Emekçi Bayramı’nı, geçen yıl Küba’da yaşamak istemiş, ama zamanında yer ayırtamadığımız için başaramamış, ancak bir hafta sonra gidebilmiştik. Bu yıl vaktinde davrandık, 25 Nisan’da oradaydık
1 Mayıs sabahı saat altıda uyandım, İspanyolca anlayamasam da hemen televizyonu açtım; ortalık karanlıktı, ama bütün sokaklar cıvıl cıvıl insan doluydu; kırmızı gömleklerini giymiş, ellerinde çeşitli bez ya da kartonlar taşıyan her yaştan Kübalı heyecanla anlatıyordu. Saat 7’de Sevil’i, Nilgün’ü ve Sevgi’yi kaldırdım, 8’de otobüse binip Devrim Alanı’na yollandık; yerli kılavuzumuz Yuri Nápoles başından uyarmıştı, araçla alana gidemeyecek, bir yerden sonra yürüyecektik.
Küresel ısınma etkisini göstermişti, hava geçen yıla oranla 5-6 derece daha sıcaktı, o yüzden , kılavuzumuzun kestirimine göre akşam 5’e dek sürebilecek kutlamayı göze alamayıp konukevine döndüm, televizyonun başına geçtim; ama Nilgün’le Sevgi fotoğraf, Sevil de videoyu alıp kalabalığa daldılar.
Küba’ya giderken, gittikçe iyileşen Fidel Castro’nun belki şenliğe katılacağını umuyorduk; öyle olamadı, kardeşi Raul geldi Kübalı ve dünyalı emekçileri selamlamaya. Kübalılar ölçüyü, tutarlılığı çoktan bulup yürürlüğe koymuşlar: Devrimin ikinci adamı, abisinin yerine konuşmadı, 75 yaşında, dimdik kürsüde durmakla yetindi.
Bu yıl iki ana izlek seçilmişti şenliğe: Miami’ye göçmüş Kübalıların ABD’nin güdümünde yürüttükleri yıkıcı eylemleri araştırmak üzere bu ülkeye gelen 5 Yurtsever’in salıverilmesi ve Fidel Castro’ya yönelik 638 öldürme girişiminin çoğunda yer almış azılı kıyımcı Dr. Posada’nın yargıç önüne çıkartılıp yargılanması çağrısı.
Elimizdeki 5-6 belgeselde 1 Mayıs’larda ya da başka açıkhava toplantılarında Devrim Alanı’nın ve Havana sokaklarının nasıl insan kaynadığını görmüştük elbet; ama buna canlı katılmak başka bir şey! Toplumcu ülküyü yürürlüğe koyup 50 yıllık amansız ABD kuşatmasına karşın insanlarına yaşama sevinci, gönüllü eşitlik sağlayabilmiş Fidel ve arkadaşları, sözün gerçek anlamında şu acımasız amansız anamalcı soygun dünyasında olanaksızı başarmışlar. Ürünlerini diledikleri gibi satamayan, istediklerini alamayan Kübalılar, bin bir kısıtlama içinde, örneğin kendi bilgisayarlarını yapmayı becermiş, en uzak köye bile sağlığı da, çağdaş bilimsel eğitimi de götürmeyi başarmışlar; o yüzden, Devrim Alanı’nda yaşlı bir Kübalı Sevgi Tanın’a sokulup: Yaşasın Mustafa Kemâl diye bağırabildi.
Küba gezimizin son günü öğleden sonrası boştu, bizim kızlar Havana’ya dolaşmaya indi, ben yine konukevinde kaldım; bir ara, kapının önüne bağırıp çağırmadan bir cankurtaran yanaştı, içinden beyaz gömlekli 4-5 kişi indi, ellerinde çanta, sedye; belli ki biri hastalanmıştı; asansörle belki 6. kata çıktılar, yarım saat sonra indiler, sanırım hastayı odasında iyileştirmişlerdi. Hemen yanımdaki masaya oturdular, konukevindeki yöneticilerden hanım da kâğıtlarıyla yanlarına. O arada, sabahtan beri döşemeyi ya da masaları, orayı burayı silip temizleyen hanım da gidip geliyor; herkes birbiriyle en küçük bir astlık-üstlük belirtisi göstermeden konuşuyor, dahası öpüşüyor. Yanlarında duran hekim çantasını ya da sedyeyi kim yakınsa kapıp götürüyor. Çünkü temel hizmetler paylaşıldıktan sonra, Fidel ayda 30 dolar alıyorsa, o temizlikçi kadın da 20 alıyor.
*
Küba’ya giderken aklımız yurdumuzdaydı elbet; Büyükanıt’la Sezer’in yerinde uyarılarından sonra, 14 Nisan’da Tandoğan’ı dolduran yığınlar, 29 Nisan’da Çağlayan’ı da al bayraklarla donatacak mıydı? Cumhurbaşkanlığı seçimi nasıl sonuçlanacaktı? Kısıtlı haber alma olanaklarına karşın, öncelikle cep telefonu aracılığıyla, 27 Nisan’daki Genelkurmay Başkanlığı uyarısını da, Çağlayan coşkusunu da, ilk seçimde 367’nin bulunmadığını öğrenebildik
Ancak, yurdumun tepesindeki büyük tehlike sürüyor: içlerinde onca hukukçu bulunmasına karşın, CHP Kanadoğlu’nun uyarısına aldırmayıp erken seçim kararına katıldı; şimdi, varımız yoğumuz satılırken, son anda başka bir oyunla Cumhuriyetimizin temeline dinamit koyup başkanlık dizgesine geçişi sağlayacak Anayasa değişikliği bir çırpıda 374 oyla kabul edilirken, topluma umut diye elde edecekleri koltuklardan başka bir şey düşünmeyen DSP ile CHP’nin birleşmesi sunuluyor!
Alanları dolduran milyonlar asıl tehliken ayrımında, ABD’ye, AB’ye ve bütün uzantılarına hayır, yeniden tam bağımsız Türkiye diye haykırırken, kürsüden bağıranlar, gazeteler, televizyonlar yurdumuzun bu duruma düşürülmesine, varımızın yoğumuzun talan edilmesine izin veren yasaların çoğunu onaylayıp yürürlüğe koymuş iki partinin, CHP ile DSP’nin yalancıktan da olsa birleşmesini umut diye göstermeyi sürdürüyor.
Türkiye en az 4 milyon kişi artmış; ama bunlar seçmen olarak kütüklerde gözükmüyor. Bir de seçimi 22 Temmuz’da, yaz sıcağında yapacaklar.
Bakalım bütün bu çirkin oyunların altından yurdumuzu esenliğe götürecek bir sonuç çıkarabilecek miyiz?
16 Mayıs 2007 Çarşamba
18 Nisan 2007 Çarşamba
İŞGÂL ÖRGÜTLERİ: CİA-NATO-AB”
AsyaŞafak yayınları, Erol Bilbilik’in yeni kitabını bu adla bastı; adından anlaşılacağı üzere, cicili bicili “küreselleşme”, “özgürleştirme”, “demokrasi getirme” sözlerinin ardına gizlenen bir avuç gözü dönmüş Batılı katilin hastalıklı kafalardan binlerce yıldır çıkmayan, çıkmasına izin verilmeyen “”bütün dünyaya egemen olma” düşlerini hangi örgütler aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştıklarını, dolayısıyla bütün dünyayı allak bullak edip kana buladıklarını anlatıyor. Kitaptan birkaç satırı birlikte okuyalım:
“Küreselleşmenin Gelecek Haritası 2005 Raporu, aynı yıl Başkan Bush’a sunulmuştur.
CİA’ düşünce kuruluşu Ulusal İstihbarat Konseyi’nin 2020 yılında dünyanın nasıl olacağını öngören senaryoları içeren bir rapor hazırlamıştır.
ABD, 11 Eylül 2001 saldırısının ardından Savunma Stratejisi Belgesi’nin yenilemiş, yeni belge 18 Mart 2005’te, Savunma Bakanı Rumsfeld’in imzasıyla yayınlanmıştır.
Belge şu temel esasları içermektedir:
1- ABD şu anda bir savaş içindedir. Her ulustan önce kendini korumak zorundadır. ABD Anayasası’nın gereği de budur.
2- ABD’nin egemenliği dünyadaki bütün ulusların egemenliğinin üstündedir. ABD dünyanın en egemen gücüdür.
Bu nedenle;
* Avrupa, Ortadoğu, Doğu, Orta ve Kuzey Asya’da kendisine rakip eşdeğerde bir gücün oluşmasına kesinlikle izin vermeyecektir.
*Dünyada hiçbir güç, ABD’nin küresel hareket yeteneğini karada, denizde, havada ve sanal uzayda engelleyemeyecektir.
* Tehlikeler oluşmadan, daha gelişme aşamasında saptanacak ve ABD, NATO, BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlara bağlı kalmaksızın, tek başına alacağı kararla, ‘Önleyici Vuruş’la bu tehlikeleri ortadan kaldıracaktır.
3- ABD ulusal güvenlik sorunların çözmek için öbür uluslarla işbirliği yapacak, ancak bu ülkeler aşağıdaki 7 temel ölçüte kesinlikle uyacaktır:
* ABD’nin üst egemenliğine bağlı olma koşuluyla ulus devletlerin güçlendirilmesi;
* Demokrasinin yerleştirilmesi;
* Serbest piyasa ile rekabetçi pazarın korunması;
* ABD’nin hareket yeteneğinin hiçbir yerde engellenmemesi;
* Dünyanın önemli bölgelerinde egemenlik kurmaya kalkışılmaması;
* ABD’nin uluslar arası yükümlülüklerinin yerine getirilmesinin maliyetini yükseltici girişimlerde bulunulmaması.”
Bu kadarı bile, bütün dünyayı amansızca sömürmeye alışmış Batıl anamalcılar arasında tartışmasız imparator olmaya özenen ABD’nin niyetini de, başvuracağı yöntemleri de açıkça gözler önüne seriyor. Tamam seriyor elbet, ama bu akıldışı, doğadışı tasarının kurbanı olacak ülke ve uluslar neden buna karşı çıkmıyor, varlıklarını korumak üzere gereken tepkiyi göstermiyor, gösteremiyor?
Bunun nedenlerini daha başka henüz satılmamış, sapıtmamış gerçek yurt, insanseverlerin yanında, sevgili Erol Manisalı¸ hem de bu gazetede, yıllardır yılmadan haftada iki kez yazıyor; Irak ya da Afganistan’daki gibi doğrudan silahlı güce bile gerek kalmaksızın, şu ünlü sivil toplum örgütleri aracılığıyla, yerli suçortaklarının işbirliğiyle ülkemizin nasıl paramparça edilip ele geçirilmek istendiği anlatıyor. Ama ne yazık ki, bütün bu oyunların görülmemesi için, basılı ve görsel iletişim araçlarıyla 24 saat beyinler yıkanıyor
Neyse ki, doğanın, evrenin temel yasası, etkiye-tepki kesintisiz işliyor; tek tek bireylerin ömürleri açısından uzun, ama toplumsal tarih açısından kısa sürelerde, alınan bütün önlemlere karşın uyanış engellenemiyor.
14 Nisan’da, Ankara’da, Tandoğan alanında, oraya açılan bütün yollarda, Anıtkabir’de toplanan yurdumun soylu, bilinçli insanları, Ataları’na yakışan varlıklar olduklarını göstermek üzere, sevgili Erol Bilbilik’in andığı bütün o “işgâl örgütleri” ne ve uzantılarına, gözlerini kırpmadan karşı çıktıklarını dünyaya haykırmışlardır!
Ne mutlu, Türküm diyene!
Cumhuriyet, 18.4.2007
“Küreselleşmenin Gelecek Haritası 2005 Raporu, aynı yıl Başkan Bush’a sunulmuştur.
CİA’ düşünce kuruluşu Ulusal İstihbarat Konseyi’nin 2020 yılında dünyanın nasıl olacağını öngören senaryoları içeren bir rapor hazırlamıştır.
ABD, 11 Eylül 2001 saldırısının ardından Savunma Stratejisi Belgesi’nin yenilemiş, yeni belge 18 Mart 2005’te, Savunma Bakanı Rumsfeld’in imzasıyla yayınlanmıştır.
Belge şu temel esasları içermektedir:
1- ABD şu anda bir savaş içindedir. Her ulustan önce kendini korumak zorundadır. ABD Anayasası’nın gereği de budur.
2- ABD’nin egemenliği dünyadaki bütün ulusların egemenliğinin üstündedir. ABD dünyanın en egemen gücüdür.
Bu nedenle;
* Avrupa, Ortadoğu, Doğu, Orta ve Kuzey Asya’da kendisine rakip eşdeğerde bir gücün oluşmasına kesinlikle izin vermeyecektir.
*Dünyada hiçbir güç, ABD’nin küresel hareket yeteneğini karada, denizde, havada ve sanal uzayda engelleyemeyecektir.
* Tehlikeler oluşmadan, daha gelişme aşamasında saptanacak ve ABD, NATO, BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlara bağlı kalmaksızın, tek başına alacağı kararla, ‘Önleyici Vuruş’la bu tehlikeleri ortadan kaldıracaktır.
3- ABD ulusal güvenlik sorunların çözmek için öbür uluslarla işbirliği yapacak, ancak bu ülkeler aşağıdaki 7 temel ölçüte kesinlikle uyacaktır:
* ABD’nin üst egemenliğine bağlı olma koşuluyla ulus devletlerin güçlendirilmesi;
* Demokrasinin yerleştirilmesi;
* Serbest piyasa ile rekabetçi pazarın korunması;
* ABD’nin hareket yeteneğinin hiçbir yerde engellenmemesi;
* Dünyanın önemli bölgelerinde egemenlik kurmaya kalkışılmaması;
* ABD’nin uluslar arası yükümlülüklerinin yerine getirilmesinin maliyetini yükseltici girişimlerde bulunulmaması.”
Bu kadarı bile, bütün dünyayı amansızca sömürmeye alışmış Batıl anamalcılar arasında tartışmasız imparator olmaya özenen ABD’nin niyetini de, başvuracağı yöntemleri de açıkça gözler önüne seriyor. Tamam seriyor elbet, ama bu akıldışı, doğadışı tasarının kurbanı olacak ülke ve uluslar neden buna karşı çıkmıyor, varlıklarını korumak üzere gereken tepkiyi göstermiyor, gösteremiyor?
Bunun nedenlerini daha başka henüz satılmamış, sapıtmamış gerçek yurt, insanseverlerin yanında, sevgili Erol Manisalı¸ hem de bu gazetede, yıllardır yılmadan haftada iki kez yazıyor; Irak ya da Afganistan’daki gibi doğrudan silahlı güce bile gerek kalmaksızın, şu ünlü sivil toplum örgütleri aracılığıyla, yerli suçortaklarının işbirliğiyle ülkemizin nasıl paramparça edilip ele geçirilmek istendiği anlatıyor. Ama ne yazık ki, bütün bu oyunların görülmemesi için, basılı ve görsel iletişim araçlarıyla 24 saat beyinler yıkanıyor
Neyse ki, doğanın, evrenin temel yasası, etkiye-tepki kesintisiz işliyor; tek tek bireylerin ömürleri açısından uzun, ama toplumsal tarih açısından kısa sürelerde, alınan bütün önlemlere karşın uyanış engellenemiyor.
14 Nisan’da, Ankara’da, Tandoğan alanında, oraya açılan bütün yollarda, Anıtkabir’de toplanan yurdumun soylu, bilinçli insanları, Ataları’na yakışan varlıklar olduklarını göstermek üzere, sevgili Erol Bilbilik’in andığı bütün o “işgâl örgütleri” ne ve uzantılarına, gözlerini kırpmadan karşı çıktıklarını dünyaya haykırmışlardır!
Ne mutlu, Türküm diyene!
Cumhuriyet, 18.4.2007
4 Nisan 2007 Çarşamba
ATATÜRK’ÜN YÜCELİĞİ
İlk bilgi sevgili Mahiye Morgül’den geldi: Avustralya’da yaşayan toplum ve insanbilimci Cânan Ateşçi vermiş haberi:
“Sydney Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde türeyim gözeleri (genler) konusunda çalışan Prof Dr. Smith Brown, yerli halk Aboricinler üzerinde yaptıkları uzun inceleme ve araştırmaların sonunda, onlarla Türklerin türeyim gözelerinin %99 oranında aynı olduğunu ortaya çıkarmışlar; üstelik bu sonuca varmazdan önce, adaya yakın bütün halkları, Hintlileri, Çinlileri, Japonları, Arapları incelemişler. 40 000 yıldır hemen hemen hiç değişmeden yaşayagelmiş Aboricinlerle Türklerin ataları aynı.
Kimi bilim adamları ve tarihçilere göre, bu araştırmanın sonuçları insanlığın uzak tarihine ışık tutmakta, hem de devrim yaratacak nitelikte. Çünkü 1930’da Atatürk’ün öne sürdüğü Türk Tarih Kuramı’nı doğruluyor.”
Bu haberi işin uzmanı Halûk Tarcan’a duyurdum hemen, ondan gelen yanıt da şöyle:
“Güneş balçıkla sıvanmaz!
Kâzım Mirşan’ın haklı olduğu bir kere daha, hem de Batılı araştırmacıların elde sonuçla ortaya çıkmıştır.
1- Mirşan’ın ALTI YARIQ TİGİN adlı kitabının 10 sayfasında Avustralya’da Kimberley’de bulunmuş, KİMBERLEY adı verilmiş yazının Ön-Türkçe olduğu belirtilir, Mirşan bu yazıyı ELİS ESİS OZ diye okumuştur.
Mirşan, yazı konusunda şu bilgiyi verir: ‘…1605 yılında Hollandalılar Avustralya’nın Kuzeybatı kıyılarına çıktıklarında, karşılarında sahipsiz bir kara ve ilkel bir halk buldular. Bu halkın kültürünü İ.Ö. 14 000’e kadar götürebildiler; halk meyve toplayıcı ve avcıydı. Ama şaşılacak şey, bu ilkel(?!) halkın bir yazısı vardı; KİMBERLEY mağaralarına yazılı resimler yapmışlardı; bir uzayadamına benzeyen resmin altında ETRÜSKÇE’de, ÖN-TÜRKÇE’de, ÖN-YUNANCA’da (yâni yine Ön-Türkçe’de), ÖN-MISIRCA’daki harflerle yukarıda andığımız ELİS ESİS OZ tümcesi vardır. Bunun anlamı: KİŞİ OLARAK GÖĞE GEÇME 'dir…’
Uzayadamına benzeyen resim herhalde ‘göğe geçme’ kavramının resmi olarak tasarlanmıştır olsa gerektir…’
2- Bana, 10 yıl kadar önce, Paris’teki adresime, Kültür Ateşeliğimiz’in yönlendirmesiyle Avustralyalı bir araştırmacı gelmiş, Avustralya kıtasının Asya’ya bağlı olduğu dönemde, Türklerin buraya geçmiş olduklarını düşündüklerini söyleyip işbirliği yapmayı önermişti. O günlerde ağır bir göz ameliyatı olacağımdan, endişeler içinde bu öneriyi değerlendirememiş, unutmuştum.
Bugün bur gerçek, Avustralyalı araştırmacıların DNA kıyaslamasıyla ortaya çıkmıştır.
3- Bir büyük gerçek daha var: Dünya tarihini incelemiş, bu konuda 2 000’den fazla kitap okumuş Atatürk ‘ANAYURT VE TÜRK TARİH SAVI’nı öne sürmüştü; bulgular, Atatürk’ün savının doğruluğunu ve Büyük Önder’in üstünyeteneğini kanıtlamaktadır.
Batı’nın bize biçip kaleme aldığı ‘resmi tarihe’ inanmaya devam edecek miyiz?”
Evet, sözün bütün anlamlarında Büyük o insanın elinde ne Kâzım Mirşan okuyup çözdüğü metinler var, ne burada sözü edilen bulgular; ama tıpkı tarihteki benzerleri gibi, kendine, yaşadığı yerküreye, evrene bizim güzelim deyişimizle Can gözüyle bakmayı bildiği ve hiçbir anlık, bireysel çıkar uğruna gördüğünü saklamadığı için, pırıl pırıl dile getirmiş.
Aslında gerçekten şaşırtıcı başarılarla dolu bir tarihsel ve toplumsal evrimin sonunda, insan denen memeli bugün öyle bir yere geldi ki, bir avuç doğal doyumdan yoksun acımasız vebalının sanal istekleri uğruna canlı cansız bütün varlıklarıyla şu güzelim mavi gezegeni evrensel zamanından çokkkk önce sonsuzluğa yollama tehlikesiyle karşı karşıyayız!
Ve ne acıdır, öncelikle parasal gücü, dolayısıyla karar verme, verdikleri kararları sınırsız iletişim araçlarıyla insan kardeşlerine yutturma olanağını ellerinde bulunduranlar gerçek kurtarıcılarına, Mustafa Kemâl Atatürk’e adını bile belleklerden silmek üzere düşmanlar!
Bakalım bu ölüm kalım satrancı nasıl bitecek?
Cumhuriyet, 4 Nisan 2007
“Sydney Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde türeyim gözeleri (genler) konusunda çalışan Prof Dr. Smith Brown, yerli halk Aboricinler üzerinde yaptıkları uzun inceleme ve araştırmaların sonunda, onlarla Türklerin türeyim gözelerinin %99 oranında aynı olduğunu ortaya çıkarmışlar; üstelik bu sonuca varmazdan önce, adaya yakın bütün halkları, Hintlileri, Çinlileri, Japonları, Arapları incelemişler. 40 000 yıldır hemen hemen hiç değişmeden yaşayagelmiş Aboricinlerle Türklerin ataları aynı.
Kimi bilim adamları ve tarihçilere göre, bu araştırmanın sonuçları insanlığın uzak tarihine ışık tutmakta, hem de devrim yaratacak nitelikte. Çünkü 1930’da Atatürk’ün öne sürdüğü Türk Tarih Kuramı’nı doğruluyor.”
Bu haberi işin uzmanı Halûk Tarcan’a duyurdum hemen, ondan gelen yanıt da şöyle:
“Güneş balçıkla sıvanmaz!
Kâzım Mirşan’ın haklı olduğu bir kere daha, hem de Batılı araştırmacıların elde sonuçla ortaya çıkmıştır.
1- Mirşan’ın ALTI YARIQ TİGİN adlı kitabının 10 sayfasında Avustralya’da Kimberley’de bulunmuş, KİMBERLEY adı verilmiş yazının Ön-Türkçe olduğu belirtilir, Mirşan bu yazıyı ELİS ESİS OZ diye okumuştur.
Mirşan, yazı konusunda şu bilgiyi verir: ‘…1605 yılında Hollandalılar Avustralya’nın Kuzeybatı kıyılarına çıktıklarında, karşılarında sahipsiz bir kara ve ilkel bir halk buldular. Bu halkın kültürünü İ.Ö. 14 000’e kadar götürebildiler; halk meyve toplayıcı ve avcıydı. Ama şaşılacak şey, bu ilkel(?!) halkın bir yazısı vardı; KİMBERLEY mağaralarına yazılı resimler yapmışlardı; bir uzayadamına benzeyen resmin altında ETRÜSKÇE’de, ÖN-TÜRKÇE’de, ÖN-YUNANCA’da (yâni yine Ön-Türkçe’de), ÖN-MISIRCA’daki harflerle yukarıda andığımız ELİS ESİS OZ tümcesi vardır. Bunun anlamı: KİŞİ OLARAK GÖĞE GEÇME 'dir…’
Uzayadamına benzeyen resim herhalde ‘göğe geçme’ kavramının resmi olarak tasarlanmıştır olsa gerektir…’
2- Bana, 10 yıl kadar önce, Paris’teki adresime, Kültür Ateşeliğimiz’in yönlendirmesiyle Avustralyalı bir araştırmacı gelmiş, Avustralya kıtasının Asya’ya bağlı olduğu dönemde, Türklerin buraya geçmiş olduklarını düşündüklerini söyleyip işbirliği yapmayı önermişti. O günlerde ağır bir göz ameliyatı olacağımdan, endişeler içinde bu öneriyi değerlendirememiş, unutmuştum.
Bugün bur gerçek, Avustralyalı araştırmacıların DNA kıyaslamasıyla ortaya çıkmıştır.
3- Bir büyük gerçek daha var: Dünya tarihini incelemiş, bu konuda 2 000’den fazla kitap okumuş Atatürk ‘ANAYURT VE TÜRK TARİH SAVI’nı öne sürmüştü; bulgular, Atatürk’ün savının doğruluğunu ve Büyük Önder’in üstünyeteneğini kanıtlamaktadır.
Batı’nın bize biçip kaleme aldığı ‘resmi tarihe’ inanmaya devam edecek miyiz?”
Evet, sözün bütün anlamlarında Büyük o insanın elinde ne Kâzım Mirşan okuyup çözdüğü metinler var, ne burada sözü edilen bulgular; ama tıpkı tarihteki benzerleri gibi, kendine, yaşadığı yerküreye, evrene bizim güzelim deyişimizle Can gözüyle bakmayı bildiği ve hiçbir anlık, bireysel çıkar uğruna gördüğünü saklamadığı için, pırıl pırıl dile getirmiş.
Aslında gerçekten şaşırtıcı başarılarla dolu bir tarihsel ve toplumsal evrimin sonunda, insan denen memeli bugün öyle bir yere geldi ki, bir avuç doğal doyumdan yoksun acımasız vebalının sanal istekleri uğruna canlı cansız bütün varlıklarıyla şu güzelim mavi gezegeni evrensel zamanından çokkkk önce sonsuzluğa yollama tehlikesiyle karşı karşıyayız!
Ve ne acıdır, öncelikle parasal gücü, dolayısıyla karar verme, verdikleri kararları sınırsız iletişim araçlarıyla insan kardeşlerine yutturma olanağını ellerinde bulunduranlar gerçek kurtarıcılarına, Mustafa Kemâl Atatürk’e adını bile belleklerden silmek üzere düşmanlar!
Bakalım bu ölüm kalım satrancı nasıl bitecek?
Cumhuriyet, 4 Nisan 2007
21 Mart 2007 Çarşamba
BATI’NIN KAPKARA YÜZÜ
Biliyorsunuz, “en zor şey, gözünün önündekini görmek”, “çok daha zoru da gördüğünü korkmadan söyleyebilmek” bugün.
Çok sevgili Rauf Denktaş başkanlığındaki Talât Paşa Komitesi, Doğu Perinçek ve inançlı arkadaşları, 2005 yılından beri, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık ve bağımsızlığının sömürgecilere bileğimizin hakkıyla onaylattırıldığı Lozan’da, aslında ABD’nin hepsine dayattığı “Türkler 1915’ten sonra, ve Kurtuluş Savaşı Boyunca Ermenileri kesmiş kıymış sürmüştür” yalanını suratlarına çarpıp aldıkları sözümona meclis kararlarını ayaklarının altına alıp çiğnemek üzere eylemde bulunuyorlardı. Bundan ötürü, tek kurban seçildi, Perinçek düzmece bir yargıdan sonra gülünç-acıklı bir cezaya çarptırıldı; gerçi daha Yargıtay süreci var, ama maskeler düştü, bir türlü usunu başına toplayamayan, yüzyıllardır yetenekli çocuklarının oluşturdukları uygarlığa önce kendi canları için dört elle sarılmayı bilemeyen ağzı salyalı sömürücülerin kapkara yüzleri tabak gibi ortaya çıktı.
Bırakın Türkleri, henüz çıldırmamış bir Amerikalı, Prof. Justin Mc Carthy bile (hey gidi hey! Aynı soyadını taşıyan bir soysuz Amerika’daki, dolayısıyla bütün dünyadaki ilericilerin, devrimcilerin yıllarca başına bela olmuştu!), insanlığın bin bir emekle oluşturduğu hukuk kurallarını açıkça çiğneyerek kendisine: “Peki, Türkler Ermenileri soykırımdan geçirmiştir demek, uluslararası bir yalan mıdır gerçekten?” diye soran kukla yargıca: “Soykırım demek yanlıştır” yanıtını veriyor. “Peki soykırımın tanımını biliyor musunuz?””Elbette, birçok tanımını biliyorum. BM tanımını dayanak alırsanız, hiçbir savaş kırımsız olmaz! Dolayısıyla, savaş koşullarında ‘soykırım’dan söz edilemez!”
Doğu Perinçek’se, Lozan’daki duruşmada, şu güzelim mavi gezegende evrensel koşulların izin verdiği sürece barış içinde, mutlu yaşamak istiyorlarsa başta azgın soyguncu talancı Batılılar, bütün insanlara gerçek bir hukuk uygarlık dersi verdi.
“Varolan yasaya göre suçsuzum. Çünkü soykırım iddiası, Ermeni olayında geçersizdir. Bana uygulanmak istenen, hüküm, Ermeni sorununda ölmüştür. Bu yasa Yahudi soykırımı için uygulanabilir, bu mahkemelerin bileceği iştir. Ama Ermeni sorununda uygulanamaz.
Türkçemizde çok güzel bir söz vardır: Ölmüş eşeğin etinden sucuk yapılmaz!
Bana uygulanmak istenen yasa maddesi, Ermeni Soykırımı açısından ölmüştür, Artık bu ölüyü kaldırmak gereklidir.
Yasanın hukuk açısından yürürlükte olması, uygulanabilir olduğunu göstermez. Yasalar da ölür, gömülürler. Yapılması gereken, kaçınılmaz olarak yapılacak olan budur.
Suçun oluştuğunu saptamak üzere kastım araştırıldı. ‘Ermeni Soykırımı Uluslar arası Bir Yalandır’ derken amacımın ne olduğunu söyleyeyim.
Birinci gerekçe, gerçeğe bağlılık duygusudur.
İkincisi, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, dünyanın geleceğiyle ilgilidir.
Bu yalan, Ermeni sorunuyla ilgili olarak değil, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullanılacaktır. Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye, İran ve Suriye’ye doğru genişletme girişiminde bu yalanın kullanılacağı şimdiden bellidir. Bunda İsviçre’nin, Avrupa’nın bir çıkarı yoktur. İnsanlığın da, Ermeni kardeşlerimizin de bu siyasette bir çıkarı yoktur.”
Savunmasından kısa bir bölümü alabildiğim Doğu Perinçek, ilk bakışta ulusal gibi gözüken bu insanlık dâvâsına giderken, gerek yazılı basında, gerek televizyonlarda, bütün ulusa, siyasal ve toplumsal örgütlere açıkça seslendi: bu benim kişisel yargılanmam değildir, bütün insanlık değerleri, kavramları, gelenekleri yargılanmak isteniyor; gelin hep birlikte gidelim, bütün dünyaya hem ulusal birlik ve dayanışmamızı gösterelim, hem gerçek insan hak ve özgürlüklerinin yerleştirilmesine yardım edelim” dedi; ama bir avuç insanın dışında kimse katılmadı Türkiye’den; Avrupa’da çalışan yaşayan Türklerse, gelen bir iletinin haklı olarak dile getirdiği gibi, “bir hazırlık maçına koşanların” onda, yüzde biri kadardı.
Ne yapalım? Bugünkü eğitim-öğütüm düzensizliğinde Küba gibi talihli ülkelerin dışında, büyük çoğunluk derin uykuda; o zaman iş kalıyor 80 yaşındaki yılmaz insanlık-hukuk savaşçısı Rauf Denktaş ve Doğu Perinçek gibi bir avuç gözüpek öncüye!
İnsanlık adına hepsine sonsuz teşekkür!
Cumhuriyet, 21 Mart 2007.
Çok sevgili Rauf Denktaş başkanlığındaki Talât Paşa Komitesi, Doğu Perinçek ve inançlı arkadaşları, 2005 yılından beri, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık ve bağımsızlığının sömürgecilere bileğimizin hakkıyla onaylattırıldığı Lozan’da, aslında ABD’nin hepsine dayattığı “Türkler 1915’ten sonra, ve Kurtuluş Savaşı Boyunca Ermenileri kesmiş kıymış sürmüştür” yalanını suratlarına çarpıp aldıkları sözümona meclis kararlarını ayaklarının altına alıp çiğnemek üzere eylemde bulunuyorlardı. Bundan ötürü, tek kurban seçildi, Perinçek düzmece bir yargıdan sonra gülünç-acıklı bir cezaya çarptırıldı; gerçi daha Yargıtay süreci var, ama maskeler düştü, bir türlü usunu başına toplayamayan, yüzyıllardır yetenekli çocuklarının oluşturdukları uygarlığa önce kendi canları için dört elle sarılmayı bilemeyen ağzı salyalı sömürücülerin kapkara yüzleri tabak gibi ortaya çıktı.
Bırakın Türkleri, henüz çıldırmamış bir Amerikalı, Prof. Justin Mc Carthy bile (hey gidi hey! Aynı soyadını taşıyan bir soysuz Amerika’daki, dolayısıyla bütün dünyadaki ilericilerin, devrimcilerin yıllarca başına bela olmuştu!), insanlığın bin bir emekle oluşturduğu hukuk kurallarını açıkça çiğneyerek kendisine: “Peki, Türkler Ermenileri soykırımdan geçirmiştir demek, uluslararası bir yalan mıdır gerçekten?” diye soran kukla yargıca: “Soykırım demek yanlıştır” yanıtını veriyor. “Peki soykırımın tanımını biliyor musunuz?””Elbette, birçok tanımını biliyorum. BM tanımını dayanak alırsanız, hiçbir savaş kırımsız olmaz! Dolayısıyla, savaş koşullarında ‘soykırım’dan söz edilemez!”
Doğu Perinçek’se, Lozan’daki duruşmada, şu güzelim mavi gezegende evrensel koşulların izin verdiği sürece barış içinde, mutlu yaşamak istiyorlarsa başta azgın soyguncu talancı Batılılar, bütün insanlara gerçek bir hukuk uygarlık dersi verdi.
“Varolan yasaya göre suçsuzum. Çünkü soykırım iddiası, Ermeni olayında geçersizdir. Bana uygulanmak istenen, hüküm, Ermeni sorununda ölmüştür. Bu yasa Yahudi soykırımı için uygulanabilir, bu mahkemelerin bileceği iştir. Ama Ermeni sorununda uygulanamaz.
Türkçemizde çok güzel bir söz vardır: Ölmüş eşeğin etinden sucuk yapılmaz!
Bana uygulanmak istenen yasa maddesi, Ermeni Soykırımı açısından ölmüştür, Artık bu ölüyü kaldırmak gereklidir.
Yasanın hukuk açısından yürürlükte olması, uygulanabilir olduğunu göstermez. Yasalar da ölür, gömülürler. Yapılması gereken, kaçınılmaz olarak yapılacak olan budur.
Suçun oluştuğunu saptamak üzere kastım araştırıldı. ‘Ermeni Soykırımı Uluslar arası Bir Yalandır’ derken amacımın ne olduğunu söyleyeyim.
Birinci gerekçe, gerçeğe bağlılık duygusudur.
İkincisi, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, dünyanın geleceğiyle ilgilidir.
Bu yalan, Ermeni sorunuyla ilgili olarak değil, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullanılacaktır. Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye, İran ve Suriye’ye doğru genişletme girişiminde bu yalanın kullanılacağı şimdiden bellidir. Bunda İsviçre’nin, Avrupa’nın bir çıkarı yoktur. İnsanlığın da, Ermeni kardeşlerimizin de bu siyasette bir çıkarı yoktur.”
Savunmasından kısa bir bölümü alabildiğim Doğu Perinçek, ilk bakışta ulusal gibi gözüken bu insanlık dâvâsına giderken, gerek yazılı basında, gerek televizyonlarda, bütün ulusa, siyasal ve toplumsal örgütlere açıkça seslendi: bu benim kişisel yargılanmam değildir, bütün insanlık değerleri, kavramları, gelenekleri yargılanmak isteniyor; gelin hep birlikte gidelim, bütün dünyaya hem ulusal birlik ve dayanışmamızı gösterelim, hem gerçek insan hak ve özgürlüklerinin yerleştirilmesine yardım edelim” dedi; ama bir avuç insanın dışında kimse katılmadı Türkiye’den; Avrupa’da çalışan yaşayan Türklerse, gelen bir iletinin haklı olarak dile getirdiği gibi, “bir hazırlık maçına koşanların” onda, yüzde biri kadardı.
Ne yapalım? Bugünkü eğitim-öğütüm düzensizliğinde Küba gibi talihli ülkelerin dışında, büyük çoğunluk derin uykuda; o zaman iş kalıyor 80 yaşındaki yılmaz insanlık-hukuk savaşçısı Rauf Denktaş ve Doğu Perinçek gibi bir avuç gözüpek öncüye!
İnsanlık adına hepsine sonsuz teşekkür!
Cumhuriyet, 21 Mart 2007.
7 Mart 2007 Çarşamba
KÜBA’DA DEVRİMİN TEMELİ: EĞİTİM
“(Beyne) ne ekersen onu biçersin!”
Küba’nın ulusal-düşünsel kahramanı José Marti, “devrimin temeli ekin (kültür) olacak” demiş; Fidel Castro bunu ta başından benimseyip canla başla yürürlüğe koymuş.
Küba José Marti Dostluk Derneği bir söyleşi düzenledi geçende; Küba büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, Selcan Çınar Önal , Şirin Öztürkler “Küba’da eğitim”i ele aldılar. Selcan, anaokulundan üniversiteye dek eğitim-öğretimi anlattı; Şirin, Küba’daki eğitim düzeniyle Türkiye’dekini karşılaştırdı; Abascal da dinleyenlerin bu konuda merak ettikleri öbür ayrıntılara değindi.
Gelin şimdi bu konuda, İgnacio Ramonet’nin “İki Ses Bir Biyografi” adlı kitabında Fidel’in söylediklerine kulak verelim:
“Birkaç ay önce Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği toplantısı yapıldı. Birkaç gün sürdü. ‘Ekinsel istila’dan söz edildi.
Dünyayı aydınlatan, düşün’lerdir. Düşün derken, yalnız adil düşünleri anlıyorum. Dünyaya barış getirebilecek, ciddi savaş tehlikelerini ortadan kaldırabilecek düşünler. Bu yüzden ‘düşün savaşı’ndan söz ediyoruz.
İnsanlar paranın yaşamsal olduğunu düşünüyor. Yanlış. Yaşamsal olan, insanların bilgi ve eğitim düzeyidir. Bilgili, eğitimli pek çok insan Miami’ye göçtü, ama devrim 800 000 nitelikli uzman ve aydın yetiştirdi.
Peki üzülerek neyin ayrımına vardık? Ailesi bilgili, ekine ulaşmış çocuklar en iyi okullara gidiyordu, çünkü o okullara not ortalamasıyla giriliyor. Bu insanlar daha sonra iyi işler buluyor, daha iyi yerlere geliyorlar. Toplumun yönetici çıkaran kesimi hep aynı oluyor.
Bizim toplumcu düzenimizde, yıllar süren çabadan sonra, okuma yazma bilmeyen kalmadı. Herkes en azından 9 yıllık eğitimi bitiriyor. Yine de şunu görüayordum: ayrıcalıklı diyebileceğimiz kesim hep ayrıcalıklı kalıyor,öbürleri, daha dışlanan kesim yine dışlanmış kalıyordu.
1959’dan sonra eğitim dizgesini değiştirdik. Ama bugün öyle bir yere gelindi ki, üniversiteyi bitirmeden herhangi bir şeyi yönetmek olası değil. Ekinden yoksun insanların çocuklarını bekleyen, cezaevleri.
Bunu düzeltmek için tam bir devrime giriştik. Durumu tersine çeviriyoruz. Bunu yaparken, iyi okullara gidenlerin fırsatları da ellerinden alınmıyor elbet. Onlar da devrimci. Ama üniversite eğitimini bütün ülkeye yayıyoruz. Dokuzuncu sınıfı bitirmiş, çeşitli nedenlerle ilerisini okuyamamış, çalışmayan bütün 17-30 yaş arası gençlere parasal yardımda bulunup okutuyoruz. 2001 Eylül’ü ile 2005 Eylül’ü arasında, bu gençlerin 45 000’den fazlası üniversiteye gitti. N devrimci onlar olacak. Bu onlara, yaşamın tanıdığı ikinci fırsat.
Bir inceleme yaptırdım, cezaevlerindeki insanların yalnız %2’si yönetici ya da aydın çocuğuydu. Bunun üzerine her şeye değiştirmeye karar verdik: Sanat eğitmeni yetiştiren okullar açtık, buralarda toplumsal dağılım çok başka. Okumayan, çalışmayan insanlar şildi bu okullara gidiyor. 70 000 kişi daha girecek. Bunu yaygınlaştırıyoruz. Okulumuz, televizyonumuz, bilgisayarımız var zaten. Yeni okul yapmaya gerek yok. Gereken tek şey, birinci sınıfın coğrafya, matematik öğretmeni. En iyi öğretmeni buluyor, ders verdirip filme çekiyor, 50-100 000 kasede kopyalıyoruz. En iyi ders veren, konuyu en iyi bilen, en iyi öğretendir.
Belli bir iş kolunda çalışanların azaltılması mı gerekli? Aylık kazancını öde, okula yolla.
958 üniversite merkezimiz var, 169’u kentlerde, 84’ü şeker işletmesi konutlarında; 18’i merkez cezaevlerinde.
Her şey birbirine bağlı: bilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar, içme suyu-elektrik eksikliği, çölleşme, iklim değişimi, ormanların yok olması, seller, kasırgalar, kuraklıklar, toprak kaybı, dirimsel bozulma, salgınlar, bütün öbür ağlatılar.
Ve bütün bunlar, ancak dünya insanlarının beyinlerine doğru bilgilerin ekilmesiyle çözülebilir.
Cumhuriyet, 7 Mart 2007.
Küba’nın ulusal-düşünsel kahramanı José Marti, “devrimin temeli ekin (kültür) olacak” demiş; Fidel Castro bunu ta başından benimseyip canla başla yürürlüğe koymuş.
Küba José Marti Dostluk Derneği bir söyleşi düzenledi geçende; Küba büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, Selcan Çınar Önal , Şirin Öztürkler “Küba’da eğitim”i ele aldılar. Selcan, anaokulundan üniversiteye dek eğitim-öğretimi anlattı; Şirin, Küba’daki eğitim düzeniyle Türkiye’dekini karşılaştırdı; Abascal da dinleyenlerin bu konuda merak ettikleri öbür ayrıntılara değindi.
Gelin şimdi bu konuda, İgnacio Ramonet’nin “İki Ses Bir Biyografi” adlı kitabında Fidel’in söylediklerine kulak verelim:
“Birkaç ay önce Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği toplantısı yapıldı. Birkaç gün sürdü. ‘Ekinsel istila’dan söz edildi.
Dünyayı aydınlatan, düşün’lerdir. Düşün derken, yalnız adil düşünleri anlıyorum. Dünyaya barış getirebilecek, ciddi savaş tehlikelerini ortadan kaldırabilecek düşünler. Bu yüzden ‘düşün savaşı’ndan söz ediyoruz.
İnsanlar paranın yaşamsal olduğunu düşünüyor. Yanlış. Yaşamsal olan, insanların bilgi ve eğitim düzeyidir. Bilgili, eğitimli pek çok insan Miami’ye göçtü, ama devrim 800 000 nitelikli uzman ve aydın yetiştirdi.
Peki üzülerek neyin ayrımına vardık? Ailesi bilgili, ekine ulaşmış çocuklar en iyi okullara gidiyordu, çünkü o okullara not ortalamasıyla giriliyor. Bu insanlar daha sonra iyi işler buluyor, daha iyi yerlere geliyorlar. Toplumun yönetici çıkaran kesimi hep aynı oluyor.
Bizim toplumcu düzenimizde, yıllar süren çabadan sonra, okuma yazma bilmeyen kalmadı. Herkes en azından 9 yıllık eğitimi bitiriyor. Yine de şunu görüayordum: ayrıcalıklı diyebileceğimiz kesim hep ayrıcalıklı kalıyor,öbürleri, daha dışlanan kesim yine dışlanmış kalıyordu.
1959’dan sonra eğitim dizgesini değiştirdik. Ama bugün öyle bir yere gelindi ki, üniversiteyi bitirmeden herhangi bir şeyi yönetmek olası değil. Ekinden yoksun insanların çocuklarını bekleyen, cezaevleri.
Bunu düzeltmek için tam bir devrime giriştik. Durumu tersine çeviriyoruz. Bunu yaparken, iyi okullara gidenlerin fırsatları da ellerinden alınmıyor elbet. Onlar da devrimci. Ama üniversite eğitimini bütün ülkeye yayıyoruz. Dokuzuncu sınıfı bitirmiş, çeşitli nedenlerle ilerisini okuyamamış, çalışmayan bütün 17-30 yaş arası gençlere parasal yardımda bulunup okutuyoruz. 2001 Eylül’ü ile 2005 Eylül’ü arasında, bu gençlerin 45 000’den fazlası üniversiteye gitti. N devrimci onlar olacak. Bu onlara, yaşamın tanıdığı ikinci fırsat.
Bir inceleme yaptırdım, cezaevlerindeki insanların yalnız %2’si yönetici ya da aydın çocuğuydu. Bunun üzerine her şeye değiştirmeye karar verdik: Sanat eğitmeni yetiştiren okullar açtık, buralarda toplumsal dağılım çok başka. Okumayan, çalışmayan insanlar şildi bu okullara gidiyor. 70 000 kişi daha girecek. Bunu yaygınlaştırıyoruz. Okulumuz, televizyonumuz, bilgisayarımız var zaten. Yeni okul yapmaya gerek yok. Gereken tek şey, birinci sınıfın coğrafya, matematik öğretmeni. En iyi öğretmeni buluyor, ders verdirip filme çekiyor, 50-100 000 kasede kopyalıyoruz. En iyi ders veren, konuyu en iyi bilen, en iyi öğretendir.
Belli bir iş kolunda çalışanların azaltılması mı gerekli? Aylık kazancını öde, okula yolla.
958 üniversite merkezimiz var, 169’u kentlerde, 84’ü şeker işletmesi konutlarında; 18’i merkez cezaevlerinde.
Her şey birbirine bağlı: bilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar, içme suyu-elektrik eksikliği, çölleşme, iklim değişimi, ormanların yok olması, seller, kasırgalar, kuraklıklar, toprak kaybı, dirimsel bozulma, salgınlar, bütün öbür ağlatılar.
Ve bütün bunlar, ancak dünya insanlarının beyinlerine doğru bilgilerin ekilmesiyle çözülebilir.
Cumhuriyet, 7 Mart 2007.
7 Şubat 2007 Çarşamba
“AVRASYALI OLMAK”
İletişim ağından dostum Selahattin Erol, geçen gün yolladığı iletilerden birinin başına bir Latin özdeyişi almıştı: “Nedenleri gören kişi talihlidir!.”
İsterseniz küçük bir ekleme yapalım: Nedenleri ve yarattıkları sonuçları görebilen; hele bunları dile getirmeyi GÖZE ALABİLEN hem çok talihlidir, hem de bugünkü küresel soygun içersinde çok talihsiz!
Avar kızı Bânû işte bu ikincilerden; Nobel Barış ve Yazın ödüllerine, o arada Bay Orhan Yamuk’a değinecek oldu, az daha kaynar kazana atılıyordu.
Geçen Pazartesi Avrupa’da çıktığı doğru avını Kuzey İrlanda ve Barış Süreci başlıklı bölümde ele aldı; başta İngilizler, bütün anamalcı sömürgenlerin güzelim dünya halklarını nasıl cicili bicili sözcüklerle kandırdıklarını, tuzağa düşürdüklerini, kışkırtıp birbirlerinin üstüne saldıklarını kısa, öz, çarpıcı görüntü ve tümcelerle anlattı. Bütün dünyayı, o arada şu körolası petrolü tekellerine almak üzere, onca yıldır savaştırdıkları Kuzey ve Güney İrlanda arasında, bir gecede nasıl bir barış(?) süreci başlattıklarını bütün ayrıntılarıyla, silah üretimlikleriyle, insanların beyinlerini yıkayan çorbaya çeviren televizyon ve gazetelerle (ne kadar bizdekine benziyor değil mi) gözümüzün kulağımızın önüne serdi; bütün iş, bizim bunu görmeye razı olup olamayacağımızda.
Truva Yayınları, sevgili Bânû Avar’ın bu çarpıcı dizisinin ilk kitabı “Sınırlar Arasında”’dan sonraki bölümlerini “Avrasyalı Olmak” adıyla bastı. İki ana bölüme ayrılmış kitabın “Avrasya’da Küresel Düşler” bölümünde Dedesinin ülkesi Dağistan’a, Kafkasya’da bir şölene, Nahcivan’a, Bakü’ye, Kiev’e, Kırgızistan’a, Batı Trakya’da ısrarla azınlık sayılan Türkler’in arasına, Sovyetler dağıldıktan sonra bir uçtan öbürüne savrulan Romanya’ya, Gümülcine’ye, İskeçe’ye götürüyor bizi.
“Kıbrıs’ta Türk Olmak” başlıklı bölüm, şöyle başlıyor: “İngiltere Mısır’dan çekilirken, Başbakan Macmillan: ‘Mısır’ı yitirdik, ama Kıbrıs yedek üs’tür’, diyordu. ‘Kıbrıs’ın İngiltere ve Türkiye için önemi büyüktür!’ diyordu. ‘Kıbrıs Adası’nı kim elinde tutarsa, İskenderun Limanını ve Türkiye’nin arka kapısını denetime altına alır’, diyordu.
Görüyorsunuz ya, elin sömürgeni, başından beri her şeyi açık açık söyleyerek yapıyor; bunun için de çok etkili bir yol bulmuş: yerli gönüllü ve paralı uşaklara, durmadan bunun tersini yineletmek: Kıbrıs’ı, Ege’yi, Güneydoğu’yu, petrolünü, bor’unu, bütün öbür yer altı yerüstü kaynaklarını kendi elinle vermek uygarlıktır, çağdaşlıktır, özgürlüktür!
O arada, güzeller güzeli Rauf Denktaş, Erol Manisalı ve benzerleri çırpınıp dursunlar!
Bizim şaşkınların ya satılmışların dünyaya barış güvercini diye tanıttıkları tekerlekli iskemleye çakılı şahin Başkan Roosevelt daha açık nasıl söyleyebilirdi ki? “Kıbrıs, Yunanistan’a bağlanmalıdır. Petrol kaynaklarını koruyabilmek için bu kaçınılmazdır!”
Kitabın ikinci ara bölümü, “Batı’nın ‘Öbür Yüzü’” başlığını taşıyor; burada “Filistin Bir Bıçaktır! Kalbinize Saplanır”, “Muhammed ve Duvarları”, “Cezayir: Kurtuluştan Bugüne”, “Pakistan’ın Çilesi” yer alıyor.
Üçüncü ve son bölümün başlığı: Umuda Doğru. Buradaysa “Bir Hint Rüyası”, “Kazakistan ‘Kökümüz Bir’ Diyor” , “Venezüella’nın Chavez’i” ve “Fidel Benim” var.
Bizim de izlediğimiz, kaydettiğimiz, gelip giden dostlarımıza gösterdiğimiz “Fidel Benim”’in bir yerinde, Avar’ın karşısında ışıl ışıl gözleriyle Pedroso şöyle diyordu:
“Bush, bir anlamda bizi uyanışa itiyor…Fransız Devrimi’nden günümüze kadarki dönemde başa geçen en kötü Amerikan hükümeti bu. Bush ve yardakçıları çok hayırlı bir iş yapıyorlar! Bu kadar insanın silkinip kendine gelmesi onların zulümötesi siyasetlerinin yardımıyla oluyor! Latin Amerika yeni bir döneme giriyor. Biz bu savaşımı yalnız Küba halkı için değil, bütün insanlık için veriyoruz. Küba, insanlık için bir simgedir. Bir deniz feneridir!”
Sen de ülkemiz için öylesin Sevgili Bânû!
İsterseniz küçük bir ekleme yapalım: Nedenleri ve yarattıkları sonuçları görebilen; hele bunları dile getirmeyi GÖZE ALABİLEN hem çok talihlidir, hem de bugünkü küresel soygun içersinde çok talihsiz!
Avar kızı Bânû işte bu ikincilerden; Nobel Barış ve Yazın ödüllerine, o arada Bay Orhan Yamuk’a değinecek oldu, az daha kaynar kazana atılıyordu.
Geçen Pazartesi Avrupa’da çıktığı doğru avını Kuzey İrlanda ve Barış Süreci başlıklı bölümde ele aldı; başta İngilizler, bütün anamalcı sömürgenlerin güzelim dünya halklarını nasıl cicili bicili sözcüklerle kandırdıklarını, tuzağa düşürdüklerini, kışkırtıp birbirlerinin üstüne saldıklarını kısa, öz, çarpıcı görüntü ve tümcelerle anlattı. Bütün dünyayı, o arada şu körolası petrolü tekellerine almak üzere, onca yıldır savaştırdıkları Kuzey ve Güney İrlanda arasında, bir gecede nasıl bir barış(?) süreci başlattıklarını bütün ayrıntılarıyla, silah üretimlikleriyle, insanların beyinlerini yıkayan çorbaya çeviren televizyon ve gazetelerle (ne kadar bizdekine benziyor değil mi) gözümüzün kulağımızın önüne serdi; bütün iş, bizim bunu görmeye razı olup olamayacağımızda.
Truva Yayınları, sevgili Bânû Avar’ın bu çarpıcı dizisinin ilk kitabı “Sınırlar Arasında”’dan sonraki bölümlerini “Avrasyalı Olmak” adıyla bastı. İki ana bölüme ayrılmış kitabın “Avrasya’da Küresel Düşler” bölümünde Dedesinin ülkesi Dağistan’a, Kafkasya’da bir şölene, Nahcivan’a, Bakü’ye, Kiev’e, Kırgızistan’a, Batı Trakya’da ısrarla azınlık sayılan Türkler’in arasına, Sovyetler dağıldıktan sonra bir uçtan öbürüne savrulan Romanya’ya, Gümülcine’ye, İskeçe’ye götürüyor bizi.
“Kıbrıs’ta Türk Olmak” başlıklı bölüm, şöyle başlıyor: “İngiltere Mısır’dan çekilirken, Başbakan Macmillan: ‘Mısır’ı yitirdik, ama Kıbrıs yedek üs’tür’, diyordu. ‘Kıbrıs’ın İngiltere ve Türkiye için önemi büyüktür!’ diyordu. ‘Kıbrıs Adası’nı kim elinde tutarsa, İskenderun Limanını ve Türkiye’nin arka kapısını denetime altına alır’, diyordu.
Görüyorsunuz ya, elin sömürgeni, başından beri her şeyi açık açık söyleyerek yapıyor; bunun için de çok etkili bir yol bulmuş: yerli gönüllü ve paralı uşaklara, durmadan bunun tersini yineletmek: Kıbrıs’ı, Ege’yi, Güneydoğu’yu, petrolünü, bor’unu, bütün öbür yer altı yerüstü kaynaklarını kendi elinle vermek uygarlıktır, çağdaşlıktır, özgürlüktür!
O arada, güzeller güzeli Rauf Denktaş, Erol Manisalı ve benzerleri çırpınıp dursunlar!
Bizim şaşkınların ya satılmışların dünyaya barış güvercini diye tanıttıkları tekerlekli iskemleye çakılı şahin Başkan Roosevelt daha açık nasıl söyleyebilirdi ki? “Kıbrıs, Yunanistan’a bağlanmalıdır. Petrol kaynaklarını koruyabilmek için bu kaçınılmazdır!”
Kitabın ikinci ara bölümü, “Batı’nın ‘Öbür Yüzü’” başlığını taşıyor; burada “Filistin Bir Bıçaktır! Kalbinize Saplanır”, “Muhammed ve Duvarları”, “Cezayir: Kurtuluştan Bugüne”, “Pakistan’ın Çilesi” yer alıyor.
Üçüncü ve son bölümün başlığı: Umuda Doğru. Buradaysa “Bir Hint Rüyası”, “Kazakistan ‘Kökümüz Bir’ Diyor” , “Venezüella’nın Chavez’i” ve “Fidel Benim” var.
Bizim de izlediğimiz, kaydettiğimiz, gelip giden dostlarımıza gösterdiğimiz “Fidel Benim”’in bir yerinde, Avar’ın karşısında ışıl ışıl gözleriyle Pedroso şöyle diyordu:
“Bush, bir anlamda bizi uyanışa itiyor…Fransız Devrimi’nden günümüze kadarki dönemde başa geçen en kötü Amerikan hükümeti bu. Bush ve yardakçıları çok hayırlı bir iş yapıyorlar! Bu kadar insanın silkinip kendine gelmesi onların zulümötesi siyasetlerinin yardımıyla oluyor! Latin Amerika yeni bir döneme giriyor. Biz bu savaşımı yalnız Küba halkı için değil, bütün insanlık için veriyoruz. Küba, insanlık için bir simgedir. Bir deniz feneridir!”
Sen de ülkemiz için öylesin Sevgili Bânû!
12 Ocak 2007 Cuma
“SENİN BİR DÜŞÜN VAR MI?”
Bu başlığı Fakir Baykurt’un Almanya’da Mannheim Alevi Kültür Merkezi’nin yayınladığı Aydınlık Özlemi adlı kitaptaki bir yazıdan aldım.
Kitaptaki yazılar, Fakir’ciğimin Almanya’ya sığınmak zorunda kaldıktan sonra çeşitli yerlerde çıkmış yazılarından, konuşmalarından oluşturulmuş.
Başlığını ödünç aldığım yazı, 14.7.1988’de Emek’te basılmış.
Fakir burada, yazınseverlerin yakından tanıyacakları bir ödülün , Madaralı Roman Ödülü’nün kurucusu, yaşatıcısı Fikret Madaralı’yı ele almış.
“Fikret Madaralı’nın göz açıp yumacak kadar öğretmenlik yaşamı oldu. Samsun’un Çukurbük köyünde yedi yıl çalıştı, sonra Köy Enstitülerine geçti. Oradaki çalışmaları daha kısa sürdü. Düşüncelerinden ötürü izlediler.Sonra meslekten ayırdılar.Halkına sağlam bağlarla bağlıydı.Mesleğini,yurdunu çok seviyordu.Kendisini yakından tanıyanlar bilir, örnek insandı. Biraz kırıldı, ama hiç eğilmedi.
Fikret Bey traktör sürücülüğü yaptı.Fethiye hanım dikiş dikti.Çocukları olmadığı için Yıldız’ı alıp büyüttüler. Düşe kalka esenliğe geldiler. Fikret Bey 90 oldu,Fethiye Hanım 80’i geçti.
...
Fikret Bey’in saygınlığı arttı. Kendini toplum işlerine verdi. Onun son uğraşı ceviz dikimidir.Ortalıkta öteden beri ’Ceviz diken ölür!’ diye bir söz dolaşır.Bu sözün yanlışlığını kanıtlamak için Fikret Bey durmadan ceviz dikti. Ölürüm diye ceviz dikmekten kaçınanlara :’İşte ben dikiyorum, seksenini geçtim, ölmedim! Demek bu söz asılsız!’ diyordu. Bunu söylemekle yetinmiyor, cevizin türlü yararlarını anlatıyor, bu konuda yazıyor, konuşuyor, yurt ölçüsünde kampanya açıyor.Yolculuklarda sesbüyültenli otobüsleri seçiyor. Valilerle,kaymakamlarla ilişki kuruyor, okullara gidiyor, bildiklerini öğretmenlere, öğrencilere anlatıyor:
‘Ceviz soframıza katıktır,mobilyamıza kütüktür! Ceviz yaşlılara, gençlere, özellikle çocuklara ilaçtan öte yararlı bir besindir.Cevizin kütüğü dışa satılır, içe döviz getirir’ diyor, bıkıp usanmadan anlatıyor.
Milliyet’ten Emin Çölaşan onunla uzunca bir konuşma yaptı. Gazete bu konuşmayı tam sayfa bastı. Kendisine 204 mektup geldi. Venezüela’da okumuşlar, ordan mektup geldi.Telefon edenlerin sayısı belirsiz.
Fikret Bey diyor ki: ‘Ceviz kütüğü satarak dış borçların hepsini ödeyebiliriz!’ Dinleyenler gülüyor. Yüzüne kuşkuyla bakıp ‘Hoca kafayı üşüttü! Bu söyledikleri yalnızca düş!’diyerek yanından uzaklaşıyorlar.
Öyle ya,elde o kadar ceviz yok. Olanları kesip tüketmişiz, ölürüz diye korktuğumuz için, yenilerini dikmemişiz; olmayan kütükler dışa satılır da,içe döviz gelir , bunlarla dış borç mu ödenir? Ama bir de hepimiz ceviz diker,bakar, büyütürsek? Yerleşme alanlarının biraz uzağı koyu gölgeli yeşil toplara benzeyen cevizlerle kaplanırsa,Fikret Bey’in düşü gerçek olur.”
...
“Ben de diyorum ki: Düşlerimizi o kadar aşağı görmeyelim. Düşlerimiz gerçeğin öbür yüzüdür. Düş ile gerçek birbirinin yanında durur.Gerçek yıkılır düş olur, düş canlanır gerçek olur.
Madaralı Hoca , ceviz düşünü gerçekleştirmek için çalışmayı sürdürüyordu. Nerden nereye; Kaman Belediyesi her yıl ’Ceviz Kültür Şenliği’ düzenliyor. Bunu duyar duymaz otobüse binip soluğu Kaman’da alıyor.Gür sesi bu kez oralardan geliyor.Ceviz dikmenin yararlarını, o asılsız sözün zararlarını anlatıyor.
Yaşamda bir düşün olsun demek istiyorum sevgili okurum sana!Onu gerçekleştirmek için çaba harca, gülen varsın gülsün; aldırma. Küçük iş, büyük iş deme. Bir iş yap varsın küçük olsun. Giderek etkisi büyür.Ürgüp’lü Mustafa Güzelgöz köylere eşekle kitap taşıdı. Ünü dünyayı tuttu. Üstelik o hiç de ün için çalışmıyordu. Ben seni biliyorum, sen de ün diye gözünü yukarlara dikmezsin sevgili okurum. Sen çok çok önemlisin benim gözümde. Hiç olmazsa karanlığı beslemiyorsun. Aydınlıktan yana tavır alıyorsun.Ama bu yeter mi?Aklın, gücün yok mu? tavır almakla kalma, aydınlığı besle. Bir kitaplık açamıyorsan, bir yoksul öğrenciye her ay okumak istediği bir kitabı al.
Diyelim bunu da yapamıyorsun, Çeltikçi’li Birnur Şener’in yaptığını yap: Kör komşuna git, ona birer ikişer saat kitap oku. Küçük iş diye dudak bükenlere hiç aldırma. Hani çok ünlü bir söz var, hakkı olmayanlar kullanıyor onu, o söz daha çok sana uyar:Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at, bir at bir yiğit, o yiğit de yurdu kurtarır! Böyle düşün, bir işe girişirken, onu önce sen kendin küçük görme.
Bahri Savcı, yaşamının sonuna doğru, kendisinden önce İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesi’ne yazılan Sabri ağabeyinden çok anlatırdı. Bahri Bey Çorum’luydu, Gönen’de büyüdü, Edremit’te okudu.Sabri Ağabeyinin ardından İstanbul’a gitti; Çarşıkapı ortaokuluna yazıldı. Anneleri Hanife Hanım, oğulları okusun diye Gönen’de tütün işçiliği yapıyordu.
Aile orta halli bile sayılmazdı,yoksuldu. Sabri Ağabey, Bahri’yi ta Beyoğlu’na tiyatroya götürdü.İlk kez tiyatro görüyordu. Çok etkilendi. ‘Hep gel bunlara! İyi filmler geldiğinde sinemaya da git!’dedi. Sabri Ağabey, Hukuk Fakültesi’ni bitirip yargıç oldu. Kardeşini hiç bırakmadı.Kitap okumaya o alıştırdı. ‘Askerliğini yap, seni Avrupa’ya göndereyim!’ diyordu.Böyle ağabeyler vardı o zaman.”
İşte böyle! İster düş deyin, ister ülkü,o olmadan yaşanır, insan,canlı, evreni oluşturan sayısız ögeden yerine yakışan, işlevini eksiksiz gören, öbür ögelerle dayanışan,dolayısıyla doyumlu, mutlu, dengeli bir varlık olunur mu dersiniz?
Kitaptaki yazılar, Fakir’ciğimin Almanya’ya sığınmak zorunda kaldıktan sonra çeşitli yerlerde çıkmış yazılarından, konuşmalarından oluşturulmuş.
Başlığını ödünç aldığım yazı, 14.7.1988’de Emek’te basılmış.
Fakir burada, yazınseverlerin yakından tanıyacakları bir ödülün , Madaralı Roman Ödülü’nün kurucusu, yaşatıcısı Fikret Madaralı’yı ele almış.
“Fikret Madaralı’nın göz açıp yumacak kadar öğretmenlik yaşamı oldu. Samsun’un Çukurbük köyünde yedi yıl çalıştı, sonra Köy Enstitülerine geçti. Oradaki çalışmaları daha kısa sürdü. Düşüncelerinden ötürü izlediler.Sonra meslekten ayırdılar.Halkına sağlam bağlarla bağlıydı.Mesleğini,yurdunu çok seviyordu.Kendisini yakından tanıyanlar bilir, örnek insandı. Biraz kırıldı, ama hiç eğilmedi.
Fikret Bey traktör sürücülüğü yaptı.Fethiye hanım dikiş dikti.Çocukları olmadığı için Yıldız’ı alıp büyüttüler. Düşe kalka esenliğe geldiler. Fikret Bey 90 oldu,Fethiye Hanım 80’i geçti.
...
Fikret Bey’in saygınlığı arttı. Kendini toplum işlerine verdi. Onun son uğraşı ceviz dikimidir.Ortalıkta öteden beri ’Ceviz diken ölür!’ diye bir söz dolaşır.Bu sözün yanlışlığını kanıtlamak için Fikret Bey durmadan ceviz dikti. Ölürüm diye ceviz dikmekten kaçınanlara :’İşte ben dikiyorum, seksenini geçtim, ölmedim! Demek bu söz asılsız!’ diyordu. Bunu söylemekle yetinmiyor, cevizin türlü yararlarını anlatıyor, bu konuda yazıyor, konuşuyor, yurt ölçüsünde kampanya açıyor.Yolculuklarda sesbüyültenli otobüsleri seçiyor. Valilerle,kaymakamlarla ilişki kuruyor, okullara gidiyor, bildiklerini öğretmenlere, öğrencilere anlatıyor:
‘Ceviz soframıza katıktır,mobilyamıza kütüktür! Ceviz yaşlılara, gençlere, özellikle çocuklara ilaçtan öte yararlı bir besindir.Cevizin kütüğü dışa satılır, içe döviz getirir’ diyor, bıkıp usanmadan anlatıyor.
Milliyet’ten Emin Çölaşan onunla uzunca bir konuşma yaptı. Gazete bu konuşmayı tam sayfa bastı. Kendisine 204 mektup geldi. Venezüela’da okumuşlar, ordan mektup geldi.Telefon edenlerin sayısı belirsiz.
Fikret Bey diyor ki: ‘Ceviz kütüğü satarak dış borçların hepsini ödeyebiliriz!’ Dinleyenler gülüyor. Yüzüne kuşkuyla bakıp ‘Hoca kafayı üşüttü! Bu söyledikleri yalnızca düş!’diyerek yanından uzaklaşıyorlar.
Öyle ya,elde o kadar ceviz yok. Olanları kesip tüketmişiz, ölürüz diye korktuğumuz için, yenilerini dikmemişiz; olmayan kütükler dışa satılır da,içe döviz gelir , bunlarla dış borç mu ödenir? Ama bir de hepimiz ceviz diker,bakar, büyütürsek? Yerleşme alanlarının biraz uzağı koyu gölgeli yeşil toplara benzeyen cevizlerle kaplanırsa,Fikret Bey’in düşü gerçek olur.”
...
“Ben de diyorum ki: Düşlerimizi o kadar aşağı görmeyelim. Düşlerimiz gerçeğin öbür yüzüdür. Düş ile gerçek birbirinin yanında durur.Gerçek yıkılır düş olur, düş canlanır gerçek olur.
Madaralı Hoca , ceviz düşünü gerçekleştirmek için çalışmayı sürdürüyordu. Nerden nereye; Kaman Belediyesi her yıl ’Ceviz Kültür Şenliği’ düzenliyor. Bunu duyar duymaz otobüse binip soluğu Kaman’da alıyor.Gür sesi bu kez oralardan geliyor.Ceviz dikmenin yararlarını, o asılsız sözün zararlarını anlatıyor.
Yaşamda bir düşün olsun demek istiyorum sevgili okurum sana!Onu gerçekleştirmek için çaba harca, gülen varsın gülsün; aldırma. Küçük iş, büyük iş deme. Bir iş yap varsın küçük olsun. Giderek etkisi büyür.Ürgüp’lü Mustafa Güzelgöz köylere eşekle kitap taşıdı. Ünü dünyayı tuttu. Üstelik o hiç de ün için çalışmıyordu. Ben seni biliyorum, sen de ün diye gözünü yukarlara dikmezsin sevgili okurum. Sen çok çok önemlisin benim gözümde. Hiç olmazsa karanlığı beslemiyorsun. Aydınlıktan yana tavır alıyorsun.Ama bu yeter mi?Aklın, gücün yok mu? tavır almakla kalma, aydınlığı besle. Bir kitaplık açamıyorsan, bir yoksul öğrenciye her ay okumak istediği bir kitabı al.
Diyelim bunu da yapamıyorsun, Çeltikçi’li Birnur Şener’in yaptığını yap: Kör komşuna git, ona birer ikişer saat kitap oku. Küçük iş diye dudak bükenlere hiç aldırma. Hani çok ünlü bir söz var, hakkı olmayanlar kullanıyor onu, o söz daha çok sana uyar:Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at, bir at bir yiğit, o yiğit de yurdu kurtarır! Böyle düşün, bir işe girişirken, onu önce sen kendin küçük görme.
Bahri Savcı, yaşamının sonuna doğru, kendisinden önce İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesi’ne yazılan Sabri ağabeyinden çok anlatırdı. Bahri Bey Çorum’luydu, Gönen’de büyüdü, Edremit’te okudu.Sabri Ağabeyinin ardından İstanbul’a gitti; Çarşıkapı ortaokuluna yazıldı. Anneleri Hanife Hanım, oğulları okusun diye Gönen’de tütün işçiliği yapıyordu.
Aile orta halli bile sayılmazdı,yoksuldu. Sabri Ağabey, Bahri’yi ta Beyoğlu’na tiyatroya götürdü.İlk kez tiyatro görüyordu. Çok etkilendi. ‘Hep gel bunlara! İyi filmler geldiğinde sinemaya da git!’dedi. Sabri Ağabey, Hukuk Fakültesi’ni bitirip yargıç oldu. Kardeşini hiç bırakmadı.Kitap okumaya o alıştırdı. ‘Askerliğini yap, seni Avrupa’ya göndereyim!’ diyordu.Böyle ağabeyler vardı o zaman.”
İşte böyle! İster düş deyin, ister ülkü,o olmadan yaşanır, insan,canlı, evreni oluşturan sayısız ögeden yerine yakışan, işlevini eksiksiz gören, öbür ögelerle dayanışan,dolayısıyla doyumlu, mutlu, dengeli bir varlık olunur mu dersiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
