gibi, yalnız kendi yurttaşlarını değil, bütün insanlığı, dolayısıyla benzersiz mavi gezegenimizi kollayıp korumaya canını adamış başka önder göremedim.
Ne mutlu bana Atatürk’ün torunuyum! Kimsenin toprağında, doğal kaynaklarında gözüm yok;hiçbir ülkeye bomba yağdırmıyorum; dolar dağıtıp hükümet düşürmüyor, insanları birbirine kırdırmıyorum. Kısacası, Ata’nın istediği gerçek uygar insan benim.
Öbür insan kardeşlerimiz de bunu göremezlerse, mamutlar gibi, ardımızdan tarihimizi yazacak kimse kalmayacak.
Cumhuriyet,27 Nisan 2005
Aydoğan’la aynı kaynaklardan yola çıkan Ozankaya elbet benzer sonuçlara varmış, Ulu Önder ve gerçekleştirdiği Devrim konusunda.. Ve çok yerinde bir saptamayla bunun sıradan bir dönüşüm olmadığını, yok edilmek istenen Türk ulusunun yanında, daha da önemlisi, bütün insanları, dünyamızı kurtarma girişimi, atılımı olduğunu gözler önüne sermiş.
Fransızların da, bütün öbür ulusların da tıpkı Atatürk gibi değerini bilemediği Henri Laborit: uygarlığın yeniden tanımlanmasının zamanı geldi,derdi.
Bakın Kurtuluş Savaşı’nı yengiyle bitiren 30 Ağustos’un hemen ardından ne diyor bütün insanlığın Ata’sı:
“Bugün eriştiğimiz nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir,...Kurtuluş, toplumdaki hastalığı ortaya çıkarıp iyileştirmekle elde edilir.
Bir toplumun hastalığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, aydınlatıp ilerleten güçler vardır:Düşünce güçleri ve toplumsal güçler...Düşünceler anlamsız, mantıksız, uydurmalarla dolu olursa , o düşünceler hastalıklıdır. Bunun gibi toplumsal yaşam da mantıktan yoksun, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa, kötürüm olur.
Ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında, düşünsel eğitiminde kılavuzumuz bilim ve uygulayım(teknik) olacaktır. Bilim ve uygulayım için hiçbir kısıtlama, koşul-koyma yoktur. Hiçbir mantıksal kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, görüşlerin korunmasında direten ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz.
Yurdumuzu üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı dize getiren başarının sırrı nerededir biliyor musunuz? Orduların yönetiminde bilim ve uygulayım ilkelerini önder edinmemizdir.”
Ve gerek Anadolu’daki insanların, gerek bütün dünyadaki canlı cansız tüm varlıkların canına gereken değeri verdiği için, gerçek uygarlığa götürecek yolun DÜNYADA VE YURTTA BARIŞ olduğunu çok iyi görmüş, ömrü boyunca bunun gereğini yerine getirmiş.
Yurttaşlarını binlerce yılın karalığından kurtarmak üzere bildiğiniz devrimlere girişmiş, yazıyı, yasaları, tarımı, işleyimi, kısacası bütün toplumsal yaşamı tepeden tırnağa değiştirmek üzere gereken adımları atmış. Bunun uzantısı olarak, yeryüzünü dolduran milyarlarca insanın kendilerine yetecek şeyleri üretmeden asalak gibi yaşamasını önlemek; ayrıca üretilenin bir avuç sülüğün elinde toplanmasına daha baştan set çekebilmek üzere, eğitim içinde üretimi, KÖY ENSTİTÜLERİ’ni oluşturacak taşları döşemiş.
Ama zavallı Amerikalı, Avrupalı insan kardeşlerimiz, başlarındaki kör-sevgisiz önderlerin ardına takılmış, bu güzelim atılımları destekleyip geliştirecek yerde yeniden üstümüze çullanmışlar, hâlâ sırtımızdalar.
Yararlandıklarını öne sürdükleri bilim de, din kitapları da, insanın ölümlü olduğunu yineleyip durur; boşuna. Hiç ölmeyecekmiş gibi saldırırlar dünya nimetlerine, paraya, bir türlü somut olarak tadamadıkları erk’e. Şu mucize gezegende, canlarının bırakın insan kardeşlerini, göze görünmeyen küçük varlıklara bile bağlı bulunduğunu unutur, dünyayı cehenneme çevirirler.
Bunca yıldır okuyup öğrenmeye çalışıyorum; insanlık tarihinde, boş kavramların ardında koşmayan, gelmiş geçmiş bütün gerçek bilgeler gibi, yalnız kendi yurttaşlarını değil, bütün insanlığı, dolayısıyla benzersiz mavi gezegenimizi kollayıp korumaya canını adamış başka önder göremedim.
Ne mutlu bana Atatürk’ün torunuyum! Kimsenin toprağında, doğal kaynaklarında gözüm yok;hiçbir ülkeye bomba yağdırmıyorum; dolar dağıtıp hükümet düşürmüyor, insanları birbirine kırdırmıyorum. Kısacası, Ata’nın istediği gerçek uygar insan benim.
Öbür insan kardeşlerimiz de bunu göremezlerse, mamutlar gibi, ardımızdan tarihimizi yazacak kimse kalmayacak.
Cumhuriyet,27 Nisan 2005
13 Nisan 2005 Çarşamba
DENKTAŞ’A SELAM
Mikrokozmos’u, görmüş müydünüz? O güzelim belgeseli hazırlayanlar, mantık gereği, bu kez işin özünü, oluşumu ele almışlar: Yaratılış, Büyük Sır.
Gerçi “yaratılış” diye çevirmişler, ama sözcüğün aslı oluşum: nereden geldiğini bilemediğimiz – araya sakalllıları sokup açıklamayı sürdürdüğümüz – kara delik’te saklı acunsal enerji günün birinde kılıfını kırıp uçsuz bucaksız evrene yayılmaya, genleşmeye başlamış. O arada kendi çevresinde de sürekli dönüyor; bu kesintisiz devinim sırasında, zamanın bir noktasında, göze görünmeyen enerji yoğunlaşıp ilk bulutsuları, ardından yıldızları, gökadaları, ve elbet Samonyolu’nu oluşturuyor. Sonra güneş dizgesi, yerküre; ve bize göre uzunca bir evrimin sonunda, bu yuvarlak gezegen üzerinde su, hava, bitkiler, denizler, denizde ilk tekgözeliler.
Filmin yaratıcıları, çok yerinde bir kararla, görüntüleri dillendirme işini Afrikalı bir bilge-ozan’a vermişler; belki biliyorsunuz, atamız şempanze ya da bonobo, bugünkü Habeşistan’da, göller yöresinde yerin yarılıp bir dizi püskürük dağ oluşturmasından, Hindistan’dan esen bereket kaynağı Musonların kesilmesinden sonra, iç kesimde, ağaçlardan inip hem yiyecek bulmak, hem de öbür yırtıcılara karşı canlarını korumak üzere iki ayak üstünde koşmaya başlamış.
Kara bilge, önündeki bir tas suda oluşumu, evrimi özetlerken, iki sabun köpüğü yarattı; sabun köpükleri, dönmelerini sürdürürken birbirlerine doğru gidip kaynaştılar: sevi, başka bir deyişle, memelilere özgü çiftleşme doğmuştu.
1+1=3 denkleminden sonra, canlı varlığın varlığını sürdürebilmesi, beslenme, barınma, üreme işlevlerine bağlanmış; bunun içinse, yaşadığı alanın işaretlenmesi, sonra korunması gerek; o zaman hem dişiler, hem besinler ve barınaklar için kavga boy göstermiş.
Ancak, bu özetlediklerimiz varlıkların ilksel dönemleri için geçerli olsa da, insan için, hele hele tarımı, artı-ürünü bulduktan sonra yürürlükten kalkmalıydı; ama öyle olmadı, olamadı biliyorsunuz:Avrupa’da yaşayan kimi açgözlüler, yaşadıkları yerlerden binlerce kilometre ötedeki ülkelere, kaynaklara göz diktiler; o gözler hâlâ dikili.
Denktaş, tıpkı Atatürk gibi, gelip geçici birer sabun ya da enerji köpüğü olduğumuzu çok iyi biliyor: er geç acunsal yaşam enerji okyanusuna geri dönüp eriyeceğiz.
Ama bunu hiç duymamış, ya da kazara duyduysa çoktan unutmuş kimi çılgınlar, yerküredeki okyanusları aşıp yaşama alanına, olanaklarına el koymaya gelmişler; üstelik bu işi son derece allı pullu sözlerle, düzmece ilke ve ülkülerle yapıyor, yapmak istiyorlar.
Soylunun soylusu Denktaş haklı olarak çığlık atıyor: şu daracık yaşama alanını, yalnız insan için geçerli bağımsızlığımı, egemenliğimi elimden almayın!
Binlerce yılın sömürüsüyle yozlaşmış öbür sabun köpükleri nereden geldiklerini, nereye döneceklerini unutmamış olsalardı, bütün birimlerin, görünen görünmeyen bütün öğeciklerin sımsıkı birbirine bağlı ve bağımlı olduğu evrende bağımsızlık, egemenlik terimlerine gerek kalmayacaktı ; ama kendileri için bunu en kör bencillikle isteyenler, canlı cansız bütün öbür varlıklara bu hakkı tanımaya yanaşmıyor bir türlü.
Belgeselde bir daha vurgulandı: canlı varlık, canını sürdürebilmek için, gerektiğinde kendi türdeşini bile yutuyor. Ama bir daha anımsatıyorum: beslenmek, barınmak, üremek için artık bu ilkel yöntemlere gereksinmesi kalmayan insanın bu yamyamlığı sürdürmesi, aslında DAYANIŞMA’yı da ilkeleri arasında bulunduran evrensel mantığa uyuyor mu?
Böyle yapamayacağımızı gösteren çok uyarı var: ozon katmanını deliyor, havakürereyi ısıtıyor, buzulları eritiyoruz; kısa bir süre sonra, birçok ada, ülke, kent haritadan silinecek.
Sayın Rauf Dektaş bütün bunları eksiksiz biliyor; dolayısıyla çığlığı yalnız Kuzey Kıbrıs Türkleri için değil, insanlık için, canlı cansız bütün varlıklar, şu güzelim Mavi Gezegen için.
Beni gözyaşlarım, alkışlarım da, onurlu yaşam savaşçısı Rauf Denktaş için.
Cumhuriyet, 13 Nisan 2005
Gerçi “yaratılış” diye çevirmişler, ama sözcüğün aslı oluşum: nereden geldiğini bilemediğimiz – araya sakalllıları sokup açıklamayı sürdürdüğümüz – kara delik’te saklı acunsal enerji günün birinde kılıfını kırıp uçsuz bucaksız evrene yayılmaya, genleşmeye başlamış. O arada kendi çevresinde de sürekli dönüyor; bu kesintisiz devinim sırasında, zamanın bir noktasında, göze görünmeyen enerji yoğunlaşıp ilk bulutsuları, ardından yıldızları, gökadaları, ve elbet Samonyolu’nu oluşturuyor. Sonra güneş dizgesi, yerküre; ve bize göre uzunca bir evrimin sonunda, bu yuvarlak gezegen üzerinde su, hava, bitkiler, denizler, denizde ilk tekgözeliler.
Filmin yaratıcıları, çok yerinde bir kararla, görüntüleri dillendirme işini Afrikalı bir bilge-ozan’a vermişler; belki biliyorsunuz, atamız şempanze ya da bonobo, bugünkü Habeşistan’da, göller yöresinde yerin yarılıp bir dizi püskürük dağ oluşturmasından, Hindistan’dan esen bereket kaynağı Musonların kesilmesinden sonra, iç kesimde, ağaçlardan inip hem yiyecek bulmak, hem de öbür yırtıcılara karşı canlarını korumak üzere iki ayak üstünde koşmaya başlamış.
Kara bilge, önündeki bir tas suda oluşumu, evrimi özetlerken, iki sabun köpüğü yarattı; sabun köpükleri, dönmelerini sürdürürken birbirlerine doğru gidip kaynaştılar: sevi, başka bir deyişle, memelilere özgü çiftleşme doğmuştu.
1+1=3 denkleminden sonra, canlı varlığın varlığını sürdürebilmesi, beslenme, barınma, üreme işlevlerine bağlanmış; bunun içinse, yaşadığı alanın işaretlenmesi, sonra korunması gerek; o zaman hem dişiler, hem besinler ve barınaklar için kavga boy göstermiş.
Ancak, bu özetlediklerimiz varlıkların ilksel dönemleri için geçerli olsa da, insan için, hele hele tarımı, artı-ürünü bulduktan sonra yürürlükten kalkmalıydı; ama öyle olmadı, olamadı biliyorsunuz:Avrupa’da yaşayan kimi açgözlüler, yaşadıkları yerlerden binlerce kilometre ötedeki ülkelere, kaynaklara göz diktiler; o gözler hâlâ dikili.
Denktaş, tıpkı Atatürk gibi, gelip geçici birer sabun ya da enerji köpüğü olduğumuzu çok iyi biliyor: er geç acunsal yaşam enerji okyanusuna geri dönüp eriyeceğiz.
Ama bunu hiç duymamış, ya da kazara duyduysa çoktan unutmuş kimi çılgınlar, yerküredeki okyanusları aşıp yaşama alanına, olanaklarına el koymaya gelmişler; üstelik bu işi son derece allı pullu sözlerle, düzmece ilke ve ülkülerle yapıyor, yapmak istiyorlar.
Soylunun soylusu Denktaş haklı olarak çığlık atıyor: şu daracık yaşama alanını, yalnız insan için geçerli bağımsızlığımı, egemenliğimi elimden almayın!
Binlerce yılın sömürüsüyle yozlaşmış öbür sabun köpükleri nereden geldiklerini, nereye döneceklerini unutmamış olsalardı, bütün birimlerin, görünen görünmeyen bütün öğeciklerin sımsıkı birbirine bağlı ve bağımlı olduğu evrende bağımsızlık, egemenlik terimlerine gerek kalmayacaktı ; ama kendileri için bunu en kör bencillikle isteyenler, canlı cansız bütün öbür varlıklara bu hakkı tanımaya yanaşmıyor bir türlü.
Belgeselde bir daha vurgulandı: canlı varlık, canını sürdürebilmek için, gerektiğinde kendi türdeşini bile yutuyor. Ama bir daha anımsatıyorum: beslenmek, barınmak, üremek için artık bu ilkel yöntemlere gereksinmesi kalmayan insanın bu yamyamlığı sürdürmesi, aslında DAYANIŞMA’yı da ilkeleri arasında bulunduran evrensel mantığa uyuyor mu?
Böyle yapamayacağımızı gösteren çok uyarı var: ozon katmanını deliyor, havakürereyi ısıtıyor, buzulları eritiyoruz; kısa bir süre sonra, birçok ada, ülke, kent haritadan silinecek.
Sayın Rauf Dektaş bütün bunları eksiksiz biliyor; dolayısıyla çığlığı yalnız Kuzey Kıbrıs Türkleri için değil, insanlık için, canlı cansız bütün varlıklar, şu güzelim Mavi Gezegen için.
Beni gözyaşlarım, alkışlarım da, onurlu yaşam savaşçısı Rauf Denktaş için.
Cumhuriyet, 13 Nisan 2005
30 Mart 2005 Çarşamba
“MUSTAFA KEMAL VE KURTULUŞ SAVAŞI”
Hintliler, özlerinin evrenin küçük bir parçası, benzeri olduğunu bildikleri eski çağlarda: “İnsan üreme örgeniyle değil, beyniyle sevişir” demişler. Aslında bu, bilineni yinelemekten başka bir şey değil, çünkü insan denen canlı varlık bütün etkinlikleri, işlevleri beyniyle, sinir dizgesiyle yürütüyor; bunlar durunca, bitkiden beter oluyor.
Metin Aydoğan’ın mimarlık eğitimi görmüş beyni eldeki bilgileri, verileri toplayıp onlardan yeni köprüler, yapılar kurmayı kusursuz beceriyor; daha önceki yapıtlarındaki gibi Ülkeye adanmış bir yaşam: Mustafa Kemâl ve Kurtuluş Savaşı’nda da son derece tutarlı, çarpıcı bireşimlere varmış.
İşe, çok yerinde bir kararla kitaba 1683’teki Viyana kuşatmasıyla başlıyor; çünkü oradaki başarısızlık, üç anakaraya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe geçiş sürecini başlatıyor. Osmanlı ordusunun Viyana’daki yenilgisine dek, Avrupa’da herkes Türkleri yenilmez bir askeri güç sayıyor.
Çöküşün evrelerini, arada yaşananları, kimin nasıl bir tutum takındığını en ince ayrıntılarıyla saptamış Aydoğan. Bu süreçte, gerçek bir yurtsever olan Mustafa Kemâl de başkaları gibi düşünüyor, çıkış yolları arıyor; kitapta bulacağınız dolapların sonunda Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na sokuluyor; bugünkü gibi, dünyayı, üzerindeki işlenmemiş kaynakları, her türlü zenginliği ellerine geçirmek isteyenler İstanbul’u, Boğazları da almak üzere Çanakkale önlerine geliyorlar.
O dönemde İngiliz deniz güçlerinin başında bulunan Churchil, Türkler için: “eli ayağı tutmaz, meteliksiz, kolayca yutulacak bir ulus” der. Atatürk’ün beyniyse başka bir şey düşünüp uygulamaya çoktan karar vermiştir; başkomutanlığını bir Alman’ın, yardımcılığınıysa şaşkın bir Türk’ün yaptığı cephede gönüllü olarak görev alır. Gerisini biliyorsunuz.
Estirilen Metal Fırtına’yla okurların, çevirttirilen Gelibolu’yla izleyicilerin beyinlerinin yıkandığı günlerde gelin bu savaşın nasıl kazanıldığını yalan söylemeyen belgelerden bir daha okuyalım:
“İstanbul’un kilidi Çanakkale Boğazı, Çanakkale Boğazı’nın kilidiyse Conkbayırı’ydı; burayı ele geçiren, İstanbul’u da ele geçirecekti. Bu nedenle, Conkbayırı Tepesi’ni ne pahasına olursa olsun elinde tutmalı, korumalıydı. Bir elinde o yörenin haritası, bir elinde pusula, yanındaki iki yüz askerin başında ileri atıldı.Dik yamacı o denli hızlı tırmanıyordu ki, askerler arkasından zor yetişiyordu.Tepeye ulaştığında yanında ‘bir avuç’ asker kalmıştı.Bunları hemen düzene soktu ve ileri atılıp düşmana saldırmalarını buyurdu. 57. Alay’ın taburları, ‘soluk soluğa’ tepeye geldikçe onları da saldırıya katıyordu. Bir top bataryası geldiğinde, öyle ivecen davranıyordu ki, ‘tekerleklere sarılarak askere yardım ediyor, topları ateş edecek duruma getiriyordu.”
Görüldüğü gibi, bütün öbürleri gibi, Kurtuluş Savaşı’mız da dünyadaki sömürgen beyinlerle Atatürk’ün önce yurdunu, sonra ayırımsız bütün insanları, canlı varlıkları bilinçlmi olarak seven, sevebilen beyni arasında geçmiş.
Bu beyin, savaşın ve yaşamın her aşamasında, az sonra, bir ay, bir yıl, on yıl sonra atacağı adımı bilmektedir; Büyük Saldırı’yı başlatmazdan önce, Ankara’da kendisine: Paşam, ya başaramazsanız? diyene yanıtı şöyle: “Saldırı buyruğuna aldığınızda hesaplayın, on beşinci gün İzmir’deyiz.”
Ankara’ya dönünceyse, o gece birlikte olduğu arkadaşlarına:”İzmir’e on dört günde vardık.Bir gün yanıldım, ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.
“Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir” diyebilen bu bilge, Dumlupınar’da, 30 Ağustos’un yıldönümünde gençlere şöyle seslenecektir:
“...Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şeyler düşünmüşler, ancak bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye’yi düşünmemişlerdir. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk yurdunun uğradığı zararları ancak tek bir şeyle giderebiliriz: Türkiye’de, Türk’ten başka bir şey düşünmeyerek. Bunca acıya katlanıp yıkımlara uğradıktan sonra Türk artık öğrenmiştir ki, bu yurdu yeniden kurmak ve orada mutlu, özgür yaşabilmek için egemenliği hiç elden bırakmamak; çocuklarını Cumhuriyet bayrağa altında örgütlü ve bilinçli yetiştirmek gerekir.”
Bugün, can gözünü kapatmış Amerikalı ve Avrupalılar, kendi kurtuluşlarının bile Atatürk’ün gösterdiği yolda olduğunu hiç göremiyorlar ne yazık ki; bizim başımızdaysa böyle bir beyin, böyle bir istenç yok.
Bakalım bu tehlikeli satranç bize ve dünyaya kaça patlayacak, hepimizi nereye götürecek.
Metin Aydoğan’a sonsuz teşekkür.
Cumhuriyet, 30 Mart 2005
Metin Aydoğan’ın mimarlık eğitimi görmüş beyni eldeki bilgileri, verileri toplayıp onlardan yeni köprüler, yapılar kurmayı kusursuz beceriyor; daha önceki yapıtlarındaki gibi Ülkeye adanmış bir yaşam: Mustafa Kemâl ve Kurtuluş Savaşı’nda da son derece tutarlı, çarpıcı bireşimlere varmış.
İşe, çok yerinde bir kararla kitaba 1683’teki Viyana kuşatmasıyla başlıyor; çünkü oradaki başarısızlık, üç anakaraya yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşe geçiş sürecini başlatıyor. Osmanlı ordusunun Viyana’daki yenilgisine dek, Avrupa’da herkes Türkleri yenilmez bir askeri güç sayıyor.
Çöküşün evrelerini, arada yaşananları, kimin nasıl bir tutum takındığını en ince ayrıntılarıyla saptamış Aydoğan. Bu süreçte, gerçek bir yurtsever olan Mustafa Kemâl de başkaları gibi düşünüyor, çıkış yolları arıyor; kitapta bulacağınız dolapların sonunda Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na sokuluyor; bugünkü gibi, dünyayı, üzerindeki işlenmemiş kaynakları, her türlü zenginliği ellerine geçirmek isteyenler İstanbul’u, Boğazları da almak üzere Çanakkale önlerine geliyorlar.
O dönemde İngiliz deniz güçlerinin başında bulunan Churchil, Türkler için: “eli ayağı tutmaz, meteliksiz, kolayca yutulacak bir ulus” der. Atatürk’ün beyniyse başka bir şey düşünüp uygulamaya çoktan karar vermiştir; başkomutanlığını bir Alman’ın, yardımcılığınıysa şaşkın bir Türk’ün yaptığı cephede gönüllü olarak görev alır. Gerisini biliyorsunuz.
Estirilen Metal Fırtına’yla okurların, çevirttirilen Gelibolu’yla izleyicilerin beyinlerinin yıkandığı günlerde gelin bu savaşın nasıl kazanıldığını yalan söylemeyen belgelerden bir daha okuyalım:
“İstanbul’un kilidi Çanakkale Boğazı, Çanakkale Boğazı’nın kilidiyse Conkbayırı’ydı; burayı ele geçiren, İstanbul’u da ele geçirecekti. Bu nedenle, Conkbayırı Tepesi’ni ne pahasına olursa olsun elinde tutmalı, korumalıydı. Bir elinde o yörenin haritası, bir elinde pusula, yanındaki iki yüz askerin başında ileri atıldı.Dik yamacı o denli hızlı tırmanıyordu ki, askerler arkasından zor yetişiyordu.Tepeye ulaştığında yanında ‘bir avuç’ asker kalmıştı.Bunları hemen düzene soktu ve ileri atılıp düşmana saldırmalarını buyurdu. 57. Alay’ın taburları, ‘soluk soluğa’ tepeye geldikçe onları da saldırıya katıyordu. Bir top bataryası geldiğinde, öyle ivecen davranıyordu ki, ‘tekerleklere sarılarak askere yardım ediyor, topları ateş edecek duruma getiriyordu.”
Görüldüğü gibi, bütün öbürleri gibi, Kurtuluş Savaşı’mız da dünyadaki sömürgen beyinlerle Atatürk’ün önce yurdunu, sonra ayırımsız bütün insanları, canlı varlıkları bilinçlmi olarak seven, sevebilen beyni arasında geçmiş.
Bu beyin, savaşın ve yaşamın her aşamasında, az sonra, bir ay, bir yıl, on yıl sonra atacağı adımı bilmektedir; Büyük Saldırı’yı başlatmazdan önce, Ankara’da kendisine: Paşam, ya başaramazsanız? diyene yanıtı şöyle: “Saldırı buyruğuna aldığınızda hesaplayın, on beşinci gün İzmir’deyiz.”
Ankara’ya dönünceyse, o gece birlikte olduğu arkadaşlarına:”İzmir’e on dört günde vardık.Bir gün yanıldım, ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.
“Ulusun yaşamı tehlikeye girmedikçe savaş cinayettir” diyebilen bu bilge, Dumlupınar’da, 30 Ağustos’un yıldönümünde gençlere şöyle seslenecektir:
“...Yüzyıllardan beri Türkiye’yi yönetenler, çok şeyler düşünmüşler, ancak bir şeyi düşünmemişlerdir. Türkiye’yi düşünmemişlerdir. Bu düşüncesizlik yüzünden Türk yurdunun uğradığı zararları ancak tek bir şeyle giderebiliriz: Türkiye’de, Türk’ten başka bir şey düşünmeyerek. Bunca acıya katlanıp yıkımlara uğradıktan sonra Türk artık öğrenmiştir ki, bu yurdu yeniden kurmak ve orada mutlu, özgür yaşabilmek için egemenliği hiç elden bırakmamak; çocuklarını Cumhuriyet bayrağa altında örgütlü ve bilinçli yetiştirmek gerekir.”
Bugün, can gözünü kapatmış Amerikalı ve Avrupalılar, kendi kurtuluşlarının bile Atatürk’ün gösterdiği yolda olduğunu hiç göremiyorlar ne yazık ki; bizim başımızdaysa böyle bir beyin, böyle bir istenç yok.
Bakalım bu tehlikeli satranç bize ve dünyaya kaça patlayacak, hepimizi nereye götürecek.
Metin Aydoğan’a sonsuz teşekkür.
Cumhuriyet, 30 Mart 2005
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
