21 Eylül 2005 Çarşamba

GEÇ KALMADAN UYANMAK

Önce, Turgut Özakman’ın tam zamanında hazırladığı Şu Çılgın Türkler’den kısa bir alıntı.
“ Yarbay Salih:’ Lloyd George bir açıklama yapmış’ diye homurdandı, ‘Sevr Antlaşmsı yırtıldığına göre, artık taraflara silah satmak serbesttir’ demiş. Şu hâlde Yunanlılara yeniden silah satmaya başlayacak bunlar.
Mustafa Kemâl Paşa’nın yüzü gerildi.
‘Bu sorun değil. Zaten Romanya ve İspanya üzerinden gizlice silah satıyorlardı. Sorun, Mr.Lloyd’un bin toptan daha tehlikeli olan anlayışı. Sevr Antlaşması’nın Yunanlılar açısından yırtılmış olduğunu söylemek istiyor. Anlaşılıyor ki Yunanlılara yeni ödüller verecek. Bizimse, bu rezil antlaşmanın bütünüyle yırtılması için dövüşmeyi sürdürmemiz ve tartışmasız üstün gelmemiz gerekiyor. Çünkü bu fraklı, rugan iskarpinli salon haydutları için hakkın önemi yok, ancak kanla ikna oluyorlar.”
Bu sözler, Mustafa Kemâl’in, TBMM’nden Başkomutanlık yetkisini alıp Sakarya Savaşı için hazırlık yaptığı günlerde söylenmiş. Önce Sakarya Savaşı, ardında Dumlupınar’da başlayan büyük saldırıyla Kurtuluş Savaşı kazanıldı.
Ama Lozan’a, ancak kanla aklı yatırılanlar’la görüşmeye gittiğimizde, bu kez başka bir rugan iskarpinli, Lord Curzon ne dedi İsmet Paşa’ya: görüşme masasında vermek zorunda kaldıklarımızı, bizden parasal yardım istemeye geldiğinizde, birer birer geri alacağız!
Ve ne yazık ki, Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden sonra, 2. Dünya Savaşı biter bitmez ABD’nin başını çektiği buyurucu, sömürücülere boyun eğen İnönü’nün başlattığı teslim oluşun son evrelerini yaşıyoruz: 82 yıllık Cumhuriyetimizin bütün birikimleri, kazanımları hem de yok pahasına bu şaşkın, gözü dönmüş, kendi canlarını da uçuruma sürüklediklerini hiç düşünmeyen gerçek çılgınlara satılıyor.
Dolara, Avrupa lirasına teslim olmamış birkaç sendika, birkaç oda canla başla direniyor; art arda bozma, yürütmeyi durdurma dâvâları açıyor, çoğu kez kazanıyor da; ama uşaklar ve efendileri yılar mı? döndürüp yeniden önümüze sürüyorlar baldırgan suyunu, hadi naz etmeyin, bir dikişte için, doğruca Cennet’e gideceksiniz, diyerek.
1919’lardaki anlayışlarında en küçük bir değişiklik yok, yalnız sözcüleri, gözcüleri, maşaları değişti. O gün Lordlar konuşuyordu hepsi adına, bugün başkanlar, başbakanlar, Papalar! Hep bir ağızdan bağırıyorlar: TÜRKLERE AVRUPAYI BIRAKIN, ANADOLU’DA DA YER YOKTUR,GELDİKLERİ YERE, ORTA ASYAYA DÖNSÜNLER!
Vahdettinlerin şimdiki kopyaları bütün ayakları da yalasalar, yarın gelip Ayasofya’nın önünde buradaki cüppeliyle birlikte Anadolu’ya gelmekle, İstanbul’u alıp o güzelim Bizans İmparatorluğu’na son vermekle ne bağışlanmaz bir günah işlediğimizi yüzümüze çarpacak Papa’nın da, kankardeşi Sığır Çobanı’nın da çatık kaşları gevşemeyecek.
Bunlar bilinenler, daha doğrusu bilinmesi, unutulmaması gerekenler; ama bu kez saldırı mayının, tüfeğin yanında asıl dolarla yürütüldüğünden; yeterince döneği satın aldıklarından, Ulusal Kanal’ın, ART’nin, Kanal Türk’ün dışında onları size anımsatan yok.
Güzeller güzeli Atamız’ın ulusun efendisi saydığı ¬– bana sorarsanız da, yaşamak istiyorsa, bütün dünyanın öncüsü, temeli olması gereken – köylümüz, çiftçimiz sokağa dökülmüş, Erdemir, Seydişehir, Telekom, Tüpraş için savaşan işçi kardeşleri gibi, aldığınız buyruklarla her şeyimizi tükettiniz, bir canımız kaldı, onu da açlıktan vermek üzereyiz! diye bağırmakta. Ama o haykırışların birinde bir örgüt önderinin de gösterip söylediği gibi, iletişim araçları yalnız televoleden söz ediyor!
Ve dünyamızın öbür köşesinden bir halk çocuğu, Chavez, hem de artık acıklı güldürüye dönmüş şu BM’ler kürsüsünden, yeter artık, bu örgüt gerçekten dünya uluslarını temsil edecekse, ABD’den çıksın, örneğin Güney Amerika’ya taşınsın! diyor. Beş dakikada sözünü kesmeye kalkışan başkana da: Bay Çalı 20 dakika konuştu, ben de o kadar konuşacağım! yanıtını verebiliyor.
Ülkemde hiç böyle biri kalmadı mı?
Cumhuriyet, 21.9.2005

7 Eylül 2005 Çarşamba

AVRUPA BİRLİĞİ’NİN EVSİZLERİ”

Bu, yine sevgili Yılmaz Dikbaş’tan gelen bir yazının başlığı. Önce evsiz terimini tanımlıyor:
“Yaşayacağı bir konuta sahip olmadığı gibi, kiralık bir evi bile olmayan kişilere ‘evsiz’ denmektedir.Para getirecek herhangi bir işleri, herhangi bir gelir kaynakları olmayan bu insanlar ya geçici olarak yakın akrabalarının ve arkadaşlarının evlerinde, ya yardım kurumların işlettiği ‘sığınma evleri’nde kalmakta ya da sokaklarda yatmaktadır.
Her birey, en temel gereksinme olarak, insan gibi yaşayabileceği koşulları taşıyan bir ev ister. Kendisinin de olsa, kiralık da olsa, insanca yaşayacağı konuttan yoksun kişi, evsiz insan, toplumun dışına itilmiş demektir. Evsiz insan, en temel hakkından yoksun kişidir. İşi yoktur, toplumsal güvenceden yoksundur, sağlığını koruyamaz, çocuklarını besleyemez, okula gönderemez, sağlıklı büyümelerini sağlayamaz,yarına hazırlayamaz.
Evsiz insan,en temel hizmetlerden yararlanamaz. Elektrik, su, doğalgaz kullanamaz.Evsiz insanın belli bir adresi de yoktur”
Sonra soruyor sevgili Dikbaş:”Peki, yukarıda tanımladığımız evsiz insanlara ‘Aydınlanmış Avrupa’nın uygar ülkelerinde de rastlayabilir miyiz?”
Yanıt, kocaman bir EVET! AB’nin şimdilik 15 ülkesinde, “3 milyon kişinin belli bir adresi yok, yani evsizler!”
Şimdi,Avrupa Birliği’nin(?) seçkin, uygar, aydınlanmış, bütün insanlığı aydınlatan kimi üyelerinin nüfuslarını,kişi başına dolar olarak gelirlerini ve söylenmeye razı olunan evsiz sayılarını sıralayalım:
İngiltere: 60.441.457 /29.600 /100.000.
Almanya: 82.431.390 /28.700 /860.000.
İsveç: 58.103.033 / 28.400 / 8.440.
İtalya: 58.103.033 / 27.700 / 220.000.
Hollanda. 16.407.491 /29.500 / 40.000.
Danimarka: 4.432.335 / 32.200 / 11.000.
Fransa: 60.656.178 / 28.700 / 200.000’den fazla.
Polonya: 38.635.144 / 12.000 / 60.000.
Çek Cumhuriyeti: 10.241.138 / 16.800 / 70.000’e yakın.
Yunanistan: 19.668.354 / 21.300 / 17.000 (Bunun 11.000’i Atina’da).
İspanya: 43.341.462 / 23.300 / 273.000.
Ve sonraaaa, kendi yurttaşlarına ev, iş, aş vermeyen AB ülkeleri, inanılmaz bir insanseverlikle,Türkiye’deki kimi sözümona sivil toplum örgütlerine, belediyelere, kişilere para yağdırıyor. Ee, o paraları alanlar da borçlu mu kalacak? Kendi yurtlarını, insanlarını silip en yılmaz AB savunucusu kesiliyorlar.
Haydi hep birlikte Cehenneme!
Yılmaz Dikbaş, Avrupa Birliği’nde Engelliler(Özürlüler) başlıklı yazısında da bile bile yaratılan, sürdürülen bu Cehennem’in başka bir yanına değiniyor:
Dünya Sağlık Örgütü kestirimlerine göre, bugün yeryüzünde 500-800.000.000 bedensel-zihinsel özürlü insan bulunmakta;bunun 580’i yoksul ülkelerde, kalan %20’si de varsıllarda yaşamakta.
Aynı Örgüt’ün saptamasına göre, özürlülerin %82’si yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışmaktadır.
Dikbaş, haklı olarak soruyor:20 milyon işsizini, 37 milyon özürlüsünü, sokaklarda sürünen 3 milyon evsizini, ortada bıraktığı yaşlılarını toplumdan dışlamış AB, hangi yüce amaçlarla Türkiye’ye 1. 100.000.000 Avrupa lirası bağışlıyor? Fener Balat’taki 200 evin onarılması için, karşılıksız, 3.800.000 Avrupa lirası yolluyor acaba?
Oynanan oyun çok açık; bütün sorun, Anadolu halkının, her şeye karşın satılmamış bir avuç uyarıcının sesini iş işten geçmeden duyup ayağa kalkıp kalkamayacağında; yumruğunu sıkıp bu aşağılık sömürücülerle onların yerli ortaklarının tepesine indirip indirimeyeceğinde.
Cumhuriyet, 7 Eylül 2005

24 Ağustos 2005 Çarşamba

ZEYTİNİN TERİ”

Bu yaşanmış olayı bana sevgili dostum Tomris Sarhan duyurdu. Dr. Mehmet Uhri, eş ve kızıyla Güney’e giderken, her bilinçli yurttaş gibi, arabasını bakımdan geçirtmiş; bu işlemin sonunda her şeyi yerli yerinde olması gereken araba, Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde su kaynatmış.Günlerden Pazar, bütün bakım-onarımcılar kapalı, sıkıntılı koşuşmalardan sonra Hüseyin Amca’yı bulmuşlar; küçük bir çantayla gelmiş; önce hekim gibi, sorunu, ardından çalıştırıp arabayı dinlemiş, “motorun soğutma dizgesinde sorun yok” demiş. Derken, “ buldum galiba”, diye haykırmış:” her şey olağan gözüküyor, ama yine de su kaynatıyorsa, su eksiliyor demektir. Büyük olasılıkla kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. Bu durumda döşemelerin ıslar olmalı.”
Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı onarım kuruluşunun bulamadığı sorun böylece kısa sürede çözmüş. Borcu sorulduğunda, arabanın camındaki simgeye bakıp hekim olup olmadığını sormuş; sonra alıp eve eşine bakmaya götürmüş doktoru. Hanımında yaşlanmanın ve yaşdönümünün getirdiği olağan sıkıntılara ilâç yazılmış; ardından, doğal olarak çay.
Mehmet Bey, kızının bir şey kırıp dökmesine engel olmak için ardından gidince, odanın birinin baştan başa kitap dolu olduğunu görmüş. Meğer Hüseyin Amca emekli öğretmenmiş, Ege köylerinde 39 yıl çalıştıktan sonra emekli olup oraya yerleşmiş; çocuklar okuyup büyük kente göçünce, hanımıyla başbaşa kalmış.
“Peki Hüseyin Amca, neden buraya yerleştin?
- Ben okuma yazmayı, yaşamı burada öğrendim.Sizler bilmezsiniz, unutuldu gitti. Ben Savaştepe Köy Enstitüsü’nü ilk bitirenlerdenim. Hasan Ali Yücel eğitim bakanıyken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada öğrendim ben yaşamı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk verdiğini. Ayrılamadım buralardan.
- Peki bu onarımcılık nereden çıktı?
- Dedim ya, siz bilemezsiniz Köy Enstitüsü çıkışlı olmanın ne demek olduğunu: onlar o günlerin sıradan okulları sanırsınız.Oysa bu okullarda bu toprağın çocuklarına okuma-yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, yapı kurmayı, yemek yapmayı, bozulanı onarmayı, dahası azıcık hekimlik bile öğretirlerdi. Böylece bizler yaşamı öğrendik, öğretmen olup çocuklara öğrettik.
- Kısacası elinizden çok iş geliyor.
- Köy Enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi,düşünmeyi, soru sormayı, aklımızı kullanmayı öğretiyorlardı. İşte bu yüzden yaşatmadılar ya...”
O arada çay hazırlanmış, ekmek, peynir, zeytin gelmiş önlerine.Hüseyin Amca, emekli olduktan sonra zeytin yetiştirmeye başlamış. Ve anlatmış:
“Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız, kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Sonunda da ona benzemişiz.
- Nasıl yani?
- İnsan da doğanın bir meyvesi değil mi?( Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa tuttu.) Doğduğunda zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıyor, posasından da sabun yapıyoruz.Yana boşa harcanıyor. Bir bölümünü sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını,buruşup bu hâle gelmesini sağlıyoruz.Ya da salamura yapıp tatlandırıyor, şişirip gösterişli kılıyoruz. İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup yaşama hazırladığımızı sanıyoruz, ya şişiriyor, ya da buruşturup atıyoruz.
- Sizin köy enstitülerinde aynı şey yapılmıyor muydu? (Hanımıyla bakışıp gülüştüler.)
- Hurma zeytini bilir misin?
- Bilmem, hiç duymadım.
-Ege’nin kimi yörelerinde olur.Ağaç aynı ağaçtır, ama her yıl Kasım ayı sonuna doğru denizden karaya esen yelle zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini alıp acısını giderir. Zeytinler dalında olgunlaşır;anlayacağın, toplandığında, yenmeye hazırdır.
- Eee?
- Köy Enstitüleri de böleydi. Dalında olgunlaşan zeytin gibi, insanları doğdukları yerde yetiştirmeye, elde ettikleri bilgileri başkalarına aktarmalarını sağlamayı amaçlıyordu. İnsanı doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı. Yaşama hazırlıyordu.
Bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini anımsatmak için buradayım doktorcum, bütün bunlar unutulsun istemiyorum.”
Sonunda, kitaplığından aldığı iki kitabı kızıma armağan etti. Vedalaştık. Arkamızdan bir tas su döküp uğurladılar bizi.
Zavallı insan kardeşlerimiz! Dünyayı asalak ordusundan kurtaracak, yerküreye uygarlık getirecek bu okulları bile bile kapattırdılar; oysa insanlığın beklediği TEMEL DEVRİM’di onlar.
Bakalım mamutların yanını boylamadan yeniden kavuşabilecek miyiz?


Cumhuriyet,24.8.2005

10 Ağustos 2005 Çarşamba

YILMAZ DİKBAŞ

Yılmaz Dikbaş’ı bana kentdaşı Hicran Karabudak tanıttı, bir yazısını yollayarak.
Hicran da Yılmaz gibi gölgesiz kuşkusuz, inançlı bir ilerici; CUMOK’un yanında birkaç örgütte daha kullanıyor enerjisini, zamanını, giderek cep harçlığını.
Dikbaş, adıyla yüzde yüz uyumlu bir dünya yurttaşı: başı dik mi dik, bilinci açık mı açık, inancı kaya gibi; belli ki iyi İngilizce biliyor; durmadan çalışıyor, düşünüyor, oluşturduğu bileşimleri en yalın ve çarpıcı anlatımla yazılara döküyor; sonra yararlanabileceğini umduklarına gönderiyor.Ayrıca iletişim ağındaki sitesi herkese açık: www.kalinka.com.tr
Ondan bir yazı geldi mi, yüzlerce kitap okumuş gibi oluyorum; şimdiye dek gönderdiklerinden kimisini kısaca anayım.
AB Hapisanesi adlı yazısında, yakından bilenlerin çok iyi akıl erdirdikleri bir çarkı anlatıyordu: eski sömürgeciliğin yerine bu allı pullu zokayı takmış olan AB’nin ilk kurucu üyeleri, elbet ağaları ABD ile el ele, yeni üyeleri, adayları soyup soğana çevirmek üzere nasıl bir dümen döndürüyorlar?
Avrupa Birliği Kaçakçılık,Rüşvet ve Sahtekârlık Batağında başlıklı yazısında, Doğu Perinçek’in, hani şu beylik halkerki teriminin yerine geçirdiği çeteerki’ne uygun olarak, eski başkanların, başbakanların, banka yöneticilerinin, kamu temsilcilerinin üstelik bizim gibi ikinci ülkeleri değil, kendi yurttaşlarını, canlarını dişlerine takarak ödedikleri vergilerini nasıl yürüttüklerini anlatıyordu: yılda tam 5 milyar dolarlık bir yağma!
Buna bağlı olarak, küresel özelleştirme-güzellişterme sonucu, her yerde devlet yatırımdan, iş alanı açmaktan kaçtığı için, çığ gibi büyüyen her alandaki işsizlere hızla katılmakta olan Avrupalı işsiz doktorları ele almıştı Avrupa’nın İşsiz Doktorları’nda.
Şimdi ancak Dikbaş gibi gerçekten bilinçli olanların ayrımına vardıkları yüzlerce yıllık uyutmanın sonucu olarak, bilirsiniz, şöyle bir söylence işlemiştir hepimizin bütün beyin gözelerine: burada aksayan her şey uygar Avrupa’da, Amerika’da tıkır tıkır işler.
En iyi niyetli insanlarımızın bile dilinde bir deyiş daha vardır: Aydınlanmış Avrupa.
Dikbaş’ın sivri iğnesi bu balonu da deliyor Fransız Medyası ve Silah Üreticileri başlıklı tadına doyulmaz yazıda.
Bizdekinden daha önce, daha amansızca nasıl bütün gazeteler, dergiler, televizyonlar, kısacası bütün iletişim-bilişim araçları, yayınevleri Dassault ve Legardère ailelerinin tekeline geçmiş! Bu ortamda artık özgür basından, eleştiriden, emekçilerin hakkından söz edilebilir mi? edilir elbet, Erol Manisalı’nın güzelim benzetmesiyle, kazana atılmış, suları yavaş yavaş ısıtılan kurbanları uyutmak üzere ninni diye söylenir.
Yukarıda çeteerki dedik ya, alın size bir kanıt da komşumuz Yunanistan’dan, hem de Mart 2005’te yeni seçilen Kostas Karamanlis’in ağzından: “Ülkeyi Beş Pezevenk Yönetti!”
Üstelik bunu yapanlar halkın önüne bir toplumcuyuz, eşitlikçiyiz, toplumsal adaleti getireceğiz diye çıkanlar! Her yerdeki gibi.
Dikbaş’ın bütün taşlardan daha değerli yazıları sürüp gidiyor. Son olarak Ç.A.’nın Eşekliği’ne değineyim.
Bir zamanlar benim de oy verdiğim, 76 yaşında, artık salyalarını toplayamayan bir amca var; genç bir gazeteci kıza:”Köşe yazarı diye bir müessese yoktur dünyada!” buyurmuş. Hem de kendisi şunca yıldır hiç hak etmediği köşe’lerde insanlarını uyuturken.
Dikbaş durur mu, hemen en ünlü İngiliz gazetelerini taramış, The Guardian’daki, The Independent’taki, Observer’daki, Financial Times’daki, The Mail’deki köşe yazarlarını dökmüş. Boşuna! İnsan onurunu ayaklar almışsa, bütün tükürükleri yağmur sayar!
Bu seçkin yaratık’la ilgili bir anı vardı Hıfzı Topuz’un Parisli Yıllar’ında: bir gün, Paris’in orta yerinde, durduk yerde: Ben ortaklaşmacıyım! diye bağırmış; hınzır Hıfzı durur mu? Aman yavaş ol, şuradakiler sivil polis, deyince, amcamız aynı sesle düzeltmiş:Şaka yaptım canım.
Sözün kısası, kazanımızdaki suyun dört bir yandan ısıtıldığı günlerde uyanık kalmak, yurdumuzda köle durumuna düşmemek istiyorsanız, Yılmaz Dikbaş’a koşun, güzelim yazılarını okuyun, okutun!
10.8.2005, Cumhuriyet

3 Ağustos 2005 Çarşamba

DOĞU’NUN ONURU

19.Yüzyıl sonlarında Galiçya’da Musa’ya inanan Reich ailesinin Wilhelm adında bir oğulları oldu; ee, bütün o soydan gelenler dünyanın başına bela olanlara benzemeyecek elbet: Wilhelm iki ünlü soydaşının, Marx’la Freud’un izinden gitti, öğretilerini benimsedi, dahası acunsal enerjinin bu iki asal açıklamasını birleştirdi, insanların canını yakan iki konuda, cinsellikle, siyasette kalıcı yasaları aradı, buldu, kâğıda döktü.
Sonunda insanların yeryüzündeki mutluluğunu üç temel direğe dayandırdı: sevmek-sevişmek, çalışmak-üretmek, ve bu ikisini sağlıklı yürütebilmek için, doğru bilgiler edinmek.
Bu denklemin kurulmasını engelleyen insanlara siyaset satıcısı adını verdi, önce kendilerinin yakalanıp sonra bütün dünyaya bulaştırdıkları hastalığa da duygusal veba dedi;acı yazgıya bakın, sonunda o vebalılar bir tutukevinde canını aldılar.
Albert Camus’nün Veba adlı romanını, ondan esinlenerek yazdığı Sıkıyönetim adlı oyununu okudunuz, gördünüz mü bilmem? Veba gelir, ortalığı kırıp geçirmeye başlar; derken canı alınacaklardan biri, Diego, bir kadını sever, ölüme kafa tutar, kanlı oyun bozulur.
Son zamanlarda art arda basılan araştırmaların açıkça ortaya koyduğu üzere, 10 Kasım 1938’den bu yana amansızca, acımasızca üstümüze gelenler egemenliğimizin bütün dayanaklarını birer birer elimizden alırken vebalı siyasetçiler karşı çıkmak şöyle dursun, işbirliği içindeler.
Ama işte ülkemde de bir Diego, Doğu Perinçek ortaya atıldı; kendisi gibi kefene seve seve sarınmış yurtsever insanlara seslendi; el ele, can cana verdiler, bize onurumuzu, özgürlüğümüzü kazandıran Antlaşma’nın 82. yıldönümünde, imzanın atıldığı kente gittiler; dünyanın vebalıları ellerindeki uydu kamutaylardan birbiri ardından Türkler Ermenilerin Soyunu Kırmıştır kararları çıkartırken, önce tekil olarak, açılan soruşturma üzerine de 1000 kişi bir ağızdan: Ermeni Soykırımı Tarihsel Bir Yalandır! diye haykırdılar.
Gelmiş geçmiş bütün zorba salaklar gibi etkiye tepki yasasından habersiz savcı- yazgının oyununa bakın: adı da, kendi dilende Avcı imiş!- doğru bilginin zırhını kuşanmış Doğu Perinçek’e altın tepside inanılmaz bir armağan sundu: insan hakkı, hukuk guguk diye hepimizin başına bela olanlara, hem de kendi Anayasalarıyla, unutulmaz bir insanlık=uygarlık dersi verme fırsatı.
Yabancı gazete ve televizyonları göremedim, ama bizimkileri yeterince izledim: ulusal onurlarını, yaşama haklarını üç kuruşa satmış olanlar bile Lozan’ın orta yerinde ayağa kalkıp ciğerlerinin olanca gücüyle: YALAN SÖYLÜYORSUNUZ diye haykıran Atatürk çocuklarını anmak zorunda kaldılar.
Doğu Perinçek ve buradan giden 260 yürekli insanla dünyanın dört bir yanından, üstelik şundan bundan dolar dilenmeden koşup gelenler çok uzun bir aradan sonra bize insan gibi düşünüp davranma hazzını tattırdılar.
Üstelik, Kocatepe’de bozguna uğrattığı zavallı, şaşkın saldırganların ölüleriyle kendi şehitlerimize bakıp: insanlık şu görünüm karşısında utanç duymalıdır! diyen Yüce Önder’i sevinçten uçuracak biçimde, yüzyıllardır bu edepsiz sömürüyü sürdürenlere de; onların elinde oyuncak olanlara da çıkış yolunu gösteren 8 maddelik bir öneride bulundular. Başka bir yerde okuyup dinleyemediyseniz, Aydınlık’ın 31 Temmuz tarihli sayısını alın ya da İşçi Partisi’nin web sitesine girip okuyun, yazıp saklayın, aydınlanabileceklere okutun.
“Hitler’in gerçekleştirdiği kıyımı yadsımıyorum. Amerikalıların bir zamanlar Kızılderililere, bugün Irak halkına uyguladıkları kıyımı da yadsımıyorum. Ermenilere kıymış olsaydık, buna karşı, İsviçre Kamutay’ından çok daha önce, ilk sırada ben tutum takınırdım!”
Böyle demiş sevgili Perinçek savcıya; ne güzel böyle bir dünya yurttaşının çağdaşı olmak!

Cumhuriyet. 3.8.2005

6 Mayıs 2005 Cuma

LOZAN 2005

Mustafa Kemal Atatürk’ün Lozan Andlaşması konusundaki değerlendirmesini Özer Ozankaya’nın Cumhuriyet Çınarı’ndan aktarayım:
“Bu andlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir yoketme eylemenin çökertilişini yansıtan bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal utkunun ürünüdür.”
Andlaşma’nın imzasından topu topu bir ay sonra, 30 Ağustos 1923’te de şunları söylemiş Atamız:
“Türk ulusunun burada elde ettiği yengi kadar kesin sonuç veren ve yalnız bizimkine değil, dünya tarihine de yeni bir yön vermekte bu kadar etkili olan başka bir meydan savaşı anımsamıyorum.
Efendiler, bu çok büyük yenginin türlü etkilerinin üstünde, en önemli ve yücesi, Türk ulusunun kayıtsız koşulsuz egemenliğini eline almış olmasıdır.Ulusumuzun yüzyıldan beri hanlar, hakanlar, sultanlar, halifeler elinde, onların baskı ve zorbalığı altında ne kadar ezildiğini, onların açgözlülüğünü doyurmak için ne büyük yıkım ve yitiklere katlandığını düşünürsek, egemenliğe kavuşmasının bütün yüceliği ve önemi gözümüzün önünde belirir.
Saraylarında Türk’ten başkasına dayanarak saltanat süren, düşmanla birleşerek Anadolu’nun, Türklüğün karşısında eylemlere girişen bu çürümüş gölge adamların Türk yurdundan kovulması, düşmanın denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir devrim olmuştur.
Efendiler, yurdumuz artık bayındırlık istiyor, varsıllık ve gönenç istiyor. Bilim, beceri, yüksek uygarlık, özgür düşünce, özgür düşünüp davranma istiyor. Dünyada bir ulusun varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı, o güne dek ortaya koyduğu ve ilerde koyacağı uygarlık yapıtlarıyla orantılıdır.
“Uygarlık yapıtı ortaya koyma yeteneğinden yoksun toplumlar, sonunda özgürlük ve bağımsızlıklarını yitirirler. Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamın temel koşuludur.
Her alanda yükselip yetkinleşmye yatkın ulusumuzun toplumsal ve düşünsel devrimlerini kösteklemeye kalkışanlar ve çıkaracakları engeller kesinlikle yok edilmelidir.”
Lozan Andlaşması’nın 82. yıldönümünde, sürüp sürmeyeceği belli olmayan, ama bizi, Erol Manisalı’nın yerinde deyişiyle Bekleme Odasında İğfal Etmeye yemin etmiş olan AB masalı uğruna Cumhuriyet Devrimi’nin bütün birikimlerinin açık eksiltmeye çıkarıldığı günlerde, gerçek yurtseverler yine güzel bir girişim başlattılar.
Anımsayacaksınız, “Ermeni soykırımı düpedüz bir kandırmacadır” diyen Türk Tarih Kurumu Başkanı’mız için tutuklama buyruğu çıkaran İsviçre’ye, hem de Lozan Andlaşması’nın imzalandığı yapının kapısına gidip bir açıklama yapmıştı Doğu Perinçek. Bu kez, İşçi Partisi’nin önayak olmasıyla, Ertuğrul Kazancı,Semih Koray, Ferit İlsever, Yavuz Dedegil, Hasan Kemahlı, Ethem Kayalı, Uçkun Geray, Ali Mercan kafa kafaya vermiş, 22-23-24 Temmuz günlerinde İsviçre’ye uçup ilkin Zürih’te bir kapalı salon toplantısı düzenlemeye, ardından Lozan’a geçip Andlaşma’nın imzalandığı yapının önünde bir basın açıklaması, ardından kapalı salonda bir toplantı yapmaya karar vermişler.
Girişime Sayın Ahmet Necdet Sezer, Rauf Denktaş ve Süleyman Demirel destek vermişler.
Ayrıca, adları buraya sığmayacak 200’ü aşkın onurlu insan, Atamıza, Türk ulusuna yakışır bir davranışla, 21. Yüzyıl’da, insan ortak paydası’nı yele verip hâlâ hepimizin kanını emmeye çalışanların karşısına dikilmeye and içmişler.
Hadi gelin güzeller güzeli Atamızla birlikte haykıralım:
NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE, DİYEBİLENE!

27 Nisan 2005 Çarşamba

“UYGARLIK TASARIMI”

Metin Aydoğan’’ın Mustafa Kemâl ve Kurtuluş Savaşı’nın ardından, sağolsun, Özer Ozankaya da Cem Yayınevi’nin bastığı kitabını yolladı: CUMHURİYET ÇINARI:Mustafa Kemâl’i ‘Atatürk’ Yapan Uygarlık Tasarımı.
Aydoğan’la aynı kaynaklardan yola çıkan Ozankaya elbet benzer sonuçlara varmış, Ulu Önder ve gerçekleştirdiği Devrim konusunda.. Ve çok yerinde bir saptamayla bunun sıradan bir dönüşüm olmadığını, yok edilmek istenen Türk ulusunun yanında, daha da önemlisi, bütün insanları, dünyamızı kurtarma girişimi, atılımı olduğunu gözler önüne sermiş.
Fransızların da, bütün öbür ulusların da tıpkı Atatürk gibi değerini bilemediği Henri Laborit: uygarlığın yeniden tanımlanmasının zamanı geldi,derdi.
Bakın Kurtuluş Savaşı’nı yengiyle bitiren 30 Ağustos’un hemen ardından ne diyor bütün insanlığın Ata’sı:
“Bugün eriştiğimiz nokta, gerçek kurtuluş noktası değildir,...Kurtuluş, toplumdaki hastalığı ortaya çıkarıp iyileştirmekle elde edilir.
Bir toplumun hastalığı ne olabilir? Ulusu ulus yapan, aydınlatıp ilerleten güçler vardır:Düşünce güçleri ve toplumsal güçler...Düşünceler anlamsız, mantıksız, uydurmalarla dolu olursa , o düşünceler hastalıklıdır. Bunun gibi toplumsal yaşam da mantıktan yoksun, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa, kötürüm olur.
Ulusumuzun siyasal, toplumsal yaşamında, düşünsel eğitiminde kılavuzumuz bilim ve uygulayım(teknik) olacaktır. Bilim ve uygulayım için hiçbir kısıtlama, koşul-koyma yoktur. Hiçbir mantıksal kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, görüşlerin korunmasında direten ulusların ilerlemesi çok güç olur, belki de hiç olmaz.
Yurdumuzu üç buçuk yıl kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı dize getiren başarının sırrı nerededir biliyor musunuz? Orduların yönetiminde bilim ve uygulayım ilkelerini önder edinmemizdir.”
Ve gerek Anadolu’daki insanların, gerek bütün dünyadaki canlı cansız tüm varlıkların canına gereken değeri verdiği için, gerçek uygarlığa götürecek yolun DÜNYADA VE YURTTA BARIŞ olduğunu çok iyi görmüş, ömrü boyunca bunun gereğini yerine getirmiş.
Yurttaşlarını binlerce yılın karalığından kurtarmak üzere bildiğiniz devrimlere girişmiş, yazıyı, yasaları, tarımı, işleyimi, kısacası bütün toplumsal yaşamı tepeden tırnağa değiştirmek üzere gereken adımları atmış. Bunun uzantısı olarak, yeryüzünü dolduran milyarlarca insanın kendilerine yetecek şeyleri üretmeden asalak gibi yaşamasını önlemek; ayrıca üretilenin bir avuç sülüğün elinde toplanmasına daha baştan set çekebilmek üzere, eğitim içinde üretimi, KÖY ENSTİTÜLERİ’ni oluşturacak taşları döşemiş.
Ama zavallı Amerikalı, Avrupalı insan kardeşlerimiz, başlarındaki kör-sevgisiz önderlerin ardına takılmış, bu güzelim atılımları destekleyip geliştirecek yerde yeniden üstümüze çullanmışlar, hâlâ sırtımızdalar.
Yararlandıklarını öne sürdükleri bilim de, din kitapları da, insanın ölümlü olduğunu yineleyip durur; boşuna. Hiç ölmeyecekmiş gibi saldırırlar dünya nimetlerine, paraya, bir türlü somut olarak tadamadıkları erk’e. Şu mucize gezegende, canlarının bırakın insan kardeşlerini, göze görünmeyen küçük varlıklara bile bağlı bulunduğunu unutur, dünyayı cehenneme çevirirler.
Bunca yıldır okuyup öğrenmeye çalışıyorum; insanlık tarihinde, boş kavramların ardında koşmayan, gelmiş geçmiş bütün gerçek bilgeler gibi, yalnız kendi yurttaşlarını değil, bütün insanlığı, dolayısıyla benzersiz mavi gezegenimizi kollayıp korumaya canını adamış başka önder göremedim.
Ne mutlu bana Atatürk’ün torunuyum! Kimsenin toprağında, doğal kaynaklarında gözüm yok;hiçbir ülkeye bomba yağdırmıyorum; dolar dağıtıp hükümet düşürmüyor, insanları birbirine kırdırmıyorum. Kısacası, Ata’nın istediği gerçek uygar insan benim.
Öbür insan kardeşlerimiz de bunu göremezlerse, mamutlar gibi, ardımızdan tarihimizi yazacak kimse kalmayacak.

Cumhuriyet,27 Nisan 2005