Cumhuriyet’te, iç sayfalarda küçük bir haber çıktı önce: 12 Güney Amerika ülkesi, Brezilya’nın öncülüğünde, Latin Amerika Ülkeleri Birliği kurmuşlar. Bu ülkeler arasında Küba halkının ve Fidel Castro’nun yakın dostu, destekçisi Venezüella da vardı. Habere göre, iki konuda, askersel ve tutumbilimsel (iktisadi) alanlarda birlik üyeleri arasında henüz görüş birliği sağlanamamış. İnsanın usuna hemen, iyi ama, bu can alıcı ya da verici iki asal konuda görüş birliğine varılamamışsa, bu nasıl Birlik sorusu geliyor.
Soruunun yanıtı, çok geçmeden yine Cumhuriyet’te, Fidel Castro Ruz’un “İki Aça Kurt ve Kırmızı Başlıklı Kız” yazısında verildi: 15 Mayıs’ta, Lima’da başlayan AB ve Latin Amerika-Karayipler Doruğu’nun açılış töreninde, konuşmaların önemli bir bölümü İngilizce, Almanca ve öbür Avrupa dillerinde yapılmış; toplantıya katılan Güney Amerikalı ülkelerin hemen hepsinde anadil İspanyolca ya da Portekizce olduğu halde, konuşmalar bu dillere çevrilmemiş.
Daha kuruluş aşamasındaki Latin Amerika Ulusları Birliği’nin içinde bulunduğu AB, Batı, ya da anamalcı sömürücü hayranlığına bakın! Zaten Birlik’te Küba’nın bulunmayışı yeterli bir gösterge. Nitekim, Birlik’e öncülük ettiği söylenen Brezilya, bugün, sözün gerçek anlamında harakiri yaparak, ABD ile hani şu tarım ürünlerinden yakıt yapma girişimine ilk ve hevesle katılan ülke; oysa Fidel, yine Granma’da belli aralıklarla yayınladığı uyarı yazılarında, tahıldan yakıt üretiminin önce Güney Amerika halklarını, sonra bütün yoksul, gelişememiş ülke halklarını düpedüz açlıktan öldüreceğini haykırmıştı. Demek ki 500 yıllık sömürü insanların, en azından şu anda dünya halklarının başında bulunan yöneticilerin beyinlerini eritmiş, yoğurmuş, üç kuruşluk günlük kazanç uğruna seve seve kendi canına da, halkının canına da kıyacak duruma getirmiş.
Oysa, 9 yıl önce Rio’da yapılan toplantıda, Fidel, bambaşka önerilerde bulunmuş:
1- Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin dış borçları silinsin;
2- Üçüncü Dünya ülkelerinde, her yıl, askeri harcamaların %10’u yatırıma ayrılsın;
3- Gelişmiş ülkeler, tarım ürünlerindeki yarışı dengelemek üzere, kendi çiftçilerine verdikleri parasal yardımları kessinler;
4- Gelişmiş ülkeler, toplam ulusal gelirlerinin %0.7’sini Latin Amerika ve Karayiplerle yapılan anlaşmaları ayırsınlar.
Kolayca kestirebileceğiniz gibi, bu öneriler uzayda yitip gitmiş. Oysa, en az 500 yıldır Güney Amerika ülkelerini de, bütün dünyayı da amansızca, acımasızca sömürenlerin, soyup soğana çevirenlerin, halklarını gözünü kırpmadan kıyımdan geçirenlerin, dillerinden düşmeyen hani şu Fransız Devrimi’nin temel kavramlarından utanmayı bir yana bırakın, düpedüz kendi canlarını kurtarmak üzere bu önerileri ciddiye almaları, Fidel’in alçakgönüllüce saptadığı ölçülerin çok üstüne çıkmaya razı olmaları gerekirdi. Çünkü tehlikede olan şu güzelim mavi gezegendir, üstündeki kırılgan ölümlünün, insanın varlığıdır. Kör bir bencillikle 24 saat dünyanın bütün dillerinde yerküreyi dolandırdıkları yalanlara bir an ara verip düşünebilseler, asıl önemli olan bilimin, dirimbilimin (biyolojinin) temel doğrusunu, amipten insana dek bütün varlıkların birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu anımsayabilseler, bin bir oyunla bütün dünyaya uygulattıkları şeyin KÜRESEL HARAKİRİ olduğunu kolayca görebilir, belki kendi canlarını da kurtarabilirlerdi.
Varili 200 dolara hızla fırlamakta olan petrolü torunlarının torunlarını borca sokarak alıp arabalarına kurulan bencilliğin doruğundaki milyarlar, cehennemde yanmaktan ölesiye korkar biliyorsunuz; oysa cehennem bindikleri arabadır; bu cehennem oyuncağı uygarlık dedikleri gerçek barbarlığın da, güzelim mavi gezegenin de sonunu getirecek
Bakalım iş işten geçmeden uyanmaya, canımızı, gezegenimizi korumaya vaktimiz olacak mı?
fidel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fidel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Nisan 2008 Cuma
27 Şubat 2008 Çarşamba
FİDEL CASTRO RUZ
İspanyolca bilenler anlıyor, Fidel’in soyadı Luz ( Işık) değil, ama 50 yıldır o ve güzelim halkı insanlık için gerçek bir ışık, okyanus ortasında yanıp sönen bir deniz feneri.
İnsan kardeşlerine en gerçek, en yararlı öğüdü, adında ermiş bulunan bir yazar. Exupéry vermişti: “özlediğin insanı önce kendinde oluşturmaya başla!”
Fidel ( bu da bağlı, sadık,sözünün eri demek), sonradan kendisine, halkına, giderek bütün Güney Amerika’ya baş kılavuzlardan biri yapacağı;” Sakın unutmayın, dünyanın bütün şanı ve şerefi bir mısır tanesini zor doldurur” diyen José Marti gibi, İspanyol asıllı, başka bir deyişle sömürgeci bir ulusun türevi. Ama burada sevgili Mustafa Kemâl’in büyüklüğü bir kez daha kanıtlanıyor: kökenin, doğduğu ulus, aile o kadar belirleyici değil yazgında; kalıtımla getirdiğin yeteneklere eğitimin bilincini eklersen, ilk adımda anlık sömürücü kazancının ne kadar geçici olduğunu görürsün; önemli olanın şu mavi gezegenin evrenin armağan ettiği dengeleriyle olabildiğince uzun süre böyle kalmasını sağlamak olduğunu anlarsın; o zaman ezenlerden sömürenlerden sıyrılıp ezilenlerin, emekçilerin, dünyayı koruyanların yanına geçer, bu uğurda canını da verirsin. Ve bu aşamada: NUMUTLU TÜRKÜM/KÜBALIYIM DİYENE, sancağın olur.
Bu aşama diyorum, çünkü burada da kalamazsın, bir sonraki bilinç evresine de ulaşman gerekir: sonsuz dirimsel enerji okyanusunda varlıklar kabaca ikiye ayrılmış; canlılar cansızlar. Sen canlıların bir üyesisin; dolayısıyla, ırk, ulus, oymak hiç önemli değildir; canlılardan yola çıkarak aslında başka bir tartım ve biçimde canlı olan cansızları da içine alan genel korumanın gönüllü neferi olmalısın; çünkü evrenin sonsuz yaşamı içinde sınırlı kalan varlığın bu neferliğe bağlıdır.
Fidel ve güzelim halkı, 500 yıllık sömürüden talandan sonra, bunu kusursuz görmüş ve seçimini yapmış; örneğin Sovyetler Birliği’nin uygulamaya çalıştığı, Batı ile, özellikle ABD ile yarışı temel alan devlet anamalcılığı’nı hiç sokmamış yurduna; hiçbir ülkeyi zorla toplumcu yapmaya kalkmamış. Onun yerine, gerektiğinde örneğin Angola’ya, daha başka yerlere bağımsızlık savaşında yardımcı olmak üzere, Amerikan askerleri gibi paralı değil, gönüllü birlikler göndenmiş; ama asıl önemlisi, insan kardeşlerini karanlıktan, hastalıktan kurtarmak üzere öğretmen, hekim birlikleri göndermiş, göndermeyi sürdürüyor dünyanın dört bir yanına. Estela Bravo’nun Fidel’ini ya da Rebeca Chavez’in Fidel’li Anlar’ını görebilmişseniz, dünyanın bütün ülkelerinde halkların onu nasıl coşkuyla alkışlayıp bağırlarına bastıklarına tanık olmuşsunuzdur.
Biliyorsunuz, ataerkil zorbalığın uzantısı anamalcı düzensizliğin temeli öncelikle kadınlarla çocukların köleliğidir; sevgili Fidel, 20 Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich’ı okudu mu bilmem, ama uyguladığı tam onun istediğidir: önce kadını, anayı eldeki bütün olanaklarla güvence, güvenlik altına almış; sonra çocukları. Kendi deyişiyle, 1959’dan beri, hem dinsel hem siyasal masallardan arıtılmış bilimsel eğitimle 4 sağlam kuşak yetiştirmiş, yetiştirmeyi sürdürüyor. İkide bir soruyorlardı, “Peki, ya Fidel’den sonra?”; geçen iki yıl, %99’u anamalcılığın pençesinde inleyen dünyaya karşın, o 12 milyon insan taş gibi, çelik gibi yerinde. Üstelik ABD’nin oyunu bozuldu, ters tepki, Güney Amerika ülkeleri 30 yıl yüzüne bile bakmadıkları Küba’nın ardından insanca, adaletli düzene geçme savaşındalar, başta yiğit Hugo Chavez. Keşke Rusya ile Çin bu evrime dolu dolu katılıyor olsaydılar, insanlara boşu boşuna zaman, kan yitirtiyorlar.
Ama Fidel, “kadınların okutmayan ulus, erkeklerini düşünsel-duygusal yalnızlık cezasına çarptırır” diyen Atamız gibi, toplumun temel direği kadının önüne açmış; o kadar ki, bugün üniversite sınavlarında kızların önlenemez başarısını dizginlemek. Kızları %60’lı sınırlandırmak zorunda kalmışlar; bırakılsa, hepsini kazanacaklar.
Nitekim, bakanların dışında herkesin gönüllü çalıştığı Ulusal Meclis’te kadın temsilci oranı % 46.
Ve en can alıcı nokta, Küba’da, yokluk yoksunluk içinde, kesin ve tam eşitlik var, hem de güvenlik gücü zorlamasıyla değil, gönüllü: Fidel, karşılanan temel gereksinmelerin dışında, ayda 30 dolar harçlık alıyor, emekli bir hekim de 15.
Küba Anayası’sının Türkçe basımın tanıtmaya gelen Küba Büyükelçisi sevgili Ernesto Gomez Abascal, “Küba’da, askerler de içinde, kimseye AYRICALIK tanınmaz”, dedi geçen gün. Ardından ekledi: “ Ben burada elçiyim, yurdum savaşa girerse, albayım.”
Sevgili insan kardeşlerim, sömürgeci yalanlarına kanıp böyle tavşan gibi üreyemez; çılgınca dünyanızı ve kendinizi tüketemezsiniz; tek yol, Küba halkı gibi tutumlu, sorumlu, sevgi dolu, sevinçli yaşamaya geçmenizdir; yoksa arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yeryüzünde!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 27 Şubat 2008
İnsan kardeşlerine en gerçek, en yararlı öğüdü, adında ermiş bulunan bir yazar. Exupéry vermişti: “özlediğin insanı önce kendinde oluşturmaya başla!”
Fidel ( bu da bağlı, sadık,sözünün eri demek), sonradan kendisine, halkına, giderek bütün Güney Amerika’ya baş kılavuzlardan biri yapacağı;” Sakın unutmayın, dünyanın bütün şanı ve şerefi bir mısır tanesini zor doldurur” diyen José Marti gibi, İspanyol asıllı, başka bir deyişle sömürgeci bir ulusun türevi. Ama burada sevgili Mustafa Kemâl’in büyüklüğü bir kez daha kanıtlanıyor: kökenin, doğduğu ulus, aile o kadar belirleyici değil yazgında; kalıtımla getirdiğin yeteneklere eğitimin bilincini eklersen, ilk adımda anlık sömürücü kazancının ne kadar geçici olduğunu görürsün; önemli olanın şu mavi gezegenin evrenin armağan ettiği dengeleriyle olabildiğince uzun süre böyle kalmasını sağlamak olduğunu anlarsın; o zaman ezenlerden sömürenlerden sıyrılıp ezilenlerin, emekçilerin, dünyayı koruyanların yanına geçer, bu uğurda canını da verirsin. Ve bu aşamada: NUMUTLU TÜRKÜM/KÜBALIYIM DİYENE, sancağın olur.
Bu aşama diyorum, çünkü burada da kalamazsın, bir sonraki bilinç evresine de ulaşman gerekir: sonsuz dirimsel enerji okyanusunda varlıklar kabaca ikiye ayrılmış; canlılar cansızlar. Sen canlıların bir üyesisin; dolayısıyla, ırk, ulus, oymak hiç önemli değildir; canlılardan yola çıkarak aslında başka bir tartım ve biçimde canlı olan cansızları da içine alan genel korumanın gönüllü neferi olmalısın; çünkü evrenin sonsuz yaşamı içinde sınırlı kalan varlığın bu neferliğe bağlıdır.
Fidel ve güzelim halkı, 500 yıllık sömürüden talandan sonra, bunu kusursuz görmüş ve seçimini yapmış; örneğin Sovyetler Birliği’nin uygulamaya çalıştığı, Batı ile, özellikle ABD ile yarışı temel alan devlet anamalcılığı’nı hiç sokmamış yurduna; hiçbir ülkeyi zorla toplumcu yapmaya kalkmamış. Onun yerine, gerektiğinde örneğin Angola’ya, daha başka yerlere bağımsızlık savaşında yardımcı olmak üzere, Amerikan askerleri gibi paralı değil, gönüllü birlikler göndenmiş; ama asıl önemlisi, insan kardeşlerini karanlıktan, hastalıktan kurtarmak üzere öğretmen, hekim birlikleri göndermiş, göndermeyi sürdürüyor dünyanın dört bir yanına. Estela Bravo’nun Fidel’ini ya da Rebeca Chavez’in Fidel’li Anlar’ını görebilmişseniz, dünyanın bütün ülkelerinde halkların onu nasıl coşkuyla alkışlayıp bağırlarına bastıklarına tanık olmuşsunuzdur.
Biliyorsunuz, ataerkil zorbalığın uzantısı anamalcı düzensizliğin temeli öncelikle kadınlarla çocukların köleliğidir; sevgili Fidel, 20 Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich’ı okudu mu bilmem, ama uyguladığı tam onun istediğidir: önce kadını, anayı eldeki bütün olanaklarla güvence, güvenlik altına almış; sonra çocukları. Kendi deyişiyle, 1959’dan beri, hem dinsel hem siyasal masallardan arıtılmış bilimsel eğitimle 4 sağlam kuşak yetiştirmiş, yetiştirmeyi sürdürüyor. İkide bir soruyorlardı, “Peki, ya Fidel’den sonra?”; geçen iki yıl, %99’u anamalcılığın pençesinde inleyen dünyaya karşın, o 12 milyon insan taş gibi, çelik gibi yerinde. Üstelik ABD’nin oyunu bozuldu, ters tepki, Güney Amerika ülkeleri 30 yıl yüzüne bile bakmadıkları Küba’nın ardından insanca, adaletli düzene geçme savaşındalar, başta yiğit Hugo Chavez. Keşke Rusya ile Çin bu evrime dolu dolu katılıyor olsaydılar, insanlara boşu boşuna zaman, kan yitirtiyorlar.
Ama Fidel, “kadınların okutmayan ulus, erkeklerini düşünsel-duygusal yalnızlık cezasına çarptırır” diyen Atamız gibi, toplumun temel direği kadının önüne açmış; o kadar ki, bugün üniversite sınavlarında kızların önlenemez başarısını dizginlemek. Kızları %60’lı sınırlandırmak zorunda kalmışlar; bırakılsa, hepsini kazanacaklar.
Nitekim, bakanların dışında herkesin gönüllü çalıştığı Ulusal Meclis’te kadın temsilci oranı % 46.
Ve en can alıcı nokta, Küba’da, yokluk yoksunluk içinde, kesin ve tam eşitlik var, hem de güvenlik gücü zorlamasıyla değil, gönüllü: Fidel, karşılanan temel gereksinmelerin dışında, ayda 30 dolar harçlık alıyor, emekli bir hekim de 15.
Küba Anayası’sının Türkçe basımın tanıtmaya gelen Küba Büyükelçisi sevgili Ernesto Gomez Abascal, “Küba’da, askerler de içinde, kimseye AYRICALIK tanınmaz”, dedi geçen gün. Ardından ekledi: “ Ben burada elçiyim, yurdum savaşa girerse, albayım.”
Sevgili insan kardeşlerim, sömürgeci yalanlarına kanıp böyle tavşan gibi üreyemez; çılgınca dünyanızı ve kendinizi tüketemezsiniz; tek yol, Küba halkı gibi tutumlu, sorumlu, sevgi dolu, sevinçli yaşamaya geçmenizdir; yoksa arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yeryüzünde!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 27 Şubat 2008
31 Mayıs 2006 Çarşamba
FİDEL’İN MUTLU ÇOCUKLARI
Sevil artık gezmeye başlayalım, dedi; oturup gitmek istediğimiz yerleri sıraladık, Küba ağır bastı. Bunun üzerine, birkaç girişimde bulunduk; ikisi sonuç vermedi, özel bir gezi kuruluşuyla gitmeyi kararlaştırdık, ve Sevil, Nilgün, ben uçağa atladık.
Daha önce Küba’yla ilgili bütün haberleri yakından izlemiş, Oliver Stone’un Castro’yla ilgili iki filmini ve Bânu Avar’ın Küba Belgeseli’ni görmüştük; yine de büyük merak içindeydik, göreceklerimiz umutlarımızı kıracak mıydı yoksa bizi sevindirecek mi?
Doğrusu, uzun bir yolculuktan sonra Havana’ya indiğimizde, daha ilk izlenim son derece olumluydu: Havaalanındaki bütün görevliler, kadınlı erkekli, güleçti . Pasaportlarımıza küçük kulübeciklere oturmuş özenli, bakımlı, güleryüzlü kızlar baktı.
Gezi kılavuzumuz da onlar kadar güleryüzlü, tatlı dilliydi: Tülin Uğurlu. Kapıda bizi yerli kılavuzumuz Joel karşıladı; havalandırmalı otobüsümüzle kalacağımız konukevine gittik. Bu işe ayrılmış özel bölgedeki konukevimizin açılışını Fidel’in kardeşi Raoul Castro yapmıştı. Odamım alabildiğine geniş, temiz, serindi. Konukevinin giriş katında şırıl şırıl akan bir su, arkasında kocaman bir havuz. Öbür yakada, yan yana sıralanmış çeşitli özel lokantalar; hepsinde kızlı oğlanlı pırıl pırıl gençler, herkesin yüzü gülüyor, her fırsatta şarkılar mırıldanıyor, dans etmeye başlıyorlar.
İlk gün Havana’yı geziyoruz, belli başlı yerleri, Hemingway’in içki içtiği barları, Devrim Alanı’nı dolaşıyoruz.
Bir ara bir parktan geçiyoruz, ilk köşede tertemiz kırmızı etekler, beyaz gömlekler giymiş kızlar bez bir topla gürültü etmeden oynuyorlar; az ileride, sıcak taşlara oturmuş iki küçük çocuk, yapraklarla oynuyor; biraz sağında başka bir küme başka bir oyuna dalmış. Bağırıp çağırma, itişip kakışma yok.
9 Yıllık temel eğitim, bütün öbür temel gereksinmeler gibi, parasız; ilkokul çocuklarının kırmızı etek pantalonları, ortada tütün rengi etek pantalona bırakıyor yerini; liselilerinki daha koyu renk. Bütün bu öğrenciler, günün her saatinde, kentin cıvıl cıvıl sokaklarında çok sıkı olmayan bir düzen içinde gidip geliyorlar; yine en küçük bir gürültü itişip kakışma yok.
Küba yemyeşil, suyu bol; toprakların %25’i tarıma ayrılmış; bunun da %21’inde sulu tarım yapılıyormuş; konukevindeki sofra Küba’nın bütün ürün zenginliğini önümüze seriyor.
Sokaklar, caddeler, kentler arası yollar düzgün, temiz; araba çok az; dolayısıyla gerçek bir sessiz cennet. Yüzü gülen insanlar, duraklarda, sabırla kamu araçlarını bekliyor.
Küba’da Fidel’in bir tek yontusunu, resmini göremedik; buna karşılık, Devrim Şehidi Che hemen her yerde; ama bizdeki ürün tanıtım panolarının yerini Fidel’in halkına seslenişleri almış: Devrim nereden nereye geldi, bundan sonra nereye gidecek, anlatılıyor sayısız kez. Nilgün bunlardan birini defterine yazdı: Sorumluluk sizde, koruyun!
Yine bizdeki avaz avaz bağıran plak disk satan dükkânların tersine burada her köşede canlı insanlar tek ya da birkaç kişi çalıp söylüyor, çoğu kez oynuyorlar: tadına doyulmaz bir şenlik. Ve hepsinin ceplerinde hazırladıkları diskler var, çalıp söylemeye ara verince, getirip sunuyorlar: yalnız 10 peso. Demek ki herkesin emeği değerlendirilmiş.
Bir akşam, Küba Ulusal Konukevi’nde bir gösteri izledik: binbir renkli giysilerle, danslar ve şarkılarla Küba’da yaşamış, iç içe geçmiş halkların, Yerlilerin, Karaların, İspanyolların tarihi özetlendi.
Fidel Castro, gördüğüm kadarıyla, iki büyük kuramcının, Marx’la Reich’ın tasarladıklarını eksiksiz uygulamış; halkını hem siyasal-parasal, hem cinsel açıdan gerçek bir devrime kavuşturmuş – bunu ne yazık ki Moskova gerçekleştiremedi, şimdi çektiğimiz, daha da çekeceğimiz acılar bundan.
Sağlanan bu genel güvenlik, eşitlik, mutluluk içinde elbet kimi eksikler göze çarpıyor; ama bu güzelim Küba halkının ve başarılı yöneticilerinin değil, bizim de içinde bulunduğumuz savurgan, sorumsuz anamalcı dünyanın kusuru: aynı ülküyü paylaştığını savunan Putin’in neden Küba halkına yardım etmediğini ben anlayamadım, anlayan varsa beni aydınlatsın lütfen.
Sözün kısası, bizde sevgili Atatürk’ün tasarladığı, düşlediği şeyler Küba’da insanların günlük yaşamında; üstelik, onca acıdan sonra, öbür Güney Amerika ülkeleri de Fidel ağabeylerinin, dedelerinin yoluna girmekte. Darısı bütün dünyanın başına!
Cumhuriyet, 31 Mayıs 2006
Daha önce Küba’yla ilgili bütün haberleri yakından izlemiş, Oliver Stone’un Castro’yla ilgili iki filmini ve Bânu Avar’ın Küba Belgeseli’ni görmüştük; yine de büyük merak içindeydik, göreceklerimiz umutlarımızı kıracak mıydı yoksa bizi sevindirecek mi?
Doğrusu, uzun bir yolculuktan sonra Havana’ya indiğimizde, daha ilk izlenim son derece olumluydu: Havaalanındaki bütün görevliler, kadınlı erkekli, güleçti . Pasaportlarımıza küçük kulübeciklere oturmuş özenli, bakımlı, güleryüzlü kızlar baktı.
Gezi kılavuzumuz da onlar kadar güleryüzlü, tatlı dilliydi: Tülin Uğurlu. Kapıda bizi yerli kılavuzumuz Joel karşıladı; havalandırmalı otobüsümüzle kalacağımız konukevine gittik. Bu işe ayrılmış özel bölgedeki konukevimizin açılışını Fidel’in kardeşi Raoul Castro yapmıştı. Odamım alabildiğine geniş, temiz, serindi. Konukevinin giriş katında şırıl şırıl akan bir su, arkasında kocaman bir havuz. Öbür yakada, yan yana sıralanmış çeşitli özel lokantalar; hepsinde kızlı oğlanlı pırıl pırıl gençler, herkesin yüzü gülüyor, her fırsatta şarkılar mırıldanıyor, dans etmeye başlıyorlar.
İlk gün Havana’yı geziyoruz, belli başlı yerleri, Hemingway’in içki içtiği barları, Devrim Alanı’nı dolaşıyoruz.
Bir ara bir parktan geçiyoruz, ilk köşede tertemiz kırmızı etekler, beyaz gömlekler giymiş kızlar bez bir topla gürültü etmeden oynuyorlar; az ileride, sıcak taşlara oturmuş iki küçük çocuk, yapraklarla oynuyor; biraz sağında başka bir küme başka bir oyuna dalmış. Bağırıp çağırma, itişip kakışma yok.
9 Yıllık temel eğitim, bütün öbür temel gereksinmeler gibi, parasız; ilkokul çocuklarının kırmızı etek pantalonları, ortada tütün rengi etek pantalona bırakıyor yerini; liselilerinki daha koyu renk. Bütün bu öğrenciler, günün her saatinde, kentin cıvıl cıvıl sokaklarında çok sıkı olmayan bir düzen içinde gidip geliyorlar; yine en küçük bir gürültü itişip kakışma yok.
Küba yemyeşil, suyu bol; toprakların %25’i tarıma ayrılmış; bunun da %21’inde sulu tarım yapılıyormuş; konukevindeki sofra Küba’nın bütün ürün zenginliğini önümüze seriyor.
Sokaklar, caddeler, kentler arası yollar düzgün, temiz; araba çok az; dolayısıyla gerçek bir sessiz cennet. Yüzü gülen insanlar, duraklarda, sabırla kamu araçlarını bekliyor.
Küba’da Fidel’in bir tek yontusunu, resmini göremedik; buna karşılık, Devrim Şehidi Che hemen her yerde; ama bizdeki ürün tanıtım panolarının yerini Fidel’in halkına seslenişleri almış: Devrim nereden nereye geldi, bundan sonra nereye gidecek, anlatılıyor sayısız kez. Nilgün bunlardan birini defterine yazdı: Sorumluluk sizde, koruyun!
Yine bizdeki avaz avaz bağıran plak disk satan dükkânların tersine burada her köşede canlı insanlar tek ya da birkaç kişi çalıp söylüyor, çoğu kez oynuyorlar: tadına doyulmaz bir şenlik. Ve hepsinin ceplerinde hazırladıkları diskler var, çalıp söylemeye ara verince, getirip sunuyorlar: yalnız 10 peso. Demek ki herkesin emeği değerlendirilmiş.
Bir akşam, Küba Ulusal Konukevi’nde bir gösteri izledik: binbir renkli giysilerle, danslar ve şarkılarla Küba’da yaşamış, iç içe geçmiş halkların, Yerlilerin, Karaların, İspanyolların tarihi özetlendi.
Fidel Castro, gördüğüm kadarıyla, iki büyük kuramcının, Marx’la Reich’ın tasarladıklarını eksiksiz uygulamış; halkını hem siyasal-parasal, hem cinsel açıdan gerçek bir devrime kavuşturmuş – bunu ne yazık ki Moskova gerçekleştiremedi, şimdi çektiğimiz, daha da çekeceğimiz acılar bundan.
Sağlanan bu genel güvenlik, eşitlik, mutluluk içinde elbet kimi eksikler göze çarpıyor; ama bu güzelim Küba halkının ve başarılı yöneticilerinin değil, bizim de içinde bulunduğumuz savurgan, sorumsuz anamalcı dünyanın kusuru: aynı ülküyü paylaştığını savunan Putin’in neden Küba halkına yardım etmediğini ben anlayamadım, anlayan varsa beni aydınlatsın lütfen.
Sözün kısası, bizde sevgili Atatürk’ün tasarladığı, düşlediği şeyler Küba’da insanların günlük yaşamında; üstelik, onca acıdan sonra, öbür Güney Amerika ülkeleri de Fidel ağabeylerinin, dedelerinin yoluna girmekte. Darısı bütün dünyanın başına!
Cumhuriyet, 31 Mayıs 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
