Üç ay önce Ahmet Mümtaz Taylan’dan haberim bile yoktu; oysa o en sevdiğim sanat dallarında birinde 20 yıldır emek veriyormuş. Neyse, Demokritos bu eksikliği gidermek üzere çalışmaya koyuldu, üç ay önce bir sabah aradı, geldi; Albert Camus’nün Caligula’sını Eskişehir’de sahneye koyacağını, bunu şöyle şöyle yapmayı tasarladığını anlattı; söyledikleri benim düşündüklerime uygundu. Sonra çalışmaya gitti, bir süre sonra, elinde oyunun kitapçığı ve duvar duyurusuyla geldi, ikisi de çok güzel tasarlanmış, basılmıştı. Oyun 15 Mart’ta izleyicisiyle buluştu; biz gidemedik. Ama 2 Nisan’da bunu da gerçekleştirdik.
Sanırım Ahmet Mümtaz da benim kadar merak ediyordu anlattıklarının ne kadarını sahnede yapabildiğini söylememi; doğrusu, oyundan sonra birlikte gittiğimiz arkadaşım Nilgün Şarman’ın dediği gibi, şimdiye dek sahnede ya da perdede gördüğümüz Caligula’ların en iyisiydi. Ahmet Mümtaz Taylan, kendi deyişiyle, oyunu doğru okumuş ve daha önemlisi,en doğru biçimde tasarlayıp sahneye koymuş.
Oyunun yazıldığı günlerde de, günümüz Türkiye’sinde ya da dünyada en can yakıcı sorunu, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişki; insanlar tarihin başlangıç dönemlerinde bütün güç ve erki kadına yakıştırdıkları dönemde işler çok daha kolay ve yumuşaktı sanırım; ama ne zaman ki erkek döllemedeki güç ve işlevini sezip kadını, ona bağlı olarak bütün dünyayı adım adım kendi egemenliğine (?) sokmaya girişti, her şeyin tadı kaçtı; hele buna bir de anamalcı talanın zorbalığı eklenince, dünya, yaşam cehenneme döndü; hâlâ çok acıklı ve kanlı biçimde orada.
Ahmet Mümtaz, doğru okuyup canlandırma’sında, geçmişle günümüzü kaynaştırmış; imparator da, senatörler de oyunun akışı içinde günümüze geliyorlar usul usul, dünün seçkinleri bugünün küresel mafyasına dönüşüyorlar, ve dillerden düşmeyen halkerkinin(demokrasinin) yerini göz göre göre içeri tıktığımız Doğu Perinçek’in yerinde adlandırmasıyla çeteerki (mafyokrasi) alıyor.
Oyunu izleyeceğimiz tiyatro-dinleti salonuna geldiğimizde gözümüze inanamadık: öteden beri başarılarını uzaktan işittiğimiz Yılmaz Büyükerşen, halktan toplanan vergilerin yağmalanmayıp yine halka döndürüldüğü zaman neler yapabileceğini somut olarak gözler önüne sermişti: bu dinleti-tiyatro yapısının şu anda İstanbul ya da Ankara’da bile benzeri yoktur; olanlar da biliyorsunuz yıkılma tehlikesi içinde.
Olasılık+gereklilik ikilisi yıllar önce, Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları sanat yönetmeni sevgili Ergin Orbey’in Ahmet Mümtaz Taylan’dan, Bilgesu Erenus’un Misafir’ini sahneye koymasını istemesiyle işlemeye başlamış; şimdiki Sanat Yönetmeni vekili Sinan Demirer yeni bir oyun isteyince, Ahmet Mümtaz da, yukarıda değindiğim nedenlerle Caligula’yı seçmiş.
Oyunda görev alan Basri Albayrak, Nagihan Orhan, Sinan Demirer, Mert Kırlak, Sermet Yeşil, S.Berkay Akın, Murat Danacı, İsmail Dündar, Zafer Ergül, Ali Eyidoğan, Hakkı Kuş, Serhat Onbul, Yalçın Özen, Ercüment Yılmaz, Savran Perk, Özcan Akgöz, Hıdır Akaya, Ferit Demirbay, Yunus Derli, Ersin Umut Güler, Çetin Karabul, Şükrü Kaya, Özcan Yürük salonu dolduranların alkışlarını dolu dolu hak edecek güzellikte oynadılar.
Tayfun Çebi’nin yalın bezemi son derece işlevseldi; giysileri tasarlayan Funda Çebi , tarihin iki dönemini de başarıyla sahneye taşımıştı; Ersen Tunççekiç’ın ışıklandırması da yerli yerindeydi. Tolga Çebi’nin tasarladığı müzikler-efektler oyunun gücünü ve etkisini doruğa çıkaracak nitelikteydi. Oyunun beyaz kağıttan sahneye taşınmasında Ahmet Mümtaz Taylan’a yardım eden Şirin Aktemur Toprak ile Şafak Özen’in, yönetmen yardımcılığında Basri Albayrak ile E.Savran Perk’in emekleri hiç boşa gitmemişti.
Çok yerinde bir seçimle, İstanbul Uluslararası Tiyatro Şenliği, bu başarılı oyuna 28 Mayıs’ta AKM’de bir gün ayırmış; gerçek tiyatro severler şimdiden alsınlar biletlerini.
Önce Yılmaz Büyükerşen’i, Eskişehir’e kazandırdığı, kazandırmakta olduğu her şey için; Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları’nda çalışan sevdalı gençleri, ve bu çarpıcı oyunu onlarla birlikte bize armağan eden Ahmet Mümtaz Taylan’ı yürekten kutluyor, alkışlıyorum.
bertanonaran@hotmail.com
9 Nisan 2008
9 Nisan 2008 Çarşamba
30 Mart 2008 Pazar
CAN DOSTUM SAİM BUGAY
Soylu, onurlu, mert dostum Saim Bugay da sonunda 6 milyar insanı tüketim kamçısı altında koşturan, o yetmediği zaman milyonlarcasını bir saniyede öldürten bir avuç çılgının oluşturdukları cehenneme dayanamadı sonunda, yoruldu, ezildi, gitti.
Zaten yaşarken de karşılaştığı bütün çarpıklıklara, haksızlıklara ancak ağız dolu küfürle dayanabiliyordu; ama belli ki o küfürler öfkesini dindirmeye yetemedi, akrep gibi kendini sokmakta buldu çözümü.
Oysa ömrünün en verimli, en olgun dönemindeydi; daha ne ince, alaycı yapıtla bezeyebilirdi dünyamızı.
Özü sözü yapıtı bir sevgili dostum, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe daha öğrenciyken başkaldırmış , bu yüzden genç yaşında tanışmıştı zindanla. Bu onurlu tutum ömür boyu sürdü; hep emeğin, emekçinin yanında yer aldı, üstelik yalnız sözle değil, hem kafasıyla hem bedeniyle.
Nevzat Metin, 2005’te, Bilim Sanat Galerisi yayınları arasında sevgili Cengiz Bektaş’la yaptıkları uzun, dolu söyleşiye dayanarak güzel bir kitabını basmıştı. Gelin şimdi oradan kimi bölümleri yeniden anımsayalım:
“CB- Bir çevreye oturtuyoruz yontuyu. O çevre yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir çevre de. İstanbul’un bir yerine konan bir yontu elbette Paris’in filan alanına konan yontu değil. Bir yontuyu oraya da, buraya da koysan, başka başka yontular olarak algılanabilir.Bir toplumun içine bir yontu koyarken, toplumdan kopuk olamazsın gibi geliyor bana… İstesen de olamazsın.
SB- Tabii…
CB- İstesen de toplumdan kopamayacağına göre, “anlaşılmak” diye kesin bir zorunluluk var, senin başlarda söylediğin. Anlaşılmak istemiyorsan, git kapan, kendi kendine bir şeyler yap. Öyle nereye varılır? İnsan kendi kendisiyle hesaplaşabilir…Baan göre, sanatın bir boyutu da anlaşılmak, anlatmak…
SB- Çok çok haklısın. Bu konuda örnek de var, çok yakın bir örnek. Sanatçı denen birisiyle,bizim okulun profesörlerinden biri tartıştı. Uzun zaman konuşuldu. Kadın dedi ki:’Ben sanattan, resimden anlamam’. Kulağımızla duyduk televizyonlarda. ‘Ben resimden anlamam’ diyerek kadın özün diliyor aslında. Profesör dedi ki:’ Resim anlaşılmaz, hissedilir.’ Böyle bir şey yok. Anlaşılmaz denebilecek sanat müzik olabilir, ama müzik bile anlaşılır. Anlaşılması gerekir, şart! Öyle şey olur mu, neden anlaşılmasın? Bunlar aptalca şeyler. Enstellasyandon başladık, post dedik…Bunlar büyük aldatmaca. Bir zamanlar ‘sanat sanat içindir/ sanat toplum içindir’ diye bir tartışma vardı.Bu sözler ‘sanat sanat içindir’ lâfının bugünlere gelmiş, en bozuk hâli.”
…
CB- Tüm olayı yalnız biçim yaratmak gibi almak da yanlış…
SB- Çok yanlış. Yalnız biçim yaratmak yanlış…İlle de sadece yeni bir biçim yapacağım diye değil, düşünceyle anlaşacak, anlaşılacak biçim olmalı, onun çabası olmalı. Şimdi öyle lâflar var: ‘Ben kendim için yapıyorum!’ Hayır, ben kendim için yapmıyorum. Yani birilerine bir şey söyleyebilmek için, seçtiğim kavramı başkalarına aktarabilmek için yapıyorum. ‘Ben bunu şu biçimlerle yapıyorum’ diyebilmek için… Şiirse şiir, edebiyatsa edebiyat, müzikse müzik. Öyle olmalı ve yapılan iş anlaşılmalı.”
…
SB- Ben hep söylüyorum, bizim işimizde uygulama bakımından, usta-çırak ilişkisi olması gerekir. Usta-çırak ilişkisi olmadan, teorik birtakım düzenlerle eğitim olmaz, olmamalı…Usta-çırak ilişkisi yakın ilişki aslında. Bugün akademilerde yaşanan ilişkiler gibi değil. Bir hoca bir şeyler söyleyecek, sonra gelip böyle böyle, şöyle şöyle düzeltmeler yapacak, sonra kalkıp gidecek, olmaz…Çırak ustasını çalışırken görür, öyle öğrenir…”
Görüyorsunuz ya, Saimciğim, aslında yalnız kendi dalındaki acıyı, çıkmazı değil, bütün dünyadaki toplumsal, küresel çarpıklığı algılayıp dile getiriyordu; ee bu da taşınır yük değil elbet!
Canım güzel soylu onurlu dostum, sen çileden kurtuldun: ardında pırıl pırıl işler, alkışlanacak anılar bıraktın. Işığın kucağında yatacağına emenim.
Cumhuriyet, 30 Mart 2008.
Zaten yaşarken de karşılaştığı bütün çarpıklıklara, haksızlıklara ancak ağız dolu küfürle dayanabiliyordu; ama belli ki o küfürler öfkesini dindirmeye yetemedi, akrep gibi kendini sokmakta buldu çözümü.
Oysa ömrünün en verimli, en olgun dönemindeydi; daha ne ince, alaycı yapıtla bezeyebilirdi dünyamızı.
Özü sözü yapıtı bir sevgili dostum, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe daha öğrenciyken başkaldırmış , bu yüzden genç yaşında tanışmıştı zindanla. Bu onurlu tutum ömür boyu sürdü; hep emeğin, emekçinin yanında yer aldı, üstelik yalnız sözle değil, hem kafasıyla hem bedeniyle.
Nevzat Metin, 2005’te, Bilim Sanat Galerisi yayınları arasında sevgili Cengiz Bektaş’la yaptıkları uzun, dolu söyleşiye dayanarak güzel bir kitabını basmıştı. Gelin şimdi oradan kimi bölümleri yeniden anımsayalım:
“CB- Bir çevreye oturtuyoruz yontuyu. O çevre yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir çevre de. İstanbul’un bir yerine konan bir yontu elbette Paris’in filan alanına konan yontu değil. Bir yontuyu oraya da, buraya da koysan, başka başka yontular olarak algılanabilir.Bir toplumun içine bir yontu koyarken, toplumdan kopuk olamazsın gibi geliyor bana… İstesen de olamazsın.
SB- Tabii…
CB- İstesen de toplumdan kopamayacağına göre, “anlaşılmak” diye kesin bir zorunluluk var, senin başlarda söylediğin. Anlaşılmak istemiyorsan, git kapan, kendi kendine bir şeyler yap. Öyle nereye varılır? İnsan kendi kendisiyle hesaplaşabilir…Baan göre, sanatın bir boyutu da anlaşılmak, anlatmak…
SB- Çok çok haklısın. Bu konuda örnek de var, çok yakın bir örnek. Sanatçı denen birisiyle,bizim okulun profesörlerinden biri tartıştı. Uzun zaman konuşuldu. Kadın dedi ki:’Ben sanattan, resimden anlamam’. Kulağımızla duyduk televizyonlarda. ‘Ben resimden anlamam’ diyerek kadın özün diliyor aslında. Profesör dedi ki:’ Resim anlaşılmaz, hissedilir.’ Böyle bir şey yok. Anlaşılmaz denebilecek sanat müzik olabilir, ama müzik bile anlaşılır. Anlaşılması gerekir, şart! Öyle şey olur mu, neden anlaşılmasın? Bunlar aptalca şeyler. Enstellasyandon başladık, post dedik…Bunlar büyük aldatmaca. Bir zamanlar ‘sanat sanat içindir/ sanat toplum içindir’ diye bir tartışma vardı.Bu sözler ‘sanat sanat içindir’ lâfının bugünlere gelmiş, en bozuk hâli.”
…
CB- Tüm olayı yalnız biçim yaratmak gibi almak da yanlış…
SB- Çok yanlış. Yalnız biçim yaratmak yanlış…İlle de sadece yeni bir biçim yapacağım diye değil, düşünceyle anlaşacak, anlaşılacak biçim olmalı, onun çabası olmalı. Şimdi öyle lâflar var: ‘Ben kendim için yapıyorum!’ Hayır, ben kendim için yapmıyorum. Yani birilerine bir şey söyleyebilmek için, seçtiğim kavramı başkalarına aktarabilmek için yapıyorum. ‘Ben bunu şu biçimlerle yapıyorum’ diyebilmek için… Şiirse şiir, edebiyatsa edebiyat, müzikse müzik. Öyle olmalı ve yapılan iş anlaşılmalı.”
…
SB- Ben hep söylüyorum, bizim işimizde uygulama bakımından, usta-çırak ilişkisi olması gerekir. Usta-çırak ilişkisi olmadan, teorik birtakım düzenlerle eğitim olmaz, olmamalı…Usta-çırak ilişkisi yakın ilişki aslında. Bugün akademilerde yaşanan ilişkiler gibi değil. Bir hoca bir şeyler söyleyecek, sonra gelip böyle böyle, şöyle şöyle düzeltmeler yapacak, sonra kalkıp gidecek, olmaz…Çırak ustasını çalışırken görür, öyle öğrenir…”
Görüyorsunuz ya, Saimciğim, aslında yalnız kendi dalındaki acıyı, çıkmazı değil, bütün dünyadaki toplumsal, küresel çarpıklığı algılayıp dile getiriyordu; ee bu da taşınır yük değil elbet!
Canım güzel soylu onurlu dostum, sen çileden kurtuldun: ardında pırıl pırıl işler, alkışlanacak anılar bıraktın. Işığın kucağında yatacağına emenim.
Cumhuriyet, 30 Mart 2008.
26 Mart 2008 Çarşamba
TAYFUR SANLIMAN
Tayfur Sanlıman’ı, 1992’de Asmalımescit’te kendi işliğini açmasından sonra, sevgili İsmail Şimşek’in Cep Galerisi’nde tanıdım; önce sağlıklı yapısı, tok sesi, çelik gibi es sıkışı dikkatimi çekmiş olmalı. Sonra gerek Cep’te, gerek başka galerilerde açtığı sergilerde resimleriyle tanıştım; renk ve biçim dünyasındaki dürüst arayışları daha ilk görüşte beni etkiledi.
Derken dünya, İstanbul, Asmalımescit değişti, ne eski sergiler kaldı, ne Cep Galerisi; İsmailciğim galericiliği gevşetip lokantacılığa kaymak zorunda kaldı;Tayfur ortalıktan silindi; 2001’de evi barkı alıp Bozcaada’ya taşınmış meğer. Ama resmi bırakmamış elbet, ben duyamasam da, 2006’da, sanat yaşamanın 50. yılında AKM’de geniş bir özetleme sergisi açmış, oğlu Kerem Sanlıman’ın çok önemli desteğiyle, Işıl Döneray’ın kusursuz tasarımıyla bir de kitap yayınlamış. Bu güzel kitabı yolladı bana.
Oradan, 52 yıllık kesintisiz tutkulu resim sevdasının nasıl başladığını okuyalım birlikte:
“Dokuz yaşlarında bir çocuk, İstiklâl İlkokulu 2. sınıfta. O gün yüreğine bir heves düşüyor: resim yapmak. İçindeki ses:’deniz kenarında bir ev, evin önünde bir iskemle, iskelenin üzerinde bir ada balık tutacak’diyor. İzmir’i nereden biliyor? Haritalardan. Denizi manzaralardan tanıyor. Ee… geriye ne kaldı? Adam, oltası ve iskele. Onları da heves nasıl olsa başarır…
Adanalı çocuk bu çok çok önemli isteğin parasal desteğini sağlamak üzere, müşterisi ile meşgûl babasına saldırıyor (babası berber). Ne için harcanacağını söyledikten sonra 2 kuruş alıyor. Uçar gibi kırtasiyeci Evrendilek’e. Bir kutu 12’lik Nurkalem boya 1,5 kuruş; 25x35 resim kartonu 20 para. ’22 yıl sonra, Nurkalem’i üreten firmanın sahiplerinden M.Sait Demirbağ’ın kızı Nimet ile evlenecek.)
Gene uçar gibi doğru eve. 25x35’e biraz gökyüzü koy, gerideki ağaçları yeşile boya. Sağ alt köşeye evi kondur.Evin önüne iskele, iskeleye balık tutacak adamı yerleştir.Eline olta kamışını ver. Denizi maviye boya. Bu çabayı tasarladığın resme dönüştürebilmek için, ikide bir kırılan kalemleri aça aça tüket. Ama resmi bitir. Akşama baba gelecek, kim bilir ne kadar sevecek? Garanti bir aferin alırsın. Öyle sandınız değil mi?.. Hayır, hiç de öyle olmadı.
Berberlik yaparken konuşup şakıyan, ama evde ciddi Usta Cabbar, ‘Baba, bak!’ diyerek önüne koyduğum resme göz ucuyla baktıktan sonra, sanki birisi jurnal etmiş gibi önce boya kalemlerini sordu. Sonra görmek istedi. Sonra ne mi oldu? Orta şiddette, okşamayı andıran, ama içinde okşama olmayan bir tokat!...
Bulutlar, mavi gök, mavi deniz, yalı, iskele, balık tutan adam, hepsi soldu ve iki yıllık bir karanlığın içinde kayboldu…”
“İşte tam o yıllarda, 1944-45 olacak, Latif Ariş geldi.Yeni resim hocamız. Akademi’den taze mezun, dinamik, taş gibi. Mektepte hemen bir atölye kurdu. Başyardımcıları 75 Yusuf, 155 Tayfur. Modelden çalışmayı, natürmortu, peyzajı öğrendik. Resim sevdam yüzünden 3 yıllık Ortaokulu 5 yılda bitirdim.”
İlk ustası Latif Ariş’ten unutulmaz bir ders:
“Sanırım artık liseye geçmek üzereydim. Bir gün, beni teslim edilen bir işten ötürü 1 lira ile ödüllendirmek üzere gümüş parayı boya kutularının önüne koydu. Rengi hâlâ kulaklarımda duran sesiyle:’şu parayı al!’ dedi. Almak üzere elimi uzattığımda ekledi: ‘Bak oğlum! Sanma ki para her zaman böyle kolay ve bol kazanılır. Hele resim yapmaya devam edersen, hele benim mektebime gidersen, resim yapmayı sürdürürsen hiç kazanamazsın.Sana derim ki, bu sözlerimi sakın unutma! İleride baktın ki resme sevdalısın, parayı unut. Baktın ki paraya sevdalısın, o zaman da resmi unut!”
Resim sevdalısının oluşumu böyle; iki satır da resmi nasıl yaptığına ilişkin olsun:
“İlham hanımı beklemem. Resmin sonunu tasarlamam. Temel rengi hazırlar,onunla yola çıkarım.Tuvale ilk darbeyi vurduğum anda başaramama korkusu kaybolur. Eskizle çalışmadığım için,yolda önüme çıkan tüm serüvenleri irdeler, resim hangilerini istiyorsa onları titizlikle korur, ötekileri acımadan atarım. Bu, bir fırtınanın içinde, fırtına gibi bir çalışma sürecidir.Resim bitinceye kadar aralıksız sürer. Çalışmanın başında boyayı, fırçayı, tuval alanını, ne yapmam gerekiyorsa ona göre, ben yönetir, yönlendiririm.Kararlarımı uygularım.Fakat süresi belli olmayan bir zaman sonra, üzerinde çalıştığım renk ve leke âlemi başıma patron kesilir. Artık resmin emrine girmek zorunludur.Ne isterse onu yaparım.”
Keşke elimde olsaydı da bu tutkulu, inançlı renk ve leke kovalayıcının içten serüvenlerinden örnek gösterebilseydim size; neyse aklınızda bulunsun, herhangi bir galeride, bir açık arttırmada adını duyarsanız, koşun.
Cumhuriyet, 26 Mart 2008
Derken dünya, İstanbul, Asmalımescit değişti, ne eski sergiler kaldı, ne Cep Galerisi; İsmailciğim galericiliği gevşetip lokantacılığa kaymak zorunda kaldı;Tayfur ortalıktan silindi; 2001’de evi barkı alıp Bozcaada’ya taşınmış meğer. Ama resmi bırakmamış elbet, ben duyamasam da, 2006’da, sanat yaşamanın 50. yılında AKM’de geniş bir özetleme sergisi açmış, oğlu Kerem Sanlıman’ın çok önemli desteğiyle, Işıl Döneray’ın kusursuz tasarımıyla bir de kitap yayınlamış. Bu güzel kitabı yolladı bana.
Oradan, 52 yıllık kesintisiz tutkulu resim sevdasının nasıl başladığını okuyalım birlikte:
“Dokuz yaşlarında bir çocuk, İstiklâl İlkokulu 2. sınıfta. O gün yüreğine bir heves düşüyor: resim yapmak. İçindeki ses:’deniz kenarında bir ev, evin önünde bir iskemle, iskelenin üzerinde bir ada balık tutacak’diyor. İzmir’i nereden biliyor? Haritalardan. Denizi manzaralardan tanıyor. Ee… geriye ne kaldı? Adam, oltası ve iskele. Onları da heves nasıl olsa başarır…
Adanalı çocuk bu çok çok önemli isteğin parasal desteğini sağlamak üzere, müşterisi ile meşgûl babasına saldırıyor (babası berber). Ne için harcanacağını söyledikten sonra 2 kuruş alıyor. Uçar gibi kırtasiyeci Evrendilek’e. Bir kutu 12’lik Nurkalem boya 1,5 kuruş; 25x35 resim kartonu 20 para. ’22 yıl sonra, Nurkalem’i üreten firmanın sahiplerinden M.Sait Demirbağ’ın kızı Nimet ile evlenecek.)
Gene uçar gibi doğru eve. 25x35’e biraz gökyüzü koy, gerideki ağaçları yeşile boya. Sağ alt köşeye evi kondur.Evin önüne iskele, iskeleye balık tutacak adamı yerleştir.Eline olta kamışını ver. Denizi maviye boya. Bu çabayı tasarladığın resme dönüştürebilmek için, ikide bir kırılan kalemleri aça aça tüket. Ama resmi bitir. Akşama baba gelecek, kim bilir ne kadar sevecek? Garanti bir aferin alırsın. Öyle sandınız değil mi?.. Hayır, hiç de öyle olmadı.
Berberlik yaparken konuşup şakıyan, ama evde ciddi Usta Cabbar, ‘Baba, bak!’ diyerek önüne koyduğum resme göz ucuyla baktıktan sonra, sanki birisi jurnal etmiş gibi önce boya kalemlerini sordu. Sonra görmek istedi. Sonra ne mi oldu? Orta şiddette, okşamayı andıran, ama içinde okşama olmayan bir tokat!...
Bulutlar, mavi gök, mavi deniz, yalı, iskele, balık tutan adam, hepsi soldu ve iki yıllık bir karanlığın içinde kayboldu…”
“İşte tam o yıllarda, 1944-45 olacak, Latif Ariş geldi.Yeni resim hocamız. Akademi’den taze mezun, dinamik, taş gibi. Mektepte hemen bir atölye kurdu. Başyardımcıları 75 Yusuf, 155 Tayfur. Modelden çalışmayı, natürmortu, peyzajı öğrendik. Resim sevdam yüzünden 3 yıllık Ortaokulu 5 yılda bitirdim.”
İlk ustası Latif Ariş’ten unutulmaz bir ders:
“Sanırım artık liseye geçmek üzereydim. Bir gün, beni teslim edilen bir işten ötürü 1 lira ile ödüllendirmek üzere gümüş parayı boya kutularının önüne koydu. Rengi hâlâ kulaklarımda duran sesiyle:’şu parayı al!’ dedi. Almak üzere elimi uzattığımda ekledi: ‘Bak oğlum! Sanma ki para her zaman böyle kolay ve bol kazanılır. Hele resim yapmaya devam edersen, hele benim mektebime gidersen, resim yapmayı sürdürürsen hiç kazanamazsın.Sana derim ki, bu sözlerimi sakın unutma! İleride baktın ki resme sevdalısın, parayı unut. Baktın ki paraya sevdalısın, o zaman da resmi unut!”
Resim sevdalısının oluşumu böyle; iki satır da resmi nasıl yaptığına ilişkin olsun:
“İlham hanımı beklemem. Resmin sonunu tasarlamam. Temel rengi hazırlar,onunla yola çıkarım.Tuvale ilk darbeyi vurduğum anda başaramama korkusu kaybolur. Eskizle çalışmadığım için,yolda önüme çıkan tüm serüvenleri irdeler, resim hangilerini istiyorsa onları titizlikle korur, ötekileri acımadan atarım. Bu, bir fırtınanın içinde, fırtına gibi bir çalışma sürecidir.Resim bitinceye kadar aralıksız sürer. Çalışmanın başında boyayı, fırçayı, tuval alanını, ne yapmam gerekiyorsa ona göre, ben yönetir, yönlendiririm.Kararlarımı uygularım.Fakat süresi belli olmayan bir zaman sonra, üzerinde çalıştığım renk ve leke âlemi başıma patron kesilir. Artık resmin emrine girmek zorunludur.Ne isterse onu yaparım.”
Keşke elimde olsaydı da bu tutkulu, inançlı renk ve leke kovalayıcının içten serüvenlerinden örnek gösterebilseydim size; neyse aklınızda bulunsun, herhangi bir galeride, bir açık arttırmada adını duyarsanız, koşun.
Cumhuriyet, 26 Mart 2008
12 Mart 2008 Çarşamba
SİVAS 93
Genco Erkal, sonunda gerekeni yapmış, oyununu kendisi yazmış,çok da iyi etmiş:; çünkü ne kadar ünlü olurlarsa olsunlar, sömürgeci Avrupa'nın yazarlarının çoğundan da, yerli yazarlık heveslilerinden de ne ona hayır vardı, ne bize.
Adından anlaşılacağı üzere, 1993 Temmuz’unda Sivas’ta oynanan ve 33 değerli cana patlayan kanlı ayaklanma ele alınıyor oyunda; Genco, ulaşabildiği bütün belgeleri, kayıtları, tanıklıkları kullanarak yazmış oyunu; dolayısıyla, 2 Temmuz 1993’te yaşananlar, görüntülü belgeler kayıtlar eşliğinde yeniden karşımıza geliyor.
Pir Sultan Anma Şenlikleri’ni bahane eden karşıdevrimciler, gözümüzün önünde, canlı kayıtlarla, saat saat, adım adım ayaklandılar, güvenlik güçlerinin suskun çekimser onayıyla kenti ele geçirdiler, valiyi de Cumhuriyetimizi koruması gereken orduyu da etkisiz hale getirip Aziz Nesin’i, dahası kendi bilge ozanları Pir Sultan Abdal’ın yontusunu bahane ederek 'kelle isterük' diye avaz avaz haykırdılar iki gün; ve sonunda yine hem polisin hem askerlerin gözü önünde, Madımak Oteli’ni kundakladılar, 33 güzelim insanın diri diri boğdular, yaktılar.
Oyunda, dönemin bütün sorumluları, cumhurbaşkanı, başbakan, yardımcısı, genelkurmay başkanı, kendi ağızlarından, bu kanlı kalkışmayı nasıl besleyip desteklediklerini, cana kıyanları nasıl koruduklarını, bunun için 50-60 yıldır yapageldikleri gibi, nasıl lâf ebelikleriyle herkesi uyuttuklarını bir kez daha gözümüze soktular; soktular ama can gözlerimiz kapalı olduğu için, cam gözümüzle bunu görmemiz o gün olanaksızdı, bugün de öyle.
Oyunun bir yerinde, savcı görevini gereği gibi yapsaydı, eldeki kanıtları tanıkları ciddi olarak inceleseydi, suçlular sorumlular bulunur, böylece örneğin Susurluk’un ve benzerlerinin önü alınırdı, deniyor.
Tepeden tırnağa yanlış ve yanıltıcı: çünkü Susurluk falan anılırken yanında hep derin devlet diye bir kavramdan söz ediliyor; bütün çirkin işleri bu derin devlet döndürüyor. Oysa devletin sığı derini yok; Atatürk gibi bağımsızlığına canını adayanların devleti var, ya da 1938 10 Kasım saat 9.05’ten beri, ABD’ye, sonra ortaya süreceği AB’ye köleliği, uşaklığı seve seve benimseyip uygulayanların devleti var.
Türkler, bütün insanlık tarihi boyunca yaptıkları gibi, Orta Asya’dan ya da Anadolu’dan yola çıkıp Avrupa kapılarına dayanalı beri, Batılının en büyük düşmanı biziz; dolayısıyla yüzlerce yıldır bütün tasarılar, bütün çabalar bizi Avrupa’dan, Anadolu’dan söküp atmaya, oturduğumuz son verimli topraklara yer altı yerüstü zenginlikleriyle el koymaya yöneliktir. Bu derin amacın dışında bir örgüt, tuzak yok Türk ulusunun da, bütün öbür sömürülenlerin de başında.
Bunun en son kanıtlarından birini geçen akşam Kanaltürk’te sevgili Ünal Erdoğan verdi: Batılı sömürgen, yerli sülüklerle el ele vererek, şu ana dek Türk halkının kanıyla teriyle diktiği temel direklerin %75’ini silahsız ele geçirmiş hedef %100 elbet. Bunun en etkili araçlarından biri enerji, elektrik. Şimdi, hepimizin vergileriyle canlarıyla oluşturulmuş hazır kurulu ağı tek kuruş ödemeden kapatıp elektrik üretim ve dağıtım pastasını paylaşmak üzereler; bu pasta tam 30 trilyon dolar!
Gözümüzün önünde sallanan bin bir renkli bez parçaları bu korkunç, eşi benzeri görülmemiş büyük soygunu gizleme, bizi cambaza baktırma amacını güdüyor.
Ülkemizin bu alandaki en büyük yeteneklerinden Genco Erkal¸ doğrusu birey, yurttaş olarak kendisine düşeni kusursuz yerine getirdi; o acı olayı anımsatarak hepimize okkalı birer şamar indirdi. Asker sivil, Cumhuriyetimizi korumak yaşatmak isteyen herkesin suratına indi bu tokat! Uyanırsak ne âlâ! Yoksa ne ülke kalacak., ne de sorun!
Bu çarpıcı oyunun müziği Fazıl Say’ın; giysi Özlem Kaya’nın; kullanılan görüntüler, Nurdan Arca’nın; Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan, Saliha Şirvan Akan oyuna can verenler.
Hepsine yürekten alkış!
Adından anlaşılacağı üzere, 1993 Temmuz’unda Sivas’ta oynanan ve 33 değerli cana patlayan kanlı ayaklanma ele alınıyor oyunda; Genco, ulaşabildiği bütün belgeleri, kayıtları, tanıklıkları kullanarak yazmış oyunu; dolayısıyla, 2 Temmuz 1993’te yaşananlar, görüntülü belgeler kayıtlar eşliğinde yeniden karşımıza geliyor.
Pir Sultan Anma Şenlikleri’ni bahane eden karşıdevrimciler, gözümüzün önünde, canlı kayıtlarla, saat saat, adım adım ayaklandılar, güvenlik güçlerinin suskun çekimser onayıyla kenti ele geçirdiler, valiyi de Cumhuriyetimizi koruması gereken orduyu da etkisiz hale getirip Aziz Nesin’i, dahası kendi bilge ozanları Pir Sultan Abdal’ın yontusunu bahane ederek 'kelle isterük' diye avaz avaz haykırdılar iki gün; ve sonunda yine hem polisin hem askerlerin gözü önünde, Madımak Oteli’ni kundakladılar, 33 güzelim insanın diri diri boğdular, yaktılar.
Oyunda, dönemin bütün sorumluları, cumhurbaşkanı, başbakan, yardımcısı, genelkurmay başkanı, kendi ağızlarından, bu kanlı kalkışmayı nasıl besleyip desteklediklerini, cana kıyanları nasıl koruduklarını, bunun için 50-60 yıldır yapageldikleri gibi, nasıl lâf ebelikleriyle herkesi uyuttuklarını bir kez daha gözümüze soktular; soktular ama can gözlerimiz kapalı olduğu için, cam gözümüzle bunu görmemiz o gün olanaksızdı, bugün de öyle.
Oyunun bir yerinde, savcı görevini gereği gibi yapsaydı, eldeki kanıtları tanıkları ciddi olarak inceleseydi, suçlular sorumlular bulunur, böylece örneğin Susurluk’un ve benzerlerinin önü alınırdı, deniyor.
Tepeden tırnağa yanlış ve yanıltıcı: çünkü Susurluk falan anılırken yanında hep derin devlet diye bir kavramdan söz ediliyor; bütün çirkin işleri bu derin devlet döndürüyor. Oysa devletin sığı derini yok; Atatürk gibi bağımsızlığına canını adayanların devleti var, ya da 1938 10 Kasım saat 9.05’ten beri, ABD’ye, sonra ortaya süreceği AB’ye köleliği, uşaklığı seve seve benimseyip uygulayanların devleti var.
Türkler, bütün insanlık tarihi boyunca yaptıkları gibi, Orta Asya’dan ya da Anadolu’dan yola çıkıp Avrupa kapılarına dayanalı beri, Batılının en büyük düşmanı biziz; dolayısıyla yüzlerce yıldır bütün tasarılar, bütün çabalar bizi Avrupa’dan, Anadolu’dan söküp atmaya, oturduğumuz son verimli topraklara yer altı yerüstü zenginlikleriyle el koymaya yöneliktir. Bu derin amacın dışında bir örgüt, tuzak yok Türk ulusunun da, bütün öbür sömürülenlerin de başında.
Bunun en son kanıtlarından birini geçen akşam Kanaltürk’te sevgili Ünal Erdoğan verdi: Batılı sömürgen, yerli sülüklerle el ele vererek, şu ana dek Türk halkının kanıyla teriyle diktiği temel direklerin %75’ini silahsız ele geçirmiş hedef %100 elbet. Bunun en etkili araçlarından biri enerji, elektrik. Şimdi, hepimizin vergileriyle canlarıyla oluşturulmuş hazır kurulu ağı tek kuruş ödemeden kapatıp elektrik üretim ve dağıtım pastasını paylaşmak üzereler; bu pasta tam 30 trilyon dolar!
Gözümüzün önünde sallanan bin bir renkli bez parçaları bu korkunç, eşi benzeri görülmemiş büyük soygunu gizleme, bizi cambaza baktırma amacını güdüyor.
Ülkemizin bu alandaki en büyük yeteneklerinden Genco Erkal¸ doğrusu birey, yurttaş olarak kendisine düşeni kusursuz yerine getirdi; o acı olayı anımsatarak hepimize okkalı birer şamar indirdi. Asker sivil, Cumhuriyetimizi korumak yaşatmak isteyen herkesin suratına indi bu tokat! Uyanırsak ne âlâ! Yoksa ne ülke kalacak., ne de sorun!
Bu çarpıcı oyunun müziği Fazıl Say’ın; giysi Özlem Kaya’nın; kullanılan görüntüler, Nurdan Arca’nın; Meral Çetinkaya, Yiğit Tuncay, Nilgün Karababa, Murat Tüzün, Çağatay Mıdıkhan, Saliha Şirvan Akan oyuna can verenler.
Hepsine yürekten alkış!
27 Şubat 2008 Çarşamba
FİDEL CASTRO RUZ
İspanyolca bilenler anlıyor, Fidel’in soyadı Luz ( Işık) değil, ama 50 yıldır o ve güzelim halkı insanlık için gerçek bir ışık, okyanus ortasında yanıp sönen bir deniz feneri.
İnsan kardeşlerine en gerçek, en yararlı öğüdü, adında ermiş bulunan bir yazar. Exupéry vermişti: “özlediğin insanı önce kendinde oluşturmaya başla!”
Fidel ( bu da bağlı, sadık,sözünün eri demek), sonradan kendisine, halkına, giderek bütün Güney Amerika’ya baş kılavuzlardan biri yapacağı;” Sakın unutmayın, dünyanın bütün şanı ve şerefi bir mısır tanesini zor doldurur” diyen José Marti gibi, İspanyol asıllı, başka bir deyişle sömürgeci bir ulusun türevi. Ama burada sevgili Mustafa Kemâl’in büyüklüğü bir kez daha kanıtlanıyor: kökenin, doğduğu ulus, aile o kadar belirleyici değil yazgında; kalıtımla getirdiğin yeteneklere eğitimin bilincini eklersen, ilk adımda anlık sömürücü kazancının ne kadar geçici olduğunu görürsün; önemli olanın şu mavi gezegenin evrenin armağan ettiği dengeleriyle olabildiğince uzun süre böyle kalmasını sağlamak olduğunu anlarsın; o zaman ezenlerden sömürenlerden sıyrılıp ezilenlerin, emekçilerin, dünyayı koruyanların yanına geçer, bu uğurda canını da verirsin. Ve bu aşamada: NUMUTLU TÜRKÜM/KÜBALIYIM DİYENE, sancağın olur.
Bu aşama diyorum, çünkü burada da kalamazsın, bir sonraki bilinç evresine de ulaşman gerekir: sonsuz dirimsel enerji okyanusunda varlıklar kabaca ikiye ayrılmış; canlılar cansızlar. Sen canlıların bir üyesisin; dolayısıyla, ırk, ulus, oymak hiç önemli değildir; canlılardan yola çıkarak aslında başka bir tartım ve biçimde canlı olan cansızları da içine alan genel korumanın gönüllü neferi olmalısın; çünkü evrenin sonsuz yaşamı içinde sınırlı kalan varlığın bu neferliğe bağlıdır.
Fidel ve güzelim halkı, 500 yıllık sömürüden talandan sonra, bunu kusursuz görmüş ve seçimini yapmış; örneğin Sovyetler Birliği’nin uygulamaya çalıştığı, Batı ile, özellikle ABD ile yarışı temel alan devlet anamalcılığı’nı hiç sokmamış yurduna; hiçbir ülkeyi zorla toplumcu yapmaya kalkmamış. Onun yerine, gerektiğinde örneğin Angola’ya, daha başka yerlere bağımsızlık savaşında yardımcı olmak üzere, Amerikan askerleri gibi paralı değil, gönüllü birlikler göndenmiş; ama asıl önemlisi, insan kardeşlerini karanlıktan, hastalıktan kurtarmak üzere öğretmen, hekim birlikleri göndermiş, göndermeyi sürdürüyor dünyanın dört bir yanına. Estela Bravo’nun Fidel’ini ya da Rebeca Chavez’in Fidel’li Anlar’ını görebilmişseniz, dünyanın bütün ülkelerinde halkların onu nasıl coşkuyla alkışlayıp bağırlarına bastıklarına tanık olmuşsunuzdur.
Biliyorsunuz, ataerkil zorbalığın uzantısı anamalcı düzensizliğin temeli öncelikle kadınlarla çocukların köleliğidir; sevgili Fidel, 20 Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich’ı okudu mu bilmem, ama uyguladığı tam onun istediğidir: önce kadını, anayı eldeki bütün olanaklarla güvence, güvenlik altına almış; sonra çocukları. Kendi deyişiyle, 1959’dan beri, hem dinsel hem siyasal masallardan arıtılmış bilimsel eğitimle 4 sağlam kuşak yetiştirmiş, yetiştirmeyi sürdürüyor. İkide bir soruyorlardı, “Peki, ya Fidel’den sonra?”; geçen iki yıl, %99’u anamalcılığın pençesinde inleyen dünyaya karşın, o 12 milyon insan taş gibi, çelik gibi yerinde. Üstelik ABD’nin oyunu bozuldu, ters tepki, Güney Amerika ülkeleri 30 yıl yüzüne bile bakmadıkları Küba’nın ardından insanca, adaletli düzene geçme savaşındalar, başta yiğit Hugo Chavez. Keşke Rusya ile Çin bu evrime dolu dolu katılıyor olsaydılar, insanlara boşu boşuna zaman, kan yitirtiyorlar.
Ama Fidel, “kadınların okutmayan ulus, erkeklerini düşünsel-duygusal yalnızlık cezasına çarptırır” diyen Atamız gibi, toplumun temel direği kadının önüne açmış; o kadar ki, bugün üniversite sınavlarında kızların önlenemez başarısını dizginlemek. Kızları %60’lı sınırlandırmak zorunda kalmışlar; bırakılsa, hepsini kazanacaklar.
Nitekim, bakanların dışında herkesin gönüllü çalıştığı Ulusal Meclis’te kadın temsilci oranı % 46.
Ve en can alıcı nokta, Küba’da, yokluk yoksunluk içinde, kesin ve tam eşitlik var, hem de güvenlik gücü zorlamasıyla değil, gönüllü: Fidel, karşılanan temel gereksinmelerin dışında, ayda 30 dolar harçlık alıyor, emekli bir hekim de 15.
Küba Anayası’sının Türkçe basımın tanıtmaya gelen Küba Büyükelçisi sevgili Ernesto Gomez Abascal, “Küba’da, askerler de içinde, kimseye AYRICALIK tanınmaz”, dedi geçen gün. Ardından ekledi: “ Ben burada elçiyim, yurdum savaşa girerse, albayım.”
Sevgili insan kardeşlerim, sömürgeci yalanlarına kanıp böyle tavşan gibi üreyemez; çılgınca dünyanızı ve kendinizi tüketemezsiniz; tek yol, Küba halkı gibi tutumlu, sorumlu, sevgi dolu, sevinçli yaşamaya geçmenizdir; yoksa arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yeryüzünde!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 27 Şubat 2008
İnsan kardeşlerine en gerçek, en yararlı öğüdü, adında ermiş bulunan bir yazar. Exupéry vermişti: “özlediğin insanı önce kendinde oluşturmaya başla!”
Fidel ( bu da bağlı, sadık,sözünün eri demek), sonradan kendisine, halkına, giderek bütün Güney Amerika’ya baş kılavuzlardan biri yapacağı;” Sakın unutmayın, dünyanın bütün şanı ve şerefi bir mısır tanesini zor doldurur” diyen José Marti gibi, İspanyol asıllı, başka bir deyişle sömürgeci bir ulusun türevi. Ama burada sevgili Mustafa Kemâl’in büyüklüğü bir kez daha kanıtlanıyor: kökenin, doğduğu ulus, aile o kadar belirleyici değil yazgında; kalıtımla getirdiğin yeteneklere eğitimin bilincini eklersen, ilk adımda anlık sömürücü kazancının ne kadar geçici olduğunu görürsün; önemli olanın şu mavi gezegenin evrenin armağan ettiği dengeleriyle olabildiğince uzun süre böyle kalmasını sağlamak olduğunu anlarsın; o zaman ezenlerden sömürenlerden sıyrılıp ezilenlerin, emekçilerin, dünyayı koruyanların yanına geçer, bu uğurda canını da verirsin. Ve bu aşamada: NUMUTLU TÜRKÜM/KÜBALIYIM DİYENE, sancağın olur.
Bu aşama diyorum, çünkü burada da kalamazsın, bir sonraki bilinç evresine de ulaşman gerekir: sonsuz dirimsel enerji okyanusunda varlıklar kabaca ikiye ayrılmış; canlılar cansızlar. Sen canlıların bir üyesisin; dolayısıyla, ırk, ulus, oymak hiç önemli değildir; canlılardan yola çıkarak aslında başka bir tartım ve biçimde canlı olan cansızları da içine alan genel korumanın gönüllü neferi olmalısın; çünkü evrenin sonsuz yaşamı içinde sınırlı kalan varlığın bu neferliğe bağlıdır.
Fidel ve güzelim halkı, 500 yıllık sömürüden talandan sonra, bunu kusursuz görmüş ve seçimini yapmış; örneğin Sovyetler Birliği’nin uygulamaya çalıştığı, Batı ile, özellikle ABD ile yarışı temel alan devlet anamalcılığı’nı hiç sokmamış yurduna; hiçbir ülkeyi zorla toplumcu yapmaya kalkmamış. Onun yerine, gerektiğinde örneğin Angola’ya, daha başka yerlere bağımsızlık savaşında yardımcı olmak üzere, Amerikan askerleri gibi paralı değil, gönüllü birlikler göndenmiş; ama asıl önemlisi, insan kardeşlerini karanlıktan, hastalıktan kurtarmak üzere öğretmen, hekim birlikleri göndermiş, göndermeyi sürdürüyor dünyanın dört bir yanına. Estela Bravo’nun Fidel’ini ya da Rebeca Chavez’in Fidel’li Anlar’ını görebilmişseniz, dünyanın bütün ülkelerinde halkların onu nasıl coşkuyla alkışlayıp bağırlarına bastıklarına tanık olmuşsunuzdur.
Biliyorsunuz, ataerkil zorbalığın uzantısı anamalcı düzensizliğin temeli öncelikle kadınlarla çocukların köleliğidir; sevgili Fidel, 20 Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich’ı okudu mu bilmem, ama uyguladığı tam onun istediğidir: önce kadını, anayı eldeki bütün olanaklarla güvence, güvenlik altına almış; sonra çocukları. Kendi deyişiyle, 1959’dan beri, hem dinsel hem siyasal masallardan arıtılmış bilimsel eğitimle 4 sağlam kuşak yetiştirmiş, yetiştirmeyi sürdürüyor. İkide bir soruyorlardı, “Peki, ya Fidel’den sonra?”; geçen iki yıl, %99’u anamalcılığın pençesinde inleyen dünyaya karşın, o 12 milyon insan taş gibi, çelik gibi yerinde. Üstelik ABD’nin oyunu bozuldu, ters tepki, Güney Amerika ülkeleri 30 yıl yüzüne bile bakmadıkları Küba’nın ardından insanca, adaletli düzene geçme savaşındalar, başta yiğit Hugo Chavez. Keşke Rusya ile Çin bu evrime dolu dolu katılıyor olsaydılar, insanlara boşu boşuna zaman, kan yitirtiyorlar.
Ama Fidel, “kadınların okutmayan ulus, erkeklerini düşünsel-duygusal yalnızlık cezasına çarptırır” diyen Atamız gibi, toplumun temel direği kadının önüne açmış; o kadar ki, bugün üniversite sınavlarında kızların önlenemez başarısını dizginlemek. Kızları %60’lı sınırlandırmak zorunda kalmışlar; bırakılsa, hepsini kazanacaklar.
Nitekim, bakanların dışında herkesin gönüllü çalıştığı Ulusal Meclis’te kadın temsilci oranı % 46.
Ve en can alıcı nokta, Küba’da, yokluk yoksunluk içinde, kesin ve tam eşitlik var, hem de güvenlik gücü zorlamasıyla değil, gönüllü: Fidel, karşılanan temel gereksinmelerin dışında, ayda 30 dolar harçlık alıyor, emekli bir hekim de 15.
Küba Anayası’sının Türkçe basımın tanıtmaya gelen Küba Büyükelçisi sevgili Ernesto Gomez Abascal, “Küba’da, askerler de içinde, kimseye AYRICALIK tanınmaz”, dedi geçen gün. Ardından ekledi: “ Ben burada elçiyim, yurdum savaşa girerse, albayım.”
Sevgili insan kardeşlerim, sömürgeci yalanlarına kanıp böyle tavşan gibi üreyemez; çılgınca dünyanızı ve kendinizi tüketemezsiniz; tek yol, Küba halkı gibi tutumlu, sorumlu, sevgi dolu, sevinçli yaşamaya geçmenizdir; yoksa arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yeryüzünde!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 27 Şubat 2008
13 Şubat 2008 Çarşamba
OSMAN PAMUKOĞLU
Türk okurlarıyla izleyicilerinin çoğu gibi, Sevil’le ben de Osman Pamukoğlu’nu ilk kitabı Unutulanların Dışında Yeni Bir Şey Yok. ile tanıdık Okuduk, sarsıldık, dostlarımıza aktardık Ardından bu kitapla ilgili olarak Ceviz Kabuğu’nu merakla izledik. Sonra zaman ve olaylar geçti üstümüzden. Derken Skytürk’te Serdar Akinan sıradışı bir iş başardı, Osman Pamukoğlu’nun Hakkâri Dağ ve Komanda Tugayı Komutanı iken giriştiği harekâtları anlatan “Kan Uykusu”nu çekip yayınladı. Bu program, kitaplarının yarattığı etkiyi iyice arttırdı elbet.
Ardından, ender de olsa kimi kanallarda söyleşileri yayınlanmaya başladı; gerçi bu söyleşilerde Sayın Pamukoğlu ile konuşanların çoğu, konuğun ve konunun önemini unutup kendilerini öne çıkarma hastalığından arınamasa da, konuşulanlar son derece çarpıcı ve önemliydi kuşkusuz.
Osman Pamukoğlu, daha ilk kitabının önsözünde: “Bugüne kadar tüm savaşlarda sadece ve sadece anneler kaybetmiştir. Başka hiç kimseye bir şey olmamıştır. Hiçbir sonuç, annenin mezara kadar devam edecek olan yüreğindeki ateşe derman olamaz. Acı çekmeyen ve çekenlerden haberi olmayan acıları dindirmenin yollarını aramaz, arasa da doğru şeklini bulamaz” diyordu.
Bu doğru saptamanın nedeni ne olabilir dersiniz? Neden savaşıyor insan denen memeli? Neden türdeşlerinin milyonlarcasını gözünü kırpmadan öldürebiliyor? Bunu da bir bilge Fransız çok yalın biçimde açıklamış:
“İnsanoğlunun bütün dillerde kullandığı iki temel edimden SAHİP OLMAK aslında yalnız bileşik zaman oluşturmaya yarar, çünkü canınız da içinde, hiçbir şeye SAHİP OLAMAZSINIZ; canlı varlık olarak size kalan VAROLMAK, YAŞAMAKTIR!”
Yumuşacık anaerkil düzenden ataerkil düzene geçeli, hele insanlar arasındaki eşitsizliği doruğa çıkaracak anamalcı düzensizliği yürürlüğe koyalı beri, insan adındaki memeli eşine sarılacak, yerine bırakacağı mutlu yavrular yetiştirecek, şu güzelim mavi gezegenin canlı cansız bütün varlıklarla birlikte tadını çıkaracak yerde, SAHİP=EGEMEN OLMA saplantısına kapıldı, bütün çılgınlık ve hızıyla sürüyor bu salgın.
Osman Pamukoğlu, bu amansız hastalığın uzantısı olarak, en az 500 yıldır tüm dünyanın başına bela kesilen, Anadolu’ya özellikle göz diken; daha başka insanların yanında, iki değerli araştırmacımızın, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın belgeleriyle kanıtladıkları olguyu, yeryüzünde yazı ve uygarlığın kökeninde Türklerin bulunduğunu unutup, unutturmaya çalışan Avrupalı ve Amerikalı sömürgeci saldırganların son 25 yıldır bağrımıza sapladıkları PKK hançerini bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seren bir büyük yurtsever ve aydın.
30-40 000 Türk’ün, bilmem ne kadar Kürt’ün ölümüne neden olan ve yıllardır süren bu kirli savaşın nasıl sona erdirileceğini çok iyi biliyor; kuraldışı savaşın Mustafa Kemâl, Mao, Fidel Castro tarafından ustaca uygulanışını yakından tanıyor, dolayısıyla çözüm için öyle 300-500 000’lik değil, en çok 20 000 kişilik iyi eğitilmiş, kalıcı olarak bu savaşı yürütecek güce gereksinme olduğunu belirtiyor .
İliğimizi kemiğimizi emen, oluk oluk kan ve para akıtan bu savaşın son aşamasında, biliyorsunuz, sözümona üçlü çözüm evresindeyiz: ABD, Barzani-Talabani yönetimi ve Türkiye PKK’nın işini bitirecekler.
Osman Pamukloğlu, ülke koşullarını, bölgeyi, savaşın tüm ayrıntılarını açıkça görüp değerlendiren tutarlı, sorumlu bir yurtsever olarak şunu vurguluyor, : “PKK’nın barındığı dağlar, çok sıradışı bir oluşuma sahip; mağaralar, geçitler, vadiler öyle bir yapı oluşturmuş ki, böylesi dünyada en çok 10 yerde varsa, birisi burası. Dolayısıyla, bu bölgede mağaraların dışında bir bina, kamp, ev, baraka, depo yok; siz ABD’den milyonlarca dolara aldığınız bombalarla ancak dağları, taşları döversiniz. O yüzden, kendi halkınızı kandıran bu gösterişten vazgeçin, gerekeni yapıp işi bitirin.
Ama bu da öyle göz açıp kapayıncaya dek olmaz, olamaz; çünkü o mağaralara ve çevredeki vadilere 50 000 kişilik orduyla girseniz, içlerinde saklanan 5 000 PKK’lının ancak 2 500’ünü bulup yok edebilirsiniz.”
Aslında biliyorsunuz akıl için yol bir’dir; nitekim, geçende Kanaltürk’te bu kez bir sivil, bir tutumbilim(iktisat) uzmanı, Selim Somçağ sordu can alıcı ya da verici soruyu:
“Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, sömürgeci Batı’nın bu amansız acımasız saldırısı karşısında , yurdumuzu ve Cumhuriyetimizi savunması gereken ulusal güçlerin, özellikle de TSK’nin suskunluğu güç toplamayı amaçlayan bir bekleyiş mi, yoksa tam bir teslim oluş mu?”
Osman Pamukoğlu bu yazgısal soruya yanıt arayıp , çok değerli önerilerde bulunan gerçek yurt-insanseverlerden biri ; hemen edinin ve okuyun tüm kitaplarını.
Cumhuriyet, 13 Şubat 2008.
Ardından, ender de olsa kimi kanallarda söyleşileri yayınlanmaya başladı; gerçi bu söyleşilerde Sayın Pamukoğlu ile konuşanların çoğu, konuğun ve konunun önemini unutup kendilerini öne çıkarma hastalığından arınamasa da, konuşulanlar son derece çarpıcı ve önemliydi kuşkusuz.
Osman Pamukoğlu, daha ilk kitabının önsözünde: “Bugüne kadar tüm savaşlarda sadece ve sadece anneler kaybetmiştir. Başka hiç kimseye bir şey olmamıştır. Hiçbir sonuç, annenin mezara kadar devam edecek olan yüreğindeki ateşe derman olamaz. Acı çekmeyen ve çekenlerden haberi olmayan acıları dindirmenin yollarını aramaz, arasa da doğru şeklini bulamaz” diyordu.
Bu doğru saptamanın nedeni ne olabilir dersiniz? Neden savaşıyor insan denen memeli? Neden türdeşlerinin milyonlarcasını gözünü kırpmadan öldürebiliyor? Bunu da bir bilge Fransız çok yalın biçimde açıklamış:
“İnsanoğlunun bütün dillerde kullandığı iki temel edimden SAHİP OLMAK aslında yalnız bileşik zaman oluşturmaya yarar, çünkü canınız da içinde, hiçbir şeye SAHİP OLAMAZSINIZ; canlı varlık olarak size kalan VAROLMAK, YAŞAMAKTIR!”
Yumuşacık anaerkil düzenden ataerkil düzene geçeli, hele insanlar arasındaki eşitsizliği doruğa çıkaracak anamalcı düzensizliği yürürlüğe koyalı beri, insan adındaki memeli eşine sarılacak, yerine bırakacağı mutlu yavrular yetiştirecek, şu güzelim mavi gezegenin canlı cansız bütün varlıklarla birlikte tadını çıkaracak yerde, SAHİP=EGEMEN OLMA saplantısına kapıldı, bütün çılgınlık ve hızıyla sürüyor bu salgın.
Osman Pamukoğlu, bu amansız hastalığın uzantısı olarak, en az 500 yıldır tüm dünyanın başına bela kesilen, Anadolu’ya özellikle göz diken; daha başka insanların yanında, iki değerli araştırmacımızın, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın belgeleriyle kanıtladıkları olguyu, yeryüzünde yazı ve uygarlığın kökeninde Türklerin bulunduğunu unutup, unutturmaya çalışan Avrupalı ve Amerikalı sömürgeci saldırganların son 25 yıldır bağrımıza sapladıkları PKK hançerini bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seren bir büyük yurtsever ve aydın.
30-40 000 Türk’ün, bilmem ne kadar Kürt’ün ölümüne neden olan ve yıllardır süren bu kirli savaşın nasıl sona erdirileceğini çok iyi biliyor; kuraldışı savaşın Mustafa Kemâl, Mao, Fidel Castro tarafından ustaca uygulanışını yakından tanıyor, dolayısıyla çözüm için öyle 300-500 000’lik değil, en çok 20 000 kişilik iyi eğitilmiş, kalıcı olarak bu savaşı yürütecek güce gereksinme olduğunu belirtiyor .
İliğimizi kemiğimizi emen, oluk oluk kan ve para akıtan bu savaşın son aşamasında, biliyorsunuz, sözümona üçlü çözüm evresindeyiz: ABD, Barzani-Talabani yönetimi ve Türkiye PKK’nın işini bitirecekler.
Osman Pamukloğlu, ülke koşullarını, bölgeyi, savaşın tüm ayrıntılarını açıkça görüp değerlendiren tutarlı, sorumlu bir yurtsever olarak şunu vurguluyor, : “PKK’nın barındığı dağlar, çok sıradışı bir oluşuma sahip; mağaralar, geçitler, vadiler öyle bir yapı oluşturmuş ki, böylesi dünyada en çok 10 yerde varsa, birisi burası. Dolayısıyla, bu bölgede mağaraların dışında bir bina, kamp, ev, baraka, depo yok; siz ABD’den milyonlarca dolara aldığınız bombalarla ancak dağları, taşları döversiniz. O yüzden, kendi halkınızı kandıran bu gösterişten vazgeçin, gerekeni yapıp işi bitirin.
Ama bu da öyle göz açıp kapayıncaya dek olmaz, olamaz; çünkü o mağaralara ve çevredeki vadilere 50 000 kişilik orduyla girseniz, içlerinde saklanan 5 000 PKK’lının ancak 2 500’ünü bulup yok edebilirsiniz.”
Aslında biliyorsunuz akıl için yol bir’dir; nitekim, geçende Kanaltürk’te bu kez bir sivil, bir tutumbilim(iktisat) uzmanı, Selim Somçağ sordu can alıcı ya da verici soruyu:
“Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, sömürgeci Batı’nın bu amansız acımasız saldırısı karşısında , yurdumuzu ve Cumhuriyetimizi savunması gereken ulusal güçlerin, özellikle de TSK’nin suskunluğu güç toplamayı amaçlayan bir bekleyiş mi, yoksa tam bir teslim oluş mu?”
Osman Pamukoğlu bu yazgısal soruya yanıt arayıp , çok değerli önerilerde bulunan gerçek yurt-insanseverlerden biri ; hemen edinin ve okuyun tüm kitaplarını.
Cumhuriyet, 13 Şubat 2008.
16 Ocak 2008 Çarşamba
SADETTİN ÇULAN
Goethe’nin şu sözünü sık anarım, yazılarımı okuyanlar bilir:
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini!”
Bu, başkalarından önce, benim için geçerlidir elbet; kanıt ortada: yıllardır sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın Doku Galerisi’ndeki sergileri Nilgün’le benim gibi erken gelen Ali Candaş’ın, İsmail Avcı’nın, karı koca Ali Demir’lerin yanında uzun boylu, sağlam yapılı, efendi mi efendi insanın adını nice sonra öğrenebildim: Sadettin Çulan. Oysa, hadi Ankara’dakilere gidemezdim elbet, ama Doku’nun İstanbul şubesinde taa 1998’e açmış ilk sergisini.
Sağolsun, Resimlerim adını verdiği kitabını göndermiş; hem resimlere baktım, hem yaşamöyküsünü okudum sevgili dostumun.
Benim gibi o da Rumeli çocuğu; anası babası Romanya’dan göçmüşler yurdumuza; 1919’da doğmuş, üçü kız ikisi erkek beş çocuğun en büyüğü olarak. Küçük yaşta belirmiş resim sevdası; ama orta hâlli çok çocuklu bir ailede yaşadığı için, babası, daha sağlam bir baltaya sap olsun diye besbelli, o dönemde Akademi’nin orta bölümü olsa da, liseyi bitirmesini istemiş; o da bitirmiş. Feyhaman Duran ile yardımcısı Ali Çelebi’nin işliğine girmiş, sağlam bir resim eğitimi almış. Kitaptaki karakalem resimlerinde bu açıkça görülüyor.
1945’te, Beyoğlu’nda Necati Başarır’la yürürlerken, önlerinde büyük usta İbrahim Çallı’yı görmüş, hızlanıp yetişmişler. Bir ara denk düşürüp:”Hocam, resimle karnımızı doyurabiliriz miyiz?” diye sormuşlar. Ustanın yanıtı çok açık, kısa:
“Vaçgeçin bu sevdadan! Resim satıp para kazanmak için, 60 yaşında mütekait Çallı İbraam olmanız gerekir!”
Nitekim, yaşamın akışı, sevgili Sadettin Çulan’ı askerlikten sonra, o dönemin köklü kuruluşlarından Şeker Fabrikaları’na sürüklemiş; Eskişehir’de iş bulabilmiş. Şeker Fabrikaları’nın eski genel müdürlerinden Kâzım Taşkent, Orta Anadolu Florası adında bir çalışma istemiş, Çulan onda görev almış. 1947-57 arasında Eskişehir’de, 57-63 arasında da Ankara’da çalışmış.
Eskişehir’deki yaşam o yıllarda epey dingin elbet, iş dışı hemen hiçbir etkinlik yok; Sadettin Bey¸ bu çoraklığı aşmak üzere, arkadaşı Aziz Tanrısever’le sanatsal etkinliklerin yürütüleceği bir yer açma önerisini fabrika yöneticisine götürmüş, o da onaylamış, Şeker Spor Kulübü’nün ekin kolu olarak açılmasını istemiş, bir dernek kurup işe koyulmuş, Eskişehir Konser ve Tiyatro Derneği’yle işbirliği yaparak, 1956 yılında, Mithak Fenmen, Belkıs Aran, Fethi Kopuz ve Enver Kakıcı’dan oluşan Dörtlü’yü, piyano yorumcusu Magdi Rufer’i, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı getirmişler.
Onlar yolu açınca, birkaç genç ressam günün birinde gelip bir sergi düzenlemek istediklerini duyurmuş; sevgili Çulan kendi salonlarını verme yetkisinden yoksun olduğundan, 150 liraya kentte başka bir yeri 15 günlüğüne kiralamışlar; ve Türk Ressamlar Derneği’ne başvurmuşlar; başında sevgili dostumuz Mahmut Cûda varmış bereket, herkese açık, yardımsever. Kendi yapıtlarının yanında, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nihat Akyanuk gibi ünlülerin resimlerinden oluşan sergiyi Semine Celâsun gözetiminde Eskişehir’e göndermişler; ve düşünün, o günün koşullarında bile, 10 resim satılmış!
Alçakgönüllü, çalışkan, direngen dostum, Ankara’da çalıştığı dönemde, kendisini görmeye gelen ve şu ünlü sözü: “Men sabere zafer” (sabreden, zafere ulaşır)’ı yansıtan süslü yazıyı alır Şefik Bursalı’dan. Şeker Fabrikaları’ndaki dönemi kapatır, o güne dek yaptığı yağlıboya ve karakalem resimlerle 5 Ekin 1974’te, Ankara Alman Kültür Derneği’nde ilk sergisini açar.
Daldığım uykudan uyanıp katıldığım son Doku sergisi, 20 Şubat-12 Mart 2003’teydi; sonra, uzun süre yok oldu sevgili dostum, meğer sağlığı bozulmuş. Sonra Resimlerim geldi postayla.
Kendi olanaklarıyla Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nda bastırdığı bu küçük bibloyu görebilirseniz, özü-sözü bir, tutarlı, sağlam bir kişiliğin yalansız dolansız güzellik arayışlarına ortak olursunuz.
Cumhuriyet, 16 Ocak 2008
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini!”
Bu, başkalarından önce, benim için geçerlidir elbet; kanıt ortada: yıllardır sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın Doku Galerisi’ndeki sergileri Nilgün’le benim gibi erken gelen Ali Candaş’ın, İsmail Avcı’nın, karı koca Ali Demir’lerin yanında uzun boylu, sağlam yapılı, efendi mi efendi insanın adını nice sonra öğrenebildim: Sadettin Çulan. Oysa, hadi Ankara’dakilere gidemezdim elbet, ama Doku’nun İstanbul şubesinde taa 1998’e açmış ilk sergisini.
Sağolsun, Resimlerim adını verdiği kitabını göndermiş; hem resimlere baktım, hem yaşamöyküsünü okudum sevgili dostumun.
Benim gibi o da Rumeli çocuğu; anası babası Romanya’dan göçmüşler yurdumuza; 1919’da doğmuş, üçü kız ikisi erkek beş çocuğun en büyüğü olarak. Küçük yaşta belirmiş resim sevdası; ama orta hâlli çok çocuklu bir ailede yaşadığı için, babası, daha sağlam bir baltaya sap olsun diye besbelli, o dönemde Akademi’nin orta bölümü olsa da, liseyi bitirmesini istemiş; o da bitirmiş. Feyhaman Duran ile yardımcısı Ali Çelebi’nin işliğine girmiş, sağlam bir resim eğitimi almış. Kitaptaki karakalem resimlerinde bu açıkça görülüyor.
1945’te, Beyoğlu’nda Necati Başarır’la yürürlerken, önlerinde büyük usta İbrahim Çallı’yı görmüş, hızlanıp yetişmişler. Bir ara denk düşürüp:”Hocam, resimle karnımızı doyurabiliriz miyiz?” diye sormuşlar. Ustanın yanıtı çok açık, kısa:
“Vaçgeçin bu sevdadan! Resim satıp para kazanmak için, 60 yaşında mütekait Çallı İbraam olmanız gerekir!”
Nitekim, yaşamın akışı, sevgili Sadettin Çulan’ı askerlikten sonra, o dönemin köklü kuruluşlarından Şeker Fabrikaları’na sürüklemiş; Eskişehir’de iş bulabilmiş. Şeker Fabrikaları’nın eski genel müdürlerinden Kâzım Taşkent, Orta Anadolu Florası adında bir çalışma istemiş, Çulan onda görev almış. 1947-57 arasında Eskişehir’de, 57-63 arasında da Ankara’da çalışmış.
Eskişehir’deki yaşam o yıllarda epey dingin elbet, iş dışı hemen hiçbir etkinlik yok; Sadettin Bey¸ bu çoraklığı aşmak üzere, arkadaşı Aziz Tanrısever’le sanatsal etkinliklerin yürütüleceği bir yer açma önerisini fabrika yöneticisine götürmüş, o da onaylamış, Şeker Spor Kulübü’nün ekin kolu olarak açılmasını istemiş, bir dernek kurup işe koyulmuş, Eskişehir Konser ve Tiyatro Derneği’yle işbirliği yaparak, 1956 yılında, Mithak Fenmen, Belkıs Aran, Fethi Kopuz ve Enver Kakıcı’dan oluşan Dörtlü’yü, piyano yorumcusu Magdi Rufer’i, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı getirmişler.
Onlar yolu açınca, birkaç genç ressam günün birinde gelip bir sergi düzenlemek istediklerini duyurmuş; sevgili Çulan kendi salonlarını verme yetkisinden yoksun olduğundan, 150 liraya kentte başka bir yeri 15 günlüğüne kiralamışlar; ve Türk Ressamlar Derneği’ne başvurmuşlar; başında sevgili dostumuz Mahmut Cûda varmış bereket, herkese açık, yardımsever. Kendi yapıtlarının yanında, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nihat Akyanuk gibi ünlülerin resimlerinden oluşan sergiyi Semine Celâsun gözetiminde Eskişehir’e göndermişler; ve düşünün, o günün koşullarında bile, 10 resim satılmış!
Alçakgönüllü, çalışkan, direngen dostum, Ankara’da çalıştığı dönemde, kendisini görmeye gelen ve şu ünlü sözü: “Men sabere zafer” (sabreden, zafere ulaşır)’ı yansıtan süslü yazıyı alır Şefik Bursalı’dan. Şeker Fabrikaları’ndaki dönemi kapatır, o güne dek yaptığı yağlıboya ve karakalem resimlerle 5 Ekin 1974’te, Ankara Alman Kültür Derneği’nde ilk sergisini açar.
Daldığım uykudan uyanıp katıldığım son Doku sergisi, 20 Şubat-12 Mart 2003’teydi; sonra, uzun süre yok oldu sevgili dostum, meğer sağlığı bozulmuş. Sonra Resimlerim geldi postayla.
Kendi olanaklarıyla Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nda bastırdığı bu küçük bibloyu görebilirseniz, özü-sözü bir, tutarlı, sağlam bir kişiliğin yalansız dolansız güzellik arayışlarına ortak olursunuz.
Cumhuriyet, 16 Ocak 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
