Gültekin’i tam olarak ne zaman, hangi koşullarda tanıdığımı anımsayamıyorum şimdi; ama Nişantaşı’nda küçük bir ev, tanıdık yüzler geliyor gözümün önüne; ve cıvıl cıvıl konuşkan, şakacı, aslında çok iyi bilmese de araya durmadan Osmanlıca sözcükler ve deyimler katan bir delikanlı. Fotoğrafın ülkemizde henüz emeklediği yıllar.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
24 Aralık 2008 Çarşamba
10 Aralık 2008 Çarşamba
“BÖL VE YUT”
Sevgili Bânû Avar’ın, geçen Mayıs’ta, kâğıt üzerinde sözleşmesi sürerken, izlencesinin son bölümünü kurgularken küt diye işten atılışını anımsıyorsunuzdur sanırım. Aslında bu, Türkiye’de bağımsızlığı, onurlu duruşu savunan her kişi ve kuruma yöneltilen toptan saldırısının bir parçasıydı; daha Ergenekon denen o inanılmaz hukuk ve insanlık ayıbı başladığı gün, küresel harakiri’ye baş koymuş sersemlerin yurdumuzdaki bütün karşıçıkanları susturmaya kararlı oldukları belliydi. Bânû Avar da onlar arasındaydı, çünkü en çok izlenen belgesellerden birini hazırlıyordu; öyle demokrasi, çok seslilik gibi cicili sözlere bakmayın elbet.
Avar, TRT’deki son dizisinin “13 Ülkede Batı Projeleri” başlığını taşıyan bölümünde kullandığı metinleri, Remzi Kitabevi’nin bastığı Böl ve Yut’ta toplamış. Kitabın üst başlığı da çok tanıdık: “Batı’nın politikaları bugün de aynı”. Bakın ne diyor kitabın önsözünde:
“2007’nin birinci döneminde gittiğim 13 ülkenin hâl-i pürmelâli bu kitapta derledim.
İngilizlerin ‘böl ve hükmet’ olarak özetlediği sömürge kuralını kitaba ad olarak seçmiştim. Ama bir ağabeyimin önerisiyle ‘Böl ve Yut’ olarak değiştirdim. Sınırlar Arasında programanın son yolculuk notlarını kapsayan bu kitapta, Ortadoğu’da İngiliz eliyle yaratılan İsrail devletini; Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika ve Uzak Asya’da kopyalama çalışmalarından örnekler sunulmaktadır. Batı emperyalizminin dünyanın çeşitli coğrafyalarında yer alan birçok ülkede ‘Böl ve Yut’ şablonunu nasıl uyguladığını anlatmaya çalıştım. Bu şalon ilk kez Ortadoğu’da İsrail devleti yaratılarak uygulandı.
Kitapta, bu 13 ülkede, benzer metotlar uygulanarak hakların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu devletlerin arasına nasıl kamalar sokulduğunu ve ‘amaca ulaşmak için’ değişmez bir yöntemin, ‘işbirlikçiler’ vasıtasıyla nasıl sahnelendiğini okuyacaksınız.
Emyeryalizmin baskısına başkaldıranları, boyun eğenlerle kıyaslayacaksınız. Gözyaşı ve kana bulanmış ülkelerde iç ve dış ‘bedhahların’ marifetlerinden örnekler bulacaksınız… Ve her ülkede sahneye konulan oyunların şifresinin yüzyıllardır ne kadar benzer olduğuna bir kez daha şaşacaksınız…
Batı’nın ‘Böl ve Yut’ oyunu aslında zayıf temeller üzerinde duruyor. Halkın örgütlü birliği Batı’nın oyununu bozuyor.
O yüzden bunca cefa, işkence, yalan ve kan!
Ama her şeye rağmen tarih, sahnelenen oyunun uzun vadede işe yaramadığını birçok örnekle anlatıyor… Durum, direnen halkların yeni destansı örneklerine şahit olacağımızı müjdeliyor…”
Kapağına sevgili Bânû Avar’ın ışıl ışıl bakışlarını yansıtan bir resminin konduğu kitap, bütün gerçekçi, belgeli yapıtlar gibi, çok karanlık, karamsar sayfalar, bölümler içerse de, coşkulu devrimcilere özgü evrenin yapısında varolan etkiye tepki kuralını eksiksiz bilen bir insanın somut umutlarını da taşıyor, yansıtıyor her zamanki gibi
Gerçi, bu yıl ön sarsıntılarını yaşadığımız anamalcı çöküş, elindeki kandırma araçlarıyla, günde 24 saat, bütün boyalı kanal ve gazetelerle çekilenlerin, çekileceklerin doğru olmadığını yaymayı sürdürse; batışını gizlemek üzere eskiyen Solgun Yüz’ün yerine, kandırıcı Çukulatı’yı geçirse de, asıl hastalık yerli yerinde duruyor: insanların gerçek gereksinmelerini karşılayacak doğal ürünler üretmeden; onların yalan dolanla değil gerçek somut bilgilerle donatılmalarını; herkesin koşulsuz eşit parasız sağlık güvencesine kavuşturulmasını sağlamadan; başka bir deyişle, anamalcı düzensizlik ve kıyımın yerine küresel dayanışma, yardımlaşma, sevgiyi paylaşma düzenini geçirmeye; bunun içinde en azından son bir iki yüzyıldan beri yaptığımız gibi sorumsuz bir savurganlık içinde çılgınca yaşamak yerine, kemer sıkmaya, sorumlu ve ölçülü davranmaya bütün dünyaca yemin etmeden en küçük bir düzelme umudu yok, olamaz da!
İnsanlığın yarın nasıl yaşaması gerektiğine, 2009’da onurlu Devrim’inin 50. Yılı’nı kutlayacak Küba ya da birer ikişer onun inançlı yoluna giren Güney Amerika ülkeleri canlı örnektir. İş işten geçmeden kavrayabilirsek…
Cumhuriyet, 10 Aralık 2008.
Avar, TRT’deki son dizisinin “13 Ülkede Batı Projeleri” başlığını taşıyan bölümünde kullandığı metinleri, Remzi Kitabevi’nin bastığı Böl ve Yut’ta toplamış. Kitabın üst başlığı da çok tanıdık: “Batı’nın politikaları bugün de aynı”. Bakın ne diyor kitabın önsözünde:
“2007’nin birinci döneminde gittiğim 13 ülkenin hâl-i pürmelâli bu kitapta derledim.
İngilizlerin ‘böl ve hükmet’ olarak özetlediği sömürge kuralını kitaba ad olarak seçmiştim. Ama bir ağabeyimin önerisiyle ‘Böl ve Yut’ olarak değiştirdim. Sınırlar Arasında programanın son yolculuk notlarını kapsayan bu kitapta, Ortadoğu’da İngiliz eliyle yaratılan İsrail devletini; Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika ve Uzak Asya’da kopyalama çalışmalarından örnekler sunulmaktadır. Batı emperyalizminin dünyanın çeşitli coğrafyalarında yer alan birçok ülkede ‘Böl ve Yut’ şablonunu nasıl uyguladığını anlatmaya çalıştım. Bu şalon ilk kez Ortadoğu’da İsrail devleti yaratılarak uygulandı.
Kitapta, bu 13 ülkede, benzer metotlar uygulanarak hakların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu devletlerin arasına nasıl kamalar sokulduğunu ve ‘amaca ulaşmak için’ değişmez bir yöntemin, ‘işbirlikçiler’ vasıtasıyla nasıl sahnelendiğini okuyacaksınız.
Emyeryalizmin baskısına başkaldıranları, boyun eğenlerle kıyaslayacaksınız. Gözyaşı ve kana bulanmış ülkelerde iç ve dış ‘bedhahların’ marifetlerinden örnekler bulacaksınız… Ve her ülkede sahneye konulan oyunların şifresinin yüzyıllardır ne kadar benzer olduğuna bir kez daha şaşacaksınız…
Batı’nın ‘Böl ve Yut’ oyunu aslında zayıf temeller üzerinde duruyor. Halkın örgütlü birliği Batı’nın oyununu bozuyor.
O yüzden bunca cefa, işkence, yalan ve kan!
Ama her şeye rağmen tarih, sahnelenen oyunun uzun vadede işe yaramadığını birçok örnekle anlatıyor… Durum, direnen halkların yeni destansı örneklerine şahit olacağımızı müjdeliyor…”
Kapağına sevgili Bânû Avar’ın ışıl ışıl bakışlarını yansıtan bir resminin konduğu kitap, bütün gerçekçi, belgeli yapıtlar gibi, çok karanlık, karamsar sayfalar, bölümler içerse de, coşkulu devrimcilere özgü evrenin yapısında varolan etkiye tepki kuralını eksiksiz bilen bir insanın somut umutlarını da taşıyor, yansıtıyor her zamanki gibi
Gerçi, bu yıl ön sarsıntılarını yaşadığımız anamalcı çöküş, elindeki kandırma araçlarıyla, günde 24 saat, bütün boyalı kanal ve gazetelerle çekilenlerin, çekileceklerin doğru olmadığını yaymayı sürdürse; batışını gizlemek üzere eskiyen Solgun Yüz’ün yerine, kandırıcı Çukulatı’yı geçirse de, asıl hastalık yerli yerinde duruyor: insanların gerçek gereksinmelerini karşılayacak doğal ürünler üretmeden; onların yalan dolanla değil gerçek somut bilgilerle donatılmalarını; herkesin koşulsuz eşit parasız sağlık güvencesine kavuşturulmasını sağlamadan; başka bir deyişle, anamalcı düzensizlik ve kıyımın yerine küresel dayanışma, yardımlaşma, sevgiyi paylaşma düzenini geçirmeye; bunun içinde en azından son bir iki yüzyıldan beri yaptığımız gibi sorumsuz bir savurganlık içinde çılgınca yaşamak yerine, kemer sıkmaya, sorumlu ve ölçülü davranmaya bütün dünyaca yemin etmeden en küçük bir düzelme umudu yok, olamaz da!
İnsanlığın yarın nasıl yaşaması gerektiğine, 2009’da onurlu Devrim’inin 50. Yılı’nı kutlayacak Küba ya da birer ikişer onun inançlı yoluna giren Güney Amerika ülkeleri canlı örnektir. İş işten geçmeden kavrayabilirsek…
Cumhuriyet, 10 Aralık 2008.
5 Kasım 2008 Çarşamba
“NÂZIM’IN KÜBA YOLCULUĞU”
Çağrı Kınıkoğlu ile NHKM’deki arkadaşlarının “Havana Röportajı”ndan bu köşede söz etmiştim size; Çağrı, daha sonra, Kübalı sinemacılarla birlikte bu filmi genişletmeye girişmiş, çalışmanın son biçimini geçen Mayıs’ta, Ortaköy’deki Feriye sinemasında göstermişti; ama iletişim kopukluğundan gidip görememiştim.
Biliyorsunuz, 2009 yılı 1 Ocak’ında Küba, inanılmaz devriminin 50. yılını kutlayacak; José Marti Küba Dostluk Derneği, NHKM ile el ele, 22-26 Ekim arasında bir dostluk haftası düzenledi, ve elbet bunun Devrimin 50. Yıl kutlamalarına ayırdı.
22 Ekim’de hafta, NHKM’de açılan fotoğraf sergisiyle başladı; saat 18’deyse, Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Belgeselin yeni biçimi, çok yerinde bir seçimle, Havana sokaklarında, omuzunda beyaz güvercinler, çatlak sesiyle, bu devrimin kendisinden öncekilere benzemeyeceğini haykıran, buna söz veren Fidel Castro ile başlıyor; ardından, dünya halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulmalarına öncülük eden Kurtuluş Savaşı’mızdan, Mustafa Kemâl’den görüntüler.
Fidel’le arkadaşları ve dünya tarihinin yüz akı halkı, verdikleri sözü eksiksiz tuttular; 48 yıllık, insanlık tarihinin en korkunç, en amansız kuşatma-boğma uygulamasına karşın; dünyada toplumcu denemenin öncüsü SSCB’nin günün birinde gümbür gümbür çöküp onları dışsatımlarıınn %80’inden yoksun bırakmasına karşın; haftaya Küba’dan konuk olarak gelen gazeteci-televizyoncu Reinaldo Taladrid Herrero’nun anımsattığı gibi, bütün temel gereksinmelerden yoksun kalarak, günde 18 saat elektrik bulamadan, ancak bir kap yemek yiyerek yaşamalarına karşın, bütün insanlığa umut olacak biçimde 50 yıldır bir sevgi, yardımlaşma, barış simgesi olarak ayaktalar.
Sözcükler dergisinin geçen sayısını okuyabilmiş miydiniz bilmem? Orada Nihal Akbulut’un çevirisiyle, Nâzım’ın Küba gezisi sırasında bir küme ozanla yaptığı söyleşinin metni vardı; Çağrı’nın Kübalı arkadaşları, yine çok yerinde bir kararla, filme o görüşmenin yaşayan yazarlarını katmışlar; ayrıca bir sahnede, biri kara bir ak, iki yazar hanım konuşuyor; beyaz hanım, derisi ak olsa da, cins ayrımından ancak Devrim’le
kurtulduklarını; kara derili bacımızsa, cins ayrımına ek olarak ırk ayrımından da onları bu yeni düzenin kurtardığını anımsattılar.
Zaten şiirin bir yerinde şöyle diyor Büyük Usta: “Meğerse ne de çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının işçilere, köylülere, aydınlara!”
Evet, daha önceki iki büyük toplumculuk denemesinden sonra, polis ya da asker baskısına, toplama kamplarına, sürgünlere gerek kalmadan, sevgi, bilgi ve emeğe dayalı bir düzenin nasıl kurulup yaşatılabileceğini anlattı Küba’nın güzelim insanları hepimize.
Nitekim, filmin ardından yapılan, Küba’dan Ernesto Gomez Abascal, Teresita Trujillo Hernandez, Reinaldo Taladrid Herrero’nun, bizden TKP’si Genel Yazmanı Kemâl Okuyan’ın katıldıkları söyleşide, Venezüela Başkonsolusu José Bracho, hem ülkesi hem insanlık adına, son derece soylu, ölçülü, içten sözlerle Küba halkına ve Devrimi’ne olan borcumuzu dile getirdi,
Filmdeki en doğru, en çarpıcı sözlerden birini, KP Okulu yöneticisi bilge Raul Valdes Vivo etti: “Biliyorsunuz, Che Guevera Vietnam’a ve savaşına hayrandı; bir değil, iki,üç, daha çok Vietnam gerek dünyaya, derdi; şimdi bayrak Küba’nın elinde; bir, iki, üç,daha fazla (yeryüzündeki ulus sayısı kadar.B.O) Küba gerekli dünyamıza.”
Benim kesin inancım da bu; yaşamakta olduğumuz, üstelik daha başında bulunduğumuz küresel bunalım, aslında bir para bunalımı değil, tam anlamıyla bir dizge bunalımı: gerçek uygarlıkla barbarlık arasında kesin seçim yapma zamanı şimdi.
İnsan ömrü gibi güzelim mavi küremizin bütün olanakları sınırlı; eskisi gibi har vurup harman savurarak yaşayamayız ; Küba halkının kanıtladığı üzere, tutumlu, sorumlu, gözetici, paylaşıcı yaşama hemen bugün geçmeye razı olmamız gerekiyor.
Yoksa, ardımızdan öykümüzü yazacak varlık kalmayacak yeryüzünde!
Çağrı Kınıkoğlu’na da, Kübalı sinemacılara da, yürekten alkış! Umarım bir sinema bulup filmini gösterir de bu umut kaynağına koşarsınız.
Cumhuriyet, 5 Kasım 2008
Biliyorsunuz, 2009 yılı 1 Ocak’ında Küba, inanılmaz devriminin 50. yılını kutlayacak; José Marti Küba Dostluk Derneği, NHKM ile el ele, 22-26 Ekim arasında bir dostluk haftası düzenledi, ve elbet bunun Devrimin 50. Yıl kutlamalarına ayırdı.
22 Ekim’de hafta, NHKM’de açılan fotoğraf sergisiyle başladı; saat 18’deyse, Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Belgeselin yeni biçimi, çok yerinde bir seçimle, Havana sokaklarında, omuzunda beyaz güvercinler, çatlak sesiyle, bu devrimin kendisinden öncekilere benzemeyeceğini haykıran, buna söz veren Fidel Castro ile başlıyor; ardından, dünya halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulmalarına öncülük eden Kurtuluş Savaşı’mızdan, Mustafa Kemâl’den görüntüler.
Fidel’le arkadaşları ve dünya tarihinin yüz akı halkı, verdikleri sözü eksiksiz tuttular; 48 yıllık, insanlık tarihinin en korkunç, en amansız kuşatma-boğma uygulamasına karşın; dünyada toplumcu denemenin öncüsü SSCB’nin günün birinde gümbür gümbür çöküp onları dışsatımlarıınn %80’inden yoksun bırakmasına karşın; haftaya Küba’dan konuk olarak gelen gazeteci-televizyoncu Reinaldo Taladrid Herrero’nun anımsattığı gibi, bütün temel gereksinmelerden yoksun kalarak, günde 18 saat elektrik bulamadan, ancak bir kap yemek yiyerek yaşamalarına karşın, bütün insanlığa umut olacak biçimde 50 yıldır bir sevgi, yardımlaşma, barış simgesi olarak ayaktalar.
Sözcükler dergisinin geçen sayısını okuyabilmiş miydiniz bilmem? Orada Nihal Akbulut’un çevirisiyle, Nâzım’ın Küba gezisi sırasında bir küme ozanla yaptığı söyleşinin metni vardı; Çağrı’nın Kübalı arkadaşları, yine çok yerinde bir kararla, filme o görüşmenin yaşayan yazarlarını katmışlar; ayrıca bir sahnede, biri kara bir ak, iki yazar hanım konuşuyor; beyaz hanım, derisi ak olsa da, cins ayrımından ancak Devrim’le
kurtulduklarını; kara derili bacımızsa, cins ayrımına ek olarak ırk ayrımından da onları bu yeni düzenin kurtardığını anımsattılar.
Zaten şiirin bir yerinde şöyle diyor Büyük Usta: “Meğerse ne de çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının işçilere, köylülere, aydınlara!”
Evet, daha önceki iki büyük toplumculuk denemesinden sonra, polis ya da asker baskısına, toplama kamplarına, sürgünlere gerek kalmadan, sevgi, bilgi ve emeğe dayalı bir düzenin nasıl kurulup yaşatılabileceğini anlattı Küba’nın güzelim insanları hepimize.
Nitekim, filmin ardından yapılan, Küba’dan Ernesto Gomez Abascal, Teresita Trujillo Hernandez, Reinaldo Taladrid Herrero’nun, bizden TKP’si Genel Yazmanı Kemâl Okuyan’ın katıldıkları söyleşide, Venezüela Başkonsolusu José Bracho, hem ülkesi hem insanlık adına, son derece soylu, ölçülü, içten sözlerle Küba halkına ve Devrimi’ne olan borcumuzu dile getirdi,
Filmdeki en doğru, en çarpıcı sözlerden birini, KP Okulu yöneticisi bilge Raul Valdes Vivo etti: “Biliyorsunuz, Che Guevera Vietnam’a ve savaşına hayrandı; bir değil, iki,üç, daha çok Vietnam gerek dünyaya, derdi; şimdi bayrak Küba’nın elinde; bir, iki, üç,daha fazla (yeryüzündeki ulus sayısı kadar.B.O) Küba gerekli dünyamıza.”
Benim kesin inancım da bu; yaşamakta olduğumuz, üstelik daha başında bulunduğumuz küresel bunalım, aslında bir para bunalımı değil, tam anlamıyla bir dizge bunalımı: gerçek uygarlıkla barbarlık arasında kesin seçim yapma zamanı şimdi.
İnsan ömrü gibi güzelim mavi küremizin bütün olanakları sınırlı; eskisi gibi har vurup harman savurarak yaşayamayız ; Küba halkının kanıtladığı üzere, tutumlu, sorumlu, gözetici, paylaşıcı yaşama hemen bugün geçmeye razı olmamız gerekiyor.
Yoksa, ardımızdan öykümüzü yazacak varlık kalmayacak yeryüzünde!
Çağrı Kınıkoğlu’na da, Kübalı sinemacılara da, yürekten alkış! Umarım bir sinema bulup filmini gösterir de bu umut kaynağına koşarsınız.
Cumhuriyet, 5 Kasım 2008
22 Ekim 2008 Çarşamba
DAĞLARCA
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, 1955-60 arasında Fransız Dili ve Yazın bölümünde okurken gördüm ilk kez; Fen-Edebiyat Fakültesi’nin sağındaki yolda kitapevi vardı. İrfan Yalçın’la derslerden çıkışta uğrardık; kısa boylu, ciddi yüzlü bir insan otururdu bir köşede. Geleni gideni elbette çoktu. Biz daha öğrenci yazınseverler olduğumuz için, yanına gitmeyi göze alamamadık.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.
8 Ekim 2008 Çarşamba
“ELİPEPSİ VE DEHA”
Bu, sevgili Yılmaz Dikbaş’ın son kitabı; yine AsyaŞafak yayınevi bastı. Kitabı ona, öğretim üyesinden çok meddahı andıran birinin Epilepsi ve Orgazm adlı safsatası yazdırdı.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.
Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.
Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.
10 Eylül 2008 Çarşamba
MAHMUT MAKAL’IN KİTAPLARI
Tarih öğretmeni Arzu Sarıyer’i bana, Nazilli basmalarını tarihin çöplüğüne gönderten, kendilerini de bizi de “küresel harakiri”ye sürükleyen can gözleri körelmiş Batılı sömürgecilerle yerli suçortakları tanıştırdı; basmalardan söz eden yazımdan sonra önce ileti yazdı, sonra telefonla aradı. Telefon görüşmelerimiz sırasında, yazları sevgili Makalllar ile komşu olduklarını söyledi; yetinmedi, ilk fırsatta beni Mahmut Makal’la görüştürdü. Sevgili Usta da, bu görüşmeden sonra, Literatür yayınevini bastığı altı kitabını göndertti:Bizim Köy, Yeraltında Bir Anadolu, Deli Memedin Türküsü, Memleketin Sahipleri, Hâyal ve Gerçek ve Bozkırdaki Kıvılcım: Enstitülüler.
Büyük boyutlu harflerle, özenli kapaklarla, tertemiz basılmış kitapları bize Genel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Yayın Yönetmeni Işıl Özgüner hazırlamışlar; kapak tasarımı Mithat Çınar’ın.
Sevgili Makal, yazınseverlerin yakından tanıdıkları temiz dili, yalın anlatamıyla Anadolu’yu, köyümüzt köylümüzü, öncelikle de bırakılsaydılar hem yurdumuzu, hem bütün ezilip sömürülenleri, giderek sömürenlerin kendilerini bile kurtaracak Köy Enstitülerini işliyor. Bozkırdaki Kıvılcım.Enstitülüler’den önümüze gelen ilk sayfaya açalım isterseniz: M. Asaf Aktan’dan yola çıkarak kaleme alınmış “Ödülüm Yüzlerdeki Sevinçtir”in Tarımsal İşler bölümünde şunları anlatıyor:
“Bağımız, tarlalarımız ve bahçelerimiz vardı. Enstitü’ye bitişik iki yüz dekar yerimiz bunlar içindi. Önceleri çift sürmekte ve yük taşımada öküzler ve atlar kullanıyordu. Sonraki yıllarda bunların yerlerini traktör ve iki kamyon aldı.
Kümesimizde de iyi cins Leghorm ve Rhode Island kavuklarla hindiler besliyorduk.
Enstitü’den üç kilometre uzakta bir vadide Çomaklı adında bir çiftliğimiz vardı. Buranın çoğu yeri el değememiş topraktı. Önce buraya içinde kalınabilecek bir barınak yapıldı. Orman içinde beş yüz metre su yolu açılarak ve künk döşeyerek çiftliğe içme suyu getirdik. Tarlaları sulamak için cılız da olsa akan dereden yararlanacaktık. Sonraları her yeri sulayabilmek için bir su pompası alındı.(…)
Çiftlikte her türlü tahılı yetiştiriyorduk. Bunları hasat edince okulun ambarına koyuyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Birçok malda kıtlık vardı. Savaş nedeniyle Türkiye’nin çok ülkeyle ticareti kesilmişti. O nedenle birçok yiyeceğimizi kendi ürettiklerimizle destekliyorduk. Örneğin buğday, patates, soğan, karpuz, kavun, üzüm ve çeşitli meyveler bunlardandı. (…)
Enstitü’nün Çakmak bölümünde, Enstitü ile demiryolu arasındaki elli dekarlık yere meyvelik yapılmasına karar verilmiş. Enstitü’nün sınıfları çoğalınca bağcılık ve meyvecilik öğretmeni Reşat Küçükaydın Fransızca öğretmenliğine geçti. Onun bu derslerini Muharrem Tüzüner aldı.
Meyve çukurlarının yerlerinin saptanması yapılacaktı. Öğretmenimiz Muharrem Tüzüner beni, İsmail Nayır’ı, Fikret Can ve Muharrem Dinç’i yanına aldı, marangozhaneye gittik. Orada hazırlanmış kazıkları bir arabaya koyarak meyvelik yapılacak yere taşıdık. Öğretmenimiz madırga (taş kırıcı küçük balyoz) ve urganla geldi. Bizi yanına çağırdı: ‘Çocuklar, fidanların yerlerini saptamak için önce işaretleyeceğiz. Bunun için de bu urgandan yararlanacağız. Yapacağımız meyve dikim yöntemine Kenkons adını veriyoruz’ dedi. Sonra metreyle altı metrelik aralıklarla urganı ölçerek eşkenar bir üçgen meydana getirdi. Köşelerine birer kazık bağladı. Her bir köşesinden birimiz tutarak urgan üçgeni gererek tarlaya uygulaya uygulaya ilerliyorduk; köşelere gelen yerlere Muharrem Dinç birer kazık çakıyordu. Böylece bütün tarla kazıklarla işaretlenmişti. Bunlara hangi yönden bakılırsa bakılsın hep bir sırada görülüyordu. Böylece ekilecek fidanların, büyüdükçe her taraftan güneşi ve havayı bol bol alabileceklerini öğretmenimiz orada söylemişti.
O kış, bu işaretlediğimiz yerlere fidanların çukurlarını açtık. Çukurlardan çıkan üst toprakları çukurların doğusuna, alt toprakları da batısına koyduk. Mart gelince fidanlar dikildi. Fidanları dikerken daha önce teneke içinde taze gübrenin su ile karışımından yaptığımız bulamaca batırıp sonra toprağa dikiyorduk. Bundan sonra da üst toprağı alta, alt toprağı üste koyup fidanı sıkıştırıyorduk. Diktiğimiz kazığa 8 şeklinde bir iple bağlıyorduk. Böyle bağlama ile fidanlar, her yönden esen rüzgâra karşı direnç sağlayabilirler. Bunu da öğretmenimizden öğrenmiştik.
Bizler Enstitü’den ayrıldıktan birkaç yıl sonra, bu ağaçların verdiği meyvelerle Enstitü’nün meyve gereksiniminin karşılandığını öğrenmiştik.”
Şimdi başkanı Amerikalı Türk-Amerikan Eğitim Yarkurulu’nun neden ilk iş olarak bu okulları kapatma kararı aldığını daha iyi anlıyorsunuzdur sanırım. Hemen alın Mahmut Makal Usta’nın kitaplarını.
Büyük boyutlu harflerle, özenli kapaklarla, tertemiz basılmış kitapları bize Genel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Yayın Yönetmeni Işıl Özgüner hazırlamışlar; kapak tasarımı Mithat Çınar’ın.
Sevgili Makal, yazınseverlerin yakından tanıdıkları temiz dili, yalın anlatamıyla Anadolu’yu, köyümüzt köylümüzü, öncelikle de bırakılsaydılar hem yurdumuzu, hem bütün ezilip sömürülenleri, giderek sömürenlerin kendilerini bile kurtaracak Köy Enstitülerini işliyor. Bozkırdaki Kıvılcım.Enstitülüler’den önümüze gelen ilk sayfaya açalım isterseniz: M. Asaf Aktan’dan yola çıkarak kaleme alınmış “Ödülüm Yüzlerdeki Sevinçtir”in Tarımsal İşler bölümünde şunları anlatıyor:
“Bağımız, tarlalarımız ve bahçelerimiz vardı. Enstitü’ye bitişik iki yüz dekar yerimiz bunlar içindi. Önceleri çift sürmekte ve yük taşımada öküzler ve atlar kullanıyordu. Sonraki yıllarda bunların yerlerini traktör ve iki kamyon aldı.
Kümesimizde de iyi cins Leghorm ve Rhode Island kavuklarla hindiler besliyorduk.
Enstitü’den üç kilometre uzakta bir vadide Çomaklı adında bir çiftliğimiz vardı. Buranın çoğu yeri el değememiş topraktı. Önce buraya içinde kalınabilecek bir barınak yapıldı. Orman içinde beş yüz metre su yolu açılarak ve künk döşeyerek çiftliğe içme suyu getirdik. Tarlaları sulamak için cılız da olsa akan dereden yararlanacaktık. Sonraları her yeri sulayabilmek için bir su pompası alındı.(…)
Çiftlikte her türlü tahılı yetiştiriyorduk. Bunları hasat edince okulun ambarına koyuyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Birçok malda kıtlık vardı. Savaş nedeniyle Türkiye’nin çok ülkeyle ticareti kesilmişti. O nedenle birçok yiyeceğimizi kendi ürettiklerimizle destekliyorduk. Örneğin buğday, patates, soğan, karpuz, kavun, üzüm ve çeşitli meyveler bunlardandı. (…)
Enstitü’nün Çakmak bölümünde, Enstitü ile demiryolu arasındaki elli dekarlık yere meyvelik yapılmasına karar verilmiş. Enstitü’nün sınıfları çoğalınca bağcılık ve meyvecilik öğretmeni Reşat Küçükaydın Fransızca öğretmenliğine geçti. Onun bu derslerini Muharrem Tüzüner aldı.
Meyve çukurlarının yerlerinin saptanması yapılacaktı. Öğretmenimiz Muharrem Tüzüner beni, İsmail Nayır’ı, Fikret Can ve Muharrem Dinç’i yanına aldı, marangozhaneye gittik. Orada hazırlanmış kazıkları bir arabaya koyarak meyvelik yapılacak yere taşıdık. Öğretmenimiz madırga (taş kırıcı küçük balyoz) ve urganla geldi. Bizi yanına çağırdı: ‘Çocuklar, fidanların yerlerini saptamak için önce işaretleyeceğiz. Bunun için de bu urgandan yararlanacağız. Yapacağımız meyve dikim yöntemine Kenkons adını veriyoruz’ dedi. Sonra metreyle altı metrelik aralıklarla urganı ölçerek eşkenar bir üçgen meydana getirdi. Köşelerine birer kazık bağladı. Her bir köşesinden birimiz tutarak urgan üçgeni gererek tarlaya uygulaya uygulaya ilerliyorduk; köşelere gelen yerlere Muharrem Dinç birer kazık çakıyordu. Böylece bütün tarla kazıklarla işaretlenmişti. Bunlara hangi yönden bakılırsa bakılsın hep bir sırada görülüyordu. Böylece ekilecek fidanların, büyüdükçe her taraftan güneşi ve havayı bol bol alabileceklerini öğretmenimiz orada söylemişti.
O kış, bu işaretlediğimiz yerlere fidanların çukurlarını açtık. Çukurlardan çıkan üst toprakları çukurların doğusuna, alt toprakları da batısına koyduk. Mart gelince fidanlar dikildi. Fidanları dikerken daha önce teneke içinde taze gübrenin su ile karışımından yaptığımız bulamaca batırıp sonra toprağa dikiyorduk. Bundan sonra da üst toprağı alta, alt toprağı üste koyup fidanı sıkıştırıyorduk. Diktiğimiz kazığa 8 şeklinde bir iple bağlıyorduk. Böyle bağlama ile fidanlar, her yönden esen rüzgâra karşı direnç sağlayabilirler. Bunu da öğretmenimizden öğrenmiştik.
Bizler Enstitü’den ayrıldıktan birkaç yıl sonra, bu ağaçların verdiği meyvelerle Enstitü’nün meyve gereksiniminin karşılandığını öğrenmiştik.”
Şimdi başkanı Amerikalı Türk-Amerikan Eğitim Yarkurulu’nun neden ilk iş olarak bu okulları kapatma kararı aldığını daha iyi anlıyorsunuzdur sanırım. Hemen alın Mahmut Makal Usta’nın kitaplarını.
10 Temmuz 2008 Perşembe
“YÜREKLER KÖR”
Cumhuriyet okurları içinde Mustafa Yıldırım’ı tanımayan yoktur sanırım; ünlü Sivil Örümceğin Ağında incelemesini de, 58 Gün, Ulus Dağı’na Düşen Ateş, Azerbaycan’da Proje Demokratiya ve Meczup Yaratmak’ı da yazan oydu; ayrıca çeşitli Anadolu gazetelerine yolladığı yazılarla, televizyondaki konuşmalarıyla hep aynı hedefe yönelikti savaşımı: Anadolu’yu yeniden bağımsız, egemen kılmak.
Bu duyarlı, sorumlu dünya yurttaşı, incelemelerin, romanların, yazıların dindiremediği çığlığını şiirlere de dökmüş, Yürekler Kör adıyla yayımlamış. Gelin oradan aynı adı taşıyan şiiri paylaşalım; şiiri, Felluce’de, Afar’da, Cenin’de paramparça edilen çocuklara adamış:
“Döndürüp başını bakmıyorsa roman / susuyorsa şiir fotoğrafımı gördüğünde / soluğu masalarda kalıyorsa şarkıların / o kitapların her satırı bin yalan
Annem bombanın göçüğünde kaldı / babamı vurdular tarlada koşarken / duyun artık beni, kanıyor bedenim / o sırada siz eğlencedeydiniz
Geleceği kurmuyorsa elleriniz / nasıl çıkacaksınız ahlâksızlıktan / ne bekliyor sizi zalimlerin karanlığında / alçaklar dünyasına borçlu gülmektesiniz
Gün olur sizin de çocuğunuz ağlar / sorar belki kısıp gözlerini / nerede ve hangi keyiflerdeydiniz, der / Samir ezilip kalırken tankların altında / Asu yanarken napalmla cayır cayır
Ne olur bizi de yaz yaz roman / azıcık bizim için de ağla şiir / arada bir bizi söyleyin şarkıcılar / eşkıyadan kurtuluş yok tek başına
Eşkıya gidecek barış doğacak / bzi unutan şiirler ölecek / tüketim romanları yakılacak / ölürken biz kararacak vicdanınız / lekeleneceksiniz sonsuza dek / utanacaksınız… / utanacak
Daha başka ne söylesin ozan? Bir avuç dolar için, ona uzanan kişiye hiçbir zaman kalıcı bir doyum sağlayamayan bu sanal erk için dünyayı kana bulayanlar; insan türünden başlayıp canlı cansız bütün yeryüzü varlıklarının kökünü kazımaya girişenler ne bu çarpıcı dizelerle uyanır, ne başka söze uyarıya kulak asar.
Aslında sorun dönüp dolaşıp, bütün dünya yurttaşlarının temel eğitimden geçirilip kendi başlarına düşünebilen, karara varabilen, vardığı kararları ortak çabayla uygulamaya geçirebilen bireylerin kılınmasına dayanıyor. Gelmiş geçmiş bütün büyük devrimciler bunu amaçladı; yurdumuzda bu temel devrime, binlerce yıllık tarihimizde, bir tek kişi girişti biliyorsunuz: Mustafa Kemâl Atatürk. Ama hem onun, ondan daha çok bizim talihsizliğimiz, tasarladığını tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü de yetmedi, yaşadığı sürede yanında yöresinde yeterli sayıda gerçek yardımcısı olamadı; en yakın arkadaşları bile, oluşumlarından, eğitimlerinden, dolayısıyla kafa yapılarından ötürü tutucuydular, karşıdevrimciydiler. Bu dediklerimin ayrıntılarını Metin Aydoğan’ın, Çetin Yetkin’in, Yılmaz Dikbaş’ın kitaplarında bütün ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz yeniden.
Buna karşılık, Küba’da Fidel Castro ve yakın çevresi, kişilik yapısı, eğitim, amaç ve yöntem birliği açısından birbirine çok uygunmuş; ayrıca Küba halkı, yüzlerce yıllık köleliğe, sömürgeciliğe karşın, kendisine önerilenleri kavramaya yatkınmış ki, 50 yılda binlerce yıllık ataerkil geleneği de, birkaç yüzyıllık anamalcı karartmayı da aşabildiler.
Şimdi bütün dünyanın önünde son can alıcı dönemeç var: insan denen memeliyi bencilliğin doruğuna çıkaran şu araba adlı oyuncak başta, alıştığı, alıştırıldığı bütün sorumsuz, savurgan tüketim araçlarından bundan sonraki ömrü boyunca vazgeçmeye gönüllü olarak karar verip uygulamak! Yoksa, hep yineliyorum, arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yerkürede!
Not: Sevgili Atatürk,ölümüne yakın İsmet Paşa’ya:”Aman dikkat, yakın komşularımızla, Rusya, İran,İrak,Suriye ile ilişkileri satın aksatma; buna karşılık, Amerika ile, Avrupa ile hiçbir ikili anlaşmaya girme, ülkemiz büyük zarara uğrar”demiş; ama 1938’den beri,sivil-aseker bütün yetkililer buna hiç aldırmayıp yurdumuzu, bölgemizi şimdi acıklı duruma düşürdüler. Ne ekleyebilirim ki?
Cumhuriyet, Temmuz 2008
Bu duyarlı, sorumlu dünya yurttaşı, incelemelerin, romanların, yazıların dindiremediği çığlığını şiirlere de dökmüş, Yürekler Kör adıyla yayımlamış. Gelin oradan aynı adı taşıyan şiiri paylaşalım; şiiri, Felluce’de, Afar’da, Cenin’de paramparça edilen çocuklara adamış:
“Döndürüp başını bakmıyorsa roman / susuyorsa şiir fotoğrafımı gördüğünde / soluğu masalarda kalıyorsa şarkıların / o kitapların her satırı bin yalan
Annem bombanın göçüğünde kaldı / babamı vurdular tarlada koşarken / duyun artık beni, kanıyor bedenim / o sırada siz eğlencedeydiniz
Geleceği kurmuyorsa elleriniz / nasıl çıkacaksınız ahlâksızlıktan / ne bekliyor sizi zalimlerin karanlığında / alçaklar dünyasına borçlu gülmektesiniz
Gün olur sizin de çocuğunuz ağlar / sorar belki kısıp gözlerini / nerede ve hangi keyiflerdeydiniz, der / Samir ezilip kalırken tankların altında / Asu yanarken napalmla cayır cayır
Ne olur bizi de yaz yaz roman / azıcık bizim için de ağla şiir / arada bir bizi söyleyin şarkıcılar / eşkıyadan kurtuluş yok tek başına
Eşkıya gidecek barış doğacak / bzi unutan şiirler ölecek / tüketim romanları yakılacak / ölürken biz kararacak vicdanınız / lekeleneceksiniz sonsuza dek / utanacaksınız… / utanacak
Daha başka ne söylesin ozan? Bir avuç dolar için, ona uzanan kişiye hiçbir zaman kalıcı bir doyum sağlayamayan bu sanal erk için dünyayı kana bulayanlar; insan türünden başlayıp canlı cansız bütün yeryüzü varlıklarının kökünü kazımaya girişenler ne bu çarpıcı dizelerle uyanır, ne başka söze uyarıya kulak asar.
Aslında sorun dönüp dolaşıp, bütün dünya yurttaşlarının temel eğitimden geçirilip kendi başlarına düşünebilen, karara varabilen, vardığı kararları ortak çabayla uygulamaya geçirebilen bireylerin kılınmasına dayanıyor. Gelmiş geçmiş bütün büyük devrimciler bunu amaçladı; yurdumuzda bu temel devrime, binlerce yıllık tarihimizde, bir tek kişi girişti biliyorsunuz: Mustafa Kemâl Atatürk. Ama hem onun, ondan daha çok bizim talihsizliğimiz, tasarladığını tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü de yetmedi, yaşadığı sürede yanında yöresinde yeterli sayıda gerçek yardımcısı olamadı; en yakın arkadaşları bile, oluşumlarından, eğitimlerinden, dolayısıyla kafa yapılarından ötürü tutucuydular, karşıdevrimciydiler. Bu dediklerimin ayrıntılarını Metin Aydoğan’ın, Çetin Yetkin’in, Yılmaz Dikbaş’ın kitaplarında bütün ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz yeniden.
Buna karşılık, Küba’da Fidel Castro ve yakın çevresi, kişilik yapısı, eğitim, amaç ve yöntem birliği açısından birbirine çok uygunmuş; ayrıca Küba halkı, yüzlerce yıllık köleliğe, sömürgeciliğe karşın, kendisine önerilenleri kavramaya yatkınmış ki, 50 yılda binlerce yıllık ataerkil geleneği de, birkaç yüzyıllık anamalcı karartmayı da aşabildiler.
Şimdi bütün dünyanın önünde son can alıcı dönemeç var: insan denen memeliyi bencilliğin doruğuna çıkaran şu araba adlı oyuncak başta, alıştığı, alıştırıldığı bütün sorumsuz, savurgan tüketim araçlarından bundan sonraki ömrü boyunca vazgeçmeye gönüllü olarak karar verip uygulamak! Yoksa, hep yineliyorum, arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yerkürede!
Not: Sevgili Atatürk,ölümüne yakın İsmet Paşa’ya:”Aman dikkat, yakın komşularımızla, Rusya, İran,İrak,Suriye ile ilişkileri satın aksatma; buna karşılık, Amerika ile, Avrupa ile hiçbir ikili anlaşmaya girme, ülkemiz büyük zarara uğrar”demiş; ama 1938’den beri,sivil-aseker bütün yetkililer buna hiç aldırmayıp yurdumuzu, bölgemizi şimdi acıklı duruma düşürdüler. Ne ekleyebilirim ki?
Cumhuriyet, Temmuz 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
