küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küba etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2008 Çarşamba

“SARI SICAK BİR PENCERE”

“kayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere” demişti büyük ozan Nâzım Hikmet; 46 yıllık amansız Amerikan ambargosundan sonra bu dizeleri şöyle düzeltmek gerekiyor Küba’yı anarken: “mayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere”.
O sarı sıcak pencere”ye bakmaya iki sevdalı Türk gitmiş bizim gibi: gazeteci Cüneyt Göksu ile fotoğrafçı Serpil Yıldız; 2003 Eylül’ü ile 2005 Nisan-Mayıs’ında birer ay kalmışlar. Ve Küba halkını, yaşamını yakından tanıyabilmek için, bizim gibi otellerde değil, özel casa’larda (evlerde) kalmışlar; genellikle kamu araçlarıyla, birçok yeri dolaşmışlar. Bu yüzden tanıklıkları daha dolaysız, daha sıcak.
Yine Nâzım Usta, Havana Röportajı adlı şiirinin biri yerinde: “Meğerse ne çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış/ genç sosyalist devrim mimarlarının/ işçilere, köylülere, aydınlara…” der; bizim gibi, Cüneyt Göksu ile Serpil Yıldız da o genç devrim mimarlarının 1492’den beri amansızca acımasızca sömürülmüş ezilmiş horlanmış bu güzelim halkın toplumsal yapısının tepeden tırnağa nasıl değiştirildiğini; başlangıçta ABD ile karşılıklı saygıya dayalı hakça ilişkiler kurmak isteyen, bunun için o ülkeye giden Fidel Castro’nun, özellikle halkının esenliği için kaçınılmaz saydığı toprakların köylülere dağıtılmasından sonra (üstelik bu dağıtılan topraklar arasında küçük de olsa bir toprak ağası sayılabilecek babasının da toprakları vardır) kaçınılmaz zorunluluktan ötürü adım adım Sovyetler’e yaklaşmasını; hele ünlü Sovyet füzeleri bunalımının ardından aradaki işbirliği ve yardımlaşmanın artışını; buradan alınan güçle ülkede okumaz yazmaz insan bırakılmayışını; bütün yurttaşların sağlık güvencesine kavuşturulmasını; devlet başkanından sokakları temizleyen adsız sansız insana dek herkese aynı saygı ve özenin gösterilişini; Küba’nın Ankara Büyükelçisi sayın Ernesto Gomez Abascal’ın da bir söyleşide üstüne basa basa vurguladığı gibi, askerler de içinde hiç kimseye en küçük bir ayrıcalık tanınmazken, ana karnından başlayarak bütün çocuklara nasıl inanılmaz bir ayrıcalık tanıdıklarını gözleriyle görüp saptamışlar.
Bütün dünyanın başlıca sorunu olan doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşta çocuk ölümlerinin Küba’da hemen hemen sıfırlanışını; ortalama ömrün ABD’yle yarışırcasına 76’nın üzerine çıkışını; işsizlik diye bir kavramın bulunmayışını sevinçle, övgüyle yineliyorlar kitaplarında; ve hele 89’da Berlin Duvarı’nın, 91’de de SSCB’nin yıkılmasından sonra dışsatımın %85’ini bir gecede yitiren Fidel’in, BM’de, hani şu uygar (?) geçinen bütün ulusların temsilcilerinin karşısında, tam 4 saat konuşarak “bugün ABD’nin Küba’ya ve halkına uyguladığı, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bütün Kübalıları toptan yok etmeyi amaçlayan bu ambargo aslında tam bir SESSİZ ATOM BOMBASI’dır dediği zor dönemde topraklarını Devrim’den önceki yıllardaki gibi karasabanla sürmek zorunda kalışlarını; yakıt ve taşıt yokluğundan kamyonlara ya da derme çatma otobüslere sözün gerçek anlamında balık istifi gibi doluşup bir yerden öbürüne gidişlerini görmemiş olsalar bile, evlerinde yaşadıkları Kübalılardan dinlemişlerdir sanırım.
Onlar ilk gezilerini ancak 2003’ün Eylül’ünde yapabilmişler; oysa o yıl, 91’de başlayan insanlık-akıldışı direnmenin meyvesini verdiği; dolayısıyla Fidel’in ünlü Devrim Alanı’nda, 1 Mayıs kutlamaları sarısında, her zamanki gibi gözünün önünde toplanmış bir iki milyonluk kabalığa övünçle, sevinçle şunu haykırdı yıldı: “Düşüncelerin, dünyanın en gelişmiş, en karmaşık silahlarından çok daha etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürmektedir. Öyleyse, Kesin Utkuya Dek Hep İleri!”
Bu dediği o kadar doğru ki, şu anda, 81 yaşında, yüzlerce öldürme girişiminden kurtulmuş, ama halkının, giderek dünya halklarının esenliği sağlığı mutluluğu uğrunda geçirdiği uygusuz gecelerin, sayısız gerilimin kaçınılmaz sonucu hastalığının yarattığı bedensel emeklilik döneminde düşünsel etkinliği bir an kesilmedi; tahıldan araba yakıtı yapmaktan bütün dünyayı bekleyen açlık, savaş, kıyım tehlikelerine değinen uyarıcı yazıları birbiri ardından boygösteriyor ABD’ye ve bütün öbür karartıcı anamalcı haber kaynaklarına inat kurdukları Latin Amerika Basın sitesinde.
Yaşama umudunuzu tazelemek, düşüncelerin her şeye karşın bütün silahları yeneceğine duyduğunuz inancı pekiştirmek istiyorsanız, hemen alın Beyaz Vizyon yayınlarının bastığı Sarı Sıcak Bir Pencere’yi!

Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008

14 Mayıs 2008 Çarşamba

“KÜÇÜK ARI KOVANI”

Kübalı küçük arıları bize, José Marti Küba Dostluk Derneği’de, Ulvi İçil tanıtmıştı; Esra Karaköse ile birlikte hazırlayıp çevirdikleri Küba Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası, La Colmenita adlı kitabını armağan ederek. Katıbı Yazılım Yayınevi basmış,
Kitabı karıştırınca gördüm ki, daha başka birçok şey gibi, Kübalı çocukları binlerce yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı öğütümden kurtarmak üzere tiyatro sanatından yararlanmayı düşünen, bunun için ilk oyunları yazan Küba’nın büyük önderi, ozanı, düşünürü, savaşçı José Marti imiş.
Sonra Sevil, Nilgün, ben, soylu, onurlu Küba halkının 6.5 milyarlık anamalcı, yarı-anamalcı dünya karşısında 50 yıldır toplumcu, dayanışmacı, eşitlikçi toplumsal düzeni yaşatmaya, ayakta tutmaya çalışma denemesini üçüncü kez tatmak, içimize sindirmek üzere Havana’ya uçtuk 21-29 Nisan tarihleri arasında. Gerek kılavuzumuz Suzet Baycu’nun, gerek Küba’da önümüze düşen Aristides Perez Perez’in açıklamaları eşliğinde, bu kez gezmediğimiz yerleri gezdik, bilmediğimiz ayrıntıları öğrendik.
Aristides’in söyledikleri arasında şu çok önemliydi:durmadan bize anamalcı dünyanın saldırısı karşısında çökecek, dağılacak, toplumcu düzenden vazgeçecek misiniz diye soruluyor; oysa 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir gecede, dış satımın %85’ini yitirmiş; yaşayabilmek için ister istemez anamalcı para babalarına seslenmek zorunda kalmıştık; ancak, onlardan parasal yatırım yardımı alırken, düzenimizden, ülkümüzden, aktöremizden en küçük bir ödün vermedik; bundan sonra da vermeyeceğiz. Örneğin ben Devrim’den sonra doğdu, kuruluş yıllarını görmedim elbet; ama Devrim’i ve öyküsünü okulumda öğrendim, bütün varlığımla benimsedim, şimdi ben de kendi çocuklarıma bunu olduğu gibi aktaracağım.
Uyanık masal gibi yaşadığımız bir haftadan sonra, döndük. Dönüşümüzde, gerçekten sıra dışı bir armağan bekliyordu bizi: Küçük Arı Kovanı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak yurdumuza gelmişti; 27 Nisan’da Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumuş, 29 Nisan’da Andersen’den Masalları , 30’undaysa Kül Kedisi’ni ikişer kez oynamışlar. 3 Mayıs Cumartesi günü sevgili Ferhan Şensoy’un Ses Tiyatrosu’nda, yine Kül Kedisi ile Andersen’den Masalları sunacaklardı; biz ancak ikinci oyuna yetiştik. Keşke orada olsaydınız da, kızlı oğlanlı bu güzel çocukların sözün gerçek anlamında sıra dışı gösterisini izleseydiniz bizimle birlikte! Bizim Köy Enstitüleri’ndeki anlayışla iğdiş edilmedin, doğal yeteneklerini geliştirmeye bırakılan bu olağanüstü varlıkların nasıl kişilikli, yaratıcı, sevinçli olduklarını gözlerinizle görebilseydiniz! Çünkü Anadolu topraklarında doğmuş bizler,1938 Nisan’ından beri içine kapatıldığımız Amerikan zindanında, memelinin evrenin bağışladığı dirimsel gücü doya doya kullanmayı çoktannnn unuttuk.
Ertesi gün, bu kez Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’de yeniden kucakladık güzelim Küçük Arıları; yetiştiğimiz ilk etkinlikleri, nasıl yetişip çalıştıklarını gösteren eğitim çalışmasıydı. Sıra dışı yönetmen-eğitmenleri Carlos Alberto Crameta Malberti’nin yönetiminde, oynayacakları alanı, üzerinde durdukları toprağı, kendi bedenlerini, öbür oyuncu arkadaşlarını beş duyularıyla tanıyıp bellemeyi canlı olarak gösterdiler bize; sözün gerçek anlamında bir yaşama şöleniydi.
Sonra, en tepedeki salona çıktık; burada Türkiye çağrılınca hepimize vermek üzere tasarladıkları, ve yalnızca bir hafta çalışmaya fırsat bulabildikleri Nâzım Hikmet şiirlerinden seçmeleri okudular, daha doğrusu canlandırdılar. O kadar ki, içlerinden biri, dilini anlayamasak da, alabildiğine duyarak, inançla bu şiirlerden birini okurken, oyuncu kızlardan biri, gözümüzün önünde, hiç çekinmeden, saklamaya çalışmadan, şıpır şıpır gözyaşı döktü.
Onları izlerken, dinlerken, dopdolu bağrıma basarken, ben de ağlıyordum: ama benimki, yalnız Nâzım’ın duyarlı dizelerine değildi, kendime, kendimize, bütün insanlığaydı: önce ataerkil zorbalık, ardından anamalcı kıyıcılık altında, hepimizin yaşamı boşa gitmişti, gidiyordu. Oysa, sevgili Atamızın ışığıyla açılmış Köy Enstitüleri yaşasaydı; onlardaki eğitim-üretim bütün topluma yayılsaydı, şimdi tıpkı Küba halkı gibi, sözün gerçek anlamında soylu, onurlu, bağımsız, yaşama sevinci dolu varlıklar olacaktık!
Son olarak, bu unutulmaz Küçük Arılar’la birlikte, daha önce Film Şenliği’nde gördüğümüz Viva Cuba filmini izledik; Carlos Alberto’nun eşi, ses aygıtları uzmanı Janet Rodriguez del Sol ile daha ana karnında yeteneklerini doya doya yaşamasına olanak yaratılmış kızları Maria Carla Gremata Rodriguez hemen yanıma oturdular: ve inanılmaz, Maria’nun minicik parmakları avucumda.
Bize bu paha biçilmez armağanı hazırlayan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne, Küba Dostluk Derneği’ne, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne ve o sihirli Küçük Arıları evlerinde kucaklayanlara yürekten binlerce teşekkür!

16 Mayıs 2007 Çarşamba

HAVANA’DA 1 MAYIS

Emekçi Bayramı’nı, geçen yıl Küba’da yaşamak istemiş, ama zamanında yer ayırtamadığımız için başaramamış, ancak bir hafta sonra gidebilmiştik. Bu yıl vaktinde davrandık, 25 Nisan’da oradaydık
1 Mayıs sabahı saat altıda uyandım, İspanyolca anlayamasam da hemen televizyonu açtım; ortalık karanlıktı, ama bütün sokaklar cıvıl cıvıl insan doluydu; kırmızı gömleklerini giymiş, ellerinde çeşitli bez ya da kartonlar taşıyan her yaştan Kübalı heyecanla anlatıyordu. Saat 7’de Sevil’i, Nilgün’ü ve Sevgi’yi kaldırdım, 8’de otobüse binip Devrim Alanı’na yollandık; yerli kılavuzumuz Yuri Nápoles başından uyarmıştı, araçla alana gidemeyecek, bir yerden sonra yürüyecektik.
Küresel ısınma etkisini göstermişti, hava geçen yıla oranla 5-6 derece daha sıcaktı, o yüzden , kılavuzumuzun kestirimine göre akşam 5’e dek sürebilecek kutlamayı göze alamayıp konukevine döndüm, televizyonun başına geçtim; ama Nilgün’le Sevgi fotoğraf, Sevil de videoyu alıp kalabalığa daldılar.
Küba’ya giderken, gittikçe iyileşen Fidel Castro’nun belki şenliğe katılacağını umuyorduk; öyle olamadı, kardeşi Raul geldi Kübalı ve dünyalı emekçileri selamlamaya. Kübalılar ölçüyü, tutarlılığı çoktan bulup yürürlüğe koymuşlar: Devrimin ikinci adamı, abisinin yerine konuşmadı, 75 yaşında, dimdik kürsüde durmakla yetindi.
Bu yıl iki ana izlek seçilmişti şenliğe: Miami’ye göçmüş Kübalıların ABD’nin güdümünde yürüttükleri yıkıcı eylemleri araştırmak üzere bu ülkeye gelen 5 Yurtsever’in salıverilmesi ve Fidel Castro’ya yönelik 638 öldürme girişiminin çoğunda yer almış azılı kıyımcı Dr. Posada’nın yargıç önüne çıkartılıp yargılanması çağrısı.
Elimizdeki 5-6 belgeselde 1 Mayıs’larda ya da başka açıkhava toplantılarında Devrim Alanı’nın ve Havana sokaklarının nasıl insan kaynadığını görmüştük elbet; ama buna canlı katılmak başka bir şey! Toplumcu ülküyü yürürlüğe koyup 50 yıllık amansız ABD kuşatmasına karşın insanlarına yaşama sevinci, gönüllü eşitlik sağlayabilmiş Fidel ve arkadaşları, sözün gerçek anlamında şu acımasız amansız anamalcı soygun dünyasında olanaksızı başarmışlar. Ürünlerini diledikleri gibi satamayan, istediklerini alamayan Kübalılar, bin bir kısıtlama içinde, örneğin kendi bilgisayarlarını yapmayı becermiş, en uzak köye bile sağlığı da, çağdaş bilimsel eğitimi de götürmeyi başarmışlar; o yüzden, Devrim Alanı’nda yaşlı bir Kübalı Sevgi Tanın’a sokulup: Yaşasın Mustafa Kemâl diye bağırabildi.
Küba gezimizin son günü öğleden sonrası boştu, bizim kızlar Havana’ya dolaşmaya indi, ben yine konukevinde kaldım; bir ara, kapının önüne bağırıp çağırmadan bir cankurtaran yanaştı, içinden beyaz gömlekli 4-5 kişi indi, ellerinde çanta, sedye; belli ki biri hastalanmıştı; asansörle belki 6. kata çıktılar, yarım saat sonra indiler, sanırım hastayı odasında iyileştirmişlerdi. Hemen yanımdaki masaya oturdular, konukevindeki yöneticilerden hanım da kâğıtlarıyla yanlarına. O arada, sabahtan beri döşemeyi ya da masaları, orayı burayı silip temizleyen hanım da gidip geliyor; herkes birbiriyle en küçük bir astlık-üstlük belirtisi göstermeden konuşuyor, dahası öpüşüyor. Yanlarında duran hekim çantasını ya da sedyeyi kim yakınsa kapıp götürüyor. Çünkü temel hizmetler paylaşıldıktan sonra, Fidel ayda 30 dolar alıyorsa, o temizlikçi kadın da 20 alıyor.
*
Küba’ya giderken aklımız yurdumuzdaydı elbet; Büyükanıt’la Sezer’in yerinde uyarılarından sonra, 14 Nisan’da Tandoğan’ı dolduran yığınlar, 29 Nisan’da Çağlayan’ı da al bayraklarla donatacak mıydı? Cumhurbaşkanlığı seçimi nasıl sonuçlanacaktı? Kısıtlı haber alma olanaklarına karşın, öncelikle cep telefonu aracılığıyla, 27 Nisan’daki Genelkurmay Başkanlığı uyarısını da, Çağlayan coşkusunu da, ilk seçimde 367’nin bulunmadığını öğrenebildik
Ancak, yurdumun tepesindeki büyük tehlike sürüyor: içlerinde onca hukukçu bulunmasına karşın, CHP Kanadoğlu’nun uyarısına aldırmayıp erken seçim kararına katıldı; şimdi, varımız yoğumuz satılırken, son anda başka bir oyunla Cumhuriyetimizin temeline dinamit koyup başkanlık dizgesine geçişi sağlayacak Anayasa değişikliği bir çırpıda 374 oyla kabul edilirken, topluma umut diye elde edecekleri koltuklardan başka bir şey düşünmeyen DSP ile CHP’nin birleşmesi sunuluyor!
Alanları dolduran milyonlar asıl tehliken ayrımında, ABD’ye, AB’ye ve bütün uzantılarına hayır, yeniden tam bağımsız Türkiye diye haykırırken, kürsüden bağıranlar, gazeteler, televizyonlar yurdumuzun bu duruma düşürülmesine, varımızın yoğumuzun talan edilmesine izin veren yasaların çoğunu onaylayıp yürürlüğe koymuş iki partinin, CHP ile DSP’nin yalancıktan da olsa birleşmesini umut diye göstermeyi sürdürüyor.
Türkiye en az 4 milyon kişi artmış; ama bunlar seçmen olarak kütüklerde gözükmüyor. Bir de seçimi 22 Temmuz’da, yaz sıcağında yapacaklar.
Bakalım bütün bu çirkin oyunların altından yurdumuzu esenliğe götürecek bir sonuç çıkarabilecek miyiz?

7 Mart 2007 Çarşamba

KÜBA’DA DEVRİMİN TEMELİ: EĞİTİM

“(Beyne) ne ekersen onu biçersin!”
Küba’nın ulusal-düşünsel kahramanı José Marti, “devrimin temeli ekin (kültür) olacak” demiş; Fidel Castro bunu ta başından benimseyip canla başla yürürlüğe koymuş.
Küba José Marti Dostluk Derneği bir söyleşi düzenledi geçende; Küba büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, Selcan Çınar Önal , Şirin Öztürkler “Küba’da eğitim”i ele aldılar. Selcan, anaokulundan üniversiteye dek eğitim-öğretimi anlattı; Şirin, Küba’daki eğitim düzeniyle Türkiye’dekini karşılaştırdı; Abascal da dinleyenlerin bu konuda merak ettikleri öbür ayrıntılara değindi.
Gelin şimdi bu konuda, İgnacio Ramonet’nin “İki Ses Bir Biyografi” adlı kitabında Fidel’in söylediklerine kulak verelim:
“Birkaç ay önce Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği toplantısı yapıldı. Birkaç gün sürdü. ‘Ekinsel istila’dan söz edildi.

Dünyayı aydınlatan, düşün’lerdir. Düşün derken, yalnız adil düşünleri anlıyorum. Dünyaya barış getirebilecek, ciddi savaş tehlikelerini ortadan kaldırabilecek düşünler. Bu yüzden ‘düşün savaşı’ndan söz ediyoruz.
İnsanlar paranın yaşamsal olduğunu düşünüyor. Yanlış. Yaşamsal olan, insanların bilgi ve eğitim düzeyidir. Bilgili, eğitimli pek çok insan Miami’ye göçtü, ama devrim 800 000 nitelikli uzman ve aydın yetiştirdi.
Peki üzülerek neyin ayrımına vardık? Ailesi bilgili, ekine ulaşmış çocuklar en iyi okullara gidiyordu, çünkü o okullara not ortalamasıyla giriliyor. Bu insanlar daha sonra iyi işler buluyor, daha iyi yerlere geliyorlar. Toplumun yönetici çıkaran kesimi hep aynı oluyor.
Bizim toplumcu düzenimizde, yıllar süren çabadan sonra, okuma yazma bilmeyen kalmadı. Herkes en azından 9 yıllık eğitimi bitiriyor. Yine de şunu görüayordum: ayrıcalıklı diyebileceğimiz kesim hep ayrıcalıklı kalıyor,öbürleri, daha dışlanan kesim yine dışlanmış kalıyordu.
1959’dan sonra eğitim dizgesini değiştirdik. Ama bugün öyle bir yere gelindi ki, üniversiteyi bitirmeden herhangi bir şeyi yönetmek olası değil. Ekinden yoksun insanların çocuklarını bekleyen, cezaevleri.
Bunu düzeltmek için tam bir devrime giriştik. Durumu tersine çeviriyoruz. Bunu yaparken, iyi okullara gidenlerin fırsatları da ellerinden alınmıyor elbet. Onlar da devrimci. Ama üniversite eğitimini bütün ülkeye yayıyoruz. Dokuzuncu sınıfı bitirmiş, çeşitli nedenlerle ilerisini okuyamamış, çalışmayan bütün 17-30 yaş arası gençlere parasal yardımda bulunup okutuyoruz. 2001 Eylül’ü ile 2005 Eylül’ü arasında, bu gençlerin 45 000’den fazlası üniversiteye gitti. N devrimci onlar olacak. Bu onlara, yaşamın tanıdığı ikinci fırsat.
Bir inceleme yaptırdım, cezaevlerindeki insanların yalnız %2’si yönetici ya da aydın çocuğuydu. Bunun üzerine her şeye değiştirmeye karar verdik: Sanat eğitmeni yetiştiren okullar açtık, buralarda toplumsal dağılım çok başka. Okumayan, çalışmayan insanlar şildi bu okullara gidiyor. 70 000 kişi daha girecek. Bunu yaygınlaştırıyoruz. Okulumuz, televizyonumuz, bilgisayarımız var zaten. Yeni okul yapmaya gerek yok. Gereken tek şey, birinci sınıfın coğrafya, matematik öğretmeni. En iyi öğretmeni buluyor, ders verdirip filme çekiyor, 50-100 000 kasede kopyalıyoruz. En iyi ders veren, konuyu en iyi bilen, en iyi öğretendir.
Belli bir iş kolunda çalışanların azaltılması mı gerekli? Aylık kazancını öde, okula yolla.
958 üniversite merkezimiz var, 169’u kentlerde, 84’ü şeker işletmesi konutlarında; 18’i merkez cezaevlerinde.
Her şey birbirine bağlı: bilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar, içme suyu-elektrik eksikliği, çölleşme, iklim değişimi, ormanların yok olması, seller, kasırgalar, kuraklıklar, toprak kaybı, dirimsel bozulma, salgınlar, bütün öbür ağlatılar.
Ve bütün bunlar, ancak dünya insanlarının beyinlerine doğru bilgilerin ekilmesiyle çözülebilir.


Cumhuriyet, 7 Mart 2007.

12 Temmuz 2006 Çarşamba

KÜBA’DA BİLİM VE SAĞLIK

Jóse Marti Küba Dostluk Derneği yine çok değerli bir konuğu ağırlayıp konuşturdu:Prof Dr Pedro A. Valdes-Sosa. Sayın Valdes-Sosa, Nöroloji Merkezi’nde, Sinirbilim Bölümünün Başkan Yardımcısı.
Duyup okumakta olduğumuz parasız sağlık hizmeti konusunda ayrıntılı bilgiler verdi; hiçbir şey gökten zembille inmiyor, biliyorsunuz. Küba’da Bilimler Akademisi, ABD’den iki yıl önce, 1861’de kurulmuş. Ama Fidel’le yoldaşları ülkenin yazgısına el koyana dek kayda değer tek çalışma, şimdi bir bilimsel araştırma kurumuna adı verilmiş Carlos Juan Finlay’in sıtmayla sivrisinek arasındaki ilişkiyi sezip kanıtlaması olmuş.
Ancak, Devrim’den hemen sonra, ülkenin yazgısını değiştirmek üzere ilkin hâlâ % 60’ı okuma yazma bilmeyen halkın eğitilmesi olmuş; bu iş 1961’de bitirilmiş. O yıl Halk Sağlığı Bakanlığı oluşturulmuş. 1962’de, Bilimler Akademisi canlandırılmış, 13 Bilimsel Araştırma Kurumu açılmış. Ve ABD’nin uygulamaya başladığı ambargo üzerine yetiştirilmiş hekimlerin %50’si ülkeden kaçmış. Başlangıçta Tıp Fakülteleri’nde öğretmenlik yapacak insan bulunamaz olmuş; neyse ki Salvador Allende yardıma koşmuş, değerli öğretmenler yollamış. 1965’te, ilk Uygulamalı Bilimsel Araştırma Merkezi açılmış. 1970’te, bu araştırmaları kolaylaştırmak üzere, Japonlarla eşzamanlı olarak, ilk yerli bilgisayar üretilmiş. 1981’de, virüslerle savaşan protein interferonunu öğrenmek üzeri Finlandiya’ya bilim adamı gönderilmiş; Devrim’in altın kuralı uyarınca, “soyut bilgi devşirmeye değil, insanların sağlıklı, mutlu yaşamalarını sağlamaya önem verildiğinden”, yapılan buluşlar, üretilen ilaçlarla 10 yılda bütün Sovyet ülkelerinin ilaç gereksinmesi karşılanır duruma gelinmiş.
Ancak, Moskova’dakiler, toplumcu olmalarını istedikleri ülkelere Fidel gibi hekim ve ilaç, eğitim yerine tank gönderdikleri için SSCB çökünce bu dışsatımın %80’ini bir anda yitirmişler. Buna karşın, Sayın Valdes-Sosa’nın büyük bir coşkuyla, her fırsatta vurguladığı gibi, siyasal istenç doğru olduğundan, 1990-1996 arasında, kısıtlı olanakların tam 1 milyar doları bilimsel araştırmaya ayrılmış. Bunun meyvesini toplamışlar elbet; anamalcı dünyanın amansız saldırı ve yarışına karşın, söke söke, 38 ürün ve ilacın tecimsel hakkını almışlar. Şimdi, Valdes-Sosa’nın deyişiyle, çemberi tamamlamak üzere, dün onlara yardım eden ülkelere bilim ve altyapı gönderiyorlar.
Çocuk ölüm oranı 1959’da %60’mış; 2001’de bu 6.2’ye çekilmiş. İnsan ömrü ABD’de 76.5, Küba’da 76.15. 22 Tıp Okulu’nda, çoğu yabancı, 40 000 üzerinde öğrenci okuyor; 267 hastanenin 62’si köylerde; aile hekimliği birinci öncelik, 4158 aile hekiminin 974’ü dağlarda çalışıyor. 1999 yılında, 2 071 996 kişiye, hastaneye gelmesine gerek kalmadan, evinde bakılmış. Venezüella ‘ye gönderilen 17 000 gönüllü hekimi hepiniz okumuşsunuzdur gazetelerde. Pakistan’a giden gönüllü hekimlerin çalışmalarını Dostluk Derneği’nde daha geçende izledik.
Kısacası, Küba’nın güzelim halkı, şiir yazmakla yetinmeyip silahını kapıp ülkesinin özgürlüğü, bağımsızlığı, mutluluğu için seve seve can veren Jóse Marti ve onun sevdasını üstlenen Fidel Castro gibi soylu çocuklarının öncülüğünde, insanlığın kurtuluşunun solut bilimde olduğunu çok iyi görmüş, gereğini yapmış, yapıyor.
Güzelim yurdumuzda da tarihin bize armağanı benzersiz Mustafa Kemâl Atatürk de bunu eksiksiz biliyordu yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir derken; ama onun ömrü dünyamızı kana bulayan anamalcılarla onları yerli uşakları padişahların çıkardıkları savaşlarda geçtiğinden, kurtardığı ülkesinin başında Fidel gibi 47 kalmasına izin vermedi.
Ancak ülkesini, yurttaşların, dahası bütün insanları gerçekten sevme konusundaki öncülüğünü doğal ve kaçınılmaz olarak ardılı Fidel kusursuz biliyor; Havana’daki parklardan birine Atamızın yontusunu koydurmuş, altına hem Türkçe hem İspanyolca yurtta barış dünyada barış yazdırmış.
Barışaysa napalmlerle, kimyasal bombalarla değil, kanseri, menenjiti, aids’i, sarılığı önleyen ilaçlarla ulaşılacağı çok açık.
Atatürk’ün ilkesine dört elle sarılan Küba hepimiz için bir umut kaynağı.


Cumhuriyet, 12 Temmuz 2006