2 Ocak 2008 Çarşamba

Dr. ALİ RIZA BİLGİNER’den “CİLO VE SATLAR”

8 Ağustos 2007’de bu köşede, sevgili Halûk Tarcan’ın verdiği bilgilere dayanarak hazırlanmış, Doğu Anadolu Kimin? başlıklı bir yazı okumuştunuz; azgın aşağılık Batılılar, başta ABD ile İngiltere, topraklarımızda., bölgemizde yaşayan çeşitli halkları kandırıp kışkırtıp savaş alanlarına sürüyor; birbiri ardından Ermeniler, Kürtler Anadolu’nun şurası burası benimdir diyorlar ya, canım dostum Tarcan, üstelik kolay kolay silinmeyen, yakılamayan belgelere, kaya resimlerine dayanarak Ön-Türklerin, öyle Batı uşağı sözde bilim adamlarımızın kafamıza çakmaya çalıştıkları gibi 1071’de değil, İÖ 13 000’lerde gelip yaşadıklarını, yazı öğeleri (harf) da içeren kaya resimlerini bıraktıklarını, belgeliyordu.
Bu tür belgeler kanıtlar sömürücüleri şu kadarcık etkilemez elbet, ama dünyamızda yaşayan can göz kulağı körelmemiş güzel kardeşlerimizi sevindirir, coşturur.
O yazıdan sonra da öyle oldu; sayarıma, uzaklardan bir ses geldi: Ali Rıza Bilginer. Ali¸ bir Karadeniz, Samsun çocuğu; dar gelirli kesimden. Bakmış ki okuyamayacak, sınava girmiş, kazanmış, benim gibi halkın vergileriyle okumuş, hekim olmuş.
1971 Amerikan balyozu sırasında, İstanbul’da görevliymiş; çalıştığı Davutpaşa tutukevine tanıdığımız birçok ünlü yazarımız gazetecimiz getirilmiş; onun varlığı genel kıyımı durduramaz, değiştiremezdi elbet, ama hekim olarak andığımız insanlarımıza en azından küçük, ancak değerli soluklar aldırmıştır mutlaka.
Sonra herkes gibi evlilikler, Anadolu’nun her yerinde çalışmalar; sonunda askerliği bırakmış, sivil kuruluşlarda çalışma dönemi başlamış.
Birbirimizi tanımazken paylaştığımız sinema-fotoğraf tutkusuna Kâzım Mirşan aracılığıyla yeni bir sevda eklenmiş: Güneydoğu’daki dağlarda bulunan kaya resimleri. 2003’ün Ekim’inde, Yüksekova yöresine yaşamayı seçmiş, yaylasına, çevresindeki dağlara sözün gerçek anlamında vurulmuş. Bedensel olarak da buna uygun olduğundan, başlamış çalışma saat ve günlerinin dışında dağlarda dolaşıp görüntülemeye.
Bilgisayar arkadaşlığımız sırasında, 8 Ekim’de İstanbul’a geleceğini, kendisi gibi dağcı arkadaşlarına bir saydam gösterisi sunacağını söylemiş, beni de çağırmıştı; gerek tepemize çöken sömürgeci saldırısının gün geçtikçe ağırlaşması, gerek yaşımın büyümesi, akşam 8’de yapacağı gösteriye gidip gidemeyeceğimi pek bilemiyordum.
Ama o sabah saat 10’a doğru kapı çalındı, sırtında dağcı çantası, ak saçlı bir delikanlı belirdi merdivenlerde, ve bir iki kez telefonda işittiğim tok ses: Bertan Bey, kitabınızı getirdim.
Meğer bir başka dağ ve fotoğraf sevdalısı, Ersin Alok, Aliciğimin kutular dolusu saydamlarını görmüş, kitaplaştırmaya karar vermiş.
Ona kalsa, kitabı kapıdan verip gidecek; neyse ki üsteledim, içeri geldi, soyundu; o arada Sevil de bize katıldı; tatlı tatlı söyleşirken, bir ara: akşama gelemeyebilirsiniz sakıncası yoksa sunumu size burada göstermek istiyorum, dedi; hay Allah! Ne sakıncası olabilirdi böyle bir armağanın? Hemen açtı sayarını, ışığı ayarlayıp yerleştik.
Önce o tok sesiyle neyi amaçladığını açıkladı, ardından, en sevdiğim Güneydoğu türkülerinden biri eşliğinde, Cilo ve Sat Dağları’nın, Yüksekova’nın doğası, çiçekleri, çağlayanları, insanları, koyunları, gölleri.
İkinci bölümeyse, özellikle yaban çiçeklerini serpiştirmişti, hem de okulda öğretmeni de olmuş değerli bestecimiz Bülent Tarcan’ın alabildiğine çarpıcı müziği eşliğinde.
Onu uğurladıktan sonra kitaba baktık Sevil’le uzun uzun; Ersin Alok’a yakışan kusursuz bir baskı; ön sayfalar dağlara yöreye ayrılmış; ardından inanılmaz yaban çiçekleri; son bölümdeyse, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın, şimdilerde Servet Somuncuoğlu ve arkadaşlarının uygarlık tarihinin yeniden, yansız, Ön-Türklerin hakkını veren yorumu açısından çok önemsedikleri Sat Dağları’ndaki kaya resimleri var.
Çektiği çiçeklerin adlarını koymakta kendisine yardım eden Prof. Dr. Zeki Aytaç ile Araştırma Görevlisi Sırrı Yüzbaşıoğlu’na, fotoğrafları kitaba aslına en uygun biçimde yansıtan Alok İşliği çalışanları Reyhan’la Gül’e teşekkür etmiş kitabın sonunda.
Ben de hem onun arkasındaki bütün olasılık ve gerekliliklere, hem bu kitabı bize armağan edenlere yürekten teşekkür ediyorum.
bertanonaran@hotmail.com

Cumhuriyet, 2 Ocak 2008

19 Aralık 2007 Çarşamba

CİHAT BURAK ŞÖLENİ

“Ben sanatı bir nevi röportaj, hayatın yansıması olarak görüyorum.Oturup da güneşin batışı, göller, kayıklar olmaktan ziyade içinde yaşadığımız hayatın bir görüntüsünü yakalamak. Ben daha çok yaşadığım şeyleri yansıttığım için resimlerimde mizah ağır basıyor. Güncel olayları yansılıyorum, yaşadığımız hayat bir mizahtır. Biz naif bir hayat yaşıyoruz. Endüstrileşmemiş memleketin insanları naif yaşar, onu yansıtmak lâzım.”
Bunu asmışlar İstanbul Modern’in alt katındaki Cahit Burak sergisinin sağ duvarına; karşı duvardaysa sevgili Ara Güler’in çektiği tadına doyulmaz siyah-beyaz görüntüler var. Yapıtlara ayrılmış odaların duvarları tıka basa resim dolu; ortadaki camekânlarda Cihatçığımın eşsiz bibloları; duvardaki gömme dolapların birinde kuş evleri.
Doğrusu, müze çalışanlarından, o güne dek tanışmadığımız Özge Altınkaya telefonla arayıp böyle geniş kapsamlı bir anma sergisi hazırlandığını; hem bizdeki resimleri görüp görüntülemek, sonra sergiye katmak, hem de Büyük Usta konusunda konuşmak istediğini haber verdiğinde böylesine doyurucu, dört dörtlük bir sonuçla karşılaşacağımı ummamıştım: çünkü şimdiye dek böyle çok girişime tanık oldum, sonunda içimde hep bir burukluk kaldı.
Ama sergiye emeği geçenler ayakta alkışlanacak bir iş başarmışlar.
Yukarıda andığım gibi, sevgili Cihat Burak’ın yazılarından, söyleşilerinden, kendi kendisiyle konuşmalarından en çarpıcı bölümleri almış, büyütmüş, duvarlara serpiştirmişler. Böylece, o inanılmaz resimlerin hangi beyinden çıktıkları, hangi meraklara, bilgilere dayandıkları belgelenmiş. Yaşam öyküsünün bütün ayrıntıları, kişiliğinin nasıl oluştuğu gözler önüne serilmiş; ayrıca yine aynı ölçüde özenli, kusursuz kitapta toplanıp benim “yaşama sanatı” adını verdiğim asal sanatı öğrenmek, geliştirmek, özümsemek isteyenlere altın tepside sunulmuş.
2007’nin bence en önemli sanat etkinlerinden biri olan bu sergi ve kitaba Levent Çalıkoğlu önderliğinde emeği geçenler şöyle: kitabı yayına Cem İleri hazırlamış; tasarımını Tut Ajans üstlenmiş; kitaptaki metinlerin çevirisini Melis Seyhun ile Ceyda Eldem yapmışlar; yararlanılan fotoğrafları Reha Arcan ile Sinan Koçarslan çekmişler.
Çok yerinde bir seçimle kitabın hemen başına yerleştirilmiş “Ben ve Kendim” başlıklı tek kişilik iç konuşmada, ünlü ustalarımızdan Eşref Üren’den bir alıntısı var Cihat Burak’ın; 1966’da Fransız Konsolosluğu’nda açtığı sergiyle ilgili yazıdan bir bölüm:
“Büyük ölçüdeki tabloların tam karşısına düşen köşede, küçük küçük denemeler, notlar, taslaklar yer almış; Burak’ın ilk resimleri ile çekişir gibiler. Ustalık var bunlarda. Boyalar, kalınlıklarını, griliklerini yitirmişler, tomurcuk tomurcuk Cihat Burak’tan bir kopuş, bir ayrılış bu, ötekilerden önce mi, sonra mı anlaşılamıyor. Zevkler ele alınan denemelerde iş var.”
Doğrusu Türkiye’mizin, Cumhuriyeti’mizin şimdi sıkıştırıldığı köşeyle kıyaslayınca, çok talihli bir ömür sürdüğümüz, Demokritos’un ünlü deyişiyle “rastlantı (olasılık) ve gereklilerin” bize epey cömert davrandığı söylenebilir: daha bir sürü değerli, seçkin insanın yanında, Cihat Burak ve Ruhi Su ile gerçek dostluklar yaşadık.
Bu alçakgönüllü, çalışkan, titiz, tutarlı insanla unutulmaz günler, geceler, yıllar geçirdik; dolayısıyla onsuz kalınca da derinlemesine üzüldük, sarsıldık.
Ölümünden kısa bir süre önce TRT 2’de Ali Akay’la yaptığı söyleşiyi hiç unutamam; “peki Cihat Bey, yaşadıklarınızın sanatınıza yansıması nasıl oluyor ?” sorusuna verdiği yanıt bütün dünyadaki boş şişinenlerin balonuna sokulmuş incecik bir alaylı iğneydi:
“İnsan bir ömür boyu yaşıyor; bütün bu yaşananlardan kimi zaman bir öykü, kimi zaman bir resim çıkıyor; çoğu zaman hiçbir şey çıkmıyor; aslında en iyisi hiçbir şey çıkmamasıdır kardeşim!.”
Kısacası, hemen koşun Cihat Burak şölenine; emeği geçenleri yürekten alkışlayarak şu dertli dünyada insana yakışan birkaç saat geçirin; hele paranız varsa, o mücevher kitabı da alın!
bertanonaran@hotmail.com

Cumhuriyet. 19 Aralık 2007

7 Kasım 2007 Çarşamba

“GAFLET DALALET HIYANET”

Gençler için açalım: Aymazlık, azma (doğru yoldan sapma) ve döneklik. Bu, sevgili Yılmaz Dikbaş’ın son kitabının adı; öncekiler gibi Asya-Şafak yayınları bastı. Adını hak eden dostum, büyük bir sabır ve ısrarla, ülkemizi yabancılara altın tabakta sunma görevini üstlenmiş şaşkın ya da gönüllü devşirmeleri sergiliyor, görmek anlamak isteyene.
Bakın ne diyor daha önsözünde:
“Türkiye Cumhuriyeti tarihinin, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayıp günümüze kadar gelen süreci aslında, adım adım ilerleyen ‘Gaflet, Dalalet ve Hıyane’in bir dökümüdür.
İşte bu sürecin kilometre taşları diyebileceğimiz aşamaları:
* İsmet İnönü, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyetler Birliği ile sorun yaşadığı günlerde Amerikalı bir gazeteciye şunları söylüyordu:
‘Rusya gelip aradaki anlaşmazlıklara olumlu biçimde çözme önerisinde bulunsa bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıyım.’
* İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı seçildikten 4,5 ay sonra, 1 Nisan 1939 günü, yabancı bir ülkeye (ABD’ye) imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı yaptı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye: ‘Gerek ithalat ve ihracatta, gerekse diğer tüm konularda en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsü’ tanıdı. Ayrıca ABD sanayi malları için %12 ile %88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağladı.
* 1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı, gübre ve tahıl ürünleri de içinde, her şeyi dışardan almaya yöneldi; yoğun dış bor alındı. Petrol yasasıyla petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı.(…)
*Amerikan donanmasının Misouri Zırhlısı 5 Nisan 1946 günü İstanbul’a geldiğinde, büyük törenlerle karşılanmıştı. O günlerde TBMM’de inanılmaz konuşmalar yapılıyordu. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Türkiye’nin ABD’ye olan 4,5 milyon dolar borcunu ödemesi üzerine şunları söylüyordu:
‘Hepimiz inanıyoruz ki, ABD’ye bu parayı vermekle borcumuzun yalnız maddi kısmını ödüyoruz. ABD’ye bir de manevi borcumuz var ki, onu da özgürlük, eşitlik, bağımsızlık ve insanlık dâvâlarında Amerika’nın bulunduğu saflarda bulunmak suretiyle ödeyeceğiz.’
27 Aralık 1949 tarihi, Türk Milli Eğitim tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte ABD ile yapılan ‘Eğitim İle İlgili Anlaşma’, Türk çocuklarının eğimini resmen Amerikalılara teslim ediyordu. Bu anlaşmanın birinci maddesi şöyle:
‘Türkiye’de, Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşma ile belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından sağlanacak eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak, Türkiye Cumhuriyeti ve ABD tarafından tanınacaktır.’
(Kararlarını nasıl vereceğini geçen hafta da yazmıştım.)
* Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 20-25 Şubat 1952 tarihlerinde Lizbon’daki NATO Konseyi Zirvesi’nde şunları söylüyordu:
‘ Karşınızda, büyük bir istekle ve kayıtsız şartsız işbirliği anlayışıyla hareket etmeyi ilke edinmiş bir Türkiye bulacaksınız.’
* 1958’de Başbakan Adnan Menderes şunları söylüyordu:
‘Milli ya da bağımsız bir dış siyaset gütmek, aslında BM’in demokrasi anlayışından uzaklaşmaktır.’
12 Kasım 1956’da ‘Tarım Ürünleri Anlaşması’ imzalandı. Anlaşmanın iki maddesi şöyle:
Madde 2: Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen ya da geçmeyen ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı ABD tarafından denetlenecektir.
Madde 3 (b): Türk ve Amerikan heyetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir.’
Uzatmayayım, yurdumuzun kanla canla kazanılmış bağımsızlığının ve topraklarının 1938 Kasım’ından başlayarak her alandaki gönüllü devşirmeler eliyle üstelik bu kez tek kurşun atmadan yabancılara, öncelikle Amerikalılara nasıl armağan edildiğini ayrıntılarıyla görüp öğrenmek istiyorsanız. Hemen alın Yılmaz Dikbaş’ın son kitabını da öbürlerini de.


Cumhuriyet, 7 Kasım 2007

16 Ekim 2007 Salı

“ANADOLU’DA KIZILCA HALVET”

”


Bu, Berfin Yayınları’nın bastığı Askeri Öner’in kitabının adı; gerçi tür olarak roman diye adlandırılmış, ama gerçek bir Anadolu, Türklük, giderek insanlık tarihi özeti.
Askeri Öner, hepimiz gibi, rastlantı (olasılık) ve gerekliliklerin ürünü:1945’te Tarsus’ta doğmuş; İktisat ticaret okumuş; 68 ateşiyle, toplumsal olaylara, oluşumlara yönelmiş.1971 yumruğundan sonra Almanya’ya sığınmış, 1974’te yurda dönmüş 1980’e dek sendikacılık, kooperatifçilik yapmış; işçi örgütlenmelerine katılmış. 80’de zindan; partisiz kalış. O boşlukta sanata yönelmiş. 1989’da bir film öyküsü Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmış. Bunun üzerine, anlatmak istediklerini bu yoldan dile getirmeye başlamış; son romanı da önce film öyküsü olarak tasarlanmış, sonra romana dönüştürülmüş.
1200’lerden başlayarak İstanbul’un, Anadolu’nun, ünlü Haçlı Seferleri’nin tarihini ele alıyor kitap; hem de film öykülerine özgü, akıcı, iç içe geçmiş geri dönüşler, yüzyılları olayları kıyaslamalarla.
Kitabın adı bile çok ilginç aslında: Hacı Bektaş Veli Tekkesi’nin kapısında yazıyormuş Kızılca Halvet; kızılcayı anlıyorsunuz zaten, halvetse, burada gizli buluşma yeri demekmiş. O gizli buluşma yerinde Anadolu Alevileri, Babailer buluşup üzerlerindeki baskıdan zulümden kurtulma yollarına ararlarmış.
“3500 yıl kadar önce, gelecekbiliciler ve yerli davar çobanlarının kılavuzluğunda, Balkanlardan Trakya’ya inen barbar Cermen kabileleri, Boğaz kıyılarına geldiklerinde herhalde durmuş ve kağnı üstünde yürüyen evleriyle karşı kıyıya nasıl geçeceklerini epeyce tartışmış olmalılar…
Tunç Çağı barbarlarından 3500 yıl sonra farenin kuyruğunda (Marmara Denizi’nin önünde) bu kez başka bir barbar göründü.
Bu barbarlar da mavi farenin burnunu uzattığı Asya’daki peynire gelmişlerdi, ama durduruldular.
Büyük Britanya Donanması, Çanakkale Boğazı’nda, tarihinin en acı ve onulmaz yenilgisini aldı.
Mustafa Kemâl engelini aşıp Karadeniz üzerinden Rusya’ya geçmek ve kimlik (!?) savaşı veren milliyetlerin işbirliğiyle Bolşevik Devrimi’ni boğma fırsatını, böylece onun peşi sıra Anadolu’dan sökün edecek bağımsızlık savaşımını boğama fırsatın kaçırdıklarında, donanma komutanlara bu hayret verici topoğrafik gerçekler karşısında büyük bir öfkeye kapılmışlar…”
Gördüğünüz gibi, tutarlı bir akıl yürütmeyle, yüzyıllar içinde olayların neden ve sonuçlarını irdeleyebiliyor Askeri Öner; zaten kitabını yazarken, ömür boyu okuduklarının yanında, salt bu yapıt için 71 önemli kaynaktan yararlanmış. Dolayısıyla, insanlık tarihinin bütün büyük ustalarını, öğretilerini iyi biliyor; dünyayı, evreni enerjiye dayanarak açıklamanın öncülerinden Demokritos bunlar arasında elbet; onun”evrendeki her şey rastlantı ve gerekliliğin ürünüdür” sözünü özümsediği şu satırlarda açıkça görülüyor:
“İçinde rastlantı olmasa, bir gün âşık olmayı boşuna bekliyor olmaz mıydık?
İçinde rastlantı olmayan devrim veya karşıdevrim olmuş mudur?
…
Birbirlerini aşılayan bireylerin, varlıkların doğa koşullarına uyumu gereğince dönüşüm ve ayrışıma uğrayıp türleri oluşturdukları doğrudur. Ancak doğa yasalarındaki zorunluluğun içinde rastlantısal olanın da payı vardır. Gen bilimi, son derece ‘tutucu’ olan genlerin, kendilerini zorunlu biçimde kopyalayıp türlerini geleceğe taşırken, ‘belli ölçüde yanlış(!) yapıp tıpkıbasım olmayan örnekler ürettiklerini saptamaktadır.”
Tarihin akışına böyle bakınca, çok daha sağlıklı, inandırıcı saptamalar yapmak elimizde elbet; işte yeni bir örnek:
Sanayi devrimin gelişme süreci içinde, kazancı büyütmenin daha etkili yolları aranırken, para kesen makineler ile paradan para üreten bankaların çiftleşmesiyle kârın arttığı görülmüştür. Sonraları nerede ve nasıl becermişlerse, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin torunları kendi içlerinde çiftleşmişler ve bu aile içi ilişkiden ana babaları bile soyup soğana çeviren haydut evlatlar, yâni mali sermaye doğmuştur.”
Kısacası, Askeri Öner, 535 sayfalık çarpıcı yapıtında, ilgiyle, tutkuyla okuyacağınız şeyler yazmayı başarmış; ona da, bu önemli yapıtı ülkemizin şu çetin koşullarında basan İsmet Arslan’da yürekten alkış

19 Eylül 2007 Çarşamba

MİLOŞ FORMAN’IN GOYA’SI

Film adını hak eden film görmeyeli kaç ay oldu acaba? O yüzden, Alkazar’ın girişinde Miloş Forman’ın adını görünce ağzımız açık kaldı Nilgün’le; içimizde gizli de bir korku: acaba serbest piyasa, Hollywood bu yeteneği de sulandırıp eritti daha önce birçoğuna yaptığı gibi?
Başaramamış şükür, Miloş, bugüne dek bir sürü nitelikli filmde adını alkışladığımız öykü yazarı Jean-Claude Carrière’le el ele kusursuz bir çekimöyküsü yazmış önce; ne kadar usta bir anlatımcı olduğunu zaten biliyorsunuz.
Fransız Devrimi’nden hemen sonra, Madrid’teyiz; ilk görüntülerde, Goya’nın siyah-beyaz baskı resimleri dolaşıyor elden ele; Kutsal Din Mahkemesi’nin yargıç papazları bunlar. Hemen hepsi bu resimlerde dine saldırıldığını, düpedüz şeytanın övüldüğünü söylüyorlar faltaşı gözlerle. Filmin başkişisi olacak Lorenzo ise, bunların şeytanı övmediğini, tam tersine iblisin tanınması için yol gösterdiğini söyleyerek Goya’yı kurtarıyor; meğer ona resmini yaptırıyormuş.
Büyük Usta, aynı günlerde varlıklı bir işadamının güzel kızının da, İspanya Kraliçesi’nin de resmini yapıyor. Lorenzo’nun gönüllü olarak yöneticiliğini üstlendiği Katolik kurallarının uygulanmasını denetleme kurulu, sudan bir bahaneyle bu güzel kızı zindana atıyor; ve Lorenzo Efendi, yarı süzgün gözleriyle kıza günah çıkartmaya gelip altına alıveriyor.
Tarih kitaplarında hemen hepimizin okuduğu korkunç işkencelerle kızdan gizli Yahudi olduğu, o dinin törenlerini uyguladığı itirafı alınmış, kurtulması hemen hemen olanaksız. Kızın çaresiz babası Goya’ya gelip bir kasa altın da bağışlayarak kızını kurtarması için kendisini Lorenzo’yla görüştürmesini istiyor. Ve filmde göreceğiniz bir kurnazlıkla rahipten aslında kiliseyi çökertmek üzere dinadamı olduğunu, Darwin’in kuramı uyarınca maymundan geldiğimize inandığını dile getiren bir itiraf alıyor; alıyor da, bu belge kızının kurtulmasına yetmiyor, çünkü onu okuyan Kral Kutsal Din Mahkemesi’nden kızı çekip almasına kalmadan, Fransa Kralı, akrabası XIV. Louis’nin kafası uçuruluyor; Forman-Carrière ikilisi tarihi, eytişimi kusursuz bildikleri için, Lorenzo’yu bu kez Napolyon’un ordusuyla İspanya’ya geri getiriyorlar.
Günümüzde de hem siyasal partilerde, hem gazetelerde, üniversitelerde bol bol gördüğümüz fırıldaklara çok çarpıcı bir örnek.
Fransız Devrimi’nin ardından insan hakları, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gözde olmuş ya, Kutsal Din Mahkemesi kapatılıyor, zindandakiler bırakılıyor; bizim kız yarı deli çıkıyor çıkmasına, ama ne evi kalmış, ne ailesi. O da gelip Goya’ya sığınıyor.
Bu sığınmanın ardından yaşanacakları filmde göreceksiniz; Lorenzo’nun başında bulunduğu Halk Mahkemesi bu kez Kutsal Din Mahkemesi yargıçlarını yargılayıp ölüm cezasına çarptırıyor.
Ama insanlık tarihi diye yüzyıllardır hepimize okutulan egemenler (?) arasındaki kapışma sürüyor elbet; İspanya’yı kurtarmaya gelmiş Fransızlardan da İngilizler kurtarıyor İspanyolları. Yakılan yıkılan evler. Darmadağın edilen halk pazarları arasında, sarayların balkonlarında yeni krallar kraliçeler beliriyor.
Filmin sonunda, bir alanda toplanmış hem yeni krallarını alkışlayan, hem o günkü şeytan’ın işkenceyle öldürülüşü izleyen halk, sonunda anamalcı küreselleşmeye yol açmış ataerkil düzensizliğin hepimizi aslında hangi cehennem kazanında kaynattığını açıkça gösteriyor.
Atatürk’ün tasarladığı, ama ömrü yetmediği için yürürlüğe koyamadığı, şimdi Küba’da Fidel Castro ile gönüldeşlerinin başarıyla uyguladıkları eğitim birliği sağlanmadan; diyelim ki bizim gibi Cumhuriyetle yönetilecekseniz, o Cumhuriyeti koruyup kollayacak gerçekten bilinçli yurttaşlar yetiştirmeden ağızlarda dolaştırılan özgürlük. bağımsızlık., insan hakları gibi sözlerin aslında yığınları çok daha amansızca köle yapmaya yaradığını kusursuz biçimde gösteriyor Miloş Forman-Jean-Claude Carrière ikilisi.
Yürekten alkış! Ama hemen koşun Alkazar’a, bu başyapıt bir haftadan fazla gösterilmeyebilir.


Cumhuriyet, 19 Eylül 2007

5 Eylül 2007 Çarşamba

“SEN DE KURTULMAZSIN ECEL ELİNDEN”

Amerika’da üretilip üstüne “ ılımlı İslâm” boyası sürülmüş tüketim hapının yutturulduğu insanlar kuşkusuz adını bile bilmez ya da bilenler de unutmuştur; ama Sevil’le ben hemen her gün dinleriz Anadolu’nun onurlu, gür sesi Ruhi Su’yu. Geçen akşam da yoğunçalarlarından (cd’lerinden) Beydağı’nın Başı’nı koyduk aygıta.
Aynı adı taşıyan türküde, Büyük Usta, Anadolu halklarının gelmiş geçmiş bütün birikimini, duyarlığını, soyluluğunu yansıtıyordu söylerken. O türkü ve sonrakiler, talihin inanılmaz armağanıyla, bizim evde alınmış 70’li yıllarda.
Ardından Türkçe’nin büyük ustası, bilgeler bilgesi Yunus Emre’den. Size ezgiyi dinletemem elbet, ama gelin sözleri birlikte anımsayalım:
Dünya Umuruna Meylini verme

Dünya umuruna meylini verme
Sen de kurtulmazsın ecel elinden
Ben filanım diye göğsünü germe
Sen de kurtulmazsın ecel elinden

Hani Meryem, oğlu mu İsa
Elinde ejderha olurdu âsâ
O da kavmi ile cenkeden Mûsa
O da kurtulmadı ecel elinden

İskender de geldi, âlemi gezdi
Zaloğlu Rüstem’in tahtını bozdu
Yunus balığıyla deryayı yüzdü
O da kurtulmadı ecel elinden

Söyler Derviş Yunus, servet-i saman
Tahtı tacı aldı gitti Süleyman
Lokmanlar derdine olmadı derman
O da kurtulmadı ecel elinden.

Şu unutulmaz dizeler bile, binlerce yıldır dünyadaki insan kardeşlerini cehennem kazanlarıyla korkutup sindirenlerin aslında hiçbir yüce güce ve cazaya inanmadıklarını, gözlerin kırpmadan günah işleyip dünya malını talan ettiklerini, halkları kırıp geçirdiklerini kanıtlıyor.
Sonra çağdaş bir ozan, Kul Hasan şöyle diyor Yirminci Yüzyılın İnsalarıyız adlı türküsünde:
Yirminci yüzyılın insanlarıyız
Dünya sulh içinde bayram olmalı
Atom tahriplerin kaldırmalıyız
Laiklik dünyaya Sultan olmalı

Demokrasi insan öldür demiyor
Açılan gülleri soldur demiyor
Hür bağımsızlığı kaldır demiyor
Her fert hür bağımsız olmalı

Kul Hasan’ım aşka sinemi yaktım
Halkın derdi ile eridim aktım
Dört kitap okudum Kitaba baktım
Sağlar hastalara derman olmalı.
Nasıl da küresel yağmaya, çoluk çocuk demeden kıyıma, doğayı düzelmemecesine allak bullak etmeye uygun sözler değil mi? Besbelli bu iki Büyük Ozan da iyice akılsız, çılgınmış. Elbet onları bu kadar inanılmaz yorumlayan sevgili Ruhi Su da.


Cumhuriyet, 5 Eylül 2007

8 Ağustos 2007 Çarşamba

DOĞU ANADOLU KİMİN?

Sevgili dostum Halûk Tarcan yine bellek tazeleyici bir ileti gönderdi; verdiği bilgileri paylaşalım:
“Prof Erzen ve çalışma arkadaşlarının araştırmaları, Batılı araştırmacıların Avrupa ile Asya arasındaki büyük köşebaşını, Doğu Anadolu Yüksek Yaylasını tarihsiz bıraktıklarını ortaya çıkarmıştır. Sömürgeci devletlerin bu stratejik bölgede çıkarlarına uygun ‘yapay devletçikler’ kurmayı düşündükleri için böyle yaptıkları çok açıktır.
Prof Erzen’le arkadaşlarının tam 30 yıl çalışarak gün ışığına çıkardıkları, nedense tarih kitaplarımıza girememiş bulgular şunlardır:
* Ön-Atalarımız buraya İ.Ö. 13 000’lerde Orta Asya’dan göç etmiş ve orada 20 000’lerde kaya resimleriyle başlayıp gelişen büyük Türk kültürünü, o arada en önemlisi YAZIYI getirmişlerdir.
Batılı araştırmacıları dehşete düşüren, bin bir oyunla sözünü etmemeye çalıştıkları tarihsel ve kültürel kanıt, Ermenistan ve Azerbaycan’a dek uzanan, Van ve Hakkâri yöresinden başlayan Tir-i Şin Yaylası’ndaki 35 000 kaya resmidir. Bunlarla Orta Asya’dakiler arasında tam bir birlik ve benzerlik vardır.
* Ayrıca, buna koşut olarak, Van’ın Baş et Dağı’nda, 13 000’lerde oralara gelmiş Ön-Atalarımızın yaptıkları, yazı öğeleri de içeren kaya resimleri vardır. Bunların birini anmak gerekirse, Baş et Dağı’ndaki bir kaya resmindeki damgada iki dağ keçisi, insanı andıran iki çizim ve bunları anlam olarak birbirine bağlayan biçimler görülmektedir. Bunların her biri birer kavramı dile getiren ‘damgalar’dır.
* Bu tür kaya resimlerini ve Ön-Türk yazısını barındıran yerler kısaca şöyle:
Van-Hakkâri ve Bitlis’teki Gevaruh Vâdisi ((10-8 000); Sat Dağı ve gölü (8-6 000); Hırkanıs suyu, Munsur Vâdisi, Pagan köyü ( 8 000); Put köyü ( 4-3 000); Cûdi Dağı 8 000-1 500).
Bunlar yaklaşık 30 kaya yazıtı, başka bir deyişle gözle görülen elle tutulan yazılar, metinler, yazılı bilgilerdir.
Cûdi Dağı’ndan iki örnek verelim:
Hakkâri’deki Sat Dağı’nda üç damga, yâni üç kavramlı petroglif İ.Ö.8 000’lere uzanmakta ve DOĞU ANADOLU’NUN İLK SAHİPLERİNİN TÜRKLER OLDUKLARINI kanıtlayan bir Ön-Ata Damgası’dır.
Burada, Dağ Keçisi, Gök, Tanrı, vb anlam taşımakta;
10 Nokta: ON, Türklerin bir bölümün adıdır, sonradan Hun olmuştur, ayrıca kozmosu, 10 sayısını simgelemekte;
Damgadaki boynuzlar, kişi, şeref, kutsal anlamına gelmektedir.
ÇİLGİRİ YAZITI, Prof Muvaffak Uyanık tarafından Van’ın Çilgiri kasabasında bulunmuş, İ.Ö. 7-6 000’lerde yazıldığı tahmin edilen yazıt bir mermer sütun dilimi üzerindedir. Van Müzesi’nin bahçesinde duran bu yazıtın değerini anlattığım zamanın Kültür Bakanı Namık Kemâl Zeybek onu müzenin içine taşıtmıştır.
Kâzım Mirşan’ın okuduğu yazıt, halkını bütün halklar arasında en uygar halk durumuna getiren OQ’un, ermişin, peygamberin anısınadır.
Çilgiri yazıtının ortasındaki OQ diye okunan, ‘günahsızlığı’ ve ‘değişmez değeri’ anlatan Haç’ın benzerini Van gölündeki Ahtamar Adası’nda bulduğumuz bir taşta görürüz; aynı OQ, İ.Ö.1 000 yılında yapılmış Ahtamar kilisesinin kapısının iki yanında da vardır.
Bu Haç, Batılıların soykırımdan geçirdiğimizi öne sürdükleri, tarihçilere kanıtlatamadıkları suçlamayı Temsilciler Meclisleri’nde yasa kabul ederek bize yamaya çalıştıkları Ermenilerin anıtlara diktikleri anıtların ortasında da görülür.
Zavallı Batı ve onlara uyan Ermeni yöneticileri kökü İ.Ö. 7 000’lere uzanan bu Haç’ı Vakitan’ın İ.S. 400’lerde simge olarak benimsemesine yaslanmakla, Anadolu dip kültürünün Ön-Türk kültürü olduğunu ve kendi kökenlerinde Ön-Türk kültürü bulunduğunu yadsımaya çalışmaktadır. “
Bilimsel bulgular olgular bunlar; anamalcı sömürü burgacında gittikçe sıkışan, gözü dönmüş olarak her yana saldıran Batılıların bunları görmesini, onaylamasını bekleyemeyiz elbet, işin asıl acı, can alıcı yanı, her uğraştan, her konumdan kendi yurttaşlarımızın bu açık gerçekleri görmemesi, özcanlarına kıymak üzere, Batının yalanlarına uşaklık etmesidir.
bertanonaran@hotmail.com

Cumhuriyet, 8 Ağustos 2007