4 Temmuz 2007 Çarşamba

“KUŞ UÇSA GÖLGE KALIR”

“KUŞ UÇSA GÖLGE KALIR”


Wilhelm Reich okuduysanız, evrensel yaşam enerjisinin çalışma-üretme alanındaki işlevini gözler önüne seren Marx’ın öğretisiyle aynı enerjinin sevişme-üreme işlevindeki yerini görüp dile getiren Freud’un öğretisini kaynaştıran, bütünsel bir açıklama sunan, dolayısıyla Hitler’in çömezlerini de, Stalin tapınıcılarını da kendine düşman eden ve anlı şanlı Amerikan demokratlarınca (?!) kodeste ilaçla öldürülen bu düşünür-bilimadamın şu sözünü bilirsiniz: siyaset duygusal vebadır, siyasetçiler de onulmaz vebalılar.
Atatürk, Fidel, Chavez gibi önderler kuşkusuz bu tanımın dışındalar, çünkü onlar siyasetçi değil, birer halk sevdalısı, barış, esenlik, mutluluk dağıtıcıları.
Oysa şimdi her gün gazetelerden televizyonlardan eksik olmayan bütün siyaset cambazlarına bakınca Reich’ın ne kadar acıklı biçimde halkı olduğunu görebilir, acısını duyabilirsiniz.
O yüzden, o aşağılık ayak oyunlarına ara verip şiirden söz edelim bu hafta; Yapı Kredi, şiir dizisinin 224. kitabını yazınımızın kıdemli ustalarından Gülten Akın’ın yapıtına ayırmış:Kuş Uçsa Gölge Kalır.
Kitabın arka kapağına şu dizeleri koymuş tasarımcı:
Yaşlı bir şairin gösterdiği uçlar/kilise müziği, siren sesli küçük oğlan/kır menekşeleri, Halep asması/ kavaklar, zeytinler,rüzgâr/ hindiba toplayan çingene kızı/ puhu kuşu/ ağır taşlardan geçirilen su/ henüz duruyken
bende bir gülten kaldı/ hangi bağa diksem yabancı.
BİR ADAM SÖYLENCESİ
Susulan bir yere gelindi/ yalnızca susulan bir yere gelindi/ eksikliydi çünkü sözler ne kadar söylense/ ne kadar söylendi
ADAM orda öyle duru mavi gözleriyle/ biliyordu kim neyi ne kadar/ yanlışı doğruyu kim neyi
İlk görüşte bir nirengi/ öteki, birlikte durulan sıcak fotoğraftı/ yazılar kitaplar dergilerdi biri/ bir başka nirengi içimizden geçiyordu/ bu ADAMa diyorduk, kötülük hiç uğramadı
orda öyle duru mavi gözleriyle/ belki bir ağabey, belki bir usta/ belki büyük denizlerin uzun seferlerin feneri/ (resimde küçük lekeler: çocuksu öfkeyle/ derebeyi olduğu söylendi)
Ama O/ sırtında,/ yoksulluğun çürük bir diş gibi sancıdığı/ zulümden yüreği kamaşık/ acılı bir ülkenin Nâzım tarihi,/ kendi elleriyle kendi eğnine/ biçtiği yalın giysiyle/yürüdü gitti
biz eksikli kaldık, sözler eksikli/ birkaç işaret işte, birkaç nirengi/ sustuk ardından baktık

AŞK VE SILA
Olsam küçük bir kız olsam/ denize bakan evlerde/ düşlerimden çıkıp gelse/ beyaz yelkenliyi görsem/ yanaşmak istese yanaşamasa/ kıyılarım çekildikçe çekilse/ işte bu
olsam olsam ağaç olsam/ çekirdekten bitme erik ağacı/ dallarım yaprağım çiçeğim/ budansam, sahibim efendim/ kaysıya çevirmek istese beni/ bağırsam bağırsam sesim çıkmasa/ rüzgâr bile sesimi taşımasa/ işte bu
Tayheli’de tay olsam/ uzansam limana değsem/ tutsak gemileri salsam deryaya/ ıslığımla fırtınayı durdursam/ uyansam iki ayağım bukağıda/ işte bu
Yakınımda çok yakınımda/ sesine konan kuşları duyuyorum/ dokunamadıkça varsın, ordasın/ elimi uzatsam yok olacaksın/ işte bu.
GÜVERCİN AĞIDI
İkimiz de güvercini sustuk/ gökyüzü her günkü yerindeydi/ leylakların günü sonra/ süsenlerin günü/ sonra güller bütün bir yaz/ o yoktu tek/ uzun boynundan bilirdik/ kanat seslerinden
her şey yerli yerindeydi/ tek oydu eksilen/ ikimiz de güvercini sustuk/balkon soldu
(…)
Savaşı bir oyun diye sürdürüyorsunuz/ sizin sonsuza dek yaşamak gibi/ tuhaf huyunuz mu var

20 Haziran 2007 Çarşamba

BÉJART’IN BÜYÜSÜ

Türk halkı, iyilik edene: tuttuğun altın olsun der; Maurice Béjart’a da biri, doğa, tuttuğun, düşündüğün, baktığın dansa, baleye dönüşsün demiş besbelli. Dinlediği her nitelikli ezgi, şarkı; kendisini üzen ya da sevindiren her olay; bir gül’e ya da insana duyduğu sevgi kolayca dansa dönüşüyor. Dünyanın bütün müziklerine, danslarına açık; 7dil bilen, gittiği ülkenin diline birkaç gün içinde beynini uydurup konuşmaya başlayan, dünya düşünce tarihi üzerinde uzmanlaştığı hâlde dolu dolu yaşamayı hiç aksatmayan, bütün dünyasal hazları tatmayı bile babasından gelen yetenekle Çin’den Hindistan’a, İran’a, Yunanistan’a bütün dünya düşünce ve sanat tarihini derinlemesine bildiği her yapıtından anlaşılıyor.
Sağolsun, bu büyük ustayı bize sevgili Aydın Gün tanıtmıştı; ondan sonra gerek Fransızların TV5’inde, ARTE’sinde, ardından Mezzo’sunda pek çok yapıtını gördük, kaydettik; dışarı giden ya da oralarda yaşayan dostlarımıza rica ettik, kasetlerini getirdiler. Onları izlerken, hep yüreğimizin bir köşesi sızlardı: neden caba bizim müziklerden, danslardan esinlenerek bir bale, dans yaratmıyor?
Sonunda o da olmuş: İstanbul Sanat Şenliği’nin 35.,kendisinin 80. yılı için,Kutsi Ergüner’in müziğinden yararlanarak RÛMÎ:Dans ve Dua’yı tasarlamış.
Ve elbette, Yunan, Japon, Çin, Afrika ezgi ve danslarından yola çıkarak tasarladıkları gibi, düşünceyle duygular, onlarla bedensel anlatım arasında insanı havalar uçurtan bir uyum yakalamış.
Bakın ne diyor bu yapıt dolayısıyla büyük ozan Mevlânâ’ya seslenirken:
“Rûmî, kardeşim, ustam Mevlânâ, her gün senin dizelerinde dolaşıp arı özünü düşüncelerime yayacak çiçeği arıyorum.
Dansçı olduğum ve devinim insanoğlunun temelini oluşturduğu için, ruhla bedeni devinimsizlikte birleştirmeye çalışan, tartımla (ritmle) yakarmayı kaynaştıran, varoluşla bütünleşen o iç dengeden nasıl vazgeçebilirim?
Rûmî, kardeşim, ustam Mevlânâ, varolduğum için dans ediyorum; bırak da senin için “döneyim”!
Ve döndü o güzelim oğlanlar, kızlar, bütün yapıtlarındaki gibi kusursuz devinimlerle, giysiler, ışıklar, müziklerle.İşte burada söz bitiyor; hep birlikte orada olamayacağımıza göre, keşke bir televizyon kanalı bu dansları gösterse, keşke kaseti ya da cd’si olsaydı.
İkinci bölümde, Béjart’ın ünlü yapıtlarından seçilmiş 10 kısa bölümü kapsayan Aşk-Dans vardı. Bu bölüm için yazdığı kısa açıklamada da şöyle diyor:
“Bir sanatçının yapıtı, rastlantıyla zamanı yakalayan bir serüvene daldığında hep yitip gitme tehlikesiyle karşılaşan bir labirenttir.
Bu yüzden, sevi Tanrıçası Cythère’i (Afrodit’i) simgeleyen Romeo ile Juliet’in elimden tutup beni bu yolculukta yakalanmış zamana götürmesine izin verdim.
Sevgi aracılığıyla “bugün” olarak kalan geçmişin gölgelerinden kaçan bu “yalnız adam”a esirgeyen dostluğunuzu getirdiğiniz için sizlere teşekkür etmek isterim.”
İlk alıntı Bahar Âyini’nindendi; Béjart’ın yurdumuza ilk gelişinde, yine AKM’de, iki kez izleme talihine erdiğimiz ve şaşkınlıkla, coşkuyla deliye döndüğümüz yapıt sevinin, sevdanın en yüce, en doyulmaz anlatımlarından biriydi elbet.
Sonra ana izlek belirdi, Romeo ile Juliet; Büyük Usta, ünlü balkonun altında buluşma sahnesini ikili olmaktan çıkarmış, iki çift daha eklemiş; sözle anlatımı olanaksız, görülmesi gerekir.
Geleneksel Çad müziği eşliğinde oynanan Héliogabale, yukarıda söylediğimin canlı kanıtlarından biriydi; kendi deyişiyle 24 saatin her dakikasında dünyaya her şeyi dansla anlatmak üzere bakan bir üstünyetenek çoktan yok ettiğimiz güzelim Afrika haklarının ezgilerine hangi devinimleri yakıştırmış, görmeliydiniz.
Béjart’ın temel özelliklerinden biri, müziğin, şarkının, şarkıcının en güzelini sevip yararlanması; iki Almanca şarkı da, yapıtlarında özel bölümler ayırdığı Barbara ile Brel’in şarkıları da öyleydi. Bu bölümde, hem dansçısı hem başyardımcısı Gil Roman’ın ince, kıvrak bedeni insana güzelduyunun en damıtılmışını tattırıyordu.
Gösteri sonra Büyük Usta’ya Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilecekti; Gelemiş, onun yerine Gil Roman aldı ödülü Şakir Eczacıbaşı’dan.
İstanbullu sanatseverlere yüzyılımız bu sıradışı yeteneğini üçüncü kez getirenlerin hepsine yürekten teşekkürler.
bertanonaran@hotmail.com
20 Haziran 2007, Cumhuriyet

16 Mayıs 2007 Çarşamba

HAVANA’DA 1 MAYIS

Emekçi Bayramı’nı, geçen yıl Küba’da yaşamak istemiş, ama zamanında yer ayırtamadığımız için başaramamış, ancak bir hafta sonra gidebilmiştik. Bu yıl vaktinde davrandık, 25 Nisan’da oradaydık
1 Mayıs sabahı saat altıda uyandım, İspanyolca anlayamasam da hemen televizyonu açtım; ortalık karanlıktı, ama bütün sokaklar cıvıl cıvıl insan doluydu; kırmızı gömleklerini giymiş, ellerinde çeşitli bez ya da kartonlar taşıyan her yaştan Kübalı heyecanla anlatıyordu. Saat 7’de Sevil’i, Nilgün’ü ve Sevgi’yi kaldırdım, 8’de otobüse binip Devrim Alanı’na yollandık; yerli kılavuzumuz Yuri Nápoles başından uyarmıştı, araçla alana gidemeyecek, bir yerden sonra yürüyecektik.
Küresel ısınma etkisini göstermişti, hava geçen yıla oranla 5-6 derece daha sıcaktı, o yüzden , kılavuzumuzun kestirimine göre akşam 5’e dek sürebilecek kutlamayı göze alamayıp konukevine döndüm, televizyonun başına geçtim; ama Nilgün’le Sevgi fotoğraf, Sevil de videoyu alıp kalabalığa daldılar.
Küba’ya giderken, gittikçe iyileşen Fidel Castro’nun belki şenliğe katılacağını umuyorduk; öyle olamadı, kardeşi Raul geldi Kübalı ve dünyalı emekçileri selamlamaya. Kübalılar ölçüyü, tutarlılığı çoktan bulup yürürlüğe koymuşlar: Devrimin ikinci adamı, abisinin yerine konuşmadı, 75 yaşında, dimdik kürsüde durmakla yetindi.
Bu yıl iki ana izlek seçilmişti şenliğe: Miami’ye göçmüş Kübalıların ABD’nin güdümünde yürüttükleri yıkıcı eylemleri araştırmak üzere bu ülkeye gelen 5 Yurtsever’in salıverilmesi ve Fidel Castro’ya yönelik 638 öldürme girişiminin çoğunda yer almış azılı kıyımcı Dr. Posada’nın yargıç önüne çıkartılıp yargılanması çağrısı.
Elimizdeki 5-6 belgeselde 1 Mayıs’larda ya da başka açıkhava toplantılarında Devrim Alanı’nın ve Havana sokaklarının nasıl insan kaynadığını görmüştük elbet; ama buna canlı katılmak başka bir şey! Toplumcu ülküyü yürürlüğe koyup 50 yıllık amansız ABD kuşatmasına karşın insanlarına yaşama sevinci, gönüllü eşitlik sağlayabilmiş Fidel ve arkadaşları, sözün gerçek anlamında şu acımasız amansız anamalcı soygun dünyasında olanaksızı başarmışlar. Ürünlerini diledikleri gibi satamayan, istediklerini alamayan Kübalılar, bin bir kısıtlama içinde, örneğin kendi bilgisayarlarını yapmayı becermiş, en uzak köye bile sağlığı da, çağdaş bilimsel eğitimi de götürmeyi başarmışlar; o yüzden, Devrim Alanı’nda yaşlı bir Kübalı Sevgi Tanın’a sokulup: Yaşasın Mustafa Kemâl diye bağırabildi.
Küba gezimizin son günü öğleden sonrası boştu, bizim kızlar Havana’ya dolaşmaya indi, ben yine konukevinde kaldım; bir ara, kapının önüne bağırıp çağırmadan bir cankurtaran yanaştı, içinden beyaz gömlekli 4-5 kişi indi, ellerinde çanta, sedye; belli ki biri hastalanmıştı; asansörle belki 6. kata çıktılar, yarım saat sonra indiler, sanırım hastayı odasında iyileştirmişlerdi. Hemen yanımdaki masaya oturdular, konukevindeki yöneticilerden hanım da kâğıtlarıyla yanlarına. O arada, sabahtan beri döşemeyi ya da masaları, orayı burayı silip temizleyen hanım da gidip geliyor; herkes birbiriyle en küçük bir astlık-üstlük belirtisi göstermeden konuşuyor, dahası öpüşüyor. Yanlarında duran hekim çantasını ya da sedyeyi kim yakınsa kapıp götürüyor. Çünkü temel hizmetler paylaşıldıktan sonra, Fidel ayda 30 dolar alıyorsa, o temizlikçi kadın da 20 alıyor.
*
Küba’ya giderken aklımız yurdumuzdaydı elbet; Büyükanıt’la Sezer’in yerinde uyarılarından sonra, 14 Nisan’da Tandoğan’ı dolduran yığınlar, 29 Nisan’da Çağlayan’ı da al bayraklarla donatacak mıydı? Cumhurbaşkanlığı seçimi nasıl sonuçlanacaktı? Kısıtlı haber alma olanaklarına karşın, öncelikle cep telefonu aracılığıyla, 27 Nisan’daki Genelkurmay Başkanlığı uyarısını da, Çağlayan coşkusunu da, ilk seçimde 367’nin bulunmadığını öğrenebildik
Ancak, yurdumun tepesindeki büyük tehlike sürüyor: içlerinde onca hukukçu bulunmasına karşın, CHP Kanadoğlu’nun uyarısına aldırmayıp erken seçim kararına katıldı; şimdi, varımız yoğumuz satılırken, son anda başka bir oyunla Cumhuriyetimizin temeline dinamit koyup başkanlık dizgesine geçişi sağlayacak Anayasa değişikliği bir çırpıda 374 oyla kabul edilirken, topluma umut diye elde edecekleri koltuklardan başka bir şey düşünmeyen DSP ile CHP’nin birleşmesi sunuluyor!
Alanları dolduran milyonlar asıl tehliken ayrımında, ABD’ye, AB’ye ve bütün uzantılarına hayır, yeniden tam bağımsız Türkiye diye haykırırken, kürsüden bağıranlar, gazeteler, televizyonlar yurdumuzun bu duruma düşürülmesine, varımızın yoğumuzun talan edilmesine izin veren yasaların çoğunu onaylayıp yürürlüğe koymuş iki partinin, CHP ile DSP’nin yalancıktan da olsa birleşmesini umut diye göstermeyi sürdürüyor.
Türkiye en az 4 milyon kişi artmış; ama bunlar seçmen olarak kütüklerde gözükmüyor. Bir de seçimi 22 Temmuz’da, yaz sıcağında yapacaklar.
Bakalım bütün bu çirkin oyunların altından yurdumuzu esenliğe götürecek bir sonuç çıkarabilecek miyiz?

18 Nisan 2007 Çarşamba

İŞGÂL ÖRGÜTLERİ: CİA-NATO-AB”

AsyaŞafak yayınları, Erol Bilbilik’in yeni kitabını bu adla bastı; adından anlaşılacağı üzere, cicili bicili “küreselleşme”, “özgürleştirme”, “demokrasi getirme” sözlerinin ardına gizlenen bir avuç gözü dönmüş Batılı katilin hastalıklı kafalardan binlerce yıldır çıkmayan, çıkmasına izin verilmeyen “”bütün dünyaya egemen olma” düşlerini hangi örgütler aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştıklarını, dolayısıyla bütün dünyayı allak bullak edip kana buladıklarını anlatıyor. Kitaptan birkaç satırı birlikte okuyalım:
“Küreselleşmenin Gelecek Haritası 2005 Raporu, aynı yıl Başkan Bush’a sunulmuştur.
CİA’ düşünce kuruluşu Ulusal İstihbarat Konseyi’nin 2020 yılında dünyanın nasıl olacağını öngören senaryoları içeren bir rapor hazırlamıştır.
ABD, 11 Eylül 2001 saldırısının ardından Savunma Stratejisi Belgesi’nin yenilemiş, yeni belge 18 Mart 2005’te, Savunma Bakanı Rumsfeld’in imzasıyla yayınlanmıştır.
Belge şu temel esasları içermektedir:
1- ABD şu anda bir savaş içindedir. Her ulustan önce kendini korumak zorundadır. ABD Anayasası’nın gereği de budur.
2- ABD’nin egemenliği dünyadaki bütün ulusların egemenliğinin üstündedir. ABD dünyanın en egemen gücüdür.
Bu nedenle;
* Avrupa, Ortadoğu, Doğu, Orta ve Kuzey Asya’da kendisine rakip eşdeğerde bir gücün oluşmasına kesinlikle izin vermeyecektir.
*Dünyada hiçbir güç, ABD’nin küresel hareket yeteneğini karada, denizde, havada ve sanal uzayda engelleyemeyecektir.
* Tehlikeler oluşmadan, daha gelişme aşamasında saptanacak ve ABD, NATO, BM Güvenlik Konseyi gibi kuruluşlara bağlı kalmaksızın, tek başına alacağı kararla, ‘Önleyici Vuruş’la bu tehlikeleri ortadan kaldıracaktır.
3- ABD ulusal güvenlik sorunların çözmek için öbür uluslarla işbirliği yapacak, ancak bu ülkeler aşağıdaki 7 temel ölçüte kesinlikle uyacaktır:
* ABD’nin üst egemenliğine bağlı olma koşuluyla ulus devletlerin güçlendirilmesi;
* Demokrasinin yerleştirilmesi;
* Serbest piyasa ile rekabetçi pazarın korunması;
* ABD’nin hareket yeteneğinin hiçbir yerde engellenmemesi;
* Dünyanın önemli bölgelerinde egemenlik kurmaya kalkışılmaması;
* ABD’nin uluslar arası yükümlülüklerinin yerine getirilmesinin maliyetini yükseltici girişimlerde bulunulmaması.”
Bu kadarı bile, bütün dünyayı amansızca sömürmeye alışmış Batıl anamalcılar arasında tartışmasız imparator olmaya özenen ABD’nin niyetini de, başvuracağı yöntemleri de açıkça gözler önüne seriyor. Tamam seriyor elbet, ama bu akıldışı, doğadışı tasarının kurbanı olacak ülke ve uluslar neden buna karşı çıkmıyor, varlıklarını korumak üzere gereken tepkiyi göstermiyor, gösteremiyor?
Bunun nedenlerini daha başka henüz satılmamış, sapıtmamış gerçek yurt, insanseverlerin yanında, sevgili Erol Manisalı¸ hem de bu gazetede, yıllardır yılmadan haftada iki kez yazıyor; Irak ya da Afganistan’daki gibi doğrudan silahlı güce bile gerek kalmaksızın, şu ünlü sivil toplum örgütleri aracılığıyla, yerli suçortaklarının işbirliğiyle ülkemizin nasıl paramparça edilip ele geçirilmek istendiği anlatıyor. Ama ne yazık ki, bütün bu oyunların görülmemesi için, basılı ve görsel iletişim araçlarıyla 24 saat beyinler yıkanıyor
Neyse ki, doğanın, evrenin temel yasası, etkiye-tepki kesintisiz işliyor; tek tek bireylerin ömürleri açısından uzun, ama toplumsal tarih açısından kısa sürelerde, alınan bütün önlemlere karşın uyanış engellenemiyor.
14 Nisan’da, Ankara’da, Tandoğan alanında, oraya açılan bütün yollarda, Anıtkabir’de toplanan yurdumun soylu, bilinçli insanları, Ataları’na yakışan varlıklar olduklarını göstermek üzere, sevgili Erol Bilbilik’in andığı bütün o “işgâl örgütleri” ne ve uzantılarına, gözlerini kırpmadan karşı çıktıklarını dünyaya haykırmışlardır!
Ne mutlu, Türküm diyene!
Cumhuriyet, 18.4.2007

4 Nisan 2007 Çarşamba

ATATÜRK’ÜN YÜCELİĞİ

İlk bilgi sevgili Mahiye Morgül’den geldi: Avustralya’da yaşayan toplum ve insanbilimci Cânan Ateşçi vermiş haberi:
“Sydney Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde türeyim gözeleri (genler) konusunda çalışan Prof Dr. Smith Brown, yerli halk Aboricinler üzerinde yaptıkları uzun inceleme ve araştırmaların sonunda, onlarla Türklerin türeyim gözelerinin %99 oranında aynı olduğunu ortaya çıkarmışlar; üstelik bu sonuca varmazdan önce, adaya yakın bütün halkları, Hintlileri, Çinlileri, Japonları, Arapları incelemişler. 40 000 yıldır hemen hemen hiç değişmeden yaşayagelmiş Aboricinlerle Türklerin ataları aynı.
Kimi bilim adamları ve tarihçilere göre, bu araştırmanın sonuçları insanlığın uzak tarihine ışık tutmakta, hem de devrim yaratacak nitelikte. Çünkü 1930’da Atatürk’ün öne sürdüğü Türk Tarih Kuramı’nı doğruluyor.”
Bu haberi işin uzmanı Halûk Tarcan’a duyurdum hemen, ondan gelen yanıt da şöyle:
“Güneş balçıkla sıvanmaz!
Kâzım Mirşan’ın haklı olduğu bir kere daha, hem de Batılı araştırmacıların elde sonuçla ortaya çıkmıştır.
1- Mirşan’ın ALTI YARIQ TİGİN adlı kitabının 10 sayfasında Avustralya’da Kimberley’de bulunmuş, KİMBERLEY adı verilmiş yazının Ön-Türkçe olduğu belirtilir, Mirşan bu yazıyı ELİS ESİS OZ diye okumuştur.
Mirşan, yazı konusunda şu bilgiyi verir: ‘…1605 yılında Hollandalılar Avustralya’nın Kuzeybatı kıyılarına çıktıklarında, karşılarında sahipsiz bir kara ve ilkel bir halk buldular. Bu halkın kültürünü İ.Ö. 14 000’e kadar götürebildiler; halk meyve toplayıcı ve avcıydı. Ama şaşılacak şey, bu ilkel(?!) halkın bir yazısı vardı; KİMBERLEY mağaralarına yazılı resimler yapmışlardı; bir uzayadamına benzeyen resmin altında ETRÜSKÇE’de, ÖN-TÜRKÇE’de, ÖN-YUNANCA’da (yâni yine Ön-Türkçe’de), ÖN-MISIRCA’daki harflerle yukarıda andığımız ELİS ESİS OZ tümcesi vardır. Bunun anlamı: KİŞİ OLARAK GÖĞE GEÇME 'dir…’
Uzayadamına benzeyen resim herhalde ‘göğe geçme’ kavramının resmi olarak tasarlanmıştır olsa gerektir…’
2- Bana, 10 yıl kadar önce, Paris’teki adresime, Kültür Ateşeliğimiz’in yönlendirmesiyle Avustralyalı bir araştırmacı gelmiş, Avustralya kıtasının Asya’ya bağlı olduğu dönemde, Türklerin buraya geçmiş olduklarını düşündüklerini söyleyip işbirliği yapmayı önermişti. O günlerde ağır bir göz ameliyatı olacağımdan, endişeler içinde bu öneriyi değerlendirememiş, unutmuştum.
Bugün bur gerçek, Avustralyalı araştırmacıların DNA kıyaslamasıyla ortaya çıkmıştır.
3- Bir büyük gerçek daha var: Dünya tarihini incelemiş, bu konuda 2 000’den fazla kitap okumuş Atatürk ‘ANAYURT VE TÜRK TARİH SAVI’nı öne sürmüştü; bulgular, Atatürk’ün savının doğruluğunu ve Büyük Önder’in üstünyeteneğini kanıtlamaktadır.
Batı’nın bize biçip kaleme aldığı ‘resmi tarihe’ inanmaya devam edecek miyiz?”
Evet, sözün bütün anlamlarında Büyük o insanın elinde ne Kâzım Mirşan okuyup çözdüğü metinler var, ne burada sözü edilen bulgular; ama tıpkı tarihteki benzerleri gibi, kendine, yaşadığı yerküreye, evrene bizim güzelim deyişimizle Can gözüyle bakmayı bildiği ve hiçbir anlık, bireysel çıkar uğruna gördüğünü saklamadığı için, pırıl pırıl dile getirmiş.
Aslında gerçekten şaşırtıcı başarılarla dolu bir tarihsel ve toplumsal evrimin sonunda, insan denen memeli bugün öyle bir yere geldi ki, bir avuç doğal doyumdan yoksun acımasız vebalının sanal istekleri uğruna canlı cansız bütün varlıklarıyla şu güzelim mavi gezegeni evrensel zamanından çokkkk önce sonsuzluğa yollama tehlikesiyle karşı karşıyayız!
Ve ne acıdır, öncelikle parasal gücü, dolayısıyla karar verme, verdikleri kararları sınırsız iletişim araçlarıyla insan kardeşlerine yutturma olanağını ellerinde bulunduranlar gerçek kurtarıcılarına, Mustafa Kemâl Atatürk’e adını bile belleklerden silmek üzere düşmanlar!
Bakalım bu ölüm kalım satrancı nasıl bitecek?



Cumhuriyet, 4 Nisan 2007

21 Mart 2007 Çarşamba

BATI’NIN KAPKARA YÜZÜ

Biliyorsunuz, “en zor şey, gözünün önündekini görmek”, “çok daha zoru da gördüğünü korkmadan söyleyebilmek” bugün.
Çok sevgili Rauf Denktaş başkanlığındaki Talât Paşa Komitesi, Doğu Perinçek ve inançlı arkadaşları, 2005 yılından beri, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık ve bağımsızlığının sömürgecilere bileğimizin hakkıyla onaylattırıldığı Lozan’da, aslında ABD’nin hepsine dayattığı “Türkler 1915’ten sonra, ve Kurtuluş Savaşı Boyunca Ermenileri kesmiş kıymış sürmüştür” yalanını suratlarına çarpıp aldıkları sözümona meclis kararlarını ayaklarının altına alıp çiğnemek üzere eylemde bulunuyorlardı. Bundan ötürü, tek kurban seçildi, Perinçek düzmece bir yargıdan sonra gülünç-acıklı bir cezaya çarptırıldı; gerçi daha Yargıtay süreci var, ama maskeler düştü, bir türlü usunu başına toplayamayan, yüzyıllardır yetenekli çocuklarının oluşturdukları uygarlığa önce kendi canları için dört elle sarılmayı bilemeyen ağzı salyalı sömürücülerin kapkara yüzleri tabak gibi ortaya çıktı.
Bırakın Türkleri, henüz çıldırmamış bir Amerikalı, Prof. Justin Mc Carthy bile (hey gidi hey! Aynı soyadını taşıyan bir soysuz Amerika’daki, dolayısıyla bütün dünyadaki ilericilerin, devrimcilerin yıllarca başına bela olmuştu!), insanlığın bin bir emekle oluşturduğu hukuk kurallarını açıkça çiğneyerek kendisine: “Peki, Türkler Ermenileri soykırımdan geçirmiştir demek, uluslararası bir yalan mıdır gerçekten?” diye soran kukla yargıca: “Soykırım demek yanlıştır” yanıtını veriyor. “Peki soykırımın tanımını biliyor musunuz?””Elbette, birçok tanımını biliyorum. BM tanımını dayanak alırsanız, hiçbir savaş kırımsız olmaz! Dolayısıyla, savaş koşullarında ‘soykırım’dan söz edilemez!”
Doğu Perinçek’se, Lozan’daki duruşmada, şu güzelim mavi gezegende evrensel koşulların izin verdiği sürece barış içinde, mutlu yaşamak istiyorlarsa başta azgın soyguncu talancı Batılılar, bütün insanlara gerçek bir hukuk uygarlık dersi verdi.
“Varolan yasaya göre suçsuzum. Çünkü soykırım iddiası, Ermeni olayında geçersizdir. Bana uygulanmak istenen, hüküm, Ermeni sorununda ölmüştür. Bu yasa Yahudi soykırımı için uygulanabilir, bu mahkemelerin bileceği iştir. Ama Ermeni sorununda uygulanamaz.
Türkçemizde çok güzel bir söz vardır: Ölmüş eşeğin etinden sucuk yapılmaz!
Bana uygulanmak istenen yasa maddesi, Ermeni Soykırımı açısından ölmüştür, Artık bu ölüyü kaldırmak gereklidir.
Yasanın hukuk açısından yürürlükte olması, uygulanabilir olduğunu göstermez. Yasalar da ölür, gömülürler. Yapılması gereken, kaçınılmaz olarak yapılacak olan budur.
Suçun oluştuğunu saptamak üzere kastım araştırıldı. ‘Ermeni Soykırımı Uluslar arası Bir Yalandır’ derken amacımın ne olduğunu söyleyeyim.
Birinci gerekçe, gerçeğe bağlılık duygusudur.
İkincisi, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, dünyanın geleceğiyle ilgilidir.
Bu yalan, Ermeni sorunuyla ilgili olarak değil, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullanılacaktır. Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye, İran ve Suriye’ye doğru genişletme girişiminde bu yalanın kullanılacağı şimdiden bellidir. Bunda İsviçre’nin, Avrupa’nın bir çıkarı yoktur. İnsanlığın da, Ermeni kardeşlerimizin de bu siyasette bir çıkarı yoktur.”
Savunmasından kısa bir bölümü alabildiğim Doğu Perinçek, ilk bakışta ulusal gibi gözüken bu insanlık dâvâsına giderken, gerek yazılı basında, gerek televizyonlarda, bütün ulusa, siyasal ve toplumsal örgütlere açıkça seslendi: bu benim kişisel yargılanmam değildir, bütün insanlık değerleri, kavramları, gelenekleri yargılanmak isteniyor; gelin hep birlikte gidelim, bütün dünyaya hem ulusal birlik ve dayanışmamızı gösterelim, hem gerçek insan hak ve özgürlüklerinin yerleştirilmesine yardım edelim” dedi; ama bir avuç insanın dışında kimse katılmadı Türkiye’den; Avrupa’da çalışan yaşayan Türklerse, gelen bir iletinin haklı olarak dile getirdiği gibi, “bir hazırlık maçına koşanların” onda, yüzde biri kadardı.
Ne yapalım? Bugünkü eğitim-öğütüm düzensizliğinde Küba gibi talihli ülkelerin dışında, büyük çoğunluk derin uykuda; o zaman iş kalıyor 80 yaşındaki yılmaz insanlık-hukuk savaşçısı Rauf Denktaş ve Doğu Perinçek gibi bir avuç gözüpek öncüye!
İnsanlık adına hepsine sonsuz teşekkür!


Cumhuriyet, 21 Mart 2007.

7 Mart 2007 Çarşamba

KÜBA’DA DEVRİMİN TEMELİ: EĞİTİM

“(Beyne) ne ekersen onu biçersin!”
Küba’nın ulusal-düşünsel kahramanı José Marti, “devrimin temeli ekin (kültür) olacak” demiş; Fidel Castro bunu ta başından benimseyip canla başla yürürlüğe koymuş.
Küba José Marti Dostluk Derneği bir söyleşi düzenledi geçende; Küba büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, Selcan Çınar Önal , Şirin Öztürkler “Küba’da eğitim”i ele aldılar. Selcan, anaokulundan üniversiteye dek eğitim-öğretimi anlattı; Şirin, Küba’daki eğitim düzeniyle Türkiye’dekini karşılaştırdı; Abascal da dinleyenlerin bu konuda merak ettikleri öbür ayrıntılara değindi.
Gelin şimdi bu konuda, İgnacio Ramonet’nin “İki Ses Bir Biyografi” adlı kitabında Fidel’in söylediklerine kulak verelim:
“Birkaç ay önce Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği toplantısı yapıldı. Birkaç gün sürdü. ‘Ekinsel istila’dan söz edildi.

Dünyayı aydınlatan, düşün’lerdir. Düşün derken, yalnız adil düşünleri anlıyorum. Dünyaya barış getirebilecek, ciddi savaş tehlikelerini ortadan kaldırabilecek düşünler. Bu yüzden ‘düşün savaşı’ndan söz ediyoruz.
İnsanlar paranın yaşamsal olduğunu düşünüyor. Yanlış. Yaşamsal olan, insanların bilgi ve eğitim düzeyidir. Bilgili, eğitimli pek çok insan Miami’ye göçtü, ama devrim 800 000 nitelikli uzman ve aydın yetiştirdi.
Peki üzülerek neyin ayrımına vardık? Ailesi bilgili, ekine ulaşmış çocuklar en iyi okullara gidiyordu, çünkü o okullara not ortalamasıyla giriliyor. Bu insanlar daha sonra iyi işler buluyor, daha iyi yerlere geliyorlar. Toplumun yönetici çıkaran kesimi hep aynı oluyor.
Bizim toplumcu düzenimizde, yıllar süren çabadan sonra, okuma yazma bilmeyen kalmadı. Herkes en azından 9 yıllık eğitimi bitiriyor. Yine de şunu görüayordum: ayrıcalıklı diyebileceğimiz kesim hep ayrıcalıklı kalıyor,öbürleri, daha dışlanan kesim yine dışlanmış kalıyordu.
1959’dan sonra eğitim dizgesini değiştirdik. Ama bugün öyle bir yere gelindi ki, üniversiteyi bitirmeden herhangi bir şeyi yönetmek olası değil. Ekinden yoksun insanların çocuklarını bekleyen, cezaevleri.
Bunu düzeltmek için tam bir devrime giriştik. Durumu tersine çeviriyoruz. Bunu yaparken, iyi okullara gidenlerin fırsatları da ellerinden alınmıyor elbet. Onlar da devrimci. Ama üniversite eğitimini bütün ülkeye yayıyoruz. Dokuzuncu sınıfı bitirmiş, çeşitli nedenlerle ilerisini okuyamamış, çalışmayan bütün 17-30 yaş arası gençlere parasal yardımda bulunup okutuyoruz. 2001 Eylül’ü ile 2005 Eylül’ü arasında, bu gençlerin 45 000’den fazlası üniversiteye gitti. N devrimci onlar olacak. Bu onlara, yaşamın tanıdığı ikinci fırsat.
Bir inceleme yaptırdım, cezaevlerindeki insanların yalnız %2’si yönetici ya da aydın çocuğuydu. Bunun üzerine her şeye değiştirmeye karar verdik: Sanat eğitmeni yetiştiren okullar açtık, buralarda toplumsal dağılım çok başka. Okumayan, çalışmayan insanlar şildi bu okullara gidiyor. 70 000 kişi daha girecek. Bunu yaygınlaştırıyoruz. Okulumuz, televizyonumuz, bilgisayarımız var zaten. Yeni okul yapmaya gerek yok. Gereken tek şey, birinci sınıfın coğrafya, matematik öğretmeni. En iyi öğretmeni buluyor, ders verdirip filme çekiyor, 50-100 000 kasede kopyalıyoruz. En iyi ders veren, konuyu en iyi bilen, en iyi öğretendir.
Belli bir iş kolunda çalışanların azaltılması mı gerekli? Aylık kazancını öde, okula yolla.
958 üniversite merkezimiz var, 169’u kentlerde, 84’ü şeker işletmesi konutlarında; 18’i merkez cezaevlerinde.
Her şey birbirine bağlı: bilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar, içme suyu-elektrik eksikliği, çölleşme, iklim değişimi, ormanların yok olması, seller, kasırgalar, kuraklıklar, toprak kaybı, dirimsel bozulma, salgınlar, bütün öbür ağlatılar.
Ve bütün bunlar, ancak dünya insanlarının beyinlerine doğru bilgilerin ekilmesiyle çözülebilir.


Cumhuriyet, 7 Mart 2007.