“Ben sanatı bir nevi röportaj, hayatın yansıması olarak görüyorum.Oturup da güneşin batışı, göller, kayıklar olmaktan ziyade içinde yaşadığımız hayatın bir görüntüsünü yakalamak. Ben daha çok yaşadığım şeyleri yansıttığım için resimlerimde mizah ağır basıyor. Güncel olayları yansılıyorum, yaşadığımız hayat bir mizahtır. Biz naif bir hayat yaşıyoruz. Endüstrileşmemiş memleketin insanları naif yaşar, onu yansıtmak lâzım.”
Bunu asmışlar İstanbul Modern’in alt katındaki Cahit Burak sergisinin sağ duvarına; karşı duvardaysa sevgili Ara Güler’in çektiği tadına doyulmaz siyah-beyaz görüntüler var. Yapıtlara ayrılmış odaların duvarları tıka basa resim dolu; ortadaki camekânlarda Cihatçığımın eşsiz bibloları; duvardaki gömme dolapların birinde kuş evleri.
Doğrusu, müze çalışanlarından, o güne dek tanışmadığımız Özge Altınkaya telefonla arayıp böyle geniş kapsamlı bir anma sergisi hazırlandığını; hem bizdeki resimleri görüp görüntülemek, sonra sergiye katmak, hem de Büyük Usta konusunda konuşmak istediğini haber verdiğinde böylesine doyurucu, dört dörtlük bir sonuçla karşılaşacağımı ummamıştım: çünkü şimdiye dek böyle çok girişime tanık oldum, sonunda içimde hep bir burukluk kaldı.
Ama sergiye emeği geçenler ayakta alkışlanacak bir iş başarmışlar.
Yukarıda andığım gibi, sevgili Cihat Burak’ın yazılarından, söyleşilerinden, kendi kendisiyle konuşmalarından en çarpıcı bölümleri almış, büyütmüş, duvarlara serpiştirmişler. Böylece, o inanılmaz resimlerin hangi beyinden çıktıkları, hangi meraklara, bilgilere dayandıkları belgelenmiş. Yaşam öyküsünün bütün ayrıntıları, kişiliğinin nasıl oluştuğu gözler önüne serilmiş; ayrıca yine aynı ölçüde özenli, kusursuz kitapta toplanıp benim “yaşama sanatı” adını verdiğim asal sanatı öğrenmek, geliştirmek, özümsemek isteyenlere altın tepside sunulmuş.
2007’nin bence en önemli sanat etkinlerinden biri olan bu sergi ve kitaba Levent Çalıkoğlu önderliğinde emeği geçenler şöyle: kitabı yayına Cem İleri hazırlamış; tasarımını Tut Ajans üstlenmiş; kitaptaki metinlerin çevirisini Melis Seyhun ile Ceyda Eldem yapmışlar; yararlanılan fotoğrafları Reha Arcan ile Sinan Koçarslan çekmişler.
Çok yerinde bir seçimle kitabın hemen başına yerleştirilmiş “Ben ve Kendim” başlıklı tek kişilik iç konuşmada, ünlü ustalarımızdan Eşref Üren’den bir alıntısı var Cihat Burak’ın; 1966’da Fransız Konsolosluğu’nda açtığı sergiyle ilgili yazıdan bir bölüm:
“Büyük ölçüdeki tabloların tam karşısına düşen köşede, küçük küçük denemeler, notlar, taslaklar yer almış; Burak’ın ilk resimleri ile çekişir gibiler. Ustalık var bunlarda. Boyalar, kalınlıklarını, griliklerini yitirmişler, tomurcuk tomurcuk Cihat Burak’tan bir kopuş, bir ayrılış bu, ötekilerden önce mi, sonra mı anlaşılamıyor. Zevkler ele alınan denemelerde iş var.”
Doğrusu Türkiye’mizin, Cumhuriyeti’mizin şimdi sıkıştırıldığı köşeyle kıyaslayınca, çok talihli bir ömür sürdüğümüz, Demokritos’un ünlü deyişiyle “rastlantı (olasılık) ve gereklilerin” bize epey cömert davrandığı söylenebilir: daha bir sürü değerli, seçkin insanın yanında, Cihat Burak ve Ruhi Su ile gerçek dostluklar yaşadık.
Bu alçakgönüllü, çalışkan, titiz, tutarlı insanla unutulmaz günler, geceler, yıllar geçirdik; dolayısıyla onsuz kalınca da derinlemesine üzüldük, sarsıldık.
Ölümünden kısa bir süre önce TRT 2’de Ali Akay’la yaptığı söyleşiyi hiç unutamam; “peki Cihat Bey, yaşadıklarınızın sanatınıza yansıması nasıl oluyor ?” sorusuna verdiği yanıt bütün dünyadaki boş şişinenlerin balonuna sokulmuş incecik bir alaylı iğneydi:
“İnsan bir ömür boyu yaşıyor; bütün bu yaşananlardan kimi zaman bir öykü, kimi zaman bir resim çıkıyor; çoğu zaman hiçbir şey çıkmıyor; aslında en iyisi hiçbir şey çıkmamasıdır kardeşim!.”
Kısacası, hemen koşun Cihat Burak şölenine; emeği geçenleri yürekten alkışlayarak şu dertli dünyada insana yakışan birkaç saat geçirin; hele paranız varsa, o mücevher kitabı da alın!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 19 Aralık 2007
cihat burak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cihat burak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Aralık 2007 Çarşamba
20 Eylül 2006 Çarşamba
CİHAT BURAK
Şeki ailesinin İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen yıl Burhan Uygur’u anmıştı güzel bir sergiyle; bu yıl 14 Eylül’de ise sevgili Cihat Burak’ı kucaklıyorlar.
Selin Aydın ile Pınar Saracoğlu, sağolsunlar, resimseverleri dolaşmış, yapıtlarını başkalarıyla paylaşmaya razı olan aklı başında insanların verdikleri resimlerle bu sergiyi oluşturmuşlar.
Cihat’çığım, bir resminde dediği gibi, belki de deli Sakine adlı atına binip, sonsuzluğa uçalı çok oluyor; sergi dolayısıyla, özellikle genç sanatseverler için, temel niteliklerini anımsatmak isterim.
Cihat Burak, çok efendi, bilinçli, sorumlu bir dünya yurttaşıydı; her insanın işini büyük bir sorumluluk ve saygıyla yerine getirmesini isterdi; züppelere, dolandırıcılara, gösterişçilere hiç dayanamazdı.Taksimetre yürürlüğe konmazdan önce, akşamları içkievinden çıkışta arabaya binmek zorunda kalıp da sürücünün: “ne verirsen ver abi” demesine deli olurdu.
Resimleri, sağlam, saygılı dünya görüşünün uzantısı olarak hep belli bir konuyu işledi; Şairin Ölümü’nde, çok sevdiği Nâzım Hikmet’in Bursa hapishanesindeki kedili resmini, bir şiiri kullandı; ortada ağzından kanlar akan büyük ozanın eline bir şiir tutuşturdu.
“Birebir maket üzerinde çalışmış tek mimar” dediği ünlü mimarın yardımcısı olarak ABD uşaklarınca yakılmış AKM yeniden yapılırken, büyük salona çıkan merdivenin solundaki boş duvara, hem de kendi kesesinden suluboya duvar resimleri yapmaya girişmiş; dört beşini da tamamlamış; ama bir sabah gelmiş bir bakmış, züppenin verdiği buyrukla işçiler yapılanları söküp atmış.
Öfkeden deliye dönse de dağa çıkamaz, kimseyi vuramaz; elindeki tek silahla, resimle aldı öcünü: o züppeyi, aralarından hiç çıkmadığı asalaklarla, bu kokteyl masası başında, “Meydan Muharebesi” adıyla resim tarihine geçirdi.
Buna karşılık, AKM’ye girip çıkarken gördüğü ayakkabı boyacısını bütün sevecenliğiyle kucakladı.
Bir zamanlar hemen yanıbaşımızda başka ünlü bir soyguncu şımarık vardı, tanker filoları olan; dedikoduları gazete sayfalarından eksik olmazdı; dünyanın en yetenekli sanatçılarından Maria Callas’ı eskitip savan, canına kıymasına yol açan, sonra ABD’nin kendi eliyle vurdurduğu eski başkanının karısını yatına atan bu amcadan öcünü, sergide görebileceğiniz Devenin Başı adlı yapıtla aldı.
Dünyanın, özellikle ülkemizin tüketim çılgınlığına köle edilmesinden önceki günleri yaşamış ayrıcalıklı – sonrasında elbette acılı – insanlardan olarak, o güzel günleri, o dönemin yumuşak, sevecen, soylu insanlarını, yine sergideki “O Güzel İnsanlar Gazelim Atlarına Binip Gittiler” resmiyle kucakladı.
Tarihe, Evliya Çelebi’ye bayılır, her fırsatta okurdu; resimlerinde, özgün baskılarında onun kitaplarından sayısız çağrışım, alıntı vardır; Kısas’ı Enbiya adlı resmine bakarsanız iç içe geçmiş bütün Peygamberler tarihinden izler bulursunuz.
Yerdiklerine karşı elindeki anlatım aracının bütün olanaklarıyla ok yağdıran ve soylu, onurlu insan, sevdiklerineyse tadına doyulmaz bir yumuşaklıkla bakardı: kadınlar, kediler, Şarlo, pehlivanlar, gecelerini süsleyen fasıl çalgıcıları, şarkıcılar, oyuncular, muharip gaziler, sıradan, alçakgönüllü, sorumlu insanlar…
Yine sergide yer alan özgün baskılardan Görüntü Dünyası’na bakın: orada elbette sevdiği sinema sanatına, o sanatın benzersiz çocuğu Şarlo’ya, gözünün bebeği kedilere sevgisi insanı sevinçten havalara uçuran bir ustalıkla yansıtılmıştır
En temel niteliklerinden biri, hafif gülümseyişli, sevecen alaycı oklarını, konuşurken de, o benzersiz öykülerini yazarken de, önce kendine yöneltmesiydi: kardeşim diye başlayarak anlattığı bin bir gece masalını andıran oyunlu söyleşileri kayda alamadığıma o kadar yanarım ki! Neyse ki elimizde Yapı Kredi’nin ona yakışan bir özenle bastığı üç öykü kitabı kaldı: Cardonlar, Yâkûtiler, Zenci Kalınız.
Bu büyük ustanın görsel dünyasını yeniden tatmak istiyorsanız, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Balmumcu’da sizi bekliyor.
Cumhuriyet, 20 Eylül 2006
Selin Aydın ile Pınar Saracoğlu, sağolsunlar, resimseverleri dolaşmış, yapıtlarını başkalarıyla paylaşmaya razı olan aklı başında insanların verdikleri resimlerle bu sergiyi oluşturmuşlar.
Cihat’çığım, bir resminde dediği gibi, belki de deli Sakine adlı atına binip, sonsuzluğa uçalı çok oluyor; sergi dolayısıyla, özellikle genç sanatseverler için, temel niteliklerini anımsatmak isterim.
Cihat Burak, çok efendi, bilinçli, sorumlu bir dünya yurttaşıydı; her insanın işini büyük bir sorumluluk ve saygıyla yerine getirmesini isterdi; züppelere, dolandırıcılara, gösterişçilere hiç dayanamazdı.Taksimetre yürürlüğe konmazdan önce, akşamları içkievinden çıkışta arabaya binmek zorunda kalıp da sürücünün: “ne verirsen ver abi” demesine deli olurdu.
Resimleri, sağlam, saygılı dünya görüşünün uzantısı olarak hep belli bir konuyu işledi; Şairin Ölümü’nde, çok sevdiği Nâzım Hikmet’in Bursa hapishanesindeki kedili resmini, bir şiiri kullandı; ortada ağzından kanlar akan büyük ozanın eline bir şiir tutuşturdu.
“Birebir maket üzerinde çalışmış tek mimar” dediği ünlü mimarın yardımcısı olarak ABD uşaklarınca yakılmış AKM yeniden yapılırken, büyük salona çıkan merdivenin solundaki boş duvara, hem de kendi kesesinden suluboya duvar resimleri yapmaya girişmiş; dört beşini da tamamlamış; ama bir sabah gelmiş bir bakmış, züppenin verdiği buyrukla işçiler yapılanları söküp atmış.
Öfkeden deliye dönse de dağa çıkamaz, kimseyi vuramaz; elindeki tek silahla, resimle aldı öcünü: o züppeyi, aralarından hiç çıkmadığı asalaklarla, bu kokteyl masası başında, “Meydan Muharebesi” adıyla resim tarihine geçirdi.
Buna karşılık, AKM’ye girip çıkarken gördüğü ayakkabı boyacısını bütün sevecenliğiyle kucakladı.
Bir zamanlar hemen yanıbaşımızda başka ünlü bir soyguncu şımarık vardı, tanker filoları olan; dedikoduları gazete sayfalarından eksik olmazdı; dünyanın en yetenekli sanatçılarından Maria Callas’ı eskitip savan, canına kıymasına yol açan, sonra ABD’nin kendi eliyle vurdurduğu eski başkanının karısını yatına atan bu amcadan öcünü, sergide görebileceğiniz Devenin Başı adlı yapıtla aldı.
Dünyanın, özellikle ülkemizin tüketim çılgınlığına köle edilmesinden önceki günleri yaşamış ayrıcalıklı – sonrasında elbette acılı – insanlardan olarak, o güzel günleri, o dönemin yumuşak, sevecen, soylu insanlarını, yine sergideki “O Güzel İnsanlar Gazelim Atlarına Binip Gittiler” resmiyle kucakladı.
Tarihe, Evliya Çelebi’ye bayılır, her fırsatta okurdu; resimlerinde, özgün baskılarında onun kitaplarından sayısız çağrışım, alıntı vardır; Kısas’ı Enbiya adlı resmine bakarsanız iç içe geçmiş bütün Peygamberler tarihinden izler bulursunuz.
Yerdiklerine karşı elindeki anlatım aracının bütün olanaklarıyla ok yağdıran ve soylu, onurlu insan, sevdiklerineyse tadına doyulmaz bir yumuşaklıkla bakardı: kadınlar, kediler, Şarlo, pehlivanlar, gecelerini süsleyen fasıl çalgıcıları, şarkıcılar, oyuncular, muharip gaziler, sıradan, alçakgönüllü, sorumlu insanlar…
Yine sergide yer alan özgün baskılardan Görüntü Dünyası’na bakın: orada elbette sevdiği sinema sanatına, o sanatın benzersiz çocuğu Şarlo’ya, gözünün bebeği kedilere sevgisi insanı sevinçten havalara uçuran bir ustalıkla yansıtılmıştır
En temel niteliklerinden biri, hafif gülümseyişli, sevecen alaycı oklarını, konuşurken de, o benzersiz öykülerini yazarken de, önce kendine yöneltmesiydi: kardeşim diye başlayarak anlattığı bin bir gece masalını andıran oyunlu söyleşileri kayda alamadığıma o kadar yanarım ki! Neyse ki elimizde Yapı Kredi’nin ona yakışan bir özenle bastığı üç öykü kitabı kaldı: Cardonlar, Yâkûtiler, Zenci Kalınız.
Bu büyük ustanın görsel dünyasını yeniden tatmak istiyorsanız, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Balmumcu’da sizi bekliyor.
Cumhuriyet, 20 Eylül 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
