Onlarca insanı öldüren mayfa babası havaalanına indiğinde törenle karşılanmış, ayağının altına kırmızı halı serilmişti.
İdil Biret’eyse, az daha, hemen orada acımasız bir tokat gibi açıklayacaklarmış yaka paça emekli edildiğini.
Güzeller güzeli, tertemiz, soylu sanatçım verdiği kısa demeçte: İyi ama, sanatçının emekliliği olmaz, Arthur Rubinstein, 96 yaşında sahneye çıkıp unutulmaz bir dinleti vermişti, demiş. Evet, öyleydi, ama o, şu demokrasi denen kandırmacanın yürürlükte olduğu, işlerin bu kadar keskinleşmediği dönemdi.
Aslında, gerek yurdumda, gerek dünyada, hâlâ eski kavramların, hukukun, adaletin, insan haklarının varolduğuna inanan, göz önündeki sayısız karşıt kanıta karşın, inatla, ısrarla inanmayı sürdürmek isteyenlerin uyanmaları gereken gün geldi çattı, geçti bile.
Bingöl’de, şimdi milletinin vekilliğine seçtiğimiz eski bir yüklenicinin – üstelik, geçmişte olduğu gibi, o işini de sürdürüyor olabilir, dolaylı ya da dolaysız – hiç sıkılmadan toplu gömütün başına gidebildiği bugün, birkaç saat sonra, hemen yakındaki bir ilde çekilmiş bir eğlencenin fotoğrafını gösterdi bu sabah gazetecim: en az gelmiş geçmiş ünlü siyasetçiler kadar acımasız bir soyguncu olan gazetenin sahibinin yönergesiyle basılmış resimde, birkaç bakan, sözümona toplumcu-demokrat bir belediye başkanı çalıp söyleyip oynuyorlar; eskiden masa üstünde kadın oynatırlardı, bu kez bir işadamını çıkarmışlar – oynatılan kızlar kadar çekici olmadıklarından, kimse adamı soymaya kalkmamış.
Yıkılan okulun yapımcısını hakkettiği biçimde sorguya çekip sıkıştıramayan halkın hedef olarak kendi içinden çıkmış halk çocuklarının oluşturduğu güvenlik güçlerine saldırdığı, araçlarını taşa tuttuğu, kırıp geçirdiği saatlarda, bu beyler, keyiften gevşemiş yüzlerle, oynayanın alnına dolar yapıştırıyormuş.
Ama kendimizi kandırmayı bırakalım: başka türlü olamaz, hiçbir zaman da olmadı. Eskiden gizliydi, şimdi göğüsler gere gere yapılıyor; kendilerini ilerici sananlar uyanmadıkça, azgınlaşarak sürecek.
Artık, zaten gerçek hukuka hiçbir zaman uydurulmamış, evrenin temel yasalarına göre biçimlendirilmemiş; hep bir sınıfın, bir kümenin, çok çok bir avuç insanın çıkarlarına göre düzenlenmiş biçimsel yasalara dayandırılmış bir oyunu kuralına göre oynamıyorlar diye yakınma zamanı bitti; kendi kabul ettiğin yasalara göre davran diye yalvarıp yakarmanın, dilencilik etmenin anlamı kalmadı.
Sokaklarda elini kolunu sallayarak, yumruk sıkarak, avaz avaz bağırarak yürümenin; ona buna çürük domates ya da yumurta atmanın en küçük yararı olmuyor.
Dünya halkları, kendi vergileriyle oluşturdukları silahlı güçlerini yeniden kendi temel, evrensel haklarını savunmaya razı edemedikleri; onların belirleyici gücüyle yeni, gerçek yasalar yazıp yürürlüğe koyamadıkça, her yerde bütün İdil Biret’ler yaka paça emekli edilecek; üç kuruşla yaşamaya çalışan yığınla emeklinin aylığından tutum paraları kesilecek; ilâçlarının daha ucuzlarıyla yetinmeleri dayatılacak; usunuza gelen gelmeyen bir sürü hokkabazlık bulunacaktır.
Gerçek türküseverler , sevgili Ruhi Su’nun unutulmaz yorumla Anadolu halkına anımsattığı bir şiir şöyle diyordu:
Nesini söyleyim cânım efendim?/Gayri düzen tutmaz telimiz bizim.
Sevgili insan kardeşlerim , o can, bam teline yeniden düzen verebilmeyi el birliğiyle başaramazsak, her gün, her olayda ağlayıp sızlamanın kimseye yararı olmayacak; silahlı savaş çeteleri hepimizi diledikleri gibi kandırıp soymayı sürdürecek.
Sevgili İdil’e de, senin emeğin, değerini bilenlerin gözünde, kulağında, sonsuza dek yaşayacak canım diyorum.
7 Mayıs 2003 Çarşamba
23 Nisan 2003 Çarşamba
“ŞEYTAN BUNUN NERESİNDE?”
Fransız kanalı Klasik Müzik bir süredir bir dinletiyi yineliyor: Verdi’nin Requim’i seslendiriliyor.
Yorumcular arasında Pavarotti de var; ama bu kez öbür dinletilerindeki gibi senli benli, alımlı çalımlı değil; gözlüğünü taktı, efendi gibi yorumluyor. Sesini biliyorsunuz; adam gibi söyleyince, nefis.
Elbet orkestrayı biri yönetiyor; gelip sıçrayarak çıktı kürsüsüne: kafasında Yahudi takkesi.
Verdi katolik, kent Napoli, çalgıcılarla şarkıcıların büyük çoğunluğu katolik sanırım; belki protestanlar da vardır; ama müslüman olamaz aralarında. Bu sonuncularla takkeli yöneticinin tek ortak yanı, çüklerinin budanmış olması.
Yapıtı dinlerken adamın takkesi gözümün önünden gitmiyor, sürekli aklımı kurcalıyor: ya öbür inanç sahipleri de kendi özel simgeleriyle, giysileriyle gelseydiler, n’olacaktı?
Katolik Verdi bu yapıtı yalnız kendi inançdaşları için mi besteledi?
Naziler, sürüdeki kara koyunların kolay seçilebilmesi için, Musevilerin göğüslerine birer sarı yıldız diktirmişlerdi; o simge utanç vericiydi; peki şu takke ne: övünç kaynağı mı, alınan öcün - kimden? ne için?- belirteci mi?
Ayrıca, sürü kime göre? İsâ’nın sürüsündeki kara koyunlar mı saptanacak, Mûsa’nın sürüsündekiler mi, Muhammed’inkiler mi? Peki ama hepsinin küçük sürüleri Tanrı Baba’nın büyük sürüsünün zorla bölünmüş parçacıkları değil mi? Görüyor musunuz orkestra yöneticisinin en azından benim başıma açtığı sorunları!
Bir süredir, Henri Laborit’den ödünç aldığım bilgileri, kavramları yineliyorum:
Biz insanlar, sandığımız, savunduğumuz, bu uğurda sayısız savaş çıkardığımız gibi, bir ırkın, bir ulusun, bir dinin, bir yörenin öğesi, bireyi değiliz.
Evren adını verdiğimiz anabütün’ün sayısız altbütünü’nden yalnızca küçücük bir parçayız: üstümüzde biraz daha büyük olan dünya adlı altbütün var; o da kabaca iki kola ayrılmış: canlı varlıklar, bizim cansız sandıklarımız ; sandığımız diyorum, çünkü yakın zamanlarda atomun parçacıklarından protonun içini görüntülemişler: aralıksız olarak dört bir yana ışıklar saçılıyor, şimşekler çakıyor, dünyanın oluşum günlerindeki gibi.
Demek ki Yahudi, Katolik, Müslüman,Protestan; Türk, Fransız, İngiliz, Amerikalı diye bağımsız altbütün ‘ler yok; parçala ve yönet’i ilk kim akıl ettiyse, onun uydurup kafalarımıza soktuğu virüsler bunlar.
Bir zamanlar Şemsi Yastıman’ın yavşak ağzıyla söylediği bir türkü vardı:
Şeytan bunun neresinde?
Elindeki güzelim Anadolu çalgısına, saza dil uzatan softaya soruyordu bunu?
Benim de içimden adını anmaya da, belleyip aklımda tutmaya da gerek görmediğim şu şaşkın Yahudi’ye sorasım geliyor:
Tanrı bunun neresinde?
Eğer senin takkeye sıkıştıysa, biz ne yapacağız?
Senin güzelim bir yapıtın yorumuna bu takkeyle gelmeye hakkın varsa, Afgan kadınlarının zorla Burka’ya sokulmalarına kim, nasıl karşı çıkacak?
Yine Laborit: Biz, başkalarıyız, der.
Kişiliğim, özgürlüğüm sandığın saçmalıkları kafana ağlama duvarının dibinde zırlayıp Cumartesi günleri yaşamayı yasaklamaya çalışanlar sokmadı mı?
Dönek Malraux, 21. Yüzyıl’ın inanca dönüş çağı olacağını buyurmuş bir ara: ee, işimiz iş demektir!
Çekin kılıçları, füzeleri, doğraşalım!
Cumhuriyet, 23.4.2003
Yorumcular arasında Pavarotti de var; ama bu kez öbür dinletilerindeki gibi senli benli, alımlı çalımlı değil; gözlüğünü taktı, efendi gibi yorumluyor. Sesini biliyorsunuz; adam gibi söyleyince, nefis.
Elbet orkestrayı biri yönetiyor; gelip sıçrayarak çıktı kürsüsüne: kafasında Yahudi takkesi.
Verdi katolik, kent Napoli, çalgıcılarla şarkıcıların büyük çoğunluğu katolik sanırım; belki protestanlar da vardır; ama müslüman olamaz aralarında. Bu sonuncularla takkeli yöneticinin tek ortak yanı, çüklerinin budanmış olması.
Yapıtı dinlerken adamın takkesi gözümün önünden gitmiyor, sürekli aklımı kurcalıyor: ya öbür inanç sahipleri de kendi özel simgeleriyle, giysileriyle gelseydiler, n’olacaktı?
Katolik Verdi bu yapıtı yalnız kendi inançdaşları için mi besteledi?
Naziler, sürüdeki kara koyunların kolay seçilebilmesi için, Musevilerin göğüslerine birer sarı yıldız diktirmişlerdi; o simge utanç vericiydi; peki şu takke ne: övünç kaynağı mı, alınan öcün - kimden? ne için?- belirteci mi?
Ayrıca, sürü kime göre? İsâ’nın sürüsündeki kara koyunlar mı saptanacak, Mûsa’nın sürüsündekiler mi, Muhammed’inkiler mi? Peki ama hepsinin küçük sürüleri Tanrı Baba’nın büyük sürüsünün zorla bölünmüş parçacıkları değil mi? Görüyor musunuz orkestra yöneticisinin en azından benim başıma açtığı sorunları!
Bir süredir, Henri Laborit’den ödünç aldığım bilgileri, kavramları yineliyorum:
Biz insanlar, sandığımız, savunduğumuz, bu uğurda sayısız savaş çıkardığımız gibi, bir ırkın, bir ulusun, bir dinin, bir yörenin öğesi, bireyi değiliz.
Evren adını verdiğimiz anabütün’ün sayısız altbütünü’nden yalnızca küçücük bir parçayız: üstümüzde biraz daha büyük olan dünya adlı altbütün var; o da kabaca iki kola ayrılmış: canlı varlıklar, bizim cansız sandıklarımız ; sandığımız diyorum, çünkü yakın zamanlarda atomun parçacıklarından protonun içini görüntülemişler: aralıksız olarak dört bir yana ışıklar saçılıyor, şimşekler çakıyor, dünyanın oluşum günlerindeki gibi.
Demek ki Yahudi, Katolik, Müslüman,Protestan; Türk, Fransız, İngiliz, Amerikalı diye bağımsız altbütün ‘ler yok; parçala ve yönet’i ilk kim akıl ettiyse, onun uydurup kafalarımıza soktuğu virüsler bunlar.
Bir zamanlar Şemsi Yastıman’ın yavşak ağzıyla söylediği bir türkü vardı:
Şeytan bunun neresinde?
Elindeki güzelim Anadolu çalgısına, saza dil uzatan softaya soruyordu bunu?
Benim de içimden adını anmaya da, belleyip aklımda tutmaya da gerek görmediğim şu şaşkın Yahudi’ye sorasım geliyor:
Tanrı bunun neresinde?
Eğer senin takkeye sıkıştıysa, biz ne yapacağız?
Senin güzelim bir yapıtın yorumuna bu takkeyle gelmeye hakkın varsa, Afgan kadınlarının zorla Burka’ya sokulmalarına kim, nasıl karşı çıkacak?
Yine Laborit: Biz, başkalarıyız, der.
Kişiliğim, özgürlüğüm sandığın saçmalıkları kafana ağlama duvarının dibinde zırlayıp Cumartesi günleri yaşamayı yasaklamaya çalışanlar sokmadı mı?
Dönek Malraux, 21. Yüzyıl’ın inanca dönüş çağı olacağını buyurmuş bir ara: ee, işimiz iş demektir!
Çekin kılıçları, füzeleri, doğraşalım!
Cumhuriyet, 23.4.2003
9 Nisan 2003 Çarşamba
FRİDA
Boşuna dememişler: Parayı veren, düdüğü çalar.
Son zamanlarda gördüğüm insana yakışır filmlerin hepsinde oynayan ya da çeken filme para yatırmışsa, sonuç doyurucu, sevindiriciydi.
Frida da öyle; baş kadın oyuncu Salma Hayek yapıtın gerçekleşebilmesi için parasal katkıda bulunanlardan biri; onun için, yönetmen Julie’yle el ele, gönül gönüle, istedikleri filmi çekebilmişler.
Ressam Frida’nın yaşamını işitmiş ya da okumuşsunuzdur sanırım: yanardağ gibi fışkıran bir yaşama enerjisiyle doğmuş bu sıradışı varlık, talihsiz bir kaza sonucu ölmüyor ama, ömür boyu sürecek sakatlıklara kurban oluyor. Bunları aşmak, onlara teslim olmamak için verdiği savaş göz yaşartıcı, göğüs kabartıcı.Şimdi isterseniz yaşamını anlatan bir kitabı alabilir, ister filmi görmeye koşabilirsiniz; koşmaktan sözediyorum, çünkü soylu, dürüst bir yapıt olduğu; Amerikalıların bayıldığı terimle eğlendirmediği için, çok kısa sürede gösterimden kalkabilir - dilerim yazı basılana dek olmaz bu!
Filme konu olan kitap çok güzel, dürüst yazılmış; çekimöyküsü kusursuz; bu öykünün çekimi havalara uçurucu; çevre düzenlemesi, giysiler, oyuncular, müzik, kısacası her şey dört dörtlük. Salma’nın Frida’ya benzerliği, vurgunluğu, tutkusu tam gerçek sanatseverlerin gönüllerine göre.
Film, aslında, Frida’nın sıradışı yaşamının yanında, insanların, kadınla erkeğin en temel, en can alıcı sorununa değiniyor; daha doğrusu, çok dürüst, saygılı biçimde bu konuyu işliyor: sevgi.
Bildiğiniz, yaşadığınız gibi, iki cins arasındaki sevgi varlığımızın başlangıcı ve temeli; soyut hiç değil; hem tensel, hem düşünsel: Ama tensel olanı evrenden ödünç alsak, bütün öbür canlılarla paylaşsak da, insan denen memelinin bulunduğu evrim basamağında, işin düşünsel, başka bir deyişle öğretisel, eğitimsel yanı çok belirleyici.
Filmin bir sahnesinde , Frida’yla Diego, bağlılığı, evliliği, birbirini aldatmayı konuşuyorlar; kadınların, harakiri yapmak üzere benimsedikleri ataerkil kandırmaca uyarınca, Diego, bir “hekim arkadaşım da doğruladı – o da erkekti mutlaka! – benim cinsel olarak tek bir kadınla yetinmem olanaksız”diyor. Frida da, sâdık değilse bile, vefalı olmasını istiyor.
Ve Diego, başka bir kadınla sevişirken her yakalanışında, avaz avaz bağırıp bunun hiç önemli olmadığını, yalnız bir düzüşme olduğunu söylüyor.
Buradaki çarpıklık, ataerkil, sömürücü, yabancılaştırıcı öğreti dolayısıyla, daha işin başında, terimlerde, sözcüklerde.
Belgesellerde hiç hayvan kardeşlerimizi sevişirken gördünüz mü? nasıl soylular, yüzlerinde ve davranışlarında ne büyük bir incelik var!
İnsan olan insan düzüşmez, sevişir, sayışır; sevgi, saygıya dayanmıyorsa, sevişme, Diego’nunki gibi, ona benzeyen milyarlarca kadın ve erkeğinki gibi, en küçük bir doyum, mutluluk getirmez; durmadan yinelenmesi gerekir, boş bir çabayla.
Yine ataerkil düzensizliğin hepimizi zorladığı ömür boyu tekeşlilik doğaya, evrene aykırıdır belki; ama sayısız benzer terimle anlatmaya çalıştığımız aslında, benim erdemlerin başı, toplamı saydığım kavram, tutarlılık uyarınca, önce kendimize karşı dürüst ve tutarlı olmamız gerekir bütün ilişkilerde, ve elbet sevide.
Filmde Diego korkunç biçimde tutarsız, Frida’ysa gerçek bir tutarlılık anıtı; ve işin acıklı yanıtı, tutarsızlık birincisini bağışlayıp bağrına basmak, bütün kadınlar gibi, hep ona düşüyor! Kadınlara da, erkeklere de, hepimize ne kadar yazık!
Evet, insanın öbür memelilere oranla daha gelişmiş beyni, düşgücü ömür boyu değişik kişilere ilgi duyabiliyor, duyabilir; ama bırakın karşımızdakini, kendimizle tutarlı olabilmek için, aynı anda birkaç kişiyi sevip kucaklayamayız, hele bu eşimizin, sevgilimizin kardeşi hiç olamaz; dahası, onların gözü önünde, sarıldığımız dişinin çocuklarının gözü önünde olamaz, olmamalıdır!
Frida’nın yönetmeniyle baş oyuncusu hepimize çok güzel, soylu bir armağan hazırlamışlar! Ellerine, bilinçlerine sağlık!
Cumhuriyet, 9.4.2003
Son zamanlarda gördüğüm insana yakışır filmlerin hepsinde oynayan ya da çeken filme para yatırmışsa, sonuç doyurucu, sevindiriciydi.
Frida da öyle; baş kadın oyuncu Salma Hayek yapıtın gerçekleşebilmesi için parasal katkıda bulunanlardan biri; onun için, yönetmen Julie’yle el ele, gönül gönüle, istedikleri filmi çekebilmişler.
Ressam Frida’nın yaşamını işitmiş ya da okumuşsunuzdur sanırım: yanardağ gibi fışkıran bir yaşama enerjisiyle doğmuş bu sıradışı varlık, talihsiz bir kaza sonucu ölmüyor ama, ömür boyu sürecek sakatlıklara kurban oluyor. Bunları aşmak, onlara teslim olmamak için verdiği savaş göz yaşartıcı, göğüs kabartıcı.Şimdi isterseniz yaşamını anlatan bir kitabı alabilir, ister filmi görmeye koşabilirsiniz; koşmaktan sözediyorum, çünkü soylu, dürüst bir yapıt olduğu; Amerikalıların bayıldığı terimle eğlendirmediği için, çok kısa sürede gösterimden kalkabilir - dilerim yazı basılana dek olmaz bu!
Filme konu olan kitap çok güzel, dürüst yazılmış; çekimöyküsü kusursuz; bu öykünün çekimi havalara uçurucu; çevre düzenlemesi, giysiler, oyuncular, müzik, kısacası her şey dört dörtlük. Salma’nın Frida’ya benzerliği, vurgunluğu, tutkusu tam gerçek sanatseverlerin gönüllerine göre.
Film, aslında, Frida’nın sıradışı yaşamının yanında, insanların, kadınla erkeğin en temel, en can alıcı sorununa değiniyor; daha doğrusu, çok dürüst, saygılı biçimde bu konuyu işliyor: sevgi.
Bildiğiniz, yaşadığınız gibi, iki cins arasındaki sevgi varlığımızın başlangıcı ve temeli; soyut hiç değil; hem tensel, hem düşünsel: Ama tensel olanı evrenden ödünç alsak, bütün öbür canlılarla paylaşsak da, insan denen memelinin bulunduğu evrim basamağında, işin düşünsel, başka bir deyişle öğretisel, eğitimsel yanı çok belirleyici.
Filmin bir sahnesinde , Frida’yla Diego, bağlılığı, evliliği, birbirini aldatmayı konuşuyorlar; kadınların, harakiri yapmak üzere benimsedikleri ataerkil kandırmaca uyarınca, Diego, bir “hekim arkadaşım da doğruladı – o da erkekti mutlaka! – benim cinsel olarak tek bir kadınla yetinmem olanaksız”diyor. Frida da, sâdık değilse bile, vefalı olmasını istiyor.
Ve Diego, başka bir kadınla sevişirken her yakalanışında, avaz avaz bağırıp bunun hiç önemli olmadığını, yalnız bir düzüşme olduğunu söylüyor.
Buradaki çarpıklık, ataerkil, sömürücü, yabancılaştırıcı öğreti dolayısıyla, daha işin başında, terimlerde, sözcüklerde.
Belgesellerde hiç hayvan kardeşlerimizi sevişirken gördünüz mü? nasıl soylular, yüzlerinde ve davranışlarında ne büyük bir incelik var!
İnsan olan insan düzüşmez, sevişir, sayışır; sevgi, saygıya dayanmıyorsa, sevişme, Diego’nunki gibi, ona benzeyen milyarlarca kadın ve erkeğinki gibi, en küçük bir doyum, mutluluk getirmez; durmadan yinelenmesi gerekir, boş bir çabayla.
Yine ataerkil düzensizliğin hepimizi zorladığı ömür boyu tekeşlilik doğaya, evrene aykırıdır belki; ama sayısız benzer terimle anlatmaya çalıştığımız aslında, benim erdemlerin başı, toplamı saydığım kavram, tutarlılık uyarınca, önce kendimize karşı dürüst ve tutarlı olmamız gerekir bütün ilişkilerde, ve elbet sevide.
Filmde Diego korkunç biçimde tutarsız, Frida’ysa gerçek bir tutarlılık anıtı; ve işin acıklı yanıtı, tutarsızlık birincisini bağışlayıp bağrına basmak, bütün kadınlar gibi, hep ona düşüyor! Kadınlara da, erkeklere de, hepimize ne kadar yazık!
Evet, insanın öbür memelilere oranla daha gelişmiş beyni, düşgücü ömür boyu değişik kişilere ilgi duyabiliyor, duyabilir; ama bırakın karşımızdakini, kendimizle tutarlı olabilmek için, aynı anda birkaç kişiyi sevip kucaklayamayız, hele bu eşimizin, sevgilimizin kardeşi hiç olamaz; dahası, onların gözü önünde, sarıldığımız dişinin çocuklarının gözü önünde olamaz, olmamalıdır!
Frida’nın yönetmeniyle baş oyuncusu hepimize çok güzel, soylu bir armağan hazırlamışlar! Ellerine, bilinçlerine sağlık!
Cumhuriyet, 9.4.2003
FRİDA
Boşuna dememişler: Parayı veren, düdüğü çalar.
Son zamanlarda gördüğüm insana yakışır filmlerin hepsinde oynayan ya da çeken filme para yatırmışsa, sonuç doyurucu, sevindiriciydi.
Frida da öyle; baş kadın oyuncu Salma Hayek yapıtın gerçekleşebilmesi için parasal katkıda bulunanlardan biri; onun için, yönetmen Julie’yle el ele, gönül gönüle, istedikleri filmi çekebilmişler.
Ressam Frida’nın yaşamını işitmiş ya da okumuşsunuzdur sanırım: yanardağ gibi fışkıran bir yaşama enerjisiyle doğmuş bu sıradışı varlık, talihsiz bir kaza sonucu ölmüyor ama, ömür boyu sürecek sakatlıklara kurban oluyor. Bunları aşmak, onlara teslim olmamak için verdiği savaş göz yaşartıcı, göğüs kabartıcı.Şimdi isterseniz yaşamını anlatan bir kitabı alabilir, ister filmi görmeye koşabilirsiniz; koşmaktan sözediyorum, çünkü soylu, dürüst bir yapıt olduğu; Amerikalıların bayıldığı terimle eğlendirmediği için, çok kısa sürede gösterimden kalkabilir - dilerim yazı basılana dek olmaz bu!
Filme konu olan kitap çok güzel, dürüst yazılmış; çekimöyküsü kusursuz; bu öykünün çekimi havalara uçurucu; çevre düzenlemesi, giysiler, oyuncular, müzik, kısacası her şey dört dörtlük. Salma’nın Frida’ya benzerliği, vurgunluğu, tutkusu tam gerçek sanatseverlerin gönüllerine göre.
Film, aslında, Frida’nın sıradışı yaşamının yanında, insanların, kadınla erkeğin en temel, en can alıcı sorununa değiniyor; daha doğrusu, çok dürüst, saygılı biçimde bu konuyu işliyor: sevgi.
Bildiğiniz, yaşadığınız gibi, iki cins arasındaki sevgi varlığımızın başlangıcı ve temeli; soyut hiç değil; hem tensel, hem düşünsel: Ama tensel olanı evrenden ödünç alsak, bütün öbür canlılarla paylaşsak da, insan denen memelinin bulunduğu evrim basamağında, işin düşünsel, başka bir deyişle öğretisel, eğitimsel yanı çok belirleyici.
Filmin bir sahnesinde , Frida’yla Diego, bağlılığı, evliliği, birbirini aldatmayı konuşuyorlar; kadınların, harakiri yapmak üzere benimsedikleri ataerkil kandırmaca uyarınca, Diego, bir “hekim arkadaşım da doğruladı – o da erkekti mutlaka! – benim cinsel olarak tek bir kadınla yetinmem olanaksız”diyor. Frida da, sâdık değilse bile, vefalı olmasını istiyor.
Ve Diego, başka bir kadınla sevişirken her yakalanışında, avaz avaz bağırıp bunun hiç önemli olmadığını, yalnız bir düzüşme olduğunu söylüyor.
Buradaki çarpıklık, ataerkil, sömürücü, yabancılaştırıcı öğreti dolayısıyla, daha işin başında, terimlerde, sözcüklerde.
Belgesellerde hiç hayvan kardeşlerimizi sevişirken gördünüz mü? nasıl soylular, yüzlerinde ve davranışlarında ne büyük bir incelik var!
İnsan olan insan düzüşmez, sevişir, sayışır; sevgi, saygıya dayanmıyorsa, sevişme, Diego’nunki gibi, ona benzeyen milyarlarca kadın ve erkeğinki gibi, en küçük bir doyum, mutluluk getirmez; durmadan yinelenmesi gerekir, boş bir çabayla.
Yine ataerkil düzensizliğin hepimizi zorladığı ömür boyu tekeşlilik doğaya, evrene aykırıdır belki; ama sayısız benzer terimle anlatmaya çalıştığımız aslında, benim erdemlerin başı, toplamı saydığım kavram, tutarlılık uyarınca, önce kendimize karşı dürüst ve tutarlı olmamız gerekir bütün ilişkilerde, ve elbet sevide.
Filmde Diego korkunç biçimde tutarsız, Frida’ysa gerçek bir tutarlılık anıtı; ve işin acıklı yanıtı, tutarsızlık birincisini bağışlayıp bağrına basmak, bütün kadınlar gibi, hep ona düşüyor! Kadınlara da, erkeklere de, hepimize ne kadar yazık!
Evet, insanın öbür memelilere oranla daha gelişmiş beyni, düşgücü ömür boyu değişik kişilere ilgi duyabiliyor, duyabilir; ama bırakın karşımızdakini, kendimizle tutarlı olabilmek için, aynı anda birkaç kişiyi sevip kucaklayamayız, hele bu eşimizin, sevgilimizin kardeşi hiç olamaz; dahası, onların gözü önünde, sarıldığımız dişinin çocuklarının gözü önünde olamaz, olmamalıdır!
Frida’nın yönetmeniyle baş oyuncusu hepimize çok güzel, soylu bir armağan hazırlamışlar! Ellerine, bilinçlerine sağlık!
Son zamanlarda gördüğüm insana yakışır filmlerin hepsinde oynayan ya da çeken filme para yatırmışsa, sonuç doyurucu, sevindiriciydi.
Frida da öyle; baş kadın oyuncu Salma Hayek yapıtın gerçekleşebilmesi için parasal katkıda bulunanlardan biri; onun için, yönetmen Julie’yle el ele, gönül gönüle, istedikleri filmi çekebilmişler.
Ressam Frida’nın yaşamını işitmiş ya da okumuşsunuzdur sanırım: yanardağ gibi fışkıran bir yaşama enerjisiyle doğmuş bu sıradışı varlık, talihsiz bir kaza sonucu ölmüyor ama, ömür boyu sürecek sakatlıklara kurban oluyor. Bunları aşmak, onlara teslim olmamak için verdiği savaş göz yaşartıcı, göğüs kabartıcı.Şimdi isterseniz yaşamını anlatan bir kitabı alabilir, ister filmi görmeye koşabilirsiniz; koşmaktan sözediyorum, çünkü soylu, dürüst bir yapıt olduğu; Amerikalıların bayıldığı terimle eğlendirmediği için, çok kısa sürede gösterimden kalkabilir - dilerim yazı basılana dek olmaz bu!
Filme konu olan kitap çok güzel, dürüst yazılmış; çekimöyküsü kusursuz; bu öykünün çekimi havalara uçurucu; çevre düzenlemesi, giysiler, oyuncular, müzik, kısacası her şey dört dörtlük. Salma’nın Frida’ya benzerliği, vurgunluğu, tutkusu tam gerçek sanatseverlerin gönüllerine göre.
Film, aslında, Frida’nın sıradışı yaşamının yanında, insanların, kadınla erkeğin en temel, en can alıcı sorununa değiniyor; daha doğrusu, çok dürüst, saygılı biçimde bu konuyu işliyor: sevgi.
Bildiğiniz, yaşadığınız gibi, iki cins arasındaki sevgi varlığımızın başlangıcı ve temeli; soyut hiç değil; hem tensel, hem düşünsel: Ama tensel olanı evrenden ödünç alsak, bütün öbür canlılarla paylaşsak da, insan denen memelinin bulunduğu evrim basamağında, işin düşünsel, başka bir deyişle öğretisel, eğitimsel yanı çok belirleyici.
Filmin bir sahnesinde , Frida’yla Diego, bağlılığı, evliliği, birbirini aldatmayı konuşuyorlar; kadınların, harakiri yapmak üzere benimsedikleri ataerkil kandırmaca uyarınca, Diego, bir “hekim arkadaşım da doğruladı – o da erkekti mutlaka! – benim cinsel olarak tek bir kadınla yetinmem olanaksız”diyor. Frida da, sâdık değilse bile, vefalı olmasını istiyor.
Ve Diego, başka bir kadınla sevişirken her yakalanışında, avaz avaz bağırıp bunun hiç önemli olmadığını, yalnız bir düzüşme olduğunu söylüyor.
Buradaki çarpıklık, ataerkil, sömürücü, yabancılaştırıcı öğreti dolayısıyla, daha işin başında, terimlerde, sözcüklerde.
Belgesellerde hiç hayvan kardeşlerimizi sevişirken gördünüz mü? nasıl soylular, yüzlerinde ve davranışlarında ne büyük bir incelik var!
İnsan olan insan düzüşmez, sevişir, sayışır; sevgi, saygıya dayanmıyorsa, sevişme, Diego’nunki gibi, ona benzeyen milyarlarca kadın ve erkeğinki gibi, en küçük bir doyum, mutluluk getirmez; durmadan yinelenmesi gerekir, boş bir çabayla.
Yine ataerkil düzensizliğin hepimizi zorladığı ömür boyu tekeşlilik doğaya, evrene aykırıdır belki; ama sayısız benzer terimle anlatmaya çalıştığımız aslında, benim erdemlerin başı, toplamı saydığım kavram, tutarlılık uyarınca, önce kendimize karşı dürüst ve tutarlı olmamız gerekir bütün ilişkilerde, ve elbet sevide.
Filmde Diego korkunç biçimde tutarsız, Frida’ysa gerçek bir tutarlılık anıtı; ve işin acıklı yanıtı, tutarsızlık birincisini bağışlayıp bağrına basmak, bütün kadınlar gibi, hep ona düşüyor! Kadınlara da, erkeklere de, hepimize ne kadar yazık!
Evet, insanın öbür memelilere oranla daha gelişmiş beyni, düşgücü ömür boyu değişik kişilere ilgi duyabiliyor, duyabilir; ama bırakın karşımızdakini, kendimizle tutarlı olabilmek için, aynı anda birkaç kişiyi sevip kucaklayamayız, hele bu eşimizin, sevgilimizin kardeşi hiç olamaz; dahası, onların gözü önünde, sarıldığımız dişinin çocuklarının gözü önünde olamaz, olmamalıdır!
Frida’nın yönetmeniyle baş oyuncusu hepimize çok güzel, soylu bir armağan hazırlamışlar! Ellerine, bilinçlerine sağlık!
26 Mart 2003 Çarşamba
MERYL STREEP
Sinemasever olup da Meryl Streep’i tanımamak, dahası, vurgun olmamak elde mi? Doğa vergisi güzelliğine, duyarlılığına bir de sıkı bir eğitimi ekleme talihine ermiş bu sıradışı varlık, daha ilk filminde, Julia’da, dört büyük oyuncunun arasında, hem güzelliğiyle, hem ancak şöyle bir gösterilen duyarlılığıyla gözümüze çarpmıştı.
Sonra, Geyik Avcısı’nda, Fransız Teğmenin Kadını’nda, Sophie’nin Seçimi’nde, daha başka bir dizi güzel yapıtta bizi hiç düşkırıklığına uğratmadı; tersine, sevinçten havalara uçurdu yeteneğiyle.
Şimdi adını unuttuğum bir Avustralya filminde, oralı bir orta sınıf aile kadınını öyle inanılmaz oynuyordu ki, eli yüzü davranışları, o kadar iyi bilmesem de, Avustralya ağzı İngilizce’siyle gerçek bir mutluluk kaynağıydı.
Kırk yıllık İtalyan westerni kahramanı Clint Eastwood’un hem yönetip hem birlikte oynadığı filmde de öyle.
Günümüz sinemasının ağzımıza sürdüğü biberler yüzünden, onun karşıkonmaz çekimine karşın, ürke ürke gittik sanat yoldaşım Nilgün’le Tersyüz’e. Gitmez olaydık.
Nicolas Cage denen Amerikan tohumunun tek bir kopyasına dayanamazken, yönetmeyen, iki örnek çıkarmasın mı karşımıza!
Gerçek bir beyin- ağız sürgününün ardından, Meryl de düzeysizliğe ayakuydurdu, film rezillikler içinde sona erdi.
Buna karşılık, Virgina Woolf’un yaşamından yapıtlarından esinlenerek yazalıp çekilmiş Saatlar sanat adını verdiğimiz şeye eksiksiz yakışan bir yapıttı.
Michael Cunningham’ın filme bakınca Pulitzer Ödülü’nü bileğinin hakkıyla kazandığı anlaşılan romanından yola çıkılarak tasarlanmış çekimöyküsüne dayanıyor – ne yazık ki bu işi başaran insan kardeşimin adını belleyemedim, ama bu filme nasılsa bir daha gider, öğrenirim.
Virginia Woolf’’un Mrs Dalloway’i yazdığı ünlerde başlayıp, evlerinin yakınlarındaki akarsuda canına kıymasıyla sona erecek zaman kesitinde, üç ayrı evde, üç kadının yaşadıkları saatları anlatıyor filmi.
Üç ev, üç mutsuz kadın, üç ayrı dönem: yüzyılın başları, ortası, 2001.
Bu üç ayrı dönemdeki kadınları canlandırmak üzere seçilen oyuncuların berense, düşünsel, duygusal sıradışılıkları; zaten filmdeki rol dağımı kusursuz: hizmetçilerden çocuklara, erkeklere dek herkes yerli yerinde, son derece çağrışımlı; herkes işini insanı sanatın arıtıcılığıyla havalara uçurtacak kadar başarılı.
İkinci kadının yüzüstü bırakılmış, duyarlı –sonradan yazar, ozan olacak – oğlunu canladıran Ed Harris soluk kesici; Virginia’nın kocasını oynayan, adını yazmaya fırsat bulamadığım sıradışı insan da öyle.
Yönetmen Stephen Daldry işini , olması gerektiği gibi biliyor: bu filmi yatırılan paraları, emekleri boşa harcamamış Tersyüz’deki gibi.
Meryl’le Harris’i, Virginia’yla kocasını, Laura Brown’la kocasını, oğlunu, belki kanser tanısı konup bir daha hastaneden çıkamayacak çarpıcı kadın komşunu izlemek yeryüzünde tadılabilecek hazların en inceleriydi.
Hoyrat yetiştirilmiş, hoyrat bırakılmış, dolayısıyla kadınlarınkine denk bir yalnızlık içinde yaşayan erkeklerden – onları bu hâle ne yazık ki işte o yaralı bereli, sevgisiz, mutsuz kadınlar, anneler getirdi, getiriyor – umut kesen kadınların birbirlerine yönelişleri, tensel hazzı da, sevgiyi de birbirlerinde arayışlarını Cunningham da, Daldry de, başka bir deyişle, iki erkek, kusursuz sezip yansıtmışlar.
Kendinize şölen vermek üzere, umarım gösterimden kalkmadan bu acı, onurlu şiiri görüp tadarsınız.
Cumhuriyet, 26.3.2003
Sonra, Geyik Avcısı’nda, Fransız Teğmenin Kadını’nda, Sophie’nin Seçimi’nde, daha başka bir dizi güzel yapıtta bizi hiç düşkırıklığına uğratmadı; tersine, sevinçten havalara uçurdu yeteneğiyle.
Şimdi adını unuttuğum bir Avustralya filminde, oralı bir orta sınıf aile kadınını öyle inanılmaz oynuyordu ki, eli yüzü davranışları, o kadar iyi bilmesem de, Avustralya ağzı İngilizce’siyle gerçek bir mutluluk kaynağıydı.
Kırk yıllık İtalyan westerni kahramanı Clint Eastwood’un hem yönetip hem birlikte oynadığı filmde de öyle.
Günümüz sinemasının ağzımıza sürdüğü biberler yüzünden, onun karşıkonmaz çekimine karşın, ürke ürke gittik sanat yoldaşım Nilgün’le Tersyüz’e. Gitmez olaydık.
Nicolas Cage denen Amerikan tohumunun tek bir kopyasına dayanamazken, yönetmeyen, iki örnek çıkarmasın mı karşımıza!
Gerçek bir beyin- ağız sürgününün ardından, Meryl de düzeysizliğe ayakuydurdu, film rezillikler içinde sona erdi.
Buna karşılık, Virgina Woolf’un yaşamından yapıtlarından esinlenerek yazalıp çekilmiş Saatlar sanat adını verdiğimiz şeye eksiksiz yakışan bir yapıttı.
Michael Cunningham’ın filme bakınca Pulitzer Ödülü’nü bileğinin hakkıyla kazandığı anlaşılan romanından yola çıkılarak tasarlanmış çekimöyküsüne dayanıyor – ne yazık ki bu işi başaran insan kardeşimin adını belleyemedim, ama bu filme nasılsa bir daha gider, öğrenirim.
Virginia Woolf’’un Mrs Dalloway’i yazdığı ünlerde başlayıp, evlerinin yakınlarındaki akarsuda canına kıymasıyla sona erecek zaman kesitinde, üç ayrı evde, üç kadının yaşadıkları saatları anlatıyor filmi.
Üç ev, üç mutsuz kadın, üç ayrı dönem: yüzyılın başları, ortası, 2001.
Bu üç ayrı dönemdeki kadınları canlandırmak üzere seçilen oyuncuların berense, düşünsel, duygusal sıradışılıkları; zaten filmdeki rol dağımı kusursuz: hizmetçilerden çocuklara, erkeklere dek herkes yerli yerinde, son derece çağrışımlı; herkes işini insanı sanatın arıtıcılığıyla havalara uçurtacak kadar başarılı.
İkinci kadının yüzüstü bırakılmış, duyarlı –sonradan yazar, ozan olacak – oğlunu canladıran Ed Harris soluk kesici; Virginia’nın kocasını oynayan, adını yazmaya fırsat bulamadığım sıradışı insan da öyle.
Yönetmen Stephen Daldry işini , olması gerektiği gibi biliyor: bu filmi yatırılan paraları, emekleri boşa harcamamış Tersyüz’deki gibi.
Meryl’le Harris’i, Virginia’yla kocasını, Laura Brown’la kocasını, oğlunu, belki kanser tanısı konup bir daha hastaneden çıkamayacak çarpıcı kadın komşunu izlemek yeryüzünde tadılabilecek hazların en inceleriydi.
Hoyrat yetiştirilmiş, hoyrat bırakılmış, dolayısıyla kadınlarınkine denk bir yalnızlık içinde yaşayan erkeklerden – onları bu hâle ne yazık ki işte o yaralı bereli, sevgisiz, mutsuz kadınlar, anneler getirdi, getiriyor – umut kesen kadınların birbirlerine yönelişleri, tensel hazzı da, sevgiyi de birbirlerinde arayışlarını Cunningham da, Daldry de, başka bir deyişle, iki erkek, kusursuz sezip yansıtmışlar.
Kendinize şölen vermek üzere, umarım gösterimden kalkmadan bu acı, onurlu şiiri görüp tadarsınız.
Cumhuriyet, 26.3.2003
MERYL STREEP
Sinemasever olup da Meryl Streep’i tanımamak, dahası, vurgun olmamak elde mi? Doğa vergisi güzelliğine, duyarlılığına bir de sıkı bir eğitimi ekleme talihine ermiş bu sıradışı varlık, daha ilk filminde, Julia’da, dört büyük oyuncunun arasında, hem güzelliğiyle, hem ancak şöyle bir gösterilen duyarlılığıyla gözümüze çarpmıştı.
Sonra, Geyik Avcısı’nda, Fransız Teğmenin Kadını’nda, Sophie’nin Seçimi’nde, daha başka bir dizi güzel yapıtta bizi hiç düşkırıklığına uğratmadı; tersine, sevinçten havalara uçurdu yeteneğiyle.
Şimdi adını unuttuğum bir Avustralya filminde, oralı bir orta sınıf aile kadınını öyle inanılmaz oynuyordu ki, eli yüzü davranışları, o kadar iyi bilmesem de, Avustralya ağzı İngilizce’siyle gerçek bir mutluluk kaynağıydı.
Kırk yıllık İtalyan westerni kahramanı Clint Eastwood’un hem yönetip hem birlikte oynadığı filmde de öyle.
Günümüz sinemasının ağzımıza sürdüğü biberler yüzünden, onun karşıkonmaz çekimine karşın, ürke ürke gittik sanat yoldaşım Nilgün’le Tersyüz’e. Gitmez olaydık.
Nicolas Cage denen Amerikan tohumunun tek bir kopyasına dayanamazken, yönetmeyen, iki örnek çıkarmasın mı karşımıza!
Gerçek bir beyin- ağız sürgününün ardından, Meryl de düzeysizliğe ayakuydurdu, film rezillikler içinde sona erdi.
Buna karşılık, Virgina Woolf’un yaşamından yapıtlarından esinlenerek yazalıp çekilmiş Saatlar sanat adını verdiğimiz şeye eksiksiz yakışan bir yapıttı.
Michael Cunningham’ın filme bakınca Pulitzer Ödülü’nü bileğinin hakkıyla kazandığı anlaşılan romanından yola çıkılarak tasarlanmış çekimöyküsüne dayanıyor – ne yazık ki bu işi başaran insan kardeşimin adını belleyemedim, ama bu filme nasılsa bir daha gider, öğrenirim.
Virginia Woolf’’un Mrs Dalloway’i yazdığı ünlerde başlayıp, evlerinin yakınlarındaki akarsuda canına kıymasıyla sona erecek zaman kesitinde, üç ayrı evde, üç kadının yaşadıkları saatları anlatıyor filmi.
Üç ev, üç mutsuz kadın, üç ayrı dönem: yüzyılın başları, ortası, 2001.
Bu üç ayrı dönemdeki kadınları canlandırmak üzere seçilen oyuncuların berense, düşünsel, duygusal sıradışılıkları; zaten filmdeki rol dağımı kusursuz: hizmetçilerden çocuklara, erkeklere dek herkes yerli yerinde, son derece çağrışımlı; herkes işini insanı sanatın arıtıcılığıyla havalara uçurtacak kadar başarılı.
İkinci kadının yüzüstü bırakılmış, duyarlı –sonradan yazar, ozan olacak – oğlunu canladıran Ed Harris soluk kesici; Virginia’nın kocasını oynayan, adını yazmaya fırsat bulamadığım sıradışı insan da öyle.
Yönetmen Stephen Daldry işini , olması gerektiği gibi biliyor: bu filmi yatırılan paraları, emekleri boşa harcamamış Tersyüz’deki gibi.
Meryl’le Harris’i, Virginia’yla kocasını, Laura Brown’la kocasını, oğlunu, belki kanser tanısı konup bir daha hastaneden çıkamayacak çarpıcı kadın komşunu izlemek yeryüzünde tadılabilecek hazların en inceleriydi.
Hoyrat yetiştirilmiş, hoyrat bırakılmış, dolayısıyla kadınlarınkine denk bir yalnızlık içinde yaşayan erkeklerden – onları bu hâle ne yazık ki işte o yaralı bereli, sevgisiz, mutsuz kadınlar, anneler getirdi, getiriyor – umut kesen kadınların birbirlerine yönelişleri, tensel hazzı da, sevgiyi de birbirlerinde arayışlarını Cunningham da, Daldry de, başka bir deyişle, iki erkek, kusursuz sezip yansıtmışlar.
Kendinize şölen vermek üzere, umarım gösterimden kalkmadan bu acı, onurlu şiiri görüp tadarsınız.
Sonra, Geyik Avcısı’nda, Fransız Teğmenin Kadını’nda, Sophie’nin Seçimi’nde, daha başka bir dizi güzel yapıtta bizi hiç düşkırıklığına uğratmadı; tersine, sevinçten havalara uçurdu yeteneğiyle.
Şimdi adını unuttuğum bir Avustralya filminde, oralı bir orta sınıf aile kadınını öyle inanılmaz oynuyordu ki, eli yüzü davranışları, o kadar iyi bilmesem de, Avustralya ağzı İngilizce’siyle gerçek bir mutluluk kaynağıydı.
Kırk yıllık İtalyan westerni kahramanı Clint Eastwood’un hem yönetip hem birlikte oynadığı filmde de öyle.
Günümüz sinemasının ağzımıza sürdüğü biberler yüzünden, onun karşıkonmaz çekimine karşın, ürke ürke gittik sanat yoldaşım Nilgün’le Tersyüz’e. Gitmez olaydık.
Nicolas Cage denen Amerikan tohumunun tek bir kopyasına dayanamazken, yönetmeyen, iki örnek çıkarmasın mı karşımıza!
Gerçek bir beyin- ağız sürgününün ardından, Meryl de düzeysizliğe ayakuydurdu, film rezillikler içinde sona erdi.
Buna karşılık, Virgina Woolf’un yaşamından yapıtlarından esinlenerek yazalıp çekilmiş Saatlar sanat adını verdiğimiz şeye eksiksiz yakışan bir yapıttı.
Michael Cunningham’ın filme bakınca Pulitzer Ödülü’nü bileğinin hakkıyla kazandığı anlaşılan romanından yola çıkılarak tasarlanmış çekimöyküsüne dayanıyor – ne yazık ki bu işi başaran insan kardeşimin adını belleyemedim, ama bu filme nasılsa bir daha gider, öğrenirim.
Virginia Woolf’’un Mrs Dalloway’i yazdığı ünlerde başlayıp, evlerinin yakınlarındaki akarsuda canına kıymasıyla sona erecek zaman kesitinde, üç ayrı evde, üç kadının yaşadıkları saatları anlatıyor filmi.
Üç ev, üç mutsuz kadın, üç ayrı dönem: yüzyılın başları, ortası, 2001.
Bu üç ayrı dönemdeki kadınları canlandırmak üzere seçilen oyuncuların berense, düşünsel, duygusal sıradışılıkları; zaten filmdeki rol dağımı kusursuz: hizmetçilerden çocuklara, erkeklere dek herkes yerli yerinde, son derece çağrışımlı; herkes işini insanı sanatın arıtıcılığıyla havalara uçurtacak kadar başarılı.
İkinci kadının yüzüstü bırakılmış, duyarlı –sonradan yazar, ozan olacak – oğlunu canladıran Ed Harris soluk kesici; Virginia’nın kocasını oynayan, adını yazmaya fırsat bulamadığım sıradışı insan da öyle.
Yönetmen Stephen Daldry işini , olması gerektiği gibi biliyor: bu filmi yatırılan paraları, emekleri boşa harcamamış Tersyüz’deki gibi.
Meryl’le Harris’i, Virginia’yla kocasını, Laura Brown’la kocasını, oğlunu, belki kanser tanısı konup bir daha hastaneden çıkamayacak çarpıcı kadın komşunu izlemek yeryüzünde tadılabilecek hazların en inceleriydi.
Hoyrat yetiştirilmiş, hoyrat bırakılmış, dolayısıyla kadınlarınkine denk bir yalnızlık içinde yaşayan erkeklerden – onları bu hâle ne yazık ki işte o yaralı bereli, sevgisiz, mutsuz kadınlar, anneler getirdi, getiriyor – umut kesen kadınların birbirlerine yönelişleri, tensel hazzı da, sevgiyi de birbirlerinde arayışlarını Cunningham da, Daldry de, başka bir deyişle, iki erkek, kusursuz sezip yansıtmışlar.
Kendinize şölen vermek üzere, umarım gösterimden kalkmadan bu acı, onurlu şiiri görüp tadarsınız.
12 Mart 2003 Çarşamba
POLANSKİ’DEN GAVRAS’A ALAMAYACAĞI DERS
Rastlantı bu yana, Gavras’ın Amin’inin hemen ardından Polanski’nin Piyanist’i gösterime girdi.
Çıkış noktaları aynı: 2.Dünya Savaşı, Naziler, ettikleri.
Üstelik ikisi de yaşanmış anılara dayalı; ilkinde iyi niyetli, can gözünü, çağdışı, insanlıkdışı kavramlar, ulus, çıkar, onur uğruna bile bile kapatmış bir kimyacı vardı; buradaysa,ezilmek, yok edilmek, aşağılanmak üzere seçilmişlerden, Yahudilerden biri, hem de bir piyano yorumcusu.
Kalabalık bir aile, Polonya’da, Varşova’da yaşıyor; baba da kemancı.
Sıradan Buyurganlık’ın adım adım ortaya çıkışı, zaten bütün bireylerin kişilik yapılarında uyumakta olan bütün çirkinliklerin rahatça, göğüsleri gere gere uygulamaya sokuluşu.
Cerrahlıkla yola çıkıp evrenin, dünyanın, insanın, canlı cansız bütün varlıkların yapılarını, düzeneklerini, işleyişlerini inceleyip anlamaya, sonra elbet anlatmaya geçmiş olan Henri Laborit, bizde de gösterilmiş olan, adını ve yüzünü gördüyseniz bile unutmuş olacağınız Alain Resnais’yle çevirdikleri ortak film Amerika’daki Amcam (Uzak Akrabam) filminde, beyaz deney fareleriyle insanların nasıl birbirlerine benzer yapılara sahip olduklarını, nasıl benzer davranışlarda bulunduklarını gösteriyordu.
Aç susuz ve yalnız bırakılan fareye , düdük ve ışıklı uyarıların ardından, kafesinin yan bölmesinde bunlar veriliyor; belleyip koşullandıktan sonra, ışık-düdük-yiyecek oyunu sürerken, ikinci bölmenin altına akım veriliyor; böylece üçlüye ceza ekleniyor. Farecik çağrıya birkaç kez düştükten sonra, belliyor, artık koşmamaya başlıyor; yaşama küsüp kafesinin ortasına çöküyor; ruh çöküntüsü içinde tüyleri soluyor, dökülüyor, miğdesinde yaralar açılıyor, iş uzarsa kansere yakalanıyor.
Derken kafesin kapısı açılıp içeri ikinci fareyi bırakıyorlar; ortada bezgin bekleyen yeni gelenin tepesine çullanıyor: yiyecek içecek vermeyen, ayaklarının altına elektrik veren bu besbelli.
Sıradan Buyurganlığın, Zorbalığın bundan daha iyi, daha dolaysız anlatımı olamaz.
Polanski’nin yetenekli olduğuna kuşku yok; Çin Mahallesi’ni, Tess’i gördüyseniz, bizim gibi unutamamışsınızdır.
Ama sinema dünyasında yetenekli olmak yetmiyor elbet; filmin parasını başkası verdiğinden, çekilecek öyküyü de çoğu kez o seçiyor.Gavras’ın ucuz , uyutucu masalında da böyle olmuştur sanırım.
Polanski’nin ilk kozu, filme para yatıran üç kişiden biri olması; öbür kişilerden biriyse , Fransız sinema sanatının ünlü adı Alain Sarde.
Dolayısıyla, yaşanmış, yalanı dolanı olmayan bir öyküden, piyano yorumcusunun öyküsünden yola çıkıyorlar.
Güzelim Varşova’da, güzelim insanların yaşamının adım adım cehenneme çevrilişi; umutsuzluğun ağır ağır çöküşü; daha dün kapınızın hemen yanındaki dairede, evde yaşayanların, uzaklardan gönderilmiş sıradan saldırganların çağrılarına seve seve ayak uydurup ikinci elden işkencecilere dönüşmeleri; ancak olanaksızın, umutsuzun göbeğinde, dirim çekirdeğinde varolmayı sürdüren temel güdünün,sevi’nin bu tarlada bile kök salıp yeşermeye çalışması.
Kısacası, Polanski, sanatın ayrıntıda olduğunu çok iyi biliyor; bilmek bir şey değil, bilen çok vardır belki, sanırım Costa Gavras da biliyor: ama Roman insanın içini yeniden insanlık onuruyla, bilinçli olma sevinciyle doldururken, Costa göz göre göre yalan söylemenin azabını çektiriyor.
Fillin sonlarında, inanılması güç olayların ardından, artık çöküşe geçmiş Almanların hem ayaklanan Polonyalılarla, hem yaklaşan Ruslarla çarpıştıkları günlerde, tank ateşiyle delik deşik edilen evlerden birinde, günlerdir aç susuz kalmış piyano yorumcusunun çakı gibi bir Alman subayıyla karşılaşması var; bizimki elindeki kutuyu açmaya uğraşırken, öbürü ondan, beklenmedik gibi gözüken, ama aslında çarpıtılmasak hepimizin içinde yatan temel dürtüyle, bir şey çalmasını istiyor: ve katille – zorla katil yapılmışla – kurban, müziğin yüceliğinde buluşuyorlar.
Müziksever Nazi, kaçınılmaz mantık gereği, Polonyalı Yahudi’yi besleyip kurtardıktan, paltosunu da bıraktıktan sonra, bir Rus toplama yerinde can veriyor.
Evet, asıl hastalık, belli ki, anavatanın, ana sevgisinin yerine, ANAMAL’a tapınmayı geçirmekle başlamış, bu yüzden sürüyor.
Azıcık yeteneği bulunan yazarların, öğretim üyelerinin, televizyon yorumcularının, artık önce kendi canları için, anamalcıların kıçını yalamayı bırakıp Polanski kadar dürüst konuşmaya dönmeleri gerekiyor.
Cumhuriyet, 12.3.2003
Çıkış noktaları aynı: 2.Dünya Savaşı, Naziler, ettikleri.
Üstelik ikisi de yaşanmış anılara dayalı; ilkinde iyi niyetli, can gözünü, çağdışı, insanlıkdışı kavramlar, ulus, çıkar, onur uğruna bile bile kapatmış bir kimyacı vardı; buradaysa,ezilmek, yok edilmek, aşağılanmak üzere seçilmişlerden, Yahudilerden biri, hem de bir piyano yorumcusu.
Kalabalık bir aile, Polonya’da, Varşova’da yaşıyor; baba da kemancı.
Sıradan Buyurganlık’ın adım adım ortaya çıkışı, zaten bütün bireylerin kişilik yapılarında uyumakta olan bütün çirkinliklerin rahatça, göğüsleri gere gere uygulamaya sokuluşu.
Cerrahlıkla yola çıkıp evrenin, dünyanın, insanın, canlı cansız bütün varlıkların yapılarını, düzeneklerini, işleyişlerini inceleyip anlamaya, sonra elbet anlatmaya geçmiş olan Henri Laborit, bizde de gösterilmiş olan, adını ve yüzünü gördüyseniz bile unutmuş olacağınız Alain Resnais’yle çevirdikleri ortak film Amerika’daki Amcam (Uzak Akrabam) filminde, beyaz deney fareleriyle insanların nasıl birbirlerine benzer yapılara sahip olduklarını, nasıl benzer davranışlarda bulunduklarını gösteriyordu.
Aç susuz ve yalnız bırakılan fareye , düdük ve ışıklı uyarıların ardından, kafesinin yan bölmesinde bunlar veriliyor; belleyip koşullandıktan sonra, ışık-düdük-yiyecek oyunu sürerken, ikinci bölmenin altına akım veriliyor; böylece üçlüye ceza ekleniyor. Farecik çağrıya birkaç kez düştükten sonra, belliyor, artık koşmamaya başlıyor; yaşama küsüp kafesinin ortasına çöküyor; ruh çöküntüsü içinde tüyleri soluyor, dökülüyor, miğdesinde yaralar açılıyor, iş uzarsa kansere yakalanıyor.
Derken kafesin kapısı açılıp içeri ikinci fareyi bırakıyorlar; ortada bezgin bekleyen yeni gelenin tepesine çullanıyor: yiyecek içecek vermeyen, ayaklarının altına elektrik veren bu besbelli.
Sıradan Buyurganlığın, Zorbalığın bundan daha iyi, daha dolaysız anlatımı olamaz.
Polanski’nin yetenekli olduğuna kuşku yok; Çin Mahallesi’ni, Tess’i gördüyseniz, bizim gibi unutamamışsınızdır.
Ama sinema dünyasında yetenekli olmak yetmiyor elbet; filmin parasını başkası verdiğinden, çekilecek öyküyü de çoğu kez o seçiyor.Gavras’ın ucuz , uyutucu masalında da böyle olmuştur sanırım.
Polanski’nin ilk kozu, filme para yatıran üç kişiden biri olması; öbür kişilerden biriyse , Fransız sinema sanatının ünlü adı Alain Sarde.
Dolayısıyla, yaşanmış, yalanı dolanı olmayan bir öyküden, piyano yorumcusunun öyküsünden yola çıkıyorlar.
Güzelim Varşova’da, güzelim insanların yaşamının adım adım cehenneme çevrilişi; umutsuzluğun ağır ağır çöküşü; daha dün kapınızın hemen yanındaki dairede, evde yaşayanların, uzaklardan gönderilmiş sıradan saldırganların çağrılarına seve seve ayak uydurup ikinci elden işkencecilere dönüşmeleri; ancak olanaksızın, umutsuzun göbeğinde, dirim çekirdeğinde varolmayı sürdüren temel güdünün,sevi’nin bu tarlada bile kök salıp yeşermeye çalışması.
Kısacası, Polanski, sanatın ayrıntıda olduğunu çok iyi biliyor; bilmek bir şey değil, bilen çok vardır belki, sanırım Costa Gavras da biliyor: ama Roman insanın içini yeniden insanlık onuruyla, bilinçli olma sevinciyle doldururken, Costa göz göre göre yalan söylemenin azabını çektiriyor.
Fillin sonlarında, inanılması güç olayların ardından, artık çöküşe geçmiş Almanların hem ayaklanan Polonyalılarla, hem yaklaşan Ruslarla çarpıştıkları günlerde, tank ateşiyle delik deşik edilen evlerden birinde, günlerdir aç susuz kalmış piyano yorumcusunun çakı gibi bir Alman subayıyla karşılaşması var; bizimki elindeki kutuyu açmaya uğraşırken, öbürü ondan, beklenmedik gibi gözüken, ama aslında çarpıtılmasak hepimizin içinde yatan temel dürtüyle, bir şey çalmasını istiyor: ve katille – zorla katil yapılmışla – kurban, müziğin yüceliğinde buluşuyorlar.
Müziksever Nazi, kaçınılmaz mantık gereği, Polonyalı Yahudi’yi besleyip kurtardıktan, paltosunu da bıraktıktan sonra, bir Rus toplama yerinde can veriyor.
Evet, asıl hastalık, belli ki, anavatanın, ana sevgisinin yerine, ANAMAL’a tapınmayı geçirmekle başlamış, bu yüzden sürüyor.
Azıcık yeteneği bulunan yazarların, öğretim üyelerinin, televizyon yorumcularının, artık önce kendi canları için, anamalcıların kıçını yalamayı bırakıp Polanski kadar dürüst konuşmaya dönmeleri gerekiyor.
Cumhuriyet, 12.3.2003
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
