Rastlantı bu yana, Gavras’ın Amin’inin hemen ardından Polanski’nin Piyanist’i gösterime girdi.
Çıkış noktaları aynı: 2.Dünya Savaşı, Naziler, ettikleri.
Üstelik ikisi de yaşanmış anılara dayalı; ilkinde iyi niyetli, can gözünü, çağdışı, insanlıkdışı kavramlar, ulus, çıkar, onur uğruna bile bile kapatmış bir kimyacı vardı; buradaysa,ezilmek, yok edilmek, aşağılanmak üzere seçilmişlerden, Yahudilerden biri, hem de bir piyano yorumcusu.
Kalabalık bir aile, Polonya’da, Varşova’da yaşıyor; baba da kemancı.
Sıradan Buyurganlık’ın adım adım ortaya çıkışı, zaten bütün bireylerin kişilik yapılarında uyumakta olan bütün çirkinliklerin rahatça, göğüsleri gere gere uygulamaya sokuluşu.
Cerrahlıkla yola çıkıp evrenin, dünyanın, insanın, canlı cansız bütün varlıkların yapılarını, düzeneklerini, işleyişlerini inceleyip anlamaya, sonra elbet anlatmaya geçmiş olan Henri Laborit, bizde de gösterilmiş olan, adını ve yüzünü gördüyseniz bile unutmuş olacağınız Alain Resnais’yle çevirdikleri ortak film Amerika’daki Amcam (Uzak Akrabam) filminde, beyaz deney fareleriyle insanların nasıl birbirlerine benzer yapılara sahip olduklarını, nasıl benzer davranışlarda bulunduklarını gösteriyordu.
Aç susuz ve yalnız bırakılan fareye , düdük ve ışıklı uyarıların ardından, kafesinin yan bölmesinde bunlar veriliyor; belleyip koşullandıktan sonra, ışık-düdük-yiyecek oyunu sürerken, ikinci bölmenin altına akım veriliyor; böylece üçlüye ceza ekleniyor. Farecik çağrıya birkaç kez düştükten sonra, belliyor, artık koşmamaya başlıyor; yaşama küsüp kafesinin ortasına çöküyor; ruh çöküntüsü içinde tüyleri soluyor, dökülüyor, miğdesinde yaralar açılıyor, iş uzarsa kansere yakalanıyor.
Derken kafesin kapısı açılıp içeri ikinci fareyi bırakıyorlar; ortada bezgin bekleyen yeni gelenin tepesine çullanıyor: yiyecek içecek vermeyen, ayaklarının altına elektrik veren bu besbelli.
Sıradan Buyurganlığın, Zorbalığın bundan daha iyi, daha dolaysız anlatımı olamaz.
Polanski’nin yetenekli olduğuna kuşku yok; Çin Mahallesi’ni, Tess’i gördüyseniz, bizim gibi unutamamışsınızdır.
Ama sinema dünyasında yetenekli olmak yetmiyor elbet; filmin parasını başkası verdiğinden, çekilecek öyküyü de çoğu kez o seçiyor.Gavras’ın ucuz , uyutucu masalında da böyle olmuştur sanırım.
Polanski’nin ilk kozu, filme para yatıran üç kişiden biri olması; öbür kişilerden biriyse , Fransız sinema sanatının ünlü adı Alain Sarde.
Dolayısıyla, yaşanmış, yalanı dolanı olmayan bir öyküden, piyano yorumcusunun öyküsünden yola çıkıyorlar.
Güzelim Varşova’da, güzelim insanların yaşamının adım adım cehenneme çevrilişi; umutsuzluğun ağır ağır çöküşü; daha dün kapınızın hemen yanındaki dairede, evde yaşayanların, uzaklardan gönderilmiş sıradan saldırganların çağrılarına seve seve ayak uydurup ikinci elden işkencecilere dönüşmeleri; ancak olanaksızın, umutsuzun göbeğinde, dirim çekirdeğinde varolmayı sürdüren temel güdünün,sevi’nin bu tarlada bile kök salıp yeşermeye çalışması.
Kısacası, Polanski, sanatın ayrıntıda olduğunu çok iyi biliyor; bilmek bir şey değil, bilen çok vardır belki, sanırım Costa Gavras da biliyor: ama Roman insanın içini yeniden insanlık onuruyla, bilinçli olma sevinciyle doldururken, Costa göz göre göre yalan söylemenin azabını çektiriyor.
Fillin sonlarında, inanılması güç olayların ardından, artık çöküşe geçmiş Almanların hem ayaklanan Polonyalılarla, hem yaklaşan Ruslarla çarpıştıkları günlerde, tank ateşiyle delik deşik edilen evlerden birinde, günlerdir aç susuz kalmış piyano yorumcusunun çakı gibi bir Alman subayıyla karşılaşması var; bizimki elindeki kutuyu açmaya uğraşırken, öbürü ondan, beklenmedik gibi gözüken, ama aslında çarpıtılmasak hepimizin içinde yatan temel dürtüyle, bir şey çalmasını istiyor: ve katille – zorla katil yapılmışla – kurban, müziğin yüceliğinde buluşuyorlar.
Müziksever Nazi, kaçınılmaz mantık gereği, Polonyalı Yahudi’yi besleyip kurtardıktan, paltosunu da bıraktıktan sonra, bir Rus toplama yerinde can veriyor.
Evet, asıl hastalık, belli ki, anavatanın, ana sevgisinin yerine, ANAMAL’a tapınmayı geçirmekle başlamış, bu yüzden sürüyor.
Azıcık yeteneği bulunan yazarların, öğretim üyelerinin, televizyon yorumcularının, artık önce kendi canları için, anamalcıların kıçını yalamayı bırakıp Polanski kadar dürüst konuşmaya dönmeleri gerekiyor.
Cumhuriyet, 12.3.2003
gavras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gavras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Mart 2003 Çarşamba
26 Şubat 2003 Çarşamba
COSTA GAVRAS’IN UCUZ MASALI
Sinematek yaşarken bir film gösterilmişti:Sıradan Faşizm. Filmi, Rusya’ya saldırdıktan sonra sonunda yenik düşen Alman subay ve erleri kendileri çekmişler; geçtikleri yerlerde insanlara neler ettiklerini belgelemişler- dönünce eşleriyle birlikte izleyip otuzbir çekeceklerdi besbelli -, bunları Ruslar birleştirip film yapmışlardı.
Elbet çor çarpıcı, yürek paralayıcıydı; ama çok da öğreticiydi: herkes, hepimiz zorba, buyurgan olabilirdik, daha doğrusu şu anda öyleydik.
Bu belgeselin ikinci yarısı, Sibirya’daki sürgün yerlerinde, toplama kamplarında yaşananlar ne yazık ki çekilip gösterilmedi; onların çarpık, tek yanlı anlatımı Hıristiyan yobazı Soljenitsin’e düştü. Asıl suçlu ve sorumlu Batılı sömürgecilerin ağızlarının suyu aksın diye.
Ama Hitler’in yurttaşı baka bir Avusturya’lı, Wilhelm Reich, daha 1930’larda, olup biteni de, olacakları da göstermişti Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı’nda.
Yalnız o gün de, bugün de, sevi yetenekleri daha ana karnında, baba tohumunda bile bile köreltilmiş can gözü kapalı varlıklar ne o kitabı okuyabilirdi, ne uygulayabilirdi; bugün de hala aynı derecede iğdiş hepsi.
Costa Gavras da okuyamamış, kazara eline geçtiyse bile, hiç anlayamamış, anlayamayacaklardan biri besbelli.
İşe en ucuz yerinden girişmiş; nasılsa on bin yıllık ataerkil zorbalık akışı içinde en kolay , onaylanmış, izin belgeli bir hedef var, alır silahı oraya ateş edersin; hem yürekler paralanır, hem cepler.
Film Schindler’in Dizelgesi’nin ya da Primo Levi’nin unutulmaz, unutulmaması gereken yaşamöyküsünün tırnağı bile olamıyor.
Çünkü temel alınan kitap doğruyu söylememiş: efendim, sözümona dürüst, hem de aykırı (protestan) da olsa Tanrı’ya inanan bir kimyacı, bütün öbür gözünü seve seve kapatmış yurttaşları gibi, zararlı böcekleri (!) yokedecek ilaç üretiminin başında; tifoyla tifüsle savaştığına yürekten inanıyor.
Ancak talihsizliğe bakın, günün birinde tifo tifüs mikroplarının değil, başka böceklerin, Yahudilerin, Çingenelerin,kısacası Ari olmayan herkesin zehirlenmesine, hızına alamayıp sabun yapılmasına yaradığını öğreniyor.
Bizim iyiniyetli ama çaresiz kimyacı, sağa koşuyor, sola koşuyor, sonunda Papa’nın Almanya’daki temsilcisine gidiyor, bir SS subayı olarak bilip gördüklerini anlatmaya kalkıyor, adam bu kaçığı hemen kovduruyor.
Ancak, bütün canlar çıkmadan umut kesilmez: küçük görevlilerden biri anlattıklarını işitiyor, inanıyor, düşürdüğü kartını alıp evine geliyor, el ele veriyorlar.
Ah, ah! bütün bunları anlı şanlı Papa Hazretleri bir bilse, n’apar o Hitler’i!
Filmin büyükçe bir bölümü bir yandan İtalyan çömezin, öte yandan insansever kimyacının çırpınmalarıyla geçiyor. Yaşasın!filmi bitirip üne ve paracıklara kavuşma zamanı yaklaştı.
Ne yapılır? Olsa olsa temiz yüzlü çömezi harcarsın! Kitabın yazarıyla Costa da öyle yapıyorlar. Çömez, göğsüne bir Yahudi yıldızı dikip kendini toplama kampı trenine bindirtiyor.
Ama filmi burada bitiremezsiniz; hadi bakalım kimyacı iş başına: Himler’in yerine izin belgesi imzalayıp taa toplama kampına geliyor, çömezi kurtaracak; ama al sana bir gözyaşı daha! Çömez gönüllü ölüme gidiyor. Yıldızlı kara cübbesi öbür giysilerin arasından bulunup gösteriliyor; tıpkı kapıları kapalı gidip boşluğunu göstermek üzere açık dönen trenler gibi.
Neyse, uzatmayayım!
Hitler, hâlâ onurla basılıp satılan ünlü başyapıtı Kavgam’da yapacaklarını en ince ayrıntılarıyla anlatmıştı; Papa’nın da, ABD’nin de, Sovyetler Birliği’nin de, kısacası herkesin de her şeyden haberi vardı: tıpkı şimdi İrak saldırısı öncesindeki gibi; ama herkes, kargaşada bize de pay düşer diye hesaplıyor.
Burada asıl terslik, kullanmayı sürdürdüğümüz kavram ve terimlerde.
Bilimin son buluşlarına göre, matematik ve güdümbilim (sibernetik) den ödünçalınan bir kavramdan kimsenin haberi yok, olmaması için de bütün önlemler alınıyor.
10 000 yıldır alıştırıldığımız soyut kavramların yerini bütün aldı; ana bütün evrenin kendisi; doğal olarak sayısız altbütün var: gökadalar, yıldızlar, gezegenler, onların arasında dünya, dünyanın üzerinde de iki temel altbütün: canlılar, cansızlar.
Almanya’nın ya da bilmem kimin çıkarları yok: canlıların, dahası, öbür yarıya sımsıkı bağlı olduklarına göre, cansızların çıkarları var; ya da öyle olması gerek!
Bu pencereden bakınca, Gavras’ın filmi de, bütün öbürleri gibi, korkunç bir sömürgeci masalı.
Oysa, şu ya da ulus için değil, canlılarının barındıkları altbütün için, belki dünya denen altbütün için, artık örneğin Erol Manisalı, Arslan Başer Kafaoğlu, Doğu Perinçek gibi,
artık Kral’ın çıplak olduğunu söylemekle yetinmeme, Bütün Kral ya da kralcıkların azılı birer katil olduklarını bıkıp usanmadan yineleme zamanı!
Dilerim pişman olmaya vaktimiz kalır!
Elbet çor çarpıcı, yürek paralayıcıydı; ama çok da öğreticiydi: herkes, hepimiz zorba, buyurgan olabilirdik, daha doğrusu şu anda öyleydik.
Bu belgeselin ikinci yarısı, Sibirya’daki sürgün yerlerinde, toplama kamplarında yaşananlar ne yazık ki çekilip gösterilmedi; onların çarpık, tek yanlı anlatımı Hıristiyan yobazı Soljenitsin’e düştü. Asıl suçlu ve sorumlu Batılı sömürgecilerin ağızlarının suyu aksın diye.
Ama Hitler’in yurttaşı baka bir Avusturya’lı, Wilhelm Reich, daha 1930’larda, olup biteni de, olacakları da göstermişti Faşizmin Kitle Ruhu Anlayışı’nda.
Yalnız o gün de, bugün de, sevi yetenekleri daha ana karnında, baba tohumunda bile bile köreltilmiş can gözü kapalı varlıklar ne o kitabı okuyabilirdi, ne uygulayabilirdi; bugün de hala aynı derecede iğdiş hepsi.
Costa Gavras da okuyamamış, kazara eline geçtiyse bile, hiç anlayamamış, anlayamayacaklardan biri besbelli.
İşe en ucuz yerinden girişmiş; nasılsa on bin yıllık ataerkil zorbalık akışı içinde en kolay , onaylanmış, izin belgeli bir hedef var, alır silahı oraya ateş edersin; hem yürekler paralanır, hem cepler.
Film Schindler’in Dizelgesi’nin ya da Primo Levi’nin unutulmaz, unutulmaması gereken yaşamöyküsünün tırnağı bile olamıyor.
Çünkü temel alınan kitap doğruyu söylememiş: efendim, sözümona dürüst, hem de aykırı (protestan) da olsa Tanrı’ya inanan bir kimyacı, bütün öbür gözünü seve seve kapatmış yurttaşları gibi, zararlı böcekleri (!) yokedecek ilaç üretiminin başında; tifoyla tifüsle savaştığına yürekten inanıyor.
Ancak talihsizliğe bakın, günün birinde tifo tifüs mikroplarının değil, başka böceklerin, Yahudilerin, Çingenelerin,kısacası Ari olmayan herkesin zehirlenmesine, hızına alamayıp sabun yapılmasına yaradığını öğreniyor.
Bizim iyiniyetli ama çaresiz kimyacı, sağa koşuyor, sola koşuyor, sonunda Papa’nın Almanya’daki temsilcisine gidiyor, bir SS subayı olarak bilip gördüklerini anlatmaya kalkıyor, adam bu kaçığı hemen kovduruyor.
Ancak, bütün canlar çıkmadan umut kesilmez: küçük görevlilerden biri anlattıklarını işitiyor, inanıyor, düşürdüğü kartını alıp evine geliyor, el ele veriyorlar.
Ah, ah! bütün bunları anlı şanlı Papa Hazretleri bir bilse, n’apar o Hitler’i!
Filmin büyükçe bir bölümü bir yandan İtalyan çömezin, öte yandan insansever kimyacının çırpınmalarıyla geçiyor. Yaşasın!filmi bitirip üne ve paracıklara kavuşma zamanı yaklaştı.
Ne yapılır? Olsa olsa temiz yüzlü çömezi harcarsın! Kitabın yazarıyla Costa da öyle yapıyorlar. Çömez, göğsüne bir Yahudi yıldızı dikip kendini toplama kampı trenine bindirtiyor.
Ama filmi burada bitiremezsiniz; hadi bakalım kimyacı iş başına: Himler’in yerine izin belgesi imzalayıp taa toplama kampına geliyor, çömezi kurtaracak; ama al sana bir gözyaşı daha! Çömez gönüllü ölüme gidiyor. Yıldızlı kara cübbesi öbür giysilerin arasından bulunup gösteriliyor; tıpkı kapıları kapalı gidip boşluğunu göstermek üzere açık dönen trenler gibi.
Neyse, uzatmayayım!
Hitler, hâlâ onurla basılıp satılan ünlü başyapıtı Kavgam’da yapacaklarını en ince ayrıntılarıyla anlatmıştı; Papa’nın da, ABD’nin de, Sovyetler Birliği’nin de, kısacası herkesin de her şeyden haberi vardı: tıpkı şimdi İrak saldırısı öncesindeki gibi; ama herkes, kargaşada bize de pay düşer diye hesaplıyor.
Burada asıl terslik, kullanmayı sürdürdüğümüz kavram ve terimlerde.
Bilimin son buluşlarına göre, matematik ve güdümbilim (sibernetik) den ödünçalınan bir kavramdan kimsenin haberi yok, olmaması için de bütün önlemler alınıyor.
10 000 yıldır alıştırıldığımız soyut kavramların yerini bütün aldı; ana bütün evrenin kendisi; doğal olarak sayısız altbütün var: gökadalar, yıldızlar, gezegenler, onların arasında dünya, dünyanın üzerinde de iki temel altbütün: canlılar, cansızlar.
Almanya’nın ya da bilmem kimin çıkarları yok: canlıların, dahası, öbür yarıya sımsıkı bağlı olduklarına göre, cansızların çıkarları var; ya da öyle olması gerek!
Bu pencereden bakınca, Gavras’ın filmi de, bütün öbürleri gibi, korkunç bir sömürgeci masalı.
Oysa, şu ya da ulus için değil, canlılarının barındıkları altbütün için, belki dünya denen altbütün için, artık örneğin Erol Manisalı, Arslan Başer Kafaoğlu, Doğu Perinçek gibi,
artık Kral’ın çıplak olduğunu söylemekle yetinmeme, Bütün Kral ya da kralcıkların azılı birer katil olduklarını bıkıp usanmadan yineleme zamanı!
Dilerim pişman olmaya vaktimiz kalır!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
