Cumhuriyet okurları içinde Mustafa Yıldırım’ı tanımayan yoktur sanırım; ünlü Sivil Örümceğin Ağında incelemesini de, 58 Gün, Ulus Dağı’na Düşen Ateş, Azerbaycan’da Proje Demokratiya ve Meczup Yaratmak’ı da yazan oydu; ayrıca çeşitli Anadolu gazetelerine yolladığı yazılarla, televizyondaki konuşmalarıyla hep aynı hedefe yönelikti savaşımı: Anadolu’yu yeniden bağımsız, egemen kılmak.
Bu duyarlı, sorumlu dünya yurttaşı, incelemelerin, romanların, yazıların dindiremediği çığlığını şiirlere de dökmüş, Yürekler Kör adıyla yayımlamış. Gelin oradan aynı adı taşıyan şiiri paylaşalım; şiiri, Felluce’de, Afar’da, Cenin’de paramparça edilen çocuklara adamış:
“Döndürüp başını bakmıyorsa roman / susuyorsa şiir fotoğrafımı gördüğünde / soluğu masalarda kalıyorsa şarkıların / o kitapların her satırı bin yalan
Annem bombanın göçüğünde kaldı / babamı vurdular tarlada koşarken / duyun artık beni, kanıyor bedenim / o sırada siz eğlencedeydiniz
Geleceği kurmuyorsa elleriniz / nasıl çıkacaksınız ahlâksızlıktan / ne bekliyor sizi zalimlerin karanlığında / alçaklar dünyasına borçlu gülmektesiniz
Gün olur sizin de çocuğunuz ağlar / sorar belki kısıp gözlerini / nerede ve hangi keyiflerdeydiniz, der / Samir ezilip kalırken tankların altında / Asu yanarken napalmla cayır cayır
Ne olur bizi de yaz yaz roman / azıcık bizim için de ağla şiir / arada bir bizi söyleyin şarkıcılar / eşkıyadan kurtuluş yok tek başına
Eşkıya gidecek barış doğacak / bzi unutan şiirler ölecek / tüketim romanları yakılacak / ölürken biz kararacak vicdanınız / lekeleneceksiniz sonsuza dek / utanacaksınız… / utanacak
Daha başka ne söylesin ozan? Bir avuç dolar için, ona uzanan kişiye hiçbir zaman kalıcı bir doyum sağlayamayan bu sanal erk için dünyayı kana bulayanlar; insan türünden başlayıp canlı cansız bütün yeryüzü varlıklarının kökünü kazımaya girişenler ne bu çarpıcı dizelerle uyanır, ne başka söze uyarıya kulak asar.
Aslında sorun dönüp dolaşıp, bütün dünya yurttaşlarının temel eğitimden geçirilip kendi başlarına düşünebilen, karara varabilen, vardığı kararları ortak çabayla uygulamaya geçirebilen bireylerin kılınmasına dayanıyor. Gelmiş geçmiş bütün büyük devrimciler bunu amaçladı; yurdumuzda bu temel devrime, binlerce yıllık tarihimizde, bir tek kişi girişti biliyorsunuz: Mustafa Kemâl Atatürk. Ama hem onun, ondan daha çok bizim talihsizliğimiz, tasarladığını tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü de yetmedi, yaşadığı sürede yanında yöresinde yeterli sayıda gerçek yardımcısı olamadı; en yakın arkadaşları bile, oluşumlarından, eğitimlerinden, dolayısıyla kafa yapılarından ötürü tutucuydular, karşıdevrimciydiler. Bu dediklerimin ayrıntılarını Metin Aydoğan’ın, Çetin Yetkin’in, Yılmaz Dikbaş’ın kitaplarında bütün ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz yeniden.
Buna karşılık, Küba’da Fidel Castro ve yakın çevresi, kişilik yapısı, eğitim, amaç ve yöntem birliği açısından birbirine çok uygunmuş; ayrıca Küba halkı, yüzlerce yıllık köleliğe, sömürgeciliğe karşın, kendisine önerilenleri kavramaya yatkınmış ki, 50 yılda binlerce yıllık ataerkil geleneği de, birkaç yüzyıllık anamalcı karartmayı da aşabildiler.
Şimdi bütün dünyanın önünde son can alıcı dönemeç var: insan denen memeliyi bencilliğin doruğuna çıkaran şu araba adlı oyuncak başta, alıştığı, alıştırıldığı bütün sorumsuz, savurgan tüketim araçlarından bundan sonraki ömrü boyunca vazgeçmeye gönüllü olarak karar verip uygulamak! Yoksa, hep yineliyorum, arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yerkürede!
Not: Sevgili Atatürk,ölümüne yakın İsmet Paşa’ya:”Aman dikkat, yakın komşularımızla, Rusya, İran,İrak,Suriye ile ilişkileri satın aksatma; buna karşılık, Amerika ile, Avrupa ile hiçbir ikili anlaşmaya girme, ülkemiz büyük zarara uğrar”demiş; ama 1938’den beri,sivil-aseker bütün yetkililer buna hiç aldırmayıp yurdumuzu, bölgemizi şimdi acıklı duruma düşürdüler. Ne ekleyebilirim ki?
Cumhuriyet, Temmuz 2008
mustafa yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mustafa yıldırım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Temmuz 2008 Perşembe
6 Eylül 2006 Çarşamba
İNSANYİYEN SİVİL ÖRÜMCEK
Televizyon haberlerinde gözünüze kulağınıza çarpmıştır: kimi bölgelerde etyiyen bir örümcek türemiş, insanlar geceleri ellerinde ışık ve sopa, bu garip ve ürkütücü varlığı avlamaya çıkıyorlar.
Oysa çok daha korkunç bir örümcek var tepemizde: insanyiyen sivil örümcek. Bu örümceğin bütün dünyaya ördüğü ağdan Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında uzun ve ayrıntılı söz etmişti.. Tutarlılık gereği, bu ağın kurulduğu ülkelerden, yakın komşumuz, yazgıdaşımız Azerbaycan’ı ele almış son kitabında: Azerbaycan’da Proje Demokratiya.
Biliyorsunuz, bilmelisiniz, hepimiz gibi ölümlü varlıklar olan kimi çılgınlar, el ele vermiş, bütün dünyaya egemen olmak, herkesi imparatorluklarının kölesi durumuna getirmek istiyor, bunun için gece gündüz amansızca çalışıyorlar. Bakın ne diyor Mustafa Yıldırım kitabının arka kapağında:
“Sivil örümceğin ağında nefte bulaşmış demokrasi operasyonu…
Örümcek, ağının örer ve sabırla bekler. Avına iğnesini batırır; enzimini akıtıp onun içini eritir ve vantuzuyla emer. Geriye ağa takılı olarak canlı gibi görünen içi boş böceklerin kabukları kalır.
CIA istasyoncuları da tıpkı bir örümcek gibi topluma sızdılar. Devşirdikleri elemanlarla Bodrum’a geldiler; Türk devletlerini işgale hazırlamak üzere, yeni sivil yardımcılar buldular; Türkiye’de örülen ağdan beslenen bu yardımcılar, örümcek ağını Azerbaycan’a ve Asya’ya bağlamakta gecikmediler.
“Demokrasi kuracağız!” diyen İngiliz ve Amerikalı sivil-resmi örümcekler, devşirme Türklerin rehberliğinde Bakû’ya girdiler. Sterlin ve dolarla beslenen ağ genişledi. Gazeteler, dernekler, sendikalar, partiler kuruldu. Quantum’un temsilcisi George Soros da çok gecikmedi…
Sivil Örümceğin Ağı’na düşen ülkelerin kaynakları, piyasaları örümceklerin vantuzlarıyla emilirken, içlerine zehir akıtılmış ve yalnızca demokrasi kabukları kalmış ‘Anglo-Sakson’ demokratları, öz yurtlarının bağımsızlığını yıkan birer aygıta dönüştüler.”
Bu zavallı kör yaratıklar, böyle davranmakla kendi kuyularını da kazdıklarını, yerkürede yaşayabilme olanaklarını kendi elleriyle havaya uçurduklarını hiç düşünemeden, işte böyle cicili bicili sözcüklerle, demokrasi, proje, insan hakkı diye diye hepimizi cayır cayır yakmaktalar.
Yananlar, yakında yakılacaklar uyanıp da kendi canlarıyla birlikte o sersemleri de, evrenin oluşturup bize armağan ettiği şu güzelim mavi gezegeni de kurtarmak üzere bu çapulcu sürüsünü etkisiz kılamazsa, hep söylüyorum, arkamızda, örneğin mamutlar gibi, adımızı anacak, başımıza gelenleri yazacak kimse kalmayacak
Cumhuriyet, 6 Eylül 2006
Oysa çok daha korkunç bir örümcek var tepemizde: insanyiyen sivil örümcek. Bu örümceğin bütün dünyaya ördüğü ağdan Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında uzun ve ayrıntılı söz etmişti.. Tutarlılık gereği, bu ağın kurulduğu ülkelerden, yakın komşumuz, yazgıdaşımız Azerbaycan’ı ele almış son kitabında: Azerbaycan’da Proje Demokratiya.
Biliyorsunuz, bilmelisiniz, hepimiz gibi ölümlü varlıklar olan kimi çılgınlar, el ele vermiş, bütün dünyaya egemen olmak, herkesi imparatorluklarının kölesi durumuna getirmek istiyor, bunun için gece gündüz amansızca çalışıyorlar. Bakın ne diyor Mustafa Yıldırım kitabının arka kapağında:
“Sivil örümceğin ağında nefte bulaşmış demokrasi operasyonu…
Örümcek, ağının örer ve sabırla bekler. Avına iğnesini batırır; enzimini akıtıp onun içini eritir ve vantuzuyla emer. Geriye ağa takılı olarak canlı gibi görünen içi boş böceklerin kabukları kalır.
CIA istasyoncuları da tıpkı bir örümcek gibi topluma sızdılar. Devşirdikleri elemanlarla Bodrum’a geldiler; Türk devletlerini işgale hazırlamak üzere, yeni sivil yardımcılar buldular; Türkiye’de örülen ağdan beslenen bu yardımcılar, örümcek ağını Azerbaycan’a ve Asya’ya bağlamakta gecikmediler.
“Demokrasi kuracağız!” diyen İngiliz ve Amerikalı sivil-resmi örümcekler, devşirme Türklerin rehberliğinde Bakû’ya girdiler. Sterlin ve dolarla beslenen ağ genişledi. Gazeteler, dernekler, sendikalar, partiler kuruldu. Quantum’un temsilcisi George Soros da çok gecikmedi…
Sivil Örümceğin Ağı’na düşen ülkelerin kaynakları, piyasaları örümceklerin vantuzlarıyla emilirken, içlerine zehir akıtılmış ve yalnızca demokrasi kabukları kalmış ‘Anglo-Sakson’ demokratları, öz yurtlarının bağımsızlığını yıkan birer aygıta dönüştüler.”
Bu zavallı kör yaratıklar, böyle davranmakla kendi kuyularını da kazdıklarını, yerkürede yaşayabilme olanaklarını kendi elleriyle havaya uçurduklarını hiç düşünemeden, işte böyle cicili bicili sözcüklerle, demokrasi, proje, insan hakkı diye diye hepimizi cayır cayır yakmaktalar.
Yananlar, yakında yakılacaklar uyanıp da kendi canlarıyla birlikte o sersemleri de, evrenin oluşturup bize armağan ettiği şu güzelim mavi gezegeni de kurtarmak üzere bu çapulcu sürüsünü etkisiz kılamazsa, hep söylüyorum, arkamızda, örneğin mamutlar gibi, adımızı anacak, başımıza gelenleri yazacak kimse kalmayacak
Cumhuriyet, 6 Eylül 2006
23 Ağustos 2006 Çarşamba
MUSTAFA YILDIRIM’IN YENİ KİTABI
Mustafa Yıldırım’ın önceki çalışmalarını, Sivil Örümceğin Ağında’yı, 58 Gün’ü, Ulus Dağı’na Düşen Ateş’i bilmeyen, giderek okumayan kalmamıştır sanırım. Yurdunun ve bütün dünyanın başına örülen çorapları görüp yüreğine ateş düşen bu bilinçli, çalışkan insan, son olarak yine çok önemli bir konuya el atmış: insanların önce beyinlerini tutsak etmek üzere dinsel inançların kullanılması, bu amaçla etkili aracıların (meczupların) yaratılması, bombaların yetersiz kaldığı yerlerde bunlar aracılığıyla mavi gezegenin bütün kaynaklarına el koymaya çalışma. Bu konuyu işleyen yapıtının adı, Yüzyıllık Yanıltma Ustalığı/ Meczup Yaratmak; öbür yapıtları gibi, Ulus Dağı Yayınları basmış.
Bu çarpıcı yapıtı alıp okumanızı özendirmek üzere birkaç alıntı yapayım:
…”Sosyalist sistemin parçalanmasıyla, ABD, özellikle Kafkasya ve Asya ülkelerine girmek istemektedir. Bunun tek yolu da oralara Türkler aracılığıyla girmektir. Bunun için Bodrum’da eski CİA elemanlarının da katıldığı bir toplantı yapılır. ‘Demokrasi Projesi’ adı altında ilişkiler kurulur. Türkiye’de oluşturulan demokrasi dernek ve vakıfları, Amerikalıların Kafkasya ve Asya ilişkilerinde rehber olurlar.
Fethullah Gülen ve çevresi de bu süreci iyi değerlendirir.Işık Evleri-Liseler-Ticaret yapılanmasının içine günlük gazete, yazarları ve sanatçıları kapsayacak vakıflar eklenir. Okullar, Azerbaycan başta olmak üzere bağımsızlığını yeni kazanmış Asya Türk devletlerine yayılır. Said-i Nursi’nin amaçlarına bir bir ulaşılmaktadır.
Daha önceleri komünizme ve dinsizlere karşı öne sürülen Müslüman-Hıristiyan birliği, ‘medeniyetler çatışacak’ propagasındasına koşut olarak, ‘Dinlerarası Diyalog’ adıyla yeniden senaryolaştırılır. 1950-60’ların Nur talebeleri artık önder olmuşlar, bu senaryonun başını çekmek istemektedirler. Fethullah Gülen, Vatikan ile ilişki kurar. İsrail’e karşı Müslüman direnişi aşılanır (bugünse tam tersi dayatılıyor) ve ‘Üç dinin ortak’ mücadelesi geliştirilir. Fethullah Gülen ve çevresi ABD’de de örgütlenir. Şirketler ve bir üniversite kurulur. ABD Dışişleriyle, devlet üniversiteleriyle ilişkiler geliştirilir.
…İlerleyen yıllarda, eski CHP Genel Başkanı, DSP Genel Başkanı, Başbakan Bülent Ecevit de Fethullah Gülen ile ilişki kurar, açıklamalarıyla onu destekler.”
…”Bu arada ABD, dünyaya yayılmanın en önemli aracı olarak dini kullanacağını, Uluslar arası Din Özgürlüğü yasası ve örgütlenmesiyle belli etmiştir. ABD’ Dışişleri’nde kurulan İnsan Hakları Bürosu Din Özgürlüğü Komitesi sorumlusu, Bakan Yardımcısı Harold Hongju Koh Türkiye’ye gelir, Leyla Zana ile görüşür. Diyarbakır’a gider, daha sonra Zaman gazetesine demeç vererek Fethullah Gülen’e sahip çıkar. Amerika’daki Nur hareketi örgütlenmeleri genişler; dernekler, vakıflar kurulur.
2002 yılı sonlarında kurulan hükümetlerde Said-i Nursi’yi sevenlerin bazıları bakan olurken, pek çoğu da kurumların üst yönetimlerinde görev alır.”
Büyük Ozan Goethe’nin sözünü biliyorsunuz: “Nedir en zor şey?görmek gözünün önündekini.” Oysa, asıl zoru, gördüğünü doğru anlayabilmek ve bunu dile getirecek kadar arı duru kalabilmiş olmaktır.
Van’da sevgili Yücel Aşkın’a yapılanları; Şemdinli olayından sonra kurban diye seçilen iki astsubaya ışık hızıyla verilen usdışı cezaları herkes görüyor, dinliyor; en ürkütücüsü, Atatürkçü olduğunu öne süren sivil asker bütün kesimlerin Zati Sungur tarafından uyutulmuş gibi eli kolu dili bağlı susup oturması; boynunu, gözünü kırpmadan kesecek olanlara kuzu kuzu uzatması!
Çok daha acı veren başka bir olguysa, bütün insanlık adına Devrim yapmaya girişenlerin, Avrupalı, Amerikalı acımasız, şımarık sömürgecilerle aynı masada yer alması; Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilmek istenir, Lübnan halkı göz göre göre paramparça edilirken, gülücüklerle el sıkışması.
Bakalım nasıl sürecek bu kanlı oyun?
Cumhuriyet, 23 Ağustos 2006
Bu çarpıcı yapıtı alıp okumanızı özendirmek üzere birkaç alıntı yapayım:
…”Sosyalist sistemin parçalanmasıyla, ABD, özellikle Kafkasya ve Asya ülkelerine girmek istemektedir. Bunun tek yolu da oralara Türkler aracılığıyla girmektir. Bunun için Bodrum’da eski CİA elemanlarının da katıldığı bir toplantı yapılır. ‘Demokrasi Projesi’ adı altında ilişkiler kurulur. Türkiye’de oluşturulan demokrasi dernek ve vakıfları, Amerikalıların Kafkasya ve Asya ilişkilerinde rehber olurlar.
Fethullah Gülen ve çevresi de bu süreci iyi değerlendirir.Işık Evleri-Liseler-Ticaret yapılanmasının içine günlük gazete, yazarları ve sanatçıları kapsayacak vakıflar eklenir. Okullar, Azerbaycan başta olmak üzere bağımsızlığını yeni kazanmış Asya Türk devletlerine yayılır. Said-i Nursi’nin amaçlarına bir bir ulaşılmaktadır.
Daha önceleri komünizme ve dinsizlere karşı öne sürülen Müslüman-Hıristiyan birliği, ‘medeniyetler çatışacak’ propagasındasına koşut olarak, ‘Dinlerarası Diyalog’ adıyla yeniden senaryolaştırılır. 1950-60’ların Nur talebeleri artık önder olmuşlar, bu senaryonun başını çekmek istemektedirler. Fethullah Gülen, Vatikan ile ilişki kurar. İsrail’e karşı Müslüman direnişi aşılanır (bugünse tam tersi dayatılıyor) ve ‘Üç dinin ortak’ mücadelesi geliştirilir. Fethullah Gülen ve çevresi ABD’de de örgütlenir. Şirketler ve bir üniversite kurulur. ABD Dışişleriyle, devlet üniversiteleriyle ilişkiler geliştirilir.
…İlerleyen yıllarda, eski CHP Genel Başkanı, DSP Genel Başkanı, Başbakan Bülent Ecevit de Fethullah Gülen ile ilişki kurar, açıklamalarıyla onu destekler.”
…”Bu arada ABD, dünyaya yayılmanın en önemli aracı olarak dini kullanacağını, Uluslar arası Din Özgürlüğü yasası ve örgütlenmesiyle belli etmiştir. ABD’ Dışişleri’nde kurulan İnsan Hakları Bürosu Din Özgürlüğü Komitesi sorumlusu, Bakan Yardımcısı Harold Hongju Koh Türkiye’ye gelir, Leyla Zana ile görüşür. Diyarbakır’a gider, daha sonra Zaman gazetesine demeç vererek Fethullah Gülen’e sahip çıkar. Amerika’daki Nur hareketi örgütlenmeleri genişler; dernekler, vakıflar kurulur.
2002 yılı sonlarında kurulan hükümetlerde Said-i Nursi’yi sevenlerin bazıları bakan olurken, pek çoğu da kurumların üst yönetimlerinde görev alır.”
Büyük Ozan Goethe’nin sözünü biliyorsunuz: “Nedir en zor şey?görmek gözünün önündekini.” Oysa, asıl zoru, gördüğünü doğru anlayabilmek ve bunu dile getirecek kadar arı duru kalabilmiş olmaktır.
Van’da sevgili Yücel Aşkın’a yapılanları; Şemdinli olayından sonra kurban diye seçilen iki astsubaya ışık hızıyla verilen usdışı cezaları herkes görüyor, dinliyor; en ürkütücüsü, Atatürkçü olduğunu öne süren sivil asker bütün kesimlerin Zati Sungur tarafından uyutulmuş gibi eli kolu dili bağlı susup oturması; boynunu, gözünü kırpmadan kesecek olanlara kuzu kuzu uzatması!
Çok daha acı veren başka bir olguysa, bütün insanlık adına Devrim yapmaya girişenlerin, Avrupalı, Amerikalı acımasız, şımarık sömürgecilerle aynı masada yer alması; Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilmek istenir, Lübnan halkı göz göre göre paramparça edilirken, gülücüklerle el sıkışması.
Bakalım nasıl sürecek bu kanlı oyun?
Cumhuriyet, 23 Ağustos 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
