Müziği, müzik eleştirisini, insanın birey ve toplum olarak yaşamını, kavgasını merak edenler yakından tanırlar elbet Ahmet Say’ı. Bu çalışkan, çok yönlü dostum belli ki matematikçi babasından evrenin temel direğini, matematiği iki yönlü kalıt olarak almış; üstüne toplumsal-siyasal-tutumbilimsel bilinci eklemiş. Dolayısıyla, hangi dala el atsa, önümüze hep bütünsel yapıtlar getirmiş, getirmekte.
Bunlardan ikisini, Evrensel Basım Yayın’ın bastığı Müzik Nedir, Nasıl Bir sanattır? ile Müzik Ansiklopedisi Yayınları’nda çıkardığı Müzik Sözlüğü’nü gönderdi.
599 sayfalı Müzik Sözlüğü’ünde, A’dan Z’ye aklınıza gelecek bütün terimler, bütün kavramlar, hem de birçok dildeki karşılıklarıyla ele alınıp açıklanmış. Önemli terim ve kavramlarda, sözcük ya da terimin açıklamasının ardına bir kaynakça eklenmiş, yararlanılan yapıtlar belirtilmiş. Kısacası, gerek sıradan müzikseverler, gerek müzikle ilgili yazılar yazanlar için çok yararlı, vazgeçilmez bir kitap.
İkinci yapıta, Müzik Nedir, Nasıl Bir Sanattır?a gelince, adı ne olduğunu, neyi amaçladığını açık seçik gösteriyor zaten. Kitabın başındaki Birkaç Söz adlı bölümde, bakın neler diyor:
“Doğrusunu isterseniz, kitabın yazılışı sırasında okurlarıyla diyalog içine girebilen talihli bir yazara pek rastlanmaz. Böyle kitaplar varsa da herhalde pek azdır.
Peki, okurlarla nasıl diyalog sağladım? Çok açık: Dergideki (Evrensel Kültür) her yazının sonuna eklediğim ‘Tartışmalar’ ara başlığı altındaki okur soruları ve okur görüşleri yoluyla…Burada okurların sorularını yanıtlıyor, yazışarak tartışma yoluyla önceki bölümleri okurlarla birlikte gözden geçiriyordum. Onlar kimi zaman müzikle ilgili kendi sorunlarını dile getiriyor, ben de bu dipdiri okur istekleri önünde yazılarımın yol ve yöntemini sağlamlaştırıyordum.”
İmeceye, çoğul akla dayanan bu yöntemi bulduktan sonra, eytişim gereği, arkası kendiliğinden hem de verimli, en sağlıklı biçimde gelmiş. Yukarıda değindiğim bütünsel bakışa örnek olarak Halk Müziğimizin Kaynakları yazısının ‘Tartışmalar’ bölümünü anacağım:
“Birkaç aydan beri Sulukule Çingenelerinin sorunları üzerinde duruyorsunuz. Bu konuda, insan hakların savunan örgütleri ağır şekilde suçladınız, onları utandıracak şeyler yazdınız. Bu çabalarınız ses getirdi mi? (Burçin Tekeli, İstanbul.)
Hayır, ses getirmedi. Öyle bir toplumda yaşıyoruz ki herkes kendine göre bir dogma bellemiş, ona sarılmış. Geçen gün televizyon programında, kültürel kavrayışına değer verdiğim ünlü bir mimarımıza Sulukule’yi gezdirdiler. Beyimiz yalnızca iki katlı ahşap bir bina üzerinde durdu. ‘Bu bina yıkılmasa iyi olur’, dedi. Açıkçası, ‘Sulukule’nin bütün meskenleri yıkılabilir’ demeye getirdi. O sanıyor ki Sulukule birtakım derme çatma evlerden ibaret! Yuf olsun! Sulukule’nin özgün bir müzik ve dans kültürü içerdiğini bilmiyor! İnsan hakları örgütlerimiz de müzik ve dans kültürünü kavrayacak düzeyde değilse ben ne yapayım? Elime bir pankart alıp ‘BEN DE ÇİNGENEYİM !’ diye sokak protestosuna mı girişeyim?”
Nitekim, bu sözünü doğrulamak üzere, o bölümün sonunda şöyle diyor:
“Yineleyelim: Halk müziği geleneğimizde ‘söz’den bağımsız müzik sınırlıdır. Ezgiler anonim olduğu için, bu gelenekte sanatı ‘bestecilik’ olar bir sanat erbabı yoktur. Salt çalgısal müzik, halk danslarında yer alır. (Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: Dans dili, kimi yerde sözlü anlatımın yerini tutabiliyor. Demek ki halk danslarımızı verdiğim bölümü bu gözle de okuyabilirsiniz.)”
İşte size müzik, sanat, yaşamın anlamı, bireyin toplumsal kavgadaki yeri konularında dürüst, içten kalmaya yemin etmiş bir kardeşinizin yüksek sesli düşünceleri. Alkışlarımla.
Cumhuriyet, 20 Mayıs 2009
20 Mayıs 2009 Çarşamba
6 Mayıs 2009 Çarşamba
“EFENDİ TERÖRİSTLER”
Yılmaz Dikbaş’ın son kitabının adı bu. Çok tutarlı bir barış, insansever olduğu için, yine sorunun özüne parmak basıyor sevgili dostum: biliyorsunuz, kötülüklerin simgesi olarak hep Hitler’e, Mussolini’ye, Franco’ya falan yönelir öfkelerimiz; oysa onlar arkadaki asıl para ve erk sahiplerinin, Krupların, Fordların, Rockefellerlerin sıradan maşalarıdır; günü geldiğinde kırılıp atılır, yerine yenileri sürülür ateşe.
Kitapta bu olgu bütün çıplaklığı ve ayrıntılarıyla gözler önüne seriliyor, hem de özellikle Batı kaynaklarına, belgelerine dayanılarak. Bu eğitilmiş, donanımlı efendi teröristler arasından birini seçtim size aktarmak üzere.
1889-1974 yıllarında yaşamış, 1963/73 arasında da Devlet Başkanlığı yapmış, Zalman Şazar.
“Zalman Şazar, Beyaz Rusya’nın Mir kasabasında, Habad Hasidik bir ailenin çocuğu olarak doğmuş.
Klasik Yahudi eğitiminden sonra, laik edebiyat ve felsefe eğitimi de almış.
16 yaşında Siyonist harekete katılmış, gönüllü militanı olmuş.
1907’de, 18 yaşında, devrimci eylemlere katıldığı, devrimi körükleyen yazılar yazdığı için, Çarlık yönetimince tutuklanmış.
1916’da, Almanya Siyonist İşçi Hareketi’nin önde gelen kurucularından biri olmuş.
1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Almanya’da tarih ve felsefe öğrenimi görüyor, aynı zamanda gazetecilik yapıyormuş. Siyonist eylemlerinden ötürü Almanya dışına çıkması yasaklanınca, Almanya’da yaşayan Yahudilerin yaşamıyla ilgili derin araştırmalara girişmiş.
1924’te Filistin’e göç etmiş. Dünya Siyonist Örgütü’nün Eğitim ve Kültür Bölümü başkanlığını yürütmüş.
1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra, Knesset’e girmiş, David Ben Gurion hükümetinde Eğitim ve Kültür Bakanı olmuş.
1963’te İsrail Devlet Başkanlığı’na seçilmiş; 1968’de ikinci kez aynı göreve getirilmiş.
David Ben Gurion hükümetinin bütün kanlı katliamlarını onaylamış, Filistinli Müslüman Arapların evlerinden, topraklarından, işlerinden atılmalarını, barbarca yurtlarından sürülmelerini bakan olarak imzalamıştır.”
Çünkü Vadedilmiş Toprakların( Dicle Fırat havzasının), Kutsal Kitap’ın buyruğu uyarınca Yahudilere geri verilmesini amaçlayan Siyonistlerin şaşmaz ilkeleri şunlar:
“Yahudi devletinin sınırları sonsuza dek kesinleşmeyecektir (Demek ki dünyayı verseniz yetmeyecek!)./ Hiçbir ülkenin toprak mülkiyeti savı kabul edilemez./ Terörün bir savaş yöntemi olarak kullanılması engellenemez. / Yahudi dininin temel ilkesi, ‘Haşmadet goyim’dir, yani Yahudi olmayanların ortadan kaldırılmasıdır.”
Oysa dünya yazın ve sinema tarihi, Almanların Yahudilere uyguladığı soykırımın öyküleriyle dolu. Ne acı değil mi?
Demek ki asıl sorun Naziler, Almanlar, acımasız Japonlar ya da bilmem kim değil, paradan başka amaç gütmeyen, bu yarışta babasının bile gözünün yaşına bakmayan anamalcılık!
Bütün dünya halkları gönüllü olarak ondan vazgeçip dayanışmacı, paylaşmacı toplumsal düzene geçmeye yemin etmedikçe en küçük bir umut olamaz.
Bu değerli çalışma için Yılmaz Dikbaş’a da, yayıncı İsmet Arslan’a da yürekten alkış.
Cumhuriyet, 6 Mayıs 2009.
Kitapta bu olgu bütün çıplaklığı ve ayrıntılarıyla gözler önüne seriliyor, hem de özellikle Batı kaynaklarına, belgelerine dayanılarak. Bu eğitilmiş, donanımlı efendi teröristler arasından birini seçtim size aktarmak üzere.
1889-1974 yıllarında yaşamış, 1963/73 arasında da Devlet Başkanlığı yapmış, Zalman Şazar.
“Zalman Şazar, Beyaz Rusya’nın Mir kasabasında, Habad Hasidik bir ailenin çocuğu olarak doğmuş.
Klasik Yahudi eğitiminden sonra, laik edebiyat ve felsefe eğitimi de almış.
16 yaşında Siyonist harekete katılmış, gönüllü militanı olmuş.
1907’de, 18 yaşında, devrimci eylemlere katıldığı, devrimi körükleyen yazılar yazdığı için, Çarlık yönetimince tutuklanmış.
1916’da, Almanya Siyonist İşçi Hareketi’nin önde gelen kurucularından biri olmuş.
1. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Almanya’da tarih ve felsefe öğrenimi görüyor, aynı zamanda gazetecilik yapıyormuş. Siyonist eylemlerinden ötürü Almanya dışına çıkması yasaklanınca, Almanya’da yaşayan Yahudilerin yaşamıyla ilgili derin araştırmalara girişmiş.
1924’te Filistin’e göç etmiş. Dünya Siyonist Örgütü’nün Eğitim ve Kültür Bölümü başkanlığını yürütmüş.
1948’de İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra, Knesset’e girmiş, David Ben Gurion hükümetinde Eğitim ve Kültür Bakanı olmuş.
1963’te İsrail Devlet Başkanlığı’na seçilmiş; 1968’de ikinci kez aynı göreve getirilmiş.
David Ben Gurion hükümetinin bütün kanlı katliamlarını onaylamış, Filistinli Müslüman Arapların evlerinden, topraklarından, işlerinden atılmalarını, barbarca yurtlarından sürülmelerini bakan olarak imzalamıştır.”
Çünkü Vadedilmiş Toprakların( Dicle Fırat havzasının), Kutsal Kitap’ın buyruğu uyarınca Yahudilere geri verilmesini amaçlayan Siyonistlerin şaşmaz ilkeleri şunlar:
“Yahudi devletinin sınırları sonsuza dek kesinleşmeyecektir (Demek ki dünyayı verseniz yetmeyecek!)./ Hiçbir ülkenin toprak mülkiyeti savı kabul edilemez./ Terörün bir savaş yöntemi olarak kullanılması engellenemez. / Yahudi dininin temel ilkesi, ‘Haşmadet goyim’dir, yani Yahudi olmayanların ortadan kaldırılmasıdır.”
Oysa dünya yazın ve sinema tarihi, Almanların Yahudilere uyguladığı soykırımın öyküleriyle dolu. Ne acı değil mi?
Demek ki asıl sorun Naziler, Almanlar, acımasız Japonlar ya da bilmem kim değil, paradan başka amaç gütmeyen, bu yarışta babasının bile gözünün yaşına bakmayan anamalcılık!
Bütün dünya halkları gönüllü olarak ondan vazgeçip dayanışmacı, paylaşmacı toplumsal düzene geçmeye yemin etmedikçe en küçük bir umut olamaz.
Bu değerli çalışma için Yılmaz Dikbaş’a da, yayıncı İsmet Arslan’a da yürekten alkış.
Cumhuriyet, 6 Mayıs 2009.
30 Nisan 2009 Perşembe
İSA ÇELİK
Adaşı yalvaçı değil daha çok bir Anadolu dervişini andıran İsa Çelik, Ulusal Kanal’daki unutulmaz söyleşide tatlı tatlı anımsattığı gibi, öyle kırk değil, bin yıllık dostumdur.
Toroslarda doğmuş bu Yörük çocuğu, kökenine, atalarına yakışır bir ömür sürdü; aldığı temel eğitimi bir yana bırakıp sevdasının ardına düştü, sevdiği dünyayı, insanlarını, çiçeklerini, kuşlarını görüntüledi; doğa onu oluştururken hiç cimri davranmamış, coşkusunu, acısını anlatmaya fotoğraf yetmeyince, yontular yonttu ağaçtan, toprağı pişirdi, öyküler yazdı.Yığınla kitaba güzel kapaklar dikip giydirdi. Öyküleri,Dur Gitme ve Naldöken adlı kitaplarda toplandı. Hazırladığı yeni çalışmalar sanırım basım aşamasında.
Birçok ülkeye gitti, sergiler açtı, müzikli saydam gösterileri düzenledi, güzeli, güzel anlatımı insan kardeşleriyle paylaştı.
Bir başka önemli ortak yanımız, bu toprağın yetiştirdiği, İlhan Selçuk’un güzel anlatımıyla, “öncülü ardılı bulunmayan” büyük bir Usta’nın, Ruhi Su’nun ömür boyu can dostu oldu; en güzel görüntülerinden çoğunu çekme tadını yaşadı. Büyük Usta’yı son yolculuğuna uğurlarken, sırayla başında nöbet tutanlar arasında o da vardı
Ben insanın, doğa tarafından bağışlanmış, maymun kardeşininkine oranla azıcık daha gelişmiş beyninin, özellikle hani şu düşgücü denen kesimin hakkını verebilmesi için, yaşama sanatı’nı öğrenmesinden yanayımdır.
Peki, nedir bu yaşama sanatı? Kısaca, yaşamın her ânını sanat gibi yaşamaktır. Bunun içinse, söylemeye bile gerek yok, önce daha oluşum aşamasında, anasıyla babasının can güvenliklerinin sağlanmış; barınmaları, beslenmeleri, eğitimleri güvence altına alınmış; bunun sonucunda, çocuklarını kazara değil, bilerek, isteyerek, sevinerek edinmiş olmaları gerekir. Sonra da bu kavrama uygun biçimde büyütüp yetiştirmiş olmaları.
Gerçi anamalcı savurganlığın her şeyi yok ettiği, insanları topluca aç, açıkta, işsiz, umutsuz sokağa fırlattığı dünyamızda, 500 yıllık acımasız sömürüden sonra, 50 yılda gerçek bir mucize başarıp sevgiye, paylaşıma dayalı hakça düzeni gerçekleştirmiş olan Küba’nın ışıklı yolunu, sancılı da olsa, birer birer seçen Güney Amerika ülkeleri dışında bu soylu kavramın anlamı kalmadı; ama umut ışığı oralarda yanıyor.
İsa’nın anası babasıyla, çocukluğuyla, gençliğiyle ilgili bütün ayrıntıları bilmiyorum yazık ki; ama tanıdığım yıllar boyunca, hep kendiyle barışık, dengeli, alçakgönüllü gerçek bir yaşama sanatı ustası vardı önümde. Yalnız yapıtlarıyla değil, kendi varlığıyla.
Ve bu kavram uyarınca, elinin erdiği, gücünün yettiğince insan kardeşlerinin biriktirdiği bütün hünerleri, bütün ürünleri tanımaya, ben’ine katmaya çalıştığı hem fotoğraflarında, hem öykülerinde, hem konuşma ve davranışlarında açık seçik görülüyordu. Sizin de can gözünüz açıksa elbet.
Öykülerinde, içinden çıktığı yöreyi, toprağı anlatmakla yetinmemiş; yaşama sanatı’nın kurucu öğelerinden dil’in, Türkçe’nin önemini kusursuz bildiği için, küreselleşme palavrasıyla yozlaşan, bin bir özentinin çamuruna belenen güzelim dilimizi, özellikle de anasından atasından duyduğu eşsiz Toros dilini canlandırmak, yaşatmak üzere, bilinçli olarak yerel sözcükleri kullanmaya ağırlık vermiş; kırılgan okurlar incinmesin diye de, kitabının sonuna bu sözcüklerin yaygın dildeki karşılıklarını yazmış. Kendi göbeğini kesmenin yeni bir örneği.
2008 yılı, öbür iki ustayla, Gültekin Çizgen ve İbrahim Zaman’la birlikte, onun da yaşama sanatımıza yapmakta olduğu katkıların 50. Yılıydı.
Canım İsa’cığım; Demokritos’un dediği gibi, varlığımız da, yazgımız da olasılık ve gereklilik halkalarının uc uca eklenmesiyle oluşuyor; doğrusu, yaşama serüvenim içinde sana rastlamak, dostun, yoldaşın olmak büyük talihti.
En içten teşekkürlerimle sevgili Toros Dervişi!
Toroslarda doğmuş bu Yörük çocuğu, kökenine, atalarına yakışır bir ömür sürdü; aldığı temel eğitimi bir yana bırakıp sevdasının ardına düştü, sevdiği dünyayı, insanlarını, çiçeklerini, kuşlarını görüntüledi; doğa onu oluştururken hiç cimri davranmamış, coşkusunu, acısını anlatmaya fotoğraf yetmeyince, yontular yonttu ağaçtan, toprağı pişirdi, öyküler yazdı.Yığınla kitaba güzel kapaklar dikip giydirdi. Öyküleri,Dur Gitme ve Naldöken adlı kitaplarda toplandı. Hazırladığı yeni çalışmalar sanırım basım aşamasında.
Birçok ülkeye gitti, sergiler açtı, müzikli saydam gösterileri düzenledi, güzeli, güzel anlatımı insan kardeşleriyle paylaştı.
Bir başka önemli ortak yanımız, bu toprağın yetiştirdiği, İlhan Selçuk’un güzel anlatımıyla, “öncülü ardılı bulunmayan” büyük bir Usta’nın, Ruhi Su’nun ömür boyu can dostu oldu; en güzel görüntülerinden çoğunu çekme tadını yaşadı. Büyük Usta’yı son yolculuğuna uğurlarken, sırayla başında nöbet tutanlar arasında o da vardı
Ben insanın, doğa tarafından bağışlanmış, maymun kardeşininkine oranla azıcık daha gelişmiş beyninin, özellikle hani şu düşgücü denen kesimin hakkını verebilmesi için, yaşama sanatı’nı öğrenmesinden yanayımdır.
Peki, nedir bu yaşama sanatı? Kısaca, yaşamın her ânını sanat gibi yaşamaktır. Bunun içinse, söylemeye bile gerek yok, önce daha oluşum aşamasında, anasıyla babasının can güvenliklerinin sağlanmış; barınmaları, beslenmeleri, eğitimleri güvence altına alınmış; bunun sonucunda, çocuklarını kazara değil, bilerek, isteyerek, sevinerek edinmiş olmaları gerekir. Sonra da bu kavrama uygun biçimde büyütüp yetiştirmiş olmaları.
Gerçi anamalcı savurganlığın her şeyi yok ettiği, insanları topluca aç, açıkta, işsiz, umutsuz sokağa fırlattığı dünyamızda, 500 yıllık acımasız sömürüden sonra, 50 yılda gerçek bir mucize başarıp sevgiye, paylaşıma dayalı hakça düzeni gerçekleştirmiş olan Küba’nın ışıklı yolunu, sancılı da olsa, birer birer seçen Güney Amerika ülkeleri dışında bu soylu kavramın anlamı kalmadı; ama umut ışığı oralarda yanıyor.
İsa’nın anası babasıyla, çocukluğuyla, gençliğiyle ilgili bütün ayrıntıları bilmiyorum yazık ki; ama tanıdığım yıllar boyunca, hep kendiyle barışık, dengeli, alçakgönüllü gerçek bir yaşama sanatı ustası vardı önümde. Yalnız yapıtlarıyla değil, kendi varlığıyla.
Ve bu kavram uyarınca, elinin erdiği, gücünün yettiğince insan kardeşlerinin biriktirdiği bütün hünerleri, bütün ürünleri tanımaya, ben’ine katmaya çalıştığı hem fotoğraflarında, hem öykülerinde, hem konuşma ve davranışlarında açık seçik görülüyordu. Sizin de can gözünüz açıksa elbet.
Öykülerinde, içinden çıktığı yöreyi, toprağı anlatmakla yetinmemiş; yaşama sanatı’nın kurucu öğelerinden dil’in, Türkçe’nin önemini kusursuz bildiği için, küreselleşme palavrasıyla yozlaşan, bin bir özentinin çamuruna belenen güzelim dilimizi, özellikle de anasından atasından duyduğu eşsiz Toros dilini canlandırmak, yaşatmak üzere, bilinçli olarak yerel sözcükleri kullanmaya ağırlık vermiş; kırılgan okurlar incinmesin diye de, kitabının sonuna bu sözcüklerin yaygın dildeki karşılıklarını yazmış. Kendi göbeğini kesmenin yeni bir örneği.
2008 yılı, öbür iki ustayla, Gültekin Çizgen ve İbrahim Zaman’la birlikte, onun da yaşama sanatımıza yapmakta olduğu katkıların 50. Yılıydı.
Canım İsa’cığım; Demokritos’un dediği gibi, varlığımız da, yazgımız da olasılık ve gereklilik halkalarının uc uca eklenmesiyle oluşuyor; doğrusu, yaşama serüvenim içinde sana rastlamak, dostun, yoldaşın olmak büyük talihti.
En içten teşekkürlerimle sevgili Toros Dervişi!
22 Nisan 2009 Çarşamba
FİLM ŞENLİĞİ
Her yıl Film Şenliği yaklaşırken içimizde bir korku beliriyor: bu yıl acaba hangi yaprakların döküldüğünü göreceğiz? Bu yaprak dökümü, küresel yozlaşma’nın seline kapılıp boğulacak yönetmenleri anlatıyor. Çok ender olarak bunun dışında kalanlar var, örneğin Miloş Forman gibi; kimisi de Ettore Scola gibi, zırvalamaktansa susmayı seçiyor.
Bu yılki kurban, Bertrand Tavernier idi; onca dürüst, çarpıcı filmini izlediğimiz adam, teslim olmuş; gitmiş korkunç bir Amerikan uyutması çekmiş. Bu küresel çürümeye kafa tutuyormuş gibi araya birkaç küçük masal ekilmiş: güvenlik görevlisi cebinden çıkardığı paralarla batağa düşmek üzere genç kızları kurtarıyor (?); dünyayı kasıp kavuran siyasal-parasal çeteden tombul bir amca ya da kızların pazarlanmasına aracılık eden bir Zenci kıyasıya dövülüyor, tamam! Çok ayıp, çok yazık!
Buna karşılık, İnti İllimani, Bulutların Şarkı Söylediği Yer, sanat olmayı hak eden sinemanın ne anlatacağına, nasıl anlatacağına insanı sevindiren, umut aşılayan bir örnekti. Şili’li bir avuç genç üniversite öğrencisi, hem kendi halklarının, hem de bütün Güney Amerika halklarının müziklerini, şarkılarını diriltmek; o arada toplumsal kavgaya katılmak; ülkelerinin, dünyamızın kara yazgısını değiştirmek üzere kurmuşlar bu topluluğu. 1973’te, dünyanın demokrasi Azraili ABD’nin yumruğuyla güzeller güzeli Salvador Allende ezilince İtalya’ya sığınmış, tam 15 yıl sürgünde yaşamışlar; Pinochet adlı can alıcı devrildikten sonra dönmüşler. Arayış, gidenlerin yerine her ulustan her yaştan yeni katılımlarla sürmüş, sürüyor.
Topluluğu oluşturanların kısa bireysel öykülerini izlerken, aslında 30 yıllık Güney Amerika, giderek dünya tarihini bir kez daha gözümüzün önüne getirip düşünmüş oluyoruz. Çok çarpıcı, arıtıcı bir yapıt. Göremeyenler üzülmesin, NTV belgesel kuşağında gösterilecek yıl içinde.
Son olarak, Tavernier gibi eski bir ustayı, Francesco Rosi’yi, Salvatore Giuliano’yu seçmiştik Nilgün’le. 1964’te çekilmiş bu siyah beyaz şiir bizi hiç düş kırıklığına uğratmadı.
Burada da öykü, yaşamakta olduğumuz, ataerkil-anamalcı düzensizlik sürdükçe tepemizden eksik olmayacak, Tavernier’nin de ele alıyormuş gibi yapıp sinema izleyicilerini göz göre kandırdığı siyaset-mafya-güvenlik gücü ortaklığı.
Ama Rosi daha filmin yazılarında, seslerle, müzikle, hangi dünyaya gireceğimizi; neler yaşayacağımızı, neler tanıklık edeceğimizi duyuruyordu.
Dünya kaynaklarının paylaşımı için çıkarılan 2. Dünya Savaşı sona ererken inanılmaz yoksunluklar, yokluklar içinde kıvranan yeryüzü köşelerinden birinde, Sicilya’da, insana da öbür canlılara da en küçük bir yaşama kolaylığı sunmayan kıraç topraklarda, öbürlerine göre gözü daha kara bir delikanlı, Salvatore Giuliano, sonraki yıllarımıza damgasını vuracak olan Amerikan kaynaklı saldırı uyarınca, İtalya’nın, Sicilya’nın ortaklaşmacılığa savrulmaması için adam kaçırmaya, öldürmeye, toplantı basmaya girişiyor. Ve elbette bütün bunları kendi başına yapmıyor; en bilinen adlarıyla ünlü Hıristiyan Demokrat siyasetçilerin, onlarla her saniye işbirliği yapan güvenlik güçlerinin buyruklarıyla, izniyle, yönlendirmesiyle gerçekleştiriyor.
Sevgili Rosi¸ bütün bu dolapları; onlara aracılık maşalık eden sıradan insanları inanılmaz bir yalınlıkla, soluk soluğa bir kurguyla anlattı.
Dünyamız; üzerinde yaşayan, sayıları gittikçe artan insanlar bu akıldışı, doğaya, evrene aykırı gidişten kurtulmak; 50 yıldır Küba’da, şimdi de yavaş yavaş bütün Güney Amerika ülkelerinde canlı örneğini gördüğümüz gerçekten uygar, barışçı, dayanışmacı düzene kavuşmak istiyorlarsa, hangi dalında olursa olsun, sanatın yalnız bunları, böyle dile getirmesi gerekiyor.
Tavernier’nin sokuşturduğu gibi, ortalıkta sis falan; her şey apaçık gözümüzün önünde. Ancak, görebilmek için can gözümüzün, can kulağımızın bir daha kapanmamak üzere açılması gerekiyor!
Cumhuriyet, 22 Nisan 2009
Bu yılki kurban, Bertrand Tavernier idi; onca dürüst, çarpıcı filmini izlediğimiz adam, teslim olmuş; gitmiş korkunç bir Amerikan uyutması çekmiş. Bu küresel çürümeye kafa tutuyormuş gibi araya birkaç küçük masal ekilmiş: güvenlik görevlisi cebinden çıkardığı paralarla batağa düşmek üzere genç kızları kurtarıyor (?); dünyayı kasıp kavuran siyasal-parasal çeteden tombul bir amca ya da kızların pazarlanmasına aracılık eden bir Zenci kıyasıya dövülüyor, tamam! Çok ayıp, çok yazık!
Buna karşılık, İnti İllimani, Bulutların Şarkı Söylediği Yer, sanat olmayı hak eden sinemanın ne anlatacağına, nasıl anlatacağına insanı sevindiren, umut aşılayan bir örnekti. Şili’li bir avuç genç üniversite öğrencisi, hem kendi halklarının, hem de bütün Güney Amerika halklarının müziklerini, şarkılarını diriltmek; o arada toplumsal kavgaya katılmak; ülkelerinin, dünyamızın kara yazgısını değiştirmek üzere kurmuşlar bu topluluğu. 1973’te, dünyanın demokrasi Azraili ABD’nin yumruğuyla güzeller güzeli Salvador Allende ezilince İtalya’ya sığınmış, tam 15 yıl sürgünde yaşamışlar; Pinochet adlı can alıcı devrildikten sonra dönmüşler. Arayış, gidenlerin yerine her ulustan her yaştan yeni katılımlarla sürmüş, sürüyor.
Topluluğu oluşturanların kısa bireysel öykülerini izlerken, aslında 30 yıllık Güney Amerika, giderek dünya tarihini bir kez daha gözümüzün önüne getirip düşünmüş oluyoruz. Çok çarpıcı, arıtıcı bir yapıt. Göremeyenler üzülmesin, NTV belgesel kuşağında gösterilecek yıl içinde.
Son olarak, Tavernier gibi eski bir ustayı, Francesco Rosi’yi, Salvatore Giuliano’yu seçmiştik Nilgün’le. 1964’te çekilmiş bu siyah beyaz şiir bizi hiç düş kırıklığına uğratmadı.
Burada da öykü, yaşamakta olduğumuz, ataerkil-anamalcı düzensizlik sürdükçe tepemizden eksik olmayacak, Tavernier’nin de ele alıyormuş gibi yapıp sinema izleyicilerini göz göre kandırdığı siyaset-mafya-güvenlik gücü ortaklığı.
Ama Rosi daha filmin yazılarında, seslerle, müzikle, hangi dünyaya gireceğimizi; neler yaşayacağımızı, neler tanıklık edeceğimizi duyuruyordu.
Dünya kaynaklarının paylaşımı için çıkarılan 2. Dünya Savaşı sona ererken inanılmaz yoksunluklar, yokluklar içinde kıvranan yeryüzü köşelerinden birinde, Sicilya’da, insana da öbür canlılara da en küçük bir yaşama kolaylığı sunmayan kıraç topraklarda, öbürlerine göre gözü daha kara bir delikanlı, Salvatore Giuliano, sonraki yıllarımıza damgasını vuracak olan Amerikan kaynaklı saldırı uyarınca, İtalya’nın, Sicilya’nın ortaklaşmacılığa savrulmaması için adam kaçırmaya, öldürmeye, toplantı basmaya girişiyor. Ve elbette bütün bunları kendi başına yapmıyor; en bilinen adlarıyla ünlü Hıristiyan Demokrat siyasetçilerin, onlarla her saniye işbirliği yapan güvenlik güçlerinin buyruklarıyla, izniyle, yönlendirmesiyle gerçekleştiriyor.
Sevgili Rosi¸ bütün bu dolapları; onlara aracılık maşalık eden sıradan insanları inanılmaz bir yalınlıkla, soluk soluğa bir kurguyla anlattı.
Dünyamız; üzerinde yaşayan, sayıları gittikçe artan insanlar bu akıldışı, doğaya, evrene aykırı gidişten kurtulmak; 50 yıldır Küba’da, şimdi de yavaş yavaş bütün Güney Amerika ülkelerinde canlı örneğini gördüğümüz gerçekten uygar, barışçı, dayanışmacı düzene kavuşmak istiyorlarsa, hangi dalında olursa olsun, sanatın yalnız bunları, böyle dile getirmesi gerekiyor.
Tavernier’nin sokuşturduğu gibi, ortalıkta sis falan; her şey apaçık gözümüzün önünde. Ancak, görebilmek için can gözümüzün, can kulağımızın bir daha kapanmamak üzere açılması gerekiyor!
Cumhuriyet, 22 Nisan 2009
8 Nisan 2009 Çarşamba
NİHAT ZİYALAN
NİHAT ZİYALAN
3. Uluslararası Sanat Günleri’nde, Etkinlik Eşgüdüm Kurulu üyeleri Çetin Yeğinoğlu, Mehmet Karasu ve Ziya Akın , ilk Şiir Ödülü’nün; “ Kültürler sanat köprüsü üzerinde yaşar ve yarınlara aktarılır”anlayışından hareketle, bu ilk ödülü, Sydney’de yaşamasına karşın, yazıları, şiirleri, öykü ve romanlarıyla Avustralya’da kurduğu Çukurova dünyasından Çukurova ekinine katkılarından ötürü” Nihat Ziyalan’a verilmesini kararlaştırmış.
Nihat Ziyalan’ı filmlerinden anımsar mısınız bilmem? 1980’de, bir dostluk kazası sonucu Avustralya’ya göçmezden önce, çoğu yöredaşı Yılmaz Güney’le olmak üzere, pek çok sinema yapıtında görev almıştı. Sydney’e savrulmak zorunda kalınca, kendini yazına verdi, çok da iyi etti. Oradan bize 1985’te Avustralya’dan Şiirleri, 2007’deyse Sevgili Şiir’i hazırlayıp göndermişti. Bu yılsa, Enver Ercan yönetimindeki Komşu Yayınları’nın Yasakmeyve şiir dizisinde Tomurcuk Sevda’yı tattırıyor. Çok özenli basılmış kitaptan birkaç şiiri paylaşım.
TOMURCUK SEVDA
Bardaktan bozma bir vazo;/gonca güller,/tomurcuk çiçekler,/ bahçemden kopardığım.
Açtıkça tomurcuklar/ gülün goncası / odaya sığmıyor tazelik.
Ne kadar suyunu değiştirsem de;/ gelip çattı solma zamanı,/ durduramadım,/ dökülmesini tek tek.
Biriktirdim dökülenleri,/ yetmişlik hayatımı düşünerek.
Ah! Mümkün olsa;/ geriye dönüş,/ dökülenleri, solanları ,/ tazelemek.
SU TAŞIDIM YILLARCA
Şalgamcılıktan önce babam, / aşlamacı.
Meyan kökünü döğer, yumuşatır / içine mandalina yaprağı ufalayıp, / suya yatırır, musluğu tülbentli tenekede.
Sabaha dek emaye kaba süzülen demi / tadına baka baka su ekleyip inceltir / annemin gözetiminde.
Sırtına vurduğu güğüm,/ aşlamanın altın sarısı parıldar. / Sanki fişeklik, beline kuşandığı bardaklık; / çalkalayıp yıkasın, / boyumca testide / su taşıdım yıllarca.
Sınıf arkadaşım Ayçelen, annesi, / bazen çıkardı karşımıza. / Aşlamalarını içerken seyreder,/ Ayçelen’in ağzındaki tadı / duyumsardım ağzımda.
Ağabeyler! / İçmeseniz bile şöyle bir bakın: / Asker elbisesini, / tozluğu, kabaralı ayakkabısını çıkarıp / güğümünü zırh giyen / aşlamacılar kralına.
ROMAN
Üç kız, üç erkek /altı kardeşten, / bir kızlar kaldı / bir de ben.
Hamiyet zaten Adana’daydı / Serpil de Mersin’den geldi, / kebapçıya gittik.
Buluşacağımızı bilen Sevgi / telefonda sordu: / Kebap beyti mi / yeşilliği bol mu / şalgam fıçı kokuyor mu?
Masanın etrafındaki / yeğenlerimi seyrederken / gözümün önüne geldi çocukluğum. / Yarışırdık kapmak için / aynı kaptan yediğimiz / salatanın domatesini, yemeğin etini. / Unutmamış Kemâl; / Sydney’de / ölümünden bir ay önce / güldürmüştü: / Çoğunu sen kapardın abi!
Ben de/ hastane avlusunda / sedyenin çarşafından sarkan / kolunu unutamıyorum Mehmet’in. / Unutamıyorum / babamın / yıkılacak bir ağaç gibi sallanmasını.
Otuz yıl önce Almanya’ya göçen / Sevgi aradı yeniden Allahtan. / Torunu evleniyor. / Yaklaşan düğünden bahsederken, / kardeşimin / romanını yazabilsem / diye geçirdim içimden.
Canım Nihat!
Cumhuriyet, 8 Nisan 2009.
3. Uluslararası Sanat Günleri’nde, Etkinlik Eşgüdüm Kurulu üyeleri Çetin Yeğinoğlu, Mehmet Karasu ve Ziya Akın , ilk Şiir Ödülü’nün; “ Kültürler sanat köprüsü üzerinde yaşar ve yarınlara aktarılır”anlayışından hareketle, bu ilk ödülü, Sydney’de yaşamasına karşın, yazıları, şiirleri, öykü ve romanlarıyla Avustralya’da kurduğu Çukurova dünyasından Çukurova ekinine katkılarından ötürü” Nihat Ziyalan’a verilmesini kararlaştırmış.
Nihat Ziyalan’ı filmlerinden anımsar mısınız bilmem? 1980’de, bir dostluk kazası sonucu Avustralya’ya göçmezden önce, çoğu yöredaşı Yılmaz Güney’le olmak üzere, pek çok sinema yapıtında görev almıştı. Sydney’e savrulmak zorunda kalınca, kendini yazına verdi, çok da iyi etti. Oradan bize 1985’te Avustralya’dan Şiirleri, 2007’deyse Sevgili Şiir’i hazırlayıp göndermişti. Bu yılsa, Enver Ercan yönetimindeki Komşu Yayınları’nın Yasakmeyve şiir dizisinde Tomurcuk Sevda’yı tattırıyor. Çok özenli basılmış kitaptan birkaç şiiri paylaşım.
TOMURCUK SEVDA
Bardaktan bozma bir vazo;/gonca güller,/tomurcuk çiçekler,/ bahçemden kopardığım.
Açtıkça tomurcuklar/ gülün goncası / odaya sığmıyor tazelik.
Ne kadar suyunu değiştirsem de;/ gelip çattı solma zamanı,/ durduramadım,/ dökülmesini tek tek.
Biriktirdim dökülenleri,/ yetmişlik hayatımı düşünerek.
Ah! Mümkün olsa;/ geriye dönüş,/ dökülenleri, solanları ,/ tazelemek.
SU TAŞIDIM YILLARCA
Şalgamcılıktan önce babam, / aşlamacı.
Meyan kökünü döğer, yumuşatır / içine mandalina yaprağı ufalayıp, / suya yatırır, musluğu tülbentli tenekede.
Sabaha dek emaye kaba süzülen demi / tadına baka baka su ekleyip inceltir / annemin gözetiminde.
Sırtına vurduğu güğüm,/ aşlamanın altın sarısı parıldar. / Sanki fişeklik, beline kuşandığı bardaklık; / çalkalayıp yıkasın, / boyumca testide / su taşıdım yıllarca.
Sınıf arkadaşım Ayçelen, annesi, / bazen çıkardı karşımıza. / Aşlamalarını içerken seyreder,/ Ayçelen’in ağzındaki tadı / duyumsardım ağzımda.
Ağabeyler! / İçmeseniz bile şöyle bir bakın: / Asker elbisesini, / tozluğu, kabaralı ayakkabısını çıkarıp / güğümünü zırh giyen / aşlamacılar kralına.
ROMAN
Üç kız, üç erkek /altı kardeşten, / bir kızlar kaldı / bir de ben.
Hamiyet zaten Adana’daydı / Serpil de Mersin’den geldi, / kebapçıya gittik.
Buluşacağımızı bilen Sevgi / telefonda sordu: / Kebap beyti mi / yeşilliği bol mu / şalgam fıçı kokuyor mu?
Masanın etrafındaki / yeğenlerimi seyrederken / gözümün önüne geldi çocukluğum. / Yarışırdık kapmak için / aynı kaptan yediğimiz / salatanın domatesini, yemeğin etini. / Unutmamış Kemâl; / Sydney’de / ölümünden bir ay önce / güldürmüştü: / Çoğunu sen kapardın abi!
Ben de/ hastane avlusunda / sedyenin çarşafından sarkan / kolunu unutamıyorum Mehmet’in. / Unutamıyorum / babamın / yıkılacak bir ağaç gibi sallanmasını.
Otuz yıl önce Almanya’ya göçen / Sevgi aradı yeniden Allahtan. / Torunu evleniyor. / Yaklaşan düğünden bahsederken, / kardeşimin / romanını yazabilsem / diye geçirdim içimden.
Canım Nihat!
Cumhuriyet, 8 Nisan 2009.
25 Mart 2009 Çarşamba
ERDAL ALOVA
İş Bankası Kültür Yayınları, Ruken Kızıler’in yönettiği dizide, Erdal Alova’nın 2008-1973 yılları arasındaki ürünlerini Toplu Şiirler adıyla bastı.
Erdal’ı ilk şiiri Yeni Dergi’de çıkalı beri, demek 1973’den bu yana tanıyorum; ve çevirmenlik, yayın yönetmenliği gibi yalnız yazınsal uğraşlarla yaşayagelen ender insanlardan biri olarak hep alkışladım. Dr. Sina Kabaağaç’la birlikte Sosyal Yayınlar’a hazırladıkları Latince-Türkçe Sözlük yıllardır elimin altındadır; yine aynı yayınevince basılan Türkiye’den ve Dünyadan Aşk ve Erotizm Şiirleri Antoloji’nden ne çok alıntı yaptım yazılarımda.
Bu çalışkan-üretken dostum, yazarlıkla karnını doyurmanın yanında, kazandığı ödüllerle düşünsel-duygusal olarak da doyuma ermiş talihli insanlardandır: Bitik Kent ile “Cemal Süreya Şiir Ödülü”nü (1996); Dizeler’le “Nâzım Şiir Ödülü”nü (2002); aynı kitapla “Dionisos Şiir Ödülü”nü ( 2001) kazanmış. Seferis’ten yaptığı Bir Şairin Günlüğü’ne de “Dünya Çeviri Ödülü” verilmiş.
Sizi Toplu Şiirler’ini almaya özendirmek üzere, gelin birkaç şiirin birlikte okuyalım:
Bitik Kent’ten TAYF:
“Başlangıçta Kemâl vardı/ Ve Türkçe bin yıldıza bölündü.- Kırarak geliyordu Hâşim/ Merdivenini şiirin/ Bakın Ormanlarında. – Hececiler…Hayatın kekemeleri…- Poyrazların prensi Nâzım/ Derdi günü mavi güneşler ekmekti / Kıpkısır bir bozkıra. – (Sesiyle kar toplayan Dranas) – Terso bir ünlemdir gariban Orhan. – Oktay Rifat ki / Katırtırnakları açan bir granitti / Denizin tuz heykeli.- Metin Eloğlu / Kendini yalnız, ölürken gördü / Gıcırdatıp sessiz harflerini- Cemal Süreya / İnce elçisi göçebelerin / Turunç sesli uçurum. – Sonra St Can şövalyesi geldi / Denizanalarından bir bayrakla / Çarparak aptapotunu şiirin/ Türkçe’nin gök-taşına.”
Birinci Tekil Şarkı’dan I:
“Ben bir yaban atıyım / Başıboş rüzgârlardan doğma / Ömrüm benim, şu rodeoda. /Sarhoş bir denizanasıyım / Geçiyorum / Budanmış budunlar arasından. /Ömrüm benim. / Uyur gibi yapan çocuğun / Bütün duydukları. / Bir elim orgda / Bir elimde orak / Geçiyorum dünyadan / Turnede bir oyuncuyum / Uyandığı şehri tanımayan / Yaşım yok / Adım hiç Erdal olmadı benim / Kötü tarif edilmiş/ Bir adres gibi / Dolaşıyorum gövdemi / Geçiyorum yıllardan / Unutmaktan yorgun / Beynim bir sonbahar sarayı / Kızgın kelimelerden bir kovan / Yunuslar gibi sıçrıyor / Aklımdaki dizeler / Geçiyorum günlerden / Yarı kör bir kaptanım / Karada yerim yok / Deniz istemiyor beni / Ölümse çoktan çevirmiş / Gönderdiğim haberciyi / Geçiyorum / İçimde kıpkırık tanrılar / Bir dağ puluyum / Akdeniz’e yapışmış / Tuzgölleriyle ağlayan bir babayım / Bitik bir kentim / Eski adını saklayan / Arkamda hüznün alayları, yıkımlar / Açık kalmış bir köy çeşmesiyim / Unutuştan sonsuza akan.”
KOLLARIN
“ Kollarında güneş yollar açmış / tütün renkli saçlarından geçip / toprağa doğru ilerliyor – iki ışın oluyor kolların./ Kıvrılmış masa örtüsü/ masanın üstünde çantan / Yeni Harman paketi / tabakta boş fincan. / Her şey şiirin kurallarına uygun. / Sen şiir okuyorsun – arkada beyaz duvar / duvarın arkasında sazlar – suya bakıyorsun / suya doğru ilerliyor güneş / birer birer eriyor imgeler / dayanabilen son sözcük / bu yakıcı ışığa karışıyor / akla doğru ilerliyor güneş.”
GİZLİ İLİŞKİ
“Bütün gece seviştiler / Kilere giren iki çocuk gibi / Şarap içtiler ağızlarından / Ut yerinden kişniş kokladılar / Bütün gece seviştiler / Yeni taşınılmış bir şehirde / Uyanan ilk uyku gibi/ Şaraptan / Gövdelerinin yabancılığından çok / Sırlarından sarhoştular / (Işığın hohlamadığı kömür / Tuzu ve buğdayı unutmuş sikke / Toprağın ele vermediği / bir tanrı yüzü)/ Bütün gece / Acıbadem koktu öpüşleri/ Akasyanın gözü önünde.”
Cumhuriyet, 25 Mart 2009
Erdal’ı ilk şiiri Yeni Dergi’de çıkalı beri, demek 1973’den bu yana tanıyorum; ve çevirmenlik, yayın yönetmenliği gibi yalnız yazınsal uğraşlarla yaşayagelen ender insanlardan biri olarak hep alkışladım. Dr. Sina Kabaağaç’la birlikte Sosyal Yayınlar’a hazırladıkları Latince-Türkçe Sözlük yıllardır elimin altındadır; yine aynı yayınevince basılan Türkiye’den ve Dünyadan Aşk ve Erotizm Şiirleri Antoloji’nden ne çok alıntı yaptım yazılarımda.
Bu çalışkan-üretken dostum, yazarlıkla karnını doyurmanın yanında, kazandığı ödüllerle düşünsel-duygusal olarak da doyuma ermiş talihli insanlardandır: Bitik Kent ile “Cemal Süreya Şiir Ödülü”nü (1996); Dizeler’le “Nâzım Şiir Ödülü”nü (2002); aynı kitapla “Dionisos Şiir Ödülü”nü ( 2001) kazanmış. Seferis’ten yaptığı Bir Şairin Günlüğü’ne de “Dünya Çeviri Ödülü” verilmiş.
Sizi Toplu Şiirler’ini almaya özendirmek üzere, gelin birkaç şiirin birlikte okuyalım:
Bitik Kent’ten TAYF:
“Başlangıçta Kemâl vardı/ Ve Türkçe bin yıldıza bölündü.- Kırarak geliyordu Hâşim/ Merdivenini şiirin/ Bakın Ormanlarında. – Hececiler…Hayatın kekemeleri…- Poyrazların prensi Nâzım/ Derdi günü mavi güneşler ekmekti / Kıpkısır bir bozkıra. – (Sesiyle kar toplayan Dranas) – Terso bir ünlemdir gariban Orhan. – Oktay Rifat ki / Katırtırnakları açan bir granitti / Denizin tuz heykeli.- Metin Eloğlu / Kendini yalnız, ölürken gördü / Gıcırdatıp sessiz harflerini- Cemal Süreya / İnce elçisi göçebelerin / Turunç sesli uçurum. – Sonra St Can şövalyesi geldi / Denizanalarından bir bayrakla / Çarparak aptapotunu şiirin/ Türkçe’nin gök-taşına.”
Birinci Tekil Şarkı’dan I:
“Ben bir yaban atıyım / Başıboş rüzgârlardan doğma / Ömrüm benim, şu rodeoda. /Sarhoş bir denizanasıyım / Geçiyorum / Budanmış budunlar arasından. /Ömrüm benim. / Uyur gibi yapan çocuğun / Bütün duydukları. / Bir elim orgda / Bir elimde orak / Geçiyorum dünyadan / Turnede bir oyuncuyum / Uyandığı şehri tanımayan / Yaşım yok / Adım hiç Erdal olmadı benim / Kötü tarif edilmiş/ Bir adres gibi / Dolaşıyorum gövdemi / Geçiyorum yıllardan / Unutmaktan yorgun / Beynim bir sonbahar sarayı / Kızgın kelimelerden bir kovan / Yunuslar gibi sıçrıyor / Aklımdaki dizeler / Geçiyorum günlerden / Yarı kör bir kaptanım / Karada yerim yok / Deniz istemiyor beni / Ölümse çoktan çevirmiş / Gönderdiğim haberciyi / Geçiyorum / İçimde kıpkırık tanrılar / Bir dağ puluyum / Akdeniz’e yapışmış / Tuzgölleriyle ağlayan bir babayım / Bitik bir kentim / Eski adını saklayan / Arkamda hüznün alayları, yıkımlar / Açık kalmış bir köy çeşmesiyim / Unutuştan sonsuza akan.”
KOLLARIN
“ Kollarında güneş yollar açmış / tütün renkli saçlarından geçip / toprağa doğru ilerliyor – iki ışın oluyor kolların./ Kıvrılmış masa örtüsü/ masanın üstünde çantan / Yeni Harman paketi / tabakta boş fincan. / Her şey şiirin kurallarına uygun. / Sen şiir okuyorsun – arkada beyaz duvar / duvarın arkasında sazlar – suya bakıyorsun / suya doğru ilerliyor güneş / birer birer eriyor imgeler / dayanabilen son sözcük / bu yakıcı ışığa karışıyor / akla doğru ilerliyor güneş.”
GİZLİ İLİŞKİ
“Bütün gece seviştiler / Kilere giren iki çocuk gibi / Şarap içtiler ağızlarından / Ut yerinden kişniş kokladılar / Bütün gece seviştiler / Yeni taşınılmış bir şehirde / Uyanan ilk uyku gibi/ Şaraptan / Gövdelerinin yabancılığından çok / Sırlarından sarhoştular / (Işığın hohlamadığı kömür / Tuzu ve buğdayı unutmuş sikke / Toprağın ele vermediği / bir tanrı yüzü)/ Bütün gece / Acıbadem koktu öpüşleri/ Akasyanın gözü önünde.”
Cumhuriyet, 25 Mart 2009
11 Mart 2009 Çarşamba
FERHAN ŞENSOY’UN 2019’U.
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini…” diyen Goethe yazık ki acıklı biçimde haklıydı; ama sanırım küçük bir noktayı atlıyordu: gözümüzün önünde duranı görebilmek için canımızın geleceğinden emin, can gözümüzün da açık olması gerekir. Göremediklerimiz yalnız bizim dalgınlığımızdan, önemliyi atlamamızdan kaynaklanmıyor.
Sevgili Ferhan Şensoy’un, gittikçe allak bulak edilen yurdumuzda, dünyamızda, bir bakıma tek başına neler başardığını, uzaktan da olsa epey açık seçik görüyor, biliyordum. Bereket ortak dostumuz Saim Bugay’ı anmak üzere toplandığımızda yan yana düştük; telefon alıp verdik, sonra yeni oyunu “2019”a gittim.
“Bilimsiz kurgusal güldürü” adı bile her şeyi anlatmaya yetiyor: oyunu, her zamanki gibi Ferhancım kendisi yazmış. ABD’nin, AB’nin, aslında bütün anamalcı sömürücü Batı’nın 1938’de Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden beri amansızca, aralıksız sürdürdüğü ulusal devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma; bütün kaynaklarına el koyma oyununun bugünkü aşamasında, hani şu biçilmiş güzelim kaftanı, Ilımlı İslâmı ( siyasal İslâmın ılımlısı olurmuş gibi?) epey zorlanarak da olsa giyinip kuşanan Anadolu halkının yaşadığı acıları, düştüğü çelişkileri son derece yalın, çarpıcı, özlü bir dille anlatmış.
Çok yerinde bir buluşla, Mustafa Kemâl’i ikiye bölmüş, Mutafa ile Kemâl, gittikçe artan baskıdan kurtulmak üzere bir bodruma sığınmışlar, yaşamaya çalışıyorlar. Bir yandan da yeniden Samsun’a çıkma düşleri var.
Gerisini anlatmayayım, gidip görün.
Soylu bir dünya yurttaşı olarak, oyunu bir düşle, özlemle bitiriyor: ABD’nin Florida Eyaleti toplumculuğu benimsemiş, Küba’ya katılma kararı almış.
Doğrusun ararsanız, gerçek sanatçı böyle oluyor işte: olanı, olması gerekeni sanatın diliyle anlatıyor. Nitekim, olması gereken, kaçınılmaz olan bu; toplumcu kuramın büyük ustaları çokkk önceden söylediler, dünyanın önünde tek bir seçenek var: ya toplumculuk, ya yok oluş!
50 yıllık inanılmaz bir direnişten sonra, güzelim Küba halkı bu sözün kaçınılmazlığını somut olarak gözler önüne serdi zaten; ve kendini bu anamalcı talanın su götürmez efendisi sayan ABD’nin bütün baskılarına, bütün korkutmalarına, akıttığı trilyonlarca dolara, yağdırdığı onca bombaya karşın, 500 yıldır alçak Batılıların pençesinde inleyen Güney Amerika ülkeleri birer ikişer Fidel Castro ile halkının ardına takılıyor; yerleşik bütün düzeni, hukuku, her şeyi değiştirip sevgiye dayalı yardımlaşmayı, paylaşmayı yürürlüğe koyuyorlar. Hem de çoktan çöpe atılması gereken bir yöntemle, açık oyla. Ama oy sandıklarının başından sülükleri söküp atarak, oyları hileye izin vermeden sayarak.
Daha ancak yalnız ön sarsıntılarını yaşadığımız küresel bunalımı kendileri yaratmamış gibi, dünyanın efendileri kalmak isteyenler Davos’ta bu cehennemi sürdürmek üzere bin bir dolap hazırlarken, Brezilya’da toplanan eski sömürge halklarının çikolata renkli yeni önderleri başka bir çağrıyı güle oynaya, birbirlerine sarıla sarıla duyuruyorlardı insan kardeşlerine: Yeni Bir Dünya Mümkün. Bana sorarsanız, mümkün değil, KAÇINILMAZ,ZORUNLU!
Ferhan Şensoy, anlayana tokat gibi gelecek oyununu kendisi sahneye koymuş elbet; bezem de onun; giysileri ortaklaşa tasarlamışlar; oyunda kullanılan görüntülü bölümleri Mert Baykal çekmiş, kurgulamış; ışık ve arka sesler Hüseyin Ulaş’ın; Ebru Soyuerden, hem oynuyor, hem sahneye koymada yardımcı olmuş. Oyunun öbür uygulayımsal yüklerini Suat Tepe, Erdinç Işıldak, Alpaslan Ataman, Murat Saraçoğulları üstlenmişler,
Ferhancığımın güzel adlandırmasıyla, “gibi yapanlar” da şöyle: Ferhan Şensoy, Erkan Uçucu, Ali Çatalbaş, Orhan Ertürk, Özkan Aksu, Elif Durdu, Ebru Soyuerden, Neslihan Çakıner, Begüm Alpaslan.
Emeği geçen herkese yürekten alkış.
Cumhuriyet, 11 Mart 2009.
Sevgili Ferhan Şensoy’un, gittikçe allak bulak edilen yurdumuzda, dünyamızda, bir bakıma tek başına neler başardığını, uzaktan da olsa epey açık seçik görüyor, biliyordum. Bereket ortak dostumuz Saim Bugay’ı anmak üzere toplandığımızda yan yana düştük; telefon alıp verdik, sonra yeni oyunu “2019”a gittim.
“Bilimsiz kurgusal güldürü” adı bile her şeyi anlatmaya yetiyor: oyunu, her zamanki gibi Ferhancım kendisi yazmış. ABD’nin, AB’nin, aslında bütün anamalcı sömürücü Batı’nın 1938’de Mustafa Kemâl Atatürk’ün ölümünden beri amansızca, aralıksız sürdürdüğü ulusal devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırma; bütün kaynaklarına el koyma oyununun bugünkü aşamasında, hani şu biçilmiş güzelim kaftanı, Ilımlı İslâmı ( siyasal İslâmın ılımlısı olurmuş gibi?) epey zorlanarak da olsa giyinip kuşanan Anadolu halkının yaşadığı acıları, düştüğü çelişkileri son derece yalın, çarpıcı, özlü bir dille anlatmış.
Çok yerinde bir buluşla, Mustafa Kemâl’i ikiye bölmüş, Mutafa ile Kemâl, gittikçe artan baskıdan kurtulmak üzere bir bodruma sığınmışlar, yaşamaya çalışıyorlar. Bir yandan da yeniden Samsun’a çıkma düşleri var.
Gerisini anlatmayayım, gidip görün.
Soylu bir dünya yurttaşı olarak, oyunu bir düşle, özlemle bitiriyor: ABD’nin Florida Eyaleti toplumculuğu benimsemiş, Küba’ya katılma kararı almış.
Doğrusun ararsanız, gerçek sanatçı böyle oluyor işte: olanı, olması gerekeni sanatın diliyle anlatıyor. Nitekim, olması gereken, kaçınılmaz olan bu; toplumcu kuramın büyük ustaları çokkk önceden söylediler, dünyanın önünde tek bir seçenek var: ya toplumculuk, ya yok oluş!
50 yıllık inanılmaz bir direnişten sonra, güzelim Küba halkı bu sözün kaçınılmazlığını somut olarak gözler önüne serdi zaten; ve kendini bu anamalcı talanın su götürmez efendisi sayan ABD’nin bütün baskılarına, bütün korkutmalarına, akıttığı trilyonlarca dolara, yağdırdığı onca bombaya karşın, 500 yıldır alçak Batılıların pençesinde inleyen Güney Amerika ülkeleri birer ikişer Fidel Castro ile halkının ardına takılıyor; yerleşik bütün düzeni, hukuku, her şeyi değiştirip sevgiye dayalı yardımlaşmayı, paylaşmayı yürürlüğe koyuyorlar. Hem de çoktan çöpe atılması gereken bir yöntemle, açık oyla. Ama oy sandıklarının başından sülükleri söküp atarak, oyları hileye izin vermeden sayarak.
Daha ancak yalnız ön sarsıntılarını yaşadığımız küresel bunalımı kendileri yaratmamış gibi, dünyanın efendileri kalmak isteyenler Davos’ta bu cehennemi sürdürmek üzere bin bir dolap hazırlarken, Brezilya’da toplanan eski sömürge halklarının çikolata renkli yeni önderleri başka bir çağrıyı güle oynaya, birbirlerine sarıla sarıla duyuruyorlardı insan kardeşlerine: Yeni Bir Dünya Mümkün. Bana sorarsanız, mümkün değil, KAÇINILMAZ,ZORUNLU!
Ferhan Şensoy, anlayana tokat gibi gelecek oyununu kendisi sahneye koymuş elbet; bezem de onun; giysileri ortaklaşa tasarlamışlar; oyunda kullanılan görüntülü bölümleri Mert Baykal çekmiş, kurgulamış; ışık ve arka sesler Hüseyin Ulaş’ın; Ebru Soyuerden, hem oynuyor, hem sahneye koymada yardımcı olmuş. Oyunun öbür uygulayımsal yüklerini Suat Tepe, Erdinç Işıldak, Alpaslan Ataman, Murat Saraçoğulları üstlenmişler,
Ferhancığımın güzel adlandırmasıyla, “gibi yapanlar” da şöyle: Ferhan Şensoy, Erkan Uçucu, Ali Çatalbaş, Orhan Ertürk, Özkan Aksu, Elif Durdu, Ebru Soyuerden, Neslihan Çakıner, Begüm Alpaslan.
Emeği geçen herkese yürekten alkış.
Cumhuriyet, 11 Mart 2009.
21 Ocak 2009 Çarşamba
İBRAHİM ZAMAN
Işıkla biçim yaratma sanatını, fotoğrafı sanırım kendimi, dünyamızı, evrenimizi algılamaya başladığım günden beri tutkuyla seviyorum; ister duruk olsun, isten devingen. Yalnız basılı olan örnekler arasındaysa, yine aynı güden bu yana bir ad sürekli gözüme çarpardı: İbrahim Zaman.
Derken, olasılık+gereklilik ikilisi, bir gün onu Ulusal Kanal’da konuk etmeme izin verdi; o gün bayıldığım fotoğrafları çeken insana daha çok bayıldım; söyleşi sırasında bir ara değindiğimiz, “zanaat mı önemli, sanat mı? ” sorusuna canlı yanıttı sevgili İbrahim: “hangi anlatım aracını kullanırsanız kullanın, önce onunla her gün daha ustaca oynamayı bilmiyorsanız, zanaattan sanata, kişisel anlatıma, yaratışa geçemezsiniz.”
Sevgili babası onu abisi gibi terzi yapmak istemiş, ama İbrahim bu zanaata hiç yakınlık duyamamış – iyi ki duyamamış elbet. İmdadına abisi yetişmiş, onu fotoğrafçı bir arkadaşının yanına çırak vermiş, ve büyük sevda daha kırmızı ışıklı karanlık odaya girdiği an başlamış. İlkin ustası gibi, hani şu “vesikalık” dediğimiz resimleri çekerek işe başlamış; ardından, boş zamanlarında, kırlarda bayırlarda dolaşırken, ışık oyunlarını şiirsel bir anlatımla yakalamaya girişmiş, ve kendisi gibi geçen yıl 50. Sanat yılını tamamlayan ortak dostumuz Gültekin Çizgen’in güzel deyişiyle, “tam gün çalışan fotoğraf sevdalısı” olup çıkmış.
Adını taşıyan siteye girerseniz, hem bu 50 yıldaki ürünlerini, hem kazandığı ödülleri, kitaplarını görürsünüz.
Ben albümleri arasından “Tarlalar”a yazdığı önsözden kısa bir alıntı yapayım, kendine, dünyaya, uğraşına nasıl baktığını özetlemek üzere:
“Binlerce yıl önce insanoğlu toprağı tanıdı. Sonra onu işledi. Tarıma elverişli araziler hâline getirdi.(…)Çocukluğumda tarlalarda oynar, içlerinde gezinir, ekilenleri tanımaya çalışırdım. Doğanın bağrında kendimi çok mutlu hissederdim. Bir yandan bu toprağı işleyen çilekeş Anadolu insanının inanılmaz şartlarda harcadığı çabayı, göğüslediği zorlukları görürdüm. Özellikle köylü kadınların daima başrolde, bazen çift sürmekte, bazen çapa yapmakta oldukların görür, onlar için içlenirdim. (Hâlâ öyleyim.) Oysa onlar yaşam biçimi kabul ettikleri bu uğraştan hiç şikayetçi görünmezlerdi. Şen şakrak işlerin sürdürürlerdi.
Kırsal alanda ovalara, bayırlara serpilmiş uçsuz bucaksız tarlalar arasında, parsel parsel ayrılmış arazilere herkesin ayrı zamanlarda ektiği ürünler nedeniyle meydana gelen renk cümbüşü beni daima derinden etkilemiştir. (…)
Araziye kuşbakışı bir göz attığınızda, usta ressamları ve grafikçileri kıskandıracak bir renk cümbüşü, lekeler ve grafik oluşumlar karşısında şaşkınlığınız gizleyemezsiniz. Mutlulukla seyre dalar gidersiniz. Toprak, Âşık Veysel’in ‘sadık’ yâridir. Yunus Emre de sarı çiğdeme sorar: “Anan baban var mıdır?/Ne sorarsın be Derviş? Anam yer,babam yağmur” yanıtını alır. (…) Ben ne Âşık Veysel gibi ozan, ne Yunus Emre gibi ermişim. Fakat ben de fotoğraf diliyle muradımı anlatabildiğimi sanıyorum.
Fotoğrafçı olarak yaşamım boyunca toprağa, tarlaya olan tutkumu; onun fotoğrafik yanlarını keşfedip görüntülemeye, ortaya koymaya çalıştım. Dolayısıyla bu görselliği sizlerle paylaşmaktan mutluyum.”
Yukarıda belirttiğim gibi, sevgili İbrahim Zaman, zanaatını kusursuz öğrendiği; her gün kendini aşmayı amaç edindiği için, ister tarlaları, ister dünyanın dört bir yanında insan kardeşlerini çeksin, onlara bitmez tükenmez, koşulsuz, içten bir sevgiyle bakmayı ve gördüğünü en şiirsel dille anlatmayı başarmış.
Doğrusu olasılık+gereklilik ikilisi onda da kusursuz buluşmuş, bize tadına doyulmaz bir armağan vermişler. Ömrün uzun olsun alçakgönüllü, ozan ruhlu, sevgi kaynağı güzel dostum!
Derken, olasılık+gereklilik ikilisi, bir gün onu Ulusal Kanal’da konuk etmeme izin verdi; o gün bayıldığım fotoğrafları çeken insana daha çok bayıldım; söyleşi sırasında bir ara değindiğimiz, “zanaat mı önemli, sanat mı? ” sorusuna canlı yanıttı sevgili İbrahim: “hangi anlatım aracını kullanırsanız kullanın, önce onunla her gün daha ustaca oynamayı bilmiyorsanız, zanaattan sanata, kişisel anlatıma, yaratışa geçemezsiniz.”
Sevgili babası onu abisi gibi terzi yapmak istemiş, ama İbrahim bu zanaata hiç yakınlık duyamamış – iyi ki duyamamış elbet. İmdadına abisi yetişmiş, onu fotoğrafçı bir arkadaşının yanına çırak vermiş, ve büyük sevda daha kırmızı ışıklı karanlık odaya girdiği an başlamış. İlkin ustası gibi, hani şu “vesikalık” dediğimiz resimleri çekerek işe başlamış; ardından, boş zamanlarında, kırlarda bayırlarda dolaşırken, ışık oyunlarını şiirsel bir anlatımla yakalamaya girişmiş, ve kendisi gibi geçen yıl 50. Sanat yılını tamamlayan ortak dostumuz Gültekin Çizgen’in güzel deyişiyle, “tam gün çalışan fotoğraf sevdalısı” olup çıkmış.
Adını taşıyan siteye girerseniz, hem bu 50 yıldaki ürünlerini, hem kazandığı ödülleri, kitaplarını görürsünüz.
Ben albümleri arasından “Tarlalar”a yazdığı önsözden kısa bir alıntı yapayım, kendine, dünyaya, uğraşına nasıl baktığını özetlemek üzere:
“Binlerce yıl önce insanoğlu toprağı tanıdı. Sonra onu işledi. Tarıma elverişli araziler hâline getirdi.(…)Çocukluğumda tarlalarda oynar, içlerinde gezinir, ekilenleri tanımaya çalışırdım. Doğanın bağrında kendimi çok mutlu hissederdim. Bir yandan bu toprağı işleyen çilekeş Anadolu insanının inanılmaz şartlarda harcadığı çabayı, göğüslediği zorlukları görürdüm. Özellikle köylü kadınların daima başrolde, bazen çift sürmekte, bazen çapa yapmakta oldukların görür, onlar için içlenirdim. (Hâlâ öyleyim.) Oysa onlar yaşam biçimi kabul ettikleri bu uğraştan hiç şikayetçi görünmezlerdi. Şen şakrak işlerin sürdürürlerdi.
Kırsal alanda ovalara, bayırlara serpilmiş uçsuz bucaksız tarlalar arasında, parsel parsel ayrılmış arazilere herkesin ayrı zamanlarda ektiği ürünler nedeniyle meydana gelen renk cümbüşü beni daima derinden etkilemiştir. (…)
Araziye kuşbakışı bir göz attığınızda, usta ressamları ve grafikçileri kıskandıracak bir renk cümbüşü, lekeler ve grafik oluşumlar karşısında şaşkınlığınız gizleyemezsiniz. Mutlulukla seyre dalar gidersiniz. Toprak, Âşık Veysel’in ‘sadık’ yâridir. Yunus Emre de sarı çiğdeme sorar: “Anan baban var mıdır?/Ne sorarsın be Derviş? Anam yer,babam yağmur” yanıtını alır. (…) Ben ne Âşık Veysel gibi ozan, ne Yunus Emre gibi ermişim. Fakat ben de fotoğraf diliyle muradımı anlatabildiğimi sanıyorum.
Fotoğrafçı olarak yaşamım boyunca toprağa, tarlaya olan tutkumu; onun fotoğrafik yanlarını keşfedip görüntülemeye, ortaya koymaya çalıştım. Dolayısıyla bu görselliği sizlerle paylaşmaktan mutluyum.”
Yukarıda belirttiğim gibi, sevgili İbrahim Zaman, zanaatını kusursuz öğrendiği; her gün kendini aşmayı amaç edindiği için, ister tarlaları, ister dünyanın dört bir yanında insan kardeşlerini çeksin, onlara bitmez tükenmez, koşulsuz, içten bir sevgiyle bakmayı ve gördüğünü en şiirsel dille anlatmayı başarmış.
Doğrusu olasılık+gereklilik ikilisi onda da kusursuz buluşmuş, bize tadına doyulmaz bir armağan vermişler. Ömrün uzun olsun alçakgönüllü, ozan ruhlu, sevgi kaynağı güzel dostum!
7 Ocak 2009 Çarşamba
PERA’DA BERCHT
Anamalcı barbarlığın, onun şu an yeryüzündeki simgesi ABD’nin ve şımarık yavrusu İsrail’in istedikleri an kentleri, ülkeleri bomba yağmuruna tutabildikleri; çoluk çocuk genç yaşlı demeden binlerce, milyonlarca kişiyi paramparça edebildikleri bir yerde sanata, sanatçıya yer olmaz, olamaz aslında. Ama bütün canlar çıkmadan pes edilmiyor şükür, herkes bulunduğu köşede yiğitçe direniyor.
Nesrin Kazankaya ve Pera Tiyatrosu da bunlardan biri; günde 24 saat bütün araçlarla beyinleri yıkanan, boşaltılan; en sıradan yaşama olanakları hızla ellerinden alınan yığınlara sanat aracılığıyla iyiyi, doğruyu, güzeli anımsatmaya çabalıyor. Bunu yaparken de haklı olarak eski, günü geçmeyen büyük ustalara sesleniyor. Bu yılki oyunu Brecht’in yapıtlarından bölümlerle ve yazarın “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarfından uyarlanmı.Çevirilerini Yücel Erten’in yaptığı oyunlar şunlar: Şvayk 2.Dünya Savaşında, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Üç Kuruşluk Opera.
Levent Öktem, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özden İlker Yiğen, Linda Çandır öykülerdeki değişik kişileri büyük bir inançla, coşkuyla canlandırmak üzere koşup terliyorlar. Hele Levent Öktem, bunca yıllık deneyimiyle, bütün yapıyı sırtında taşıyor.
Ezgi Kasapoğlu, Ozan Bayraşa, İzi Eli, Zafer Atalay, Hasan Dağlar, Zafer Oğuz ve Bekir Önal’dan oluşan küçük küme de müziği üstlenmiş.
Topluluğun inancı, sevdası, Vecdi Sayar’la el ele verip aslında olmayan şeyi, sahneyi yaratmış, bezemiş; en sıradan donanımlarla bizi alıp öykünün geçtiği çeşitli yerlere uçuruyorlar.
Sevda masalının giysileri her zamanki gibi Nilüfer Moayeri’den.
Dramaturjiyi Şafak Eruyar, dansları Erdinç Anaz, ışığı Yüksel Aymaz, şarkıların topluluk tarafından söylenmesini de Ezgi Kasapoğlu üstlenmiş.
Sevgili Nesrin Kazankaya, bu kez oyuncu olarak yer almadığı bu çalışmada her zamanki gibi titiz bir ön hazırlık yapmış; dönemin kısa tarihçesini özetlemiş; program kitapçığının sonuna Maksim Gorki’den, Wilhelm Reich’tan alıntılar koymuş. İlgilenenler bilir, insanlık tarihinde zorba buyurganlığın (faşizmin) kökenini görüp çözümlemesini en iyi yapanların başında gelir Wilhelm Reich. Onun bilimsel gözlemlerine göre, ana karnından başlayarak dirimsel enerjisini sevme-sevişme/ çalışıp üretme/ ve bunları doğru yapabilmek için sürekli gerçek bilgiler edinme işlevlerinde tüketemeyen insanlar doğru, sağlıklı yaşama yolundan sapıyor, önce kendilerine, sonra türdaşlarına da, yeryüzündeki bütün varlıklara da işkence eder duruma geliyorlar.
Brecht Usta, bütün şarkılarda unutulmayacak dersler vermiş insan kardeşlerine; bakın ne diyor Artoro Ui son şarkısnda:
Bu kirli, bu kanlı tarihi yasanlar / Hırsızlar, katiller ve kalpazanlar / Bu kirli bu kanlı tarihi yazanlar / Hırsızlar, katiller, kalpazanlar.
Aramızdan çıktı bu kanlı kasap / Onu biz besledik bu nasıl hesap?
Aç gözünü dostum / Bu böyle gitmez / Görmeyi öğren / Yalnız bakmak yetmez.
Evet, görmek; gördükten sonra yapılması gerekeni yapmayı göze almak gerekiyor elbet. Ancak, bunun için, tıpkı kullandığımız bilgisayarlar gibi, beyinlerimize önce doğru izlencelerin yüklenmiş olması gerekli.
Bu hesapla, hemen hemen olanaksız gibi gözüküyor insanlığın bu çıkmazdan sıyrılabilmesi; oysa gerek evrenin kendisi, gerek çok küçük bir benzeri olan insan beyni olanaksız gözükeni başarmış hep. En yakın, en umut verici örneği, 500 yıllık amansız sömürüden sonra, öncü Küba’nın ardına düşüp birer birer uyanan, anamalcı akılsızlığa-düzensizliğe son vermeye yemin eder Güney Amerika halkları.
İnsanlık tarihinin benzersiz yıldızı Mustafa Kemâl Atatürk’ün kalıtına sahip çıkıp Güney Amerikalı kardeşlerimize katılacağımız günü beklerken, hemen koşun Pera’daki oyuna.
Cumhuriyet, 7 Ocak 2009.
Nesrin Kazankaya ve Pera Tiyatrosu da bunlardan biri; günde 24 saat bütün araçlarla beyinleri yıkanan, boşaltılan; en sıradan yaşama olanakları hızla ellerinden alınan yığınlara sanat aracılığıyla iyiyi, doğruyu, güzeli anımsatmaya çabalıyor. Bunu yaparken de haklı olarak eski, günü geçmeyen büyük ustalara sesleniyor. Bu yılki oyunu Brecht’in yapıtlarından bölümlerle ve yazarın “Faşizm Üzerine Yazılar”ından Nesrin Kazankaya tarfından uyarlanmı.Çevirilerini Yücel Erten’in yaptığı oyunlar şunlar: Şvayk 2.Dünya Savaşında, Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı ve Üç Kuruşluk Opera.
Levent Öktem, Başak Meşe, Erdinç Anaz, Volkan Aktan, Zeynep Özden İlker Yiğen, Linda Çandır öykülerdeki değişik kişileri büyük bir inançla, coşkuyla canlandırmak üzere koşup terliyorlar. Hele Levent Öktem, bunca yıllık deneyimiyle, bütün yapıyı sırtında taşıyor.
Ezgi Kasapoğlu, Ozan Bayraşa, İzi Eli, Zafer Atalay, Hasan Dağlar, Zafer Oğuz ve Bekir Önal’dan oluşan küçük küme de müziği üstlenmiş.
Topluluğun inancı, sevdası, Vecdi Sayar’la el ele verip aslında olmayan şeyi, sahneyi yaratmış, bezemiş; en sıradan donanımlarla bizi alıp öykünün geçtiği çeşitli yerlere uçuruyorlar.
Sevda masalının giysileri her zamanki gibi Nilüfer Moayeri’den.
Dramaturjiyi Şafak Eruyar, dansları Erdinç Anaz, ışığı Yüksel Aymaz, şarkıların topluluk tarafından söylenmesini de Ezgi Kasapoğlu üstlenmiş.
Sevgili Nesrin Kazankaya, bu kez oyuncu olarak yer almadığı bu çalışmada her zamanki gibi titiz bir ön hazırlık yapmış; dönemin kısa tarihçesini özetlemiş; program kitapçığının sonuna Maksim Gorki’den, Wilhelm Reich’tan alıntılar koymuş. İlgilenenler bilir, insanlık tarihinde zorba buyurganlığın (faşizmin) kökenini görüp çözümlemesini en iyi yapanların başında gelir Wilhelm Reich. Onun bilimsel gözlemlerine göre, ana karnından başlayarak dirimsel enerjisini sevme-sevişme/ çalışıp üretme/ ve bunları doğru yapabilmek için sürekli gerçek bilgiler edinme işlevlerinde tüketemeyen insanlar doğru, sağlıklı yaşama yolundan sapıyor, önce kendilerine, sonra türdaşlarına da, yeryüzündeki bütün varlıklara da işkence eder duruma geliyorlar.
Brecht Usta, bütün şarkılarda unutulmayacak dersler vermiş insan kardeşlerine; bakın ne diyor Artoro Ui son şarkısnda:
Bu kirli, bu kanlı tarihi yasanlar / Hırsızlar, katiller ve kalpazanlar / Bu kirli bu kanlı tarihi yazanlar / Hırsızlar, katiller, kalpazanlar.
Aramızdan çıktı bu kanlı kasap / Onu biz besledik bu nasıl hesap?
Aç gözünü dostum / Bu böyle gitmez / Görmeyi öğren / Yalnız bakmak yetmez.
Evet, görmek; gördükten sonra yapılması gerekeni yapmayı göze almak gerekiyor elbet. Ancak, bunun için, tıpkı kullandığımız bilgisayarlar gibi, beyinlerimize önce doğru izlencelerin yüklenmiş olması gerekli.
Bu hesapla, hemen hemen olanaksız gibi gözüküyor insanlığın bu çıkmazdan sıyrılabilmesi; oysa gerek evrenin kendisi, gerek çok küçük bir benzeri olan insan beyni olanaksız gözükeni başarmış hep. En yakın, en umut verici örneği, 500 yıllık amansız sömürüden sonra, öncü Küba’nın ardına düşüp birer birer uyanan, anamalcı akılsızlığa-düzensizliğe son vermeye yemin eder Güney Amerika halkları.
İnsanlık tarihinin benzersiz yıldızı Mustafa Kemâl Atatürk’ün kalıtına sahip çıkıp Güney Amerikalı kardeşlerimize katılacağımız günü beklerken, hemen koşun Pera’daki oyuna.
Cumhuriyet, 7 Ocak 2009.
24 Aralık 2008 Çarşamba
GÜLTEKİN ÇİZGEN
Gültekin’i tam olarak ne zaman, hangi koşullarda tanıdığımı anımsayamıyorum şimdi; ama Nişantaşı’nda küçük bir ev, tanıdık yüzler geliyor gözümün önüne; ve cıvıl cıvıl konuşkan, şakacı, aslında çok iyi bilmese de araya durmadan Osmanlıca sözcükler ve deyimler katan bir delikanlı. Fotoğrafın ülkemizde henüz emeklediği yıllar.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
Sonra, böyle yüz yüze can cana görüşmesi olmayan, ancak zaman zaman kimi film gösterimlerinde, sergilerde karşılaşmalar; ayak üstü sarılışmalar, küçük şakalaşmalar. Benim gibi zaman içinde saçları azalsa da, yaşama sevinci, iyimser ışığı hiç tükenmeyen Gültekin.
Alanım sözlü anlatım olsa da, görüntüye vurgun olduğumdan, bütün fotoğraf etkinliklerinde, sergilerinde, derlemelerinde karşıma çıkan sevinç, sevgi dolu Çizgen adı.
Ve bir de baktık ki, 50 yıl tamamlanmış.
Ulusal Kanal’daki tatlı söyleşide vurguladığı gibi, fotoğrafı en kolay, en kaçınılmaz yol gibi gözüken gazete haberciliğinde kullanmaya yanaşmadan, “tam zamanlı sanat fotoğrafçısı” olmayı seçiş; üstelik, alıcısını, izleyicisini de kendi çabalarıyla, emekleriyle yaratmaya çalışma. Bunun için elbette ilkin kendisini oluşturma, yoğurma, okuma, izleme, sergiden sergiye, müzeden müzeye. Ülkeden ülkeye, kitaptan kitaba koşma; ama bunları görev gibi değil, gerçek yaşama sevinciyle yapış.
Hani benim “yaşama sanatı” diye özetlediğim bileşim.
Bu sanatın çıraklığını bilinçli seçme; ardından ustası olma.
Bu meraklı, yorulmak bilmez, coşkulu yaşama sanatı çırak-ustası, 5 anakaranın, 72 ülkesini gezmiş; oralardan izlenimlerini “Afrika Günlüğü” ve “Dünyadan Sevgilerle.25 Ülke 25 Yorum” adlı kitaplarda toplamış.
Kendi tasarlayıp hazırladığı, yönettiği çok araçlı ses-görüntü gösterilerini 24 ülkeye armağan etmiş.
1967’de ilk fotoğraf albümü yayınlanmış: “Fotoğraflar”. Hemen ertesi yıl, çok güzel bir adlandırmayla fotoğrafça dediği dili insan kardeşlerine öğretmek, sevdirmek üzere “Fotoğraf Yazıları”.
1994’te yayınlanan “Fotoğraf ve Yaşam Yokuşunda ilk 50” de aralarında, 16 eğitim amaçlı çalışma, 13 albüm, resmi ve camı konu alan 12 katalog ve albüm, toplam 41 basılmış yayın.
50. yılını kutlamak üzere, Say yayınları, Taksim’de, Metro girişinde sergilenen fotoğraflarından seçmeleri çift başlı bir kitapta toplamış: Yaşamın İçindeyiz/İyi Günler İstanbul.
Daha önce adı bile her şeyi anlatan “Sanat Köprüsü Sırat Köprüsü” nü basmış olan Arkeoloji ve Sanat yayınları, “Gültekin Çizgen.50. Sanat Yılı Armağanı” adlı bir İncelemeler-Bakışlar- Anılar güldestesi basmış; yazar çizer fotoğrafçı sinemacı aklınıza ne gelirse, onu seven, sanat ve yaşam serüveninin değerini bilen bir kucak insan izlenimlerini dile getirmiş.
Kendisiyse, 50 yıllık sevdasından derlenmiş gülleri “LEKE” adıyla armağan etmiş gönüldeşlerine; albümün ilk basımı 1998.
Bakın ne diyor “Benim Lekelerim” bölümünde:
“Doğrudan fotoğrafın görevi, bir şey anlatmak, bir biçim içinde anlatmak, tekniğe yaslanmak ve son hesaplaşmada hakiki-sahi(ci) olmaktır. Anlatım bir hikâyedir, fıkradır. Biçim ise bir dildir ve biz anlatım biçim dilinden, ‘fotoğrafça’dan çözmleriz. Fotoğrafı, dünyayı yaşamıyla, doğasıyla yeniden yorumlayacak ve anlamlandıracak yepyeni bir biçim dünyası olarak görüyorum.
‘Leke’ bir biçim öğesidir. Fotoğraf üzerine bitmeyen tartışma ‘Öz’ ve ‘Biçim’ olgusudur. Bunlar birbirinden asla kopmayan yapışık ikizlerdir.Elli yıllık fotoğraf serüvenimde, anlatımcı yaklaşımın yanında, biçime de çok önem verdim. Biçimin yapısının fotoğrafı zenginleştirdiğine inandım.”
Doğrusu, ömrünün ve kişiliğinin ayrılmaz parçası kıldığı fotoğrafla, fotoğrafça yaşadı sevgili Gülkekin Çizgen; ne mutlu ona da, bize de!
Cumhuriyet, 24 Aralık 2008.
10 Aralık 2008 Çarşamba
“BÖL VE YUT”
Sevgili Bânû Avar’ın, geçen Mayıs’ta, kâğıt üzerinde sözleşmesi sürerken, izlencesinin son bölümünü kurgularken küt diye işten atılışını anımsıyorsunuzdur sanırım. Aslında bu, Türkiye’de bağımsızlığı, onurlu duruşu savunan her kişi ve kuruma yöneltilen toptan saldırısının bir parçasıydı; daha Ergenekon denen o inanılmaz hukuk ve insanlık ayıbı başladığı gün, küresel harakiri’ye baş koymuş sersemlerin yurdumuzdaki bütün karşıçıkanları susturmaya kararlı oldukları belliydi. Bânû Avar da onlar arasındaydı, çünkü en çok izlenen belgesellerden birini hazırlıyordu; öyle demokrasi, çok seslilik gibi cicili sözlere bakmayın elbet.
Avar, TRT’deki son dizisinin “13 Ülkede Batı Projeleri” başlığını taşıyan bölümünde kullandığı metinleri, Remzi Kitabevi’nin bastığı Böl ve Yut’ta toplamış. Kitabın üst başlığı da çok tanıdık: “Batı’nın politikaları bugün de aynı”. Bakın ne diyor kitabın önsözünde:
“2007’nin birinci döneminde gittiğim 13 ülkenin hâl-i pürmelâli bu kitapta derledim.
İngilizlerin ‘böl ve hükmet’ olarak özetlediği sömürge kuralını kitaba ad olarak seçmiştim. Ama bir ağabeyimin önerisiyle ‘Böl ve Yut’ olarak değiştirdim. Sınırlar Arasında programanın son yolculuk notlarını kapsayan bu kitapta, Ortadoğu’da İngiliz eliyle yaratılan İsrail devletini; Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika ve Uzak Asya’da kopyalama çalışmalarından örnekler sunulmaktadır. Batı emperyalizminin dünyanın çeşitli coğrafyalarında yer alan birçok ülkede ‘Böl ve Yut’ şablonunu nasıl uyguladığını anlatmaya çalıştım. Bu şalon ilk kez Ortadoğu’da İsrail devleti yaratılarak uygulandı.
Kitapta, bu 13 ülkede, benzer metotlar uygulanarak hakların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu devletlerin arasına nasıl kamalar sokulduğunu ve ‘amaca ulaşmak için’ değişmez bir yöntemin, ‘işbirlikçiler’ vasıtasıyla nasıl sahnelendiğini okuyacaksınız.
Emyeryalizmin baskısına başkaldıranları, boyun eğenlerle kıyaslayacaksınız. Gözyaşı ve kana bulanmış ülkelerde iç ve dış ‘bedhahların’ marifetlerinden örnekler bulacaksınız… Ve her ülkede sahneye konulan oyunların şifresinin yüzyıllardır ne kadar benzer olduğuna bir kez daha şaşacaksınız…
Batı’nın ‘Böl ve Yut’ oyunu aslında zayıf temeller üzerinde duruyor. Halkın örgütlü birliği Batı’nın oyununu bozuyor.
O yüzden bunca cefa, işkence, yalan ve kan!
Ama her şeye rağmen tarih, sahnelenen oyunun uzun vadede işe yaramadığını birçok örnekle anlatıyor… Durum, direnen halkların yeni destansı örneklerine şahit olacağımızı müjdeliyor…”
Kapağına sevgili Bânû Avar’ın ışıl ışıl bakışlarını yansıtan bir resminin konduğu kitap, bütün gerçekçi, belgeli yapıtlar gibi, çok karanlık, karamsar sayfalar, bölümler içerse de, coşkulu devrimcilere özgü evrenin yapısında varolan etkiye tepki kuralını eksiksiz bilen bir insanın somut umutlarını da taşıyor, yansıtıyor her zamanki gibi
Gerçi, bu yıl ön sarsıntılarını yaşadığımız anamalcı çöküş, elindeki kandırma araçlarıyla, günde 24 saat, bütün boyalı kanal ve gazetelerle çekilenlerin, çekileceklerin doğru olmadığını yaymayı sürdürse; batışını gizlemek üzere eskiyen Solgun Yüz’ün yerine, kandırıcı Çukulatı’yı geçirse de, asıl hastalık yerli yerinde duruyor: insanların gerçek gereksinmelerini karşılayacak doğal ürünler üretmeden; onların yalan dolanla değil gerçek somut bilgilerle donatılmalarını; herkesin koşulsuz eşit parasız sağlık güvencesine kavuşturulmasını sağlamadan; başka bir deyişle, anamalcı düzensizlik ve kıyımın yerine küresel dayanışma, yardımlaşma, sevgiyi paylaşma düzenini geçirmeye; bunun içinde en azından son bir iki yüzyıldan beri yaptığımız gibi sorumsuz bir savurganlık içinde çılgınca yaşamak yerine, kemer sıkmaya, sorumlu ve ölçülü davranmaya bütün dünyaca yemin etmeden en küçük bir düzelme umudu yok, olamaz da!
İnsanlığın yarın nasıl yaşaması gerektiğine, 2009’da onurlu Devrim’inin 50. Yılı’nı kutlayacak Küba ya da birer ikişer onun inançlı yoluna giren Güney Amerika ülkeleri canlı örnektir. İş işten geçmeden kavrayabilirsek…
Cumhuriyet, 10 Aralık 2008.
Avar, TRT’deki son dizisinin “13 Ülkede Batı Projeleri” başlığını taşıyan bölümünde kullandığı metinleri, Remzi Kitabevi’nin bastığı Böl ve Yut’ta toplamış. Kitabın üst başlığı da çok tanıdık: “Batı’nın politikaları bugün de aynı”. Bakın ne diyor kitabın önsözünde:
“2007’nin birinci döneminde gittiğim 13 ülkenin hâl-i pürmelâli bu kitapta derledim.
İngilizlerin ‘böl ve hükmet’ olarak özetlediği sömürge kuralını kitaba ad olarak seçmiştim. Ama bir ağabeyimin önerisiyle ‘Böl ve Yut’ olarak değiştirdim. Sınırlar Arasında programanın son yolculuk notlarını kapsayan bu kitapta, Ortadoğu’da İngiliz eliyle yaratılan İsrail devletini; Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Afrika ve Uzak Asya’da kopyalama çalışmalarından örnekler sunulmaktadır. Batı emperyalizminin dünyanın çeşitli coğrafyalarında yer alan birçok ülkede ‘Böl ve Yut’ şablonunu nasıl uyguladığını anlatmaya çalıştım. Bu şalon ilk kez Ortadoğu’da İsrail devleti yaratılarak uygulandı.
Kitapta, bu 13 ülkede, benzer metotlar uygulanarak hakların nasıl birbirine kırdırıldığını, komşu devletlerin arasına nasıl kamalar sokulduğunu ve ‘amaca ulaşmak için’ değişmez bir yöntemin, ‘işbirlikçiler’ vasıtasıyla nasıl sahnelendiğini okuyacaksınız.
Emyeryalizmin baskısına başkaldıranları, boyun eğenlerle kıyaslayacaksınız. Gözyaşı ve kana bulanmış ülkelerde iç ve dış ‘bedhahların’ marifetlerinden örnekler bulacaksınız… Ve her ülkede sahneye konulan oyunların şifresinin yüzyıllardır ne kadar benzer olduğuna bir kez daha şaşacaksınız…
Batı’nın ‘Böl ve Yut’ oyunu aslında zayıf temeller üzerinde duruyor. Halkın örgütlü birliği Batı’nın oyununu bozuyor.
O yüzden bunca cefa, işkence, yalan ve kan!
Ama her şeye rağmen tarih, sahnelenen oyunun uzun vadede işe yaramadığını birçok örnekle anlatıyor… Durum, direnen halkların yeni destansı örneklerine şahit olacağımızı müjdeliyor…”
Kapağına sevgili Bânû Avar’ın ışıl ışıl bakışlarını yansıtan bir resminin konduğu kitap, bütün gerçekçi, belgeli yapıtlar gibi, çok karanlık, karamsar sayfalar, bölümler içerse de, coşkulu devrimcilere özgü evrenin yapısında varolan etkiye tepki kuralını eksiksiz bilen bir insanın somut umutlarını da taşıyor, yansıtıyor her zamanki gibi
Gerçi, bu yıl ön sarsıntılarını yaşadığımız anamalcı çöküş, elindeki kandırma araçlarıyla, günde 24 saat, bütün boyalı kanal ve gazetelerle çekilenlerin, çekileceklerin doğru olmadığını yaymayı sürdürse; batışını gizlemek üzere eskiyen Solgun Yüz’ün yerine, kandırıcı Çukulatı’yı geçirse de, asıl hastalık yerli yerinde duruyor: insanların gerçek gereksinmelerini karşılayacak doğal ürünler üretmeden; onların yalan dolanla değil gerçek somut bilgilerle donatılmalarını; herkesin koşulsuz eşit parasız sağlık güvencesine kavuşturulmasını sağlamadan; başka bir deyişle, anamalcı düzensizlik ve kıyımın yerine küresel dayanışma, yardımlaşma, sevgiyi paylaşma düzenini geçirmeye; bunun içinde en azından son bir iki yüzyıldan beri yaptığımız gibi sorumsuz bir savurganlık içinde çılgınca yaşamak yerine, kemer sıkmaya, sorumlu ve ölçülü davranmaya bütün dünyaca yemin etmeden en küçük bir düzelme umudu yok, olamaz da!
İnsanlığın yarın nasıl yaşaması gerektiğine, 2009’da onurlu Devrim’inin 50. Yılı’nı kutlayacak Küba ya da birer ikişer onun inançlı yoluna giren Güney Amerika ülkeleri canlı örnektir. İş işten geçmeden kavrayabilirsek…
Cumhuriyet, 10 Aralık 2008.
5 Kasım 2008 Çarşamba
“NÂZIM’IN KÜBA YOLCULUĞU”
Çağrı Kınıkoğlu ile NHKM’deki arkadaşlarının “Havana Röportajı”ndan bu köşede söz etmiştim size; Çağrı, daha sonra, Kübalı sinemacılarla birlikte bu filmi genişletmeye girişmiş, çalışmanın son biçimini geçen Mayıs’ta, Ortaköy’deki Feriye sinemasında göstermişti; ama iletişim kopukluğundan gidip görememiştim.
Biliyorsunuz, 2009 yılı 1 Ocak’ında Küba, inanılmaz devriminin 50. yılını kutlayacak; José Marti Küba Dostluk Derneği, NHKM ile el ele, 22-26 Ekim arasında bir dostluk haftası düzenledi, ve elbet bunun Devrimin 50. Yıl kutlamalarına ayırdı.
22 Ekim’de hafta, NHKM’de açılan fotoğraf sergisiyle başladı; saat 18’deyse, Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Belgeselin yeni biçimi, çok yerinde bir seçimle, Havana sokaklarında, omuzunda beyaz güvercinler, çatlak sesiyle, bu devrimin kendisinden öncekilere benzemeyeceğini haykıran, buna söz veren Fidel Castro ile başlıyor; ardından, dünya halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulmalarına öncülük eden Kurtuluş Savaşı’mızdan, Mustafa Kemâl’den görüntüler.
Fidel’le arkadaşları ve dünya tarihinin yüz akı halkı, verdikleri sözü eksiksiz tuttular; 48 yıllık, insanlık tarihinin en korkunç, en amansız kuşatma-boğma uygulamasına karşın; dünyada toplumcu denemenin öncüsü SSCB’nin günün birinde gümbür gümbür çöküp onları dışsatımlarıınn %80’inden yoksun bırakmasına karşın; haftaya Küba’dan konuk olarak gelen gazeteci-televizyoncu Reinaldo Taladrid Herrero’nun anımsattığı gibi, bütün temel gereksinmelerden yoksun kalarak, günde 18 saat elektrik bulamadan, ancak bir kap yemek yiyerek yaşamalarına karşın, bütün insanlığa umut olacak biçimde 50 yıldır bir sevgi, yardımlaşma, barış simgesi olarak ayaktalar.
Sözcükler dergisinin geçen sayısını okuyabilmiş miydiniz bilmem? Orada Nihal Akbulut’un çevirisiyle, Nâzım’ın Küba gezisi sırasında bir küme ozanla yaptığı söyleşinin metni vardı; Çağrı’nın Kübalı arkadaşları, yine çok yerinde bir kararla, filme o görüşmenin yaşayan yazarlarını katmışlar; ayrıca bir sahnede, biri kara bir ak, iki yazar hanım konuşuyor; beyaz hanım, derisi ak olsa da, cins ayrımından ancak Devrim’le
kurtulduklarını; kara derili bacımızsa, cins ayrımına ek olarak ırk ayrımından da onları bu yeni düzenin kurtardığını anımsattılar.
Zaten şiirin bir yerinde şöyle diyor Büyük Usta: “Meğerse ne de çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının işçilere, köylülere, aydınlara!”
Evet, daha önceki iki büyük toplumculuk denemesinden sonra, polis ya da asker baskısına, toplama kamplarına, sürgünlere gerek kalmadan, sevgi, bilgi ve emeğe dayalı bir düzenin nasıl kurulup yaşatılabileceğini anlattı Küba’nın güzelim insanları hepimize.
Nitekim, filmin ardından yapılan, Küba’dan Ernesto Gomez Abascal, Teresita Trujillo Hernandez, Reinaldo Taladrid Herrero’nun, bizden TKP’si Genel Yazmanı Kemâl Okuyan’ın katıldıkları söyleşide, Venezüela Başkonsolusu José Bracho, hem ülkesi hem insanlık adına, son derece soylu, ölçülü, içten sözlerle Küba halkına ve Devrimi’ne olan borcumuzu dile getirdi,
Filmdeki en doğru, en çarpıcı sözlerden birini, KP Okulu yöneticisi bilge Raul Valdes Vivo etti: “Biliyorsunuz, Che Guevera Vietnam’a ve savaşına hayrandı; bir değil, iki,üç, daha çok Vietnam gerek dünyaya, derdi; şimdi bayrak Küba’nın elinde; bir, iki, üç,daha fazla (yeryüzündeki ulus sayısı kadar.B.O) Küba gerekli dünyamıza.”
Benim kesin inancım da bu; yaşamakta olduğumuz, üstelik daha başında bulunduğumuz küresel bunalım, aslında bir para bunalımı değil, tam anlamıyla bir dizge bunalımı: gerçek uygarlıkla barbarlık arasında kesin seçim yapma zamanı şimdi.
İnsan ömrü gibi güzelim mavi küremizin bütün olanakları sınırlı; eskisi gibi har vurup harman savurarak yaşayamayız ; Küba halkının kanıtladığı üzere, tutumlu, sorumlu, gözetici, paylaşıcı yaşama hemen bugün geçmeye razı olmamız gerekiyor.
Yoksa, ardımızdan öykümüzü yazacak varlık kalmayacak yeryüzünde!
Çağrı Kınıkoğlu’na da, Kübalı sinemacılara da, yürekten alkış! Umarım bir sinema bulup filmini gösterir de bu umut kaynağına koşarsınız.
Cumhuriyet, 5 Kasım 2008
Biliyorsunuz, 2009 yılı 1 Ocak’ında Küba, inanılmaz devriminin 50. yılını kutlayacak; José Marti Küba Dostluk Derneği, NHKM ile el ele, 22-26 Ekim arasında bir dostluk haftası düzenledi, ve elbet bunun Devrimin 50. Yıl kutlamalarına ayırdı.
22 Ekim’de hafta, NHKM’de açılan fotoğraf sergisiyle başladı; saat 18’deyse, Nâzım’ın Küba Yolculuğu gösterildi.
Belgeselin yeni biçimi, çok yerinde bir seçimle, Havana sokaklarında, omuzunda beyaz güvercinler, çatlak sesiyle, bu devrimin kendisinden öncekilere benzemeyeceğini haykıran, buna söz veren Fidel Castro ile başlıyor; ardından, dünya halklarının sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulmalarına öncülük eden Kurtuluş Savaşı’mızdan, Mustafa Kemâl’den görüntüler.
Fidel’le arkadaşları ve dünya tarihinin yüz akı halkı, verdikleri sözü eksiksiz tuttular; 48 yıllık, insanlık tarihinin en korkunç, en amansız kuşatma-boğma uygulamasına karşın; dünyada toplumcu denemenin öncüsü SSCB’nin günün birinde gümbür gümbür çöküp onları dışsatımlarıınn %80’inden yoksun bırakmasına karşın; haftaya Küba’dan konuk olarak gelen gazeteci-televizyoncu Reinaldo Taladrid Herrero’nun anımsattığı gibi, bütün temel gereksinmelerden yoksun kalarak, günde 18 saat elektrik bulamadan, ancak bir kap yemek yiyerek yaşamalarına karşın, bütün insanlığa umut olacak biçimde 50 yıldır bir sevgi, yardımlaşma, barış simgesi olarak ayaktalar.
Sözcükler dergisinin geçen sayısını okuyabilmiş miydiniz bilmem? Orada Nihal Akbulut’un çevirisiyle, Nâzım’ın Küba gezisi sırasında bir küme ozanla yaptığı söyleşinin metni vardı; Çağrı’nın Kübalı arkadaşları, yine çok yerinde bir kararla, filme o görüşmenin yaşayan yazarlarını katmışlar; ayrıca bir sahnede, biri kara bir ak, iki yazar hanım konuşuyor; beyaz hanım, derisi ak olsa da, cins ayrımından ancak Devrim’le
kurtulduklarını; kara derili bacımızsa, cins ayrımına ek olarak ırk ayrımından da onları bu yeni düzenin kurtardığını anımsattılar.
Zaten şiirin bir yerinde şöyle diyor Büyük Usta: “Meğerse ne de çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış sosyalist devrim mimarlarının işçilere, köylülere, aydınlara!”
Evet, daha önceki iki büyük toplumculuk denemesinden sonra, polis ya da asker baskısına, toplama kamplarına, sürgünlere gerek kalmadan, sevgi, bilgi ve emeğe dayalı bir düzenin nasıl kurulup yaşatılabileceğini anlattı Küba’nın güzelim insanları hepimize.
Nitekim, filmin ardından yapılan, Küba’dan Ernesto Gomez Abascal, Teresita Trujillo Hernandez, Reinaldo Taladrid Herrero’nun, bizden TKP’si Genel Yazmanı Kemâl Okuyan’ın katıldıkları söyleşide, Venezüela Başkonsolusu José Bracho, hem ülkesi hem insanlık adına, son derece soylu, ölçülü, içten sözlerle Küba halkına ve Devrimi’ne olan borcumuzu dile getirdi,
Filmdeki en doğru, en çarpıcı sözlerden birini, KP Okulu yöneticisi bilge Raul Valdes Vivo etti: “Biliyorsunuz, Che Guevera Vietnam’a ve savaşına hayrandı; bir değil, iki,üç, daha çok Vietnam gerek dünyaya, derdi; şimdi bayrak Küba’nın elinde; bir, iki, üç,daha fazla (yeryüzündeki ulus sayısı kadar.B.O) Küba gerekli dünyamıza.”
Benim kesin inancım da bu; yaşamakta olduğumuz, üstelik daha başında bulunduğumuz küresel bunalım, aslında bir para bunalımı değil, tam anlamıyla bir dizge bunalımı: gerçek uygarlıkla barbarlık arasında kesin seçim yapma zamanı şimdi.
İnsan ömrü gibi güzelim mavi küremizin bütün olanakları sınırlı; eskisi gibi har vurup harman savurarak yaşayamayız ; Küba halkının kanıtladığı üzere, tutumlu, sorumlu, gözetici, paylaşıcı yaşama hemen bugün geçmeye razı olmamız gerekiyor.
Yoksa, ardımızdan öykümüzü yazacak varlık kalmayacak yeryüzünde!
Çağrı Kınıkoğlu’na da, Kübalı sinemacılara da, yürekten alkış! Umarım bir sinema bulup filmini gösterir de bu umut kaynağına koşarsınız.
Cumhuriyet, 5 Kasım 2008
22 Ekim 2008 Çarşamba
DAĞLARCA
Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, 1955-60 arasında Fransız Dili ve Yazın bölümünde okurken gördüm ilk kez; Fen-Edebiyat Fakültesi’nin sağındaki yolda kitapevi vardı. İrfan Yalçın’la derslerden çıkışta uğrardık; kısa boylu, ciddi yüzlü bir insan otururdu bir köşede. Geleni gideni elbette çoktu. Biz daha öğrenci yazınseverler olduğumuz için, yanına gitmeyi göze alamamadık.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.
8 Ekim 2008 Çarşamba
“ELİPEPSİ VE DEHA”
Bu, sevgili Yılmaz Dikbaş’ın son kitabı; yine AsyaŞafak yayınevi bastı. Kitabı ona, öğretim üyesinden çok meddahı andıran birinin Epilepsi ve Orgazm adlı safsatası yazdırdı.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.
Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.
Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.
10 Eylül 2008 Çarşamba
MAHMUT MAKAL’IN KİTAPLARI
Tarih öğretmeni Arzu Sarıyer’i bana, Nazilli basmalarını tarihin çöplüğüne gönderten, kendilerini de bizi de “küresel harakiri”ye sürükleyen can gözleri körelmiş Batılı sömürgecilerle yerli suçortakları tanıştırdı; basmalardan söz eden yazımdan sonra önce ileti yazdı, sonra telefonla aradı. Telefon görüşmelerimiz sırasında, yazları sevgili Makalllar ile komşu olduklarını söyledi; yetinmedi, ilk fırsatta beni Mahmut Makal’la görüştürdü. Sevgili Usta da, bu görüşmeden sonra, Literatür yayınevini bastığı altı kitabını göndertti:Bizim Köy, Yeraltında Bir Anadolu, Deli Memedin Türküsü, Memleketin Sahipleri, Hâyal ve Gerçek ve Bozkırdaki Kıvılcım: Enstitülüler.
Büyük boyutlu harflerle, özenli kapaklarla, tertemiz basılmış kitapları bize Genel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Yayın Yönetmeni Işıl Özgüner hazırlamışlar; kapak tasarımı Mithat Çınar’ın.
Sevgili Makal, yazınseverlerin yakından tanıdıkları temiz dili, yalın anlatamıyla Anadolu’yu, köyümüzt köylümüzü, öncelikle de bırakılsaydılar hem yurdumuzu, hem bütün ezilip sömürülenleri, giderek sömürenlerin kendilerini bile kurtaracak Köy Enstitülerini işliyor. Bozkırdaki Kıvılcım.Enstitülüler’den önümüze gelen ilk sayfaya açalım isterseniz: M. Asaf Aktan’dan yola çıkarak kaleme alınmış “Ödülüm Yüzlerdeki Sevinçtir”in Tarımsal İşler bölümünde şunları anlatıyor:
“Bağımız, tarlalarımız ve bahçelerimiz vardı. Enstitü’ye bitişik iki yüz dekar yerimiz bunlar içindi. Önceleri çift sürmekte ve yük taşımada öküzler ve atlar kullanıyordu. Sonraki yıllarda bunların yerlerini traktör ve iki kamyon aldı.
Kümesimizde de iyi cins Leghorm ve Rhode Island kavuklarla hindiler besliyorduk.
Enstitü’den üç kilometre uzakta bir vadide Çomaklı adında bir çiftliğimiz vardı. Buranın çoğu yeri el değememiş topraktı. Önce buraya içinde kalınabilecek bir barınak yapıldı. Orman içinde beş yüz metre su yolu açılarak ve künk döşeyerek çiftliğe içme suyu getirdik. Tarlaları sulamak için cılız da olsa akan dereden yararlanacaktık. Sonraları her yeri sulayabilmek için bir su pompası alındı.(…)
Çiftlikte her türlü tahılı yetiştiriyorduk. Bunları hasat edince okulun ambarına koyuyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Birçok malda kıtlık vardı. Savaş nedeniyle Türkiye’nin çok ülkeyle ticareti kesilmişti. O nedenle birçok yiyeceğimizi kendi ürettiklerimizle destekliyorduk. Örneğin buğday, patates, soğan, karpuz, kavun, üzüm ve çeşitli meyveler bunlardandı. (…)
Enstitü’nün Çakmak bölümünde, Enstitü ile demiryolu arasındaki elli dekarlık yere meyvelik yapılmasına karar verilmiş. Enstitü’nün sınıfları çoğalınca bağcılık ve meyvecilik öğretmeni Reşat Küçükaydın Fransızca öğretmenliğine geçti. Onun bu derslerini Muharrem Tüzüner aldı.
Meyve çukurlarının yerlerinin saptanması yapılacaktı. Öğretmenimiz Muharrem Tüzüner beni, İsmail Nayır’ı, Fikret Can ve Muharrem Dinç’i yanına aldı, marangozhaneye gittik. Orada hazırlanmış kazıkları bir arabaya koyarak meyvelik yapılacak yere taşıdık. Öğretmenimiz madırga (taş kırıcı küçük balyoz) ve urganla geldi. Bizi yanına çağırdı: ‘Çocuklar, fidanların yerlerini saptamak için önce işaretleyeceğiz. Bunun için de bu urgandan yararlanacağız. Yapacağımız meyve dikim yöntemine Kenkons adını veriyoruz’ dedi. Sonra metreyle altı metrelik aralıklarla urganı ölçerek eşkenar bir üçgen meydana getirdi. Köşelerine birer kazık bağladı. Her bir köşesinden birimiz tutarak urgan üçgeni gererek tarlaya uygulaya uygulaya ilerliyorduk; köşelere gelen yerlere Muharrem Dinç birer kazık çakıyordu. Böylece bütün tarla kazıklarla işaretlenmişti. Bunlara hangi yönden bakılırsa bakılsın hep bir sırada görülüyordu. Böylece ekilecek fidanların, büyüdükçe her taraftan güneşi ve havayı bol bol alabileceklerini öğretmenimiz orada söylemişti.
O kış, bu işaretlediğimiz yerlere fidanların çukurlarını açtık. Çukurlardan çıkan üst toprakları çukurların doğusuna, alt toprakları da batısına koyduk. Mart gelince fidanlar dikildi. Fidanları dikerken daha önce teneke içinde taze gübrenin su ile karışımından yaptığımız bulamaca batırıp sonra toprağa dikiyorduk. Bundan sonra da üst toprağı alta, alt toprağı üste koyup fidanı sıkıştırıyorduk. Diktiğimiz kazığa 8 şeklinde bir iple bağlıyorduk. Böyle bağlama ile fidanlar, her yönden esen rüzgâra karşı direnç sağlayabilirler. Bunu da öğretmenimizden öğrenmiştik.
Bizler Enstitü’den ayrıldıktan birkaç yıl sonra, bu ağaçların verdiği meyvelerle Enstitü’nün meyve gereksiniminin karşılandığını öğrenmiştik.”
Şimdi başkanı Amerikalı Türk-Amerikan Eğitim Yarkurulu’nun neden ilk iş olarak bu okulları kapatma kararı aldığını daha iyi anlıyorsunuzdur sanırım. Hemen alın Mahmut Makal Usta’nın kitaplarını.
Büyük boyutlu harflerle, özenli kapaklarla, tertemiz basılmış kitapları bize Genel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Yayın Yönetmeni Işıl Özgüner hazırlamışlar; kapak tasarımı Mithat Çınar’ın.
Sevgili Makal, yazınseverlerin yakından tanıdıkları temiz dili, yalın anlatamıyla Anadolu’yu, köyümüzt köylümüzü, öncelikle de bırakılsaydılar hem yurdumuzu, hem bütün ezilip sömürülenleri, giderek sömürenlerin kendilerini bile kurtaracak Köy Enstitülerini işliyor. Bozkırdaki Kıvılcım.Enstitülüler’den önümüze gelen ilk sayfaya açalım isterseniz: M. Asaf Aktan’dan yola çıkarak kaleme alınmış “Ödülüm Yüzlerdeki Sevinçtir”in Tarımsal İşler bölümünde şunları anlatıyor:
“Bağımız, tarlalarımız ve bahçelerimiz vardı. Enstitü’ye bitişik iki yüz dekar yerimiz bunlar içindi. Önceleri çift sürmekte ve yük taşımada öküzler ve atlar kullanıyordu. Sonraki yıllarda bunların yerlerini traktör ve iki kamyon aldı.
Kümesimizde de iyi cins Leghorm ve Rhode Island kavuklarla hindiler besliyorduk.
Enstitü’den üç kilometre uzakta bir vadide Çomaklı adında bir çiftliğimiz vardı. Buranın çoğu yeri el değememiş topraktı. Önce buraya içinde kalınabilecek bir barınak yapıldı. Orman içinde beş yüz metre su yolu açılarak ve künk döşeyerek çiftliğe içme suyu getirdik. Tarlaları sulamak için cılız da olsa akan dereden yararlanacaktık. Sonraları her yeri sulayabilmek için bir su pompası alındı.(…)
Çiftlikte her türlü tahılı yetiştiriyorduk. Bunları hasat edince okulun ambarına koyuyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Birçok malda kıtlık vardı. Savaş nedeniyle Türkiye’nin çok ülkeyle ticareti kesilmişti. O nedenle birçok yiyeceğimizi kendi ürettiklerimizle destekliyorduk. Örneğin buğday, patates, soğan, karpuz, kavun, üzüm ve çeşitli meyveler bunlardandı. (…)
Enstitü’nün Çakmak bölümünde, Enstitü ile demiryolu arasındaki elli dekarlık yere meyvelik yapılmasına karar verilmiş. Enstitü’nün sınıfları çoğalınca bağcılık ve meyvecilik öğretmeni Reşat Küçükaydın Fransızca öğretmenliğine geçti. Onun bu derslerini Muharrem Tüzüner aldı.
Meyve çukurlarının yerlerinin saptanması yapılacaktı. Öğretmenimiz Muharrem Tüzüner beni, İsmail Nayır’ı, Fikret Can ve Muharrem Dinç’i yanına aldı, marangozhaneye gittik. Orada hazırlanmış kazıkları bir arabaya koyarak meyvelik yapılacak yere taşıdık. Öğretmenimiz madırga (taş kırıcı küçük balyoz) ve urganla geldi. Bizi yanına çağırdı: ‘Çocuklar, fidanların yerlerini saptamak için önce işaretleyeceğiz. Bunun için de bu urgandan yararlanacağız. Yapacağımız meyve dikim yöntemine Kenkons adını veriyoruz’ dedi. Sonra metreyle altı metrelik aralıklarla urganı ölçerek eşkenar bir üçgen meydana getirdi. Köşelerine birer kazık bağladı. Her bir köşesinden birimiz tutarak urgan üçgeni gererek tarlaya uygulaya uygulaya ilerliyorduk; köşelere gelen yerlere Muharrem Dinç birer kazık çakıyordu. Böylece bütün tarla kazıklarla işaretlenmişti. Bunlara hangi yönden bakılırsa bakılsın hep bir sırada görülüyordu. Böylece ekilecek fidanların, büyüdükçe her taraftan güneşi ve havayı bol bol alabileceklerini öğretmenimiz orada söylemişti.
O kış, bu işaretlediğimiz yerlere fidanların çukurlarını açtık. Çukurlardan çıkan üst toprakları çukurların doğusuna, alt toprakları da batısına koyduk. Mart gelince fidanlar dikildi. Fidanları dikerken daha önce teneke içinde taze gübrenin su ile karışımından yaptığımız bulamaca batırıp sonra toprağa dikiyorduk. Bundan sonra da üst toprağı alta, alt toprağı üste koyup fidanı sıkıştırıyorduk. Diktiğimiz kazığa 8 şeklinde bir iple bağlıyorduk. Böyle bağlama ile fidanlar, her yönden esen rüzgâra karşı direnç sağlayabilirler. Bunu da öğretmenimizden öğrenmiştik.
Bizler Enstitü’den ayrıldıktan birkaç yıl sonra, bu ağaçların verdiği meyvelerle Enstitü’nün meyve gereksiniminin karşılandığını öğrenmiştik.”
Şimdi başkanı Amerikalı Türk-Amerikan Eğitim Yarkurulu’nun neden ilk iş olarak bu okulları kapatma kararı aldığını daha iyi anlıyorsunuzdur sanırım. Hemen alın Mahmut Makal Usta’nın kitaplarını.
10 Temmuz 2008 Perşembe
“YÜREKLER KÖR”
Cumhuriyet okurları içinde Mustafa Yıldırım’ı tanımayan yoktur sanırım; ünlü Sivil Örümceğin Ağında incelemesini de, 58 Gün, Ulus Dağı’na Düşen Ateş, Azerbaycan’da Proje Demokratiya ve Meczup Yaratmak’ı da yazan oydu; ayrıca çeşitli Anadolu gazetelerine yolladığı yazılarla, televizyondaki konuşmalarıyla hep aynı hedefe yönelikti savaşımı: Anadolu’yu yeniden bağımsız, egemen kılmak.
Bu duyarlı, sorumlu dünya yurttaşı, incelemelerin, romanların, yazıların dindiremediği çığlığını şiirlere de dökmüş, Yürekler Kör adıyla yayımlamış. Gelin oradan aynı adı taşıyan şiiri paylaşalım; şiiri, Felluce’de, Afar’da, Cenin’de paramparça edilen çocuklara adamış:
“Döndürüp başını bakmıyorsa roman / susuyorsa şiir fotoğrafımı gördüğünde / soluğu masalarda kalıyorsa şarkıların / o kitapların her satırı bin yalan
Annem bombanın göçüğünde kaldı / babamı vurdular tarlada koşarken / duyun artık beni, kanıyor bedenim / o sırada siz eğlencedeydiniz
Geleceği kurmuyorsa elleriniz / nasıl çıkacaksınız ahlâksızlıktan / ne bekliyor sizi zalimlerin karanlığında / alçaklar dünyasına borçlu gülmektesiniz
Gün olur sizin de çocuğunuz ağlar / sorar belki kısıp gözlerini / nerede ve hangi keyiflerdeydiniz, der / Samir ezilip kalırken tankların altında / Asu yanarken napalmla cayır cayır
Ne olur bizi de yaz yaz roman / azıcık bizim için de ağla şiir / arada bir bizi söyleyin şarkıcılar / eşkıyadan kurtuluş yok tek başına
Eşkıya gidecek barış doğacak / bzi unutan şiirler ölecek / tüketim romanları yakılacak / ölürken biz kararacak vicdanınız / lekeleneceksiniz sonsuza dek / utanacaksınız… / utanacak
Daha başka ne söylesin ozan? Bir avuç dolar için, ona uzanan kişiye hiçbir zaman kalıcı bir doyum sağlayamayan bu sanal erk için dünyayı kana bulayanlar; insan türünden başlayıp canlı cansız bütün yeryüzü varlıklarının kökünü kazımaya girişenler ne bu çarpıcı dizelerle uyanır, ne başka söze uyarıya kulak asar.
Aslında sorun dönüp dolaşıp, bütün dünya yurttaşlarının temel eğitimden geçirilip kendi başlarına düşünebilen, karara varabilen, vardığı kararları ortak çabayla uygulamaya geçirebilen bireylerin kılınmasına dayanıyor. Gelmiş geçmiş bütün büyük devrimciler bunu amaçladı; yurdumuzda bu temel devrime, binlerce yıllık tarihimizde, bir tek kişi girişti biliyorsunuz: Mustafa Kemâl Atatürk. Ama hem onun, ondan daha çok bizim talihsizliğimiz, tasarladığını tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü de yetmedi, yaşadığı sürede yanında yöresinde yeterli sayıda gerçek yardımcısı olamadı; en yakın arkadaşları bile, oluşumlarından, eğitimlerinden, dolayısıyla kafa yapılarından ötürü tutucuydular, karşıdevrimciydiler. Bu dediklerimin ayrıntılarını Metin Aydoğan’ın, Çetin Yetkin’in, Yılmaz Dikbaş’ın kitaplarında bütün ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz yeniden.
Buna karşılık, Küba’da Fidel Castro ve yakın çevresi, kişilik yapısı, eğitim, amaç ve yöntem birliği açısından birbirine çok uygunmuş; ayrıca Küba halkı, yüzlerce yıllık köleliğe, sömürgeciliğe karşın, kendisine önerilenleri kavramaya yatkınmış ki, 50 yılda binlerce yıllık ataerkil geleneği de, birkaç yüzyıllık anamalcı karartmayı da aşabildiler.
Şimdi bütün dünyanın önünde son can alıcı dönemeç var: insan denen memeliyi bencilliğin doruğuna çıkaran şu araba adlı oyuncak başta, alıştığı, alıştırıldığı bütün sorumsuz, savurgan tüketim araçlarından bundan sonraki ömrü boyunca vazgeçmeye gönüllü olarak karar verip uygulamak! Yoksa, hep yineliyorum, arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yerkürede!
Not: Sevgili Atatürk,ölümüne yakın İsmet Paşa’ya:”Aman dikkat, yakın komşularımızla, Rusya, İran,İrak,Suriye ile ilişkileri satın aksatma; buna karşılık, Amerika ile, Avrupa ile hiçbir ikili anlaşmaya girme, ülkemiz büyük zarara uğrar”demiş; ama 1938’den beri,sivil-aseker bütün yetkililer buna hiç aldırmayıp yurdumuzu, bölgemizi şimdi acıklı duruma düşürdüler. Ne ekleyebilirim ki?
Cumhuriyet, Temmuz 2008
Bu duyarlı, sorumlu dünya yurttaşı, incelemelerin, romanların, yazıların dindiremediği çığlığını şiirlere de dökmüş, Yürekler Kör adıyla yayımlamış. Gelin oradan aynı adı taşıyan şiiri paylaşalım; şiiri, Felluce’de, Afar’da, Cenin’de paramparça edilen çocuklara adamış:
“Döndürüp başını bakmıyorsa roman / susuyorsa şiir fotoğrafımı gördüğünde / soluğu masalarda kalıyorsa şarkıların / o kitapların her satırı bin yalan
Annem bombanın göçüğünde kaldı / babamı vurdular tarlada koşarken / duyun artık beni, kanıyor bedenim / o sırada siz eğlencedeydiniz
Geleceği kurmuyorsa elleriniz / nasıl çıkacaksınız ahlâksızlıktan / ne bekliyor sizi zalimlerin karanlığında / alçaklar dünyasına borçlu gülmektesiniz
Gün olur sizin de çocuğunuz ağlar / sorar belki kısıp gözlerini / nerede ve hangi keyiflerdeydiniz, der / Samir ezilip kalırken tankların altında / Asu yanarken napalmla cayır cayır
Ne olur bizi de yaz yaz roman / azıcık bizim için de ağla şiir / arada bir bizi söyleyin şarkıcılar / eşkıyadan kurtuluş yok tek başına
Eşkıya gidecek barış doğacak / bzi unutan şiirler ölecek / tüketim romanları yakılacak / ölürken biz kararacak vicdanınız / lekeleneceksiniz sonsuza dek / utanacaksınız… / utanacak
Daha başka ne söylesin ozan? Bir avuç dolar için, ona uzanan kişiye hiçbir zaman kalıcı bir doyum sağlayamayan bu sanal erk için dünyayı kana bulayanlar; insan türünden başlayıp canlı cansız bütün yeryüzü varlıklarının kökünü kazımaya girişenler ne bu çarpıcı dizelerle uyanır, ne başka söze uyarıya kulak asar.
Aslında sorun dönüp dolaşıp, bütün dünya yurttaşlarının temel eğitimden geçirilip kendi başlarına düşünebilen, karara varabilen, vardığı kararları ortak çabayla uygulamaya geçirebilen bireylerin kılınmasına dayanıyor. Gelmiş geçmiş bütün büyük devrimciler bunu amaçladı; yurdumuzda bu temel devrime, binlerce yıllık tarihimizde, bir tek kişi girişti biliyorsunuz: Mustafa Kemâl Atatürk. Ama hem onun, ondan daha çok bizim talihsizliğimiz, tasarladığını tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü de yetmedi, yaşadığı sürede yanında yöresinde yeterli sayıda gerçek yardımcısı olamadı; en yakın arkadaşları bile, oluşumlarından, eğitimlerinden, dolayısıyla kafa yapılarından ötürü tutucuydular, karşıdevrimciydiler. Bu dediklerimin ayrıntılarını Metin Aydoğan’ın, Çetin Yetkin’in, Yılmaz Dikbaş’ın kitaplarında bütün ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz yeniden.
Buna karşılık, Küba’da Fidel Castro ve yakın çevresi, kişilik yapısı, eğitim, amaç ve yöntem birliği açısından birbirine çok uygunmuş; ayrıca Küba halkı, yüzlerce yıllık köleliğe, sömürgeciliğe karşın, kendisine önerilenleri kavramaya yatkınmış ki, 50 yılda binlerce yıllık ataerkil geleneği de, birkaç yüzyıllık anamalcı karartmayı da aşabildiler.
Şimdi bütün dünyanın önünde son can alıcı dönemeç var: insan denen memeliyi bencilliğin doruğuna çıkaran şu araba adlı oyuncak başta, alıştığı, alıştırıldığı bütün sorumsuz, savurgan tüketim araçlarından bundan sonraki ömrü boyunca vazgeçmeye gönüllü olarak karar verip uygulamak! Yoksa, hep yineliyorum, arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yerkürede!
Not: Sevgili Atatürk,ölümüne yakın İsmet Paşa’ya:”Aman dikkat, yakın komşularımızla, Rusya, İran,İrak,Suriye ile ilişkileri satın aksatma; buna karşılık, Amerika ile, Avrupa ile hiçbir ikili anlaşmaya girme, ülkemiz büyük zarara uğrar”demiş; ama 1938’den beri,sivil-aseker bütün yetkililer buna hiç aldırmayıp yurdumuzu, bölgemizi şimdi acıklı duruma düşürdüler. Ne ekleyebilirim ki?
Cumhuriyet, Temmuz 2008
6 Haziran 2008 Cuma
“GÜLYÜZLÜM MERHABA”
Tanıyanlar anımsıyordur, bu güzel sesleniş sevgili Nejat Birdoğan’ındı; ne zaman karşılaşsak ya da telefon etsem, sımsıcak işte bu kucaklama karşılardı beni.
Derken, yoruldu, yıldızlara arasına döndü. Sağolsunlar, başta eşi Şûle Birdoğan, bütün sevenleri, Esat Korkmaz’ın kılavuzluğunda, can dostumuza bir anı kitabı hazırlamışlar:
Güzyüzlüm Merhaba. Kitabı, Alev yayınları basmış.
Ortak dostumuz Ali Balkız, “Alevilerin Galilesi” başlıklı yazısında bakın nasıl anlatıyor o bilge insanı:
“On beş yıl önce Ankara’da, Kardelen diye bir içkievi vardı. Behçet’ten, Atabaş’a, Telli’den Aziz Nesin’e, Çerkez’den Taşpınar’a, Duran Karaca’dan Savaş Yurttaş’a, Nehar Tüblek’ten Semih Balcıoğlu’na, Selda Bağcan’dan Nida Tüfekçi’ye Türkiyeli, kimi zaman Avrupalı yazar, şair, ressam, oyuncu, müzisyenlerin uğrak yeriydi. Hafif sigara dumanı altında şen kahkahalar arasında şiir okur, fıkra anlatır, edebiyat tartışır, akıllarına geldikçe içerlerdi.
11 Aralık 1992 Pazar günü Kardelen ayrıksı bir akşam yaşıyordu. Bir güzel adam gülen gözleriyle şiir okuyordu. Masadakiler can kulağı ile dinliyordu. Büyüdükçe büyüdü masa, genişledikçe genişledi.Herkes susmuştu. Bilmeyenler sordular.’Kim bu derya adam yahu?’ Bilenler yanıtladılar: ‘Âşık Cevri’. ‘Haa…öyle mi? Duymamıştık da.’ ‘Peki, Nejat Birdoğan adını da duymadınız mı?’ ‘Duymaz olur muyuz?... O bu mu?... Bu gece sabah olmaz…’
Gerçekten sabah olmadı. Ne gazel anlatıyordu.Sesi bir inip bir çıkıyor, yüzündeki kaslar bir gerilip bir rahatlıyordu. Gözleri hep gülüyor, elleri hep dokunuyor, coştukça coşuyordu. Masaya yeni eklenenlerle tanışmak için ayağa kalkıyor, ceketini ilikliyor, saygıyla selamlıyor, sevgiyle oturuyordu. Bu nezaketi ne İngiliz ne de Fransız centilmenlerinden almıştı. O Anadolu’da yetişmiş bir çelebiydi.”
Anadolu halkının Şaman geleneklerine bağlı kalmış, onları daha da geliştirmiş güzelim gerçekten uygar insanlarından biriydi Nejat Birdoğan; ben öteden beri düşünürüm, insanlık ataerkil-anamalcı düzensizlikten kurtulup kalıcı olarak uygarlaşmak istiyorsa, ışığı, Alevilerin getirdiği yerden öteye taşımak zorundadır.
Kitabın sonuna, sevgili Bir-Doğan’ın gömütüne işlenmiş bir deyişine almışlar: Tecelli Gününde.
Tecelli gününde, cem meydanında / Dönmem deyip pir eteğin tutan var. / Bin parça görünen Bir’in şanında / Dünya malın değer değmez satan var.
Ferhat dağı deldi Şirin elinden / Gerçeğe varılır pirin elinden / Gülistan içinde harın elinden / Değirmen kurup da dert öğüten var.
Kün emrini verip üryan eyleyen / Dönüp kendi kendin seyran eyleyen / Cemale cemali hayran eyleyen / Ak devede kendini yük tutan var.
Sadık olan bulur dost harabını/ Yeter ki doldursun gönül kabını / Vuslat mezesiyle şarabını / Hü çekip de yudum yudum yutan var.
Gökyüzünde bulut mudur, kuş mudur? / Bakın, dostun hatırcığı hoş mudur? /Sorar isen gönül evi boş mudur? /Cevri derler bir köşede yatan var.
Biliyorsunuz, Eflâtun’dan bu yana, yalnız düşünlerin ölümsüz olduğuna inanır insanlar; bugün de, insan kardeşlerinin iyiliğini, mutluluğunu, esenliğini isteyenler arasından bir Kübalı, Fidel Castro, belki uzayda dolaşan bilgelikten pay aldığı için, dünyamızı kasıp kavuran soygunculara, talancılara, yıkıcılara karşı, “ellerindeki silahlar ne denli gelişmiş, hünerli olursa olsun, düşünlerin onlardan çok daha önemli ve etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürüyor” diyebilmektedir.
O yüzden, bütün inancımla, sevgimle Halk Âşığı Cevri’ye Ruhi Su sesiyle, Gülyüzlüm, Merhaba!
Cumhuriyet, Haziran 2008
Derken, yoruldu, yıldızlara arasına döndü. Sağolsunlar, başta eşi Şûle Birdoğan, bütün sevenleri, Esat Korkmaz’ın kılavuzluğunda, can dostumuza bir anı kitabı hazırlamışlar:
Güzyüzlüm Merhaba. Kitabı, Alev yayınları basmış.
Ortak dostumuz Ali Balkız, “Alevilerin Galilesi” başlıklı yazısında bakın nasıl anlatıyor o bilge insanı:
“On beş yıl önce Ankara’da, Kardelen diye bir içkievi vardı. Behçet’ten, Atabaş’a, Telli’den Aziz Nesin’e, Çerkez’den Taşpınar’a, Duran Karaca’dan Savaş Yurttaş’a, Nehar Tüblek’ten Semih Balcıoğlu’na, Selda Bağcan’dan Nida Tüfekçi’ye Türkiyeli, kimi zaman Avrupalı yazar, şair, ressam, oyuncu, müzisyenlerin uğrak yeriydi. Hafif sigara dumanı altında şen kahkahalar arasında şiir okur, fıkra anlatır, edebiyat tartışır, akıllarına geldikçe içerlerdi.
11 Aralık 1992 Pazar günü Kardelen ayrıksı bir akşam yaşıyordu. Bir güzel adam gülen gözleriyle şiir okuyordu. Masadakiler can kulağı ile dinliyordu. Büyüdükçe büyüdü masa, genişledikçe genişledi.Herkes susmuştu. Bilmeyenler sordular.’Kim bu derya adam yahu?’ Bilenler yanıtladılar: ‘Âşık Cevri’. ‘Haa…öyle mi? Duymamıştık da.’ ‘Peki, Nejat Birdoğan adını da duymadınız mı?’ ‘Duymaz olur muyuz?... O bu mu?... Bu gece sabah olmaz…’
Gerçekten sabah olmadı. Ne gazel anlatıyordu.Sesi bir inip bir çıkıyor, yüzündeki kaslar bir gerilip bir rahatlıyordu. Gözleri hep gülüyor, elleri hep dokunuyor, coştukça coşuyordu. Masaya yeni eklenenlerle tanışmak için ayağa kalkıyor, ceketini ilikliyor, saygıyla selamlıyor, sevgiyle oturuyordu. Bu nezaketi ne İngiliz ne de Fransız centilmenlerinden almıştı. O Anadolu’da yetişmiş bir çelebiydi.”
Anadolu halkının Şaman geleneklerine bağlı kalmış, onları daha da geliştirmiş güzelim gerçekten uygar insanlarından biriydi Nejat Birdoğan; ben öteden beri düşünürüm, insanlık ataerkil-anamalcı düzensizlikten kurtulup kalıcı olarak uygarlaşmak istiyorsa, ışığı, Alevilerin getirdiği yerden öteye taşımak zorundadır.
Kitabın sonuna, sevgili Bir-Doğan’ın gömütüne işlenmiş bir deyişine almışlar: Tecelli Gününde.
Tecelli gününde, cem meydanında / Dönmem deyip pir eteğin tutan var. / Bin parça görünen Bir’in şanında / Dünya malın değer değmez satan var.
Ferhat dağı deldi Şirin elinden / Gerçeğe varılır pirin elinden / Gülistan içinde harın elinden / Değirmen kurup da dert öğüten var.
Kün emrini verip üryan eyleyen / Dönüp kendi kendin seyran eyleyen / Cemale cemali hayran eyleyen / Ak devede kendini yük tutan var.
Sadık olan bulur dost harabını/ Yeter ki doldursun gönül kabını / Vuslat mezesiyle şarabını / Hü çekip de yudum yudum yutan var.
Gökyüzünde bulut mudur, kuş mudur? / Bakın, dostun hatırcığı hoş mudur? /Sorar isen gönül evi boş mudur? /Cevri derler bir köşede yatan var.
Biliyorsunuz, Eflâtun’dan bu yana, yalnız düşünlerin ölümsüz olduğuna inanır insanlar; bugün de, insan kardeşlerinin iyiliğini, mutluluğunu, esenliğini isteyenler arasından bir Kübalı, Fidel Castro, belki uzayda dolaşan bilgelikten pay aldığı için, dünyamızı kasıp kavuran soygunculara, talancılara, yıkıcılara karşı, “ellerindeki silahlar ne denli gelişmiş, hünerli olursa olsun, düşünlerin onlardan çok daha önemli ve etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürüyor” diyebilmektedir.
O yüzden, bütün inancımla, sevgimle Halk Âşığı Cevri’ye Ruhi Su sesiyle, Gülyüzlüm, Merhaba!
Cumhuriyet, Haziran 2008
28 Mayıs 2008 Çarşamba
“SARI SICAK BİR PENCERE”
“kayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere” demişti büyük ozan Nâzım Hikmet; 46 yıllık amansız Amerikan ambargosundan sonra bu dizeleri şöyle düzeltmek gerekiyor Küba’yı anarken: “mayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere”.
O sarı sıcak pencere”ye bakmaya iki sevdalı Türk gitmiş bizim gibi: gazeteci Cüneyt Göksu ile fotoğrafçı Serpil Yıldız; 2003 Eylül’ü ile 2005 Nisan-Mayıs’ında birer ay kalmışlar. Ve Küba halkını, yaşamını yakından tanıyabilmek için, bizim gibi otellerde değil, özel casa’larda (evlerde) kalmışlar; genellikle kamu araçlarıyla, birçok yeri dolaşmışlar. Bu yüzden tanıklıkları daha dolaysız, daha sıcak.
Yine Nâzım Usta, Havana Röportajı adlı şiirinin biri yerinde: “Meğerse ne çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış/ genç sosyalist devrim mimarlarının/ işçilere, köylülere, aydınlara…” der; bizim gibi, Cüneyt Göksu ile Serpil Yıldız da o genç devrim mimarlarının 1492’den beri amansızca acımasızca sömürülmüş ezilmiş horlanmış bu güzelim halkın toplumsal yapısının tepeden tırnağa nasıl değiştirildiğini; başlangıçta ABD ile karşılıklı saygıya dayalı hakça ilişkiler kurmak isteyen, bunun için o ülkeye giden Fidel Castro’nun, özellikle halkının esenliği için kaçınılmaz saydığı toprakların köylülere dağıtılmasından sonra (üstelik bu dağıtılan topraklar arasında küçük de olsa bir toprak ağası sayılabilecek babasının da toprakları vardır) kaçınılmaz zorunluluktan ötürü adım adım Sovyetler’e yaklaşmasını; hele ünlü Sovyet füzeleri bunalımının ardından aradaki işbirliği ve yardımlaşmanın artışını; buradan alınan güçle ülkede okumaz yazmaz insan bırakılmayışını; bütün yurttaşların sağlık güvencesine kavuşturulmasını; devlet başkanından sokakları temizleyen adsız sansız insana dek herkese aynı saygı ve özenin gösterilişini; Küba’nın Ankara Büyükelçisi sayın Ernesto Gomez Abascal’ın da bir söyleşide üstüne basa basa vurguladığı gibi, askerler de içinde hiç kimseye en küçük bir ayrıcalık tanınmazken, ana karnından başlayarak bütün çocuklara nasıl inanılmaz bir ayrıcalık tanıdıklarını gözleriyle görüp saptamışlar.
Bütün dünyanın başlıca sorunu olan doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşta çocuk ölümlerinin Küba’da hemen hemen sıfırlanışını; ortalama ömrün ABD’yle yarışırcasına 76’nın üzerine çıkışını; işsizlik diye bir kavramın bulunmayışını sevinçle, övgüyle yineliyorlar kitaplarında; ve hele 89’da Berlin Duvarı’nın, 91’de de SSCB’nin yıkılmasından sonra dışsatımın %85’ini bir gecede yitiren Fidel’in, BM’de, hani şu uygar (?) geçinen bütün ulusların temsilcilerinin karşısında, tam 4 saat konuşarak “bugün ABD’nin Küba’ya ve halkına uyguladığı, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bütün Kübalıları toptan yok etmeyi amaçlayan bu ambargo aslında tam bir SESSİZ ATOM BOMBASI’dır dediği zor dönemde topraklarını Devrim’den önceki yıllardaki gibi karasabanla sürmek zorunda kalışlarını; yakıt ve taşıt yokluğundan kamyonlara ya da derme çatma otobüslere sözün gerçek anlamında balık istifi gibi doluşup bir yerden öbürüne gidişlerini görmemiş olsalar bile, evlerinde yaşadıkları Kübalılardan dinlemişlerdir sanırım.
Onlar ilk gezilerini ancak 2003’ün Eylül’ünde yapabilmişler; oysa o yıl, 91’de başlayan insanlık-akıldışı direnmenin meyvesini verdiği; dolayısıyla Fidel’in ünlü Devrim Alanı’nda, 1 Mayıs kutlamaları sarısında, her zamanki gibi gözünün önünde toplanmış bir iki milyonluk kabalığa övünçle, sevinçle şunu haykırdı yıldı: “Düşüncelerin, dünyanın en gelişmiş, en karmaşık silahlarından çok daha etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürmektedir. Öyleyse, Kesin Utkuya Dek Hep İleri!”
Bu dediği o kadar doğru ki, şu anda, 81 yaşında, yüzlerce öldürme girişiminden kurtulmuş, ama halkının, giderek dünya halklarının esenliği sağlığı mutluluğu uğrunda geçirdiği uygusuz gecelerin, sayısız gerilimin kaçınılmaz sonucu hastalığının yarattığı bedensel emeklilik döneminde düşünsel etkinliği bir an kesilmedi; tahıldan araba yakıtı yapmaktan bütün dünyayı bekleyen açlık, savaş, kıyım tehlikelerine değinen uyarıcı yazıları birbiri ardından boygösteriyor ABD’ye ve bütün öbür karartıcı anamalcı haber kaynaklarına inat kurdukları Latin Amerika Basın sitesinde.
Yaşama umudunuzu tazelemek, düşüncelerin her şeye karşın bütün silahları yeneceğine duyduğunuz inancı pekiştirmek istiyorsanız, hemen alın Beyaz Vizyon yayınlarının bastığı Sarı Sıcak Bir Pencere’yi!
Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008
O sarı sıcak pencere”ye bakmaya iki sevdalı Türk gitmiş bizim gibi: gazeteci Cüneyt Göksu ile fotoğrafçı Serpil Yıldız; 2003 Eylül’ü ile 2005 Nisan-Mayıs’ında birer ay kalmışlar. Ve Küba halkını, yaşamını yakından tanıyabilmek için, bizim gibi otellerde değil, özel casa’larda (evlerde) kalmışlar; genellikle kamu araçlarıyla, birçok yeri dolaşmışlar. Bu yüzden tanıklıkları daha dolaysız, daha sıcak.
Yine Nâzım Usta, Havana Röportajı adlı şiirinin biri yerinde: “Meğerse ne çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış/ genç sosyalist devrim mimarlarının/ işçilere, köylülere, aydınlara…” der; bizim gibi, Cüneyt Göksu ile Serpil Yıldız da o genç devrim mimarlarının 1492’den beri amansızca acımasızca sömürülmüş ezilmiş horlanmış bu güzelim halkın toplumsal yapısının tepeden tırnağa nasıl değiştirildiğini; başlangıçta ABD ile karşılıklı saygıya dayalı hakça ilişkiler kurmak isteyen, bunun için o ülkeye giden Fidel Castro’nun, özellikle halkının esenliği için kaçınılmaz saydığı toprakların köylülere dağıtılmasından sonra (üstelik bu dağıtılan topraklar arasında küçük de olsa bir toprak ağası sayılabilecek babasının da toprakları vardır) kaçınılmaz zorunluluktan ötürü adım adım Sovyetler’e yaklaşmasını; hele ünlü Sovyet füzeleri bunalımının ardından aradaki işbirliği ve yardımlaşmanın artışını; buradan alınan güçle ülkede okumaz yazmaz insan bırakılmayışını; bütün yurttaşların sağlık güvencesine kavuşturulmasını; devlet başkanından sokakları temizleyen adsız sansız insana dek herkese aynı saygı ve özenin gösterilişini; Küba’nın Ankara Büyükelçisi sayın Ernesto Gomez Abascal’ın da bir söyleşide üstüne basa basa vurguladığı gibi, askerler de içinde hiç kimseye en küçük bir ayrıcalık tanınmazken, ana karnından başlayarak bütün çocuklara nasıl inanılmaz bir ayrıcalık tanıdıklarını gözleriyle görüp saptamışlar.
Bütün dünyanın başlıca sorunu olan doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşta çocuk ölümlerinin Küba’da hemen hemen sıfırlanışını; ortalama ömrün ABD’yle yarışırcasına 76’nın üzerine çıkışını; işsizlik diye bir kavramın bulunmayışını sevinçle, övgüyle yineliyorlar kitaplarında; ve hele 89’da Berlin Duvarı’nın, 91’de de SSCB’nin yıkılmasından sonra dışsatımın %85’ini bir gecede yitiren Fidel’in, BM’de, hani şu uygar (?) geçinen bütün ulusların temsilcilerinin karşısında, tam 4 saat konuşarak “bugün ABD’nin Küba’ya ve halkına uyguladığı, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bütün Kübalıları toptan yok etmeyi amaçlayan bu ambargo aslında tam bir SESSİZ ATOM BOMBASI’dır dediği zor dönemde topraklarını Devrim’den önceki yıllardaki gibi karasabanla sürmek zorunda kalışlarını; yakıt ve taşıt yokluğundan kamyonlara ya da derme çatma otobüslere sözün gerçek anlamında balık istifi gibi doluşup bir yerden öbürüne gidişlerini görmemiş olsalar bile, evlerinde yaşadıkları Kübalılardan dinlemişlerdir sanırım.
Onlar ilk gezilerini ancak 2003’ün Eylül’ünde yapabilmişler; oysa o yıl, 91’de başlayan insanlık-akıldışı direnmenin meyvesini verdiği; dolayısıyla Fidel’in ünlü Devrim Alanı’nda, 1 Mayıs kutlamaları sarısında, her zamanki gibi gözünün önünde toplanmış bir iki milyonluk kabalığa övünçle, sevinçle şunu haykırdı yıldı: “Düşüncelerin, dünyanın en gelişmiş, en karmaşık silahlarından çok daha etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürmektedir. Öyleyse, Kesin Utkuya Dek Hep İleri!”
Bu dediği o kadar doğru ki, şu anda, 81 yaşında, yüzlerce öldürme girişiminden kurtulmuş, ama halkının, giderek dünya halklarının esenliği sağlığı mutluluğu uğrunda geçirdiği uygusuz gecelerin, sayısız gerilimin kaçınılmaz sonucu hastalığının yarattığı bedensel emeklilik döneminde düşünsel etkinliği bir an kesilmedi; tahıldan araba yakıtı yapmaktan bütün dünyayı bekleyen açlık, savaş, kıyım tehlikelerine değinen uyarıcı yazıları birbiri ardından boygösteriyor ABD’ye ve bütün öbür karartıcı anamalcı haber kaynaklarına inat kurdukları Latin Amerika Basın sitesinde.
Yaşama umudunuzu tazelemek, düşüncelerin her şeye karşın bütün silahları yeneceğine duyduğunuz inancı pekiştirmek istiyorsanız, hemen alın Beyaz Vizyon yayınlarının bastığı Sarı Sıcak Bir Pencere’yi!
Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008
14 Mayıs 2008 Çarşamba
“KÜÇÜK ARI KOVANI”
Kübalı küçük arıları bize, José Marti Küba Dostluk Derneği’de, Ulvi İçil tanıtmıştı; Esra Karaköse ile birlikte hazırlayıp çevirdikleri Küba Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası, La Colmenita adlı kitabını armağan ederek. Katıbı Yazılım Yayınevi basmış,
Kitabı karıştırınca gördüm ki, daha başka birçok şey gibi, Kübalı çocukları binlerce yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı öğütümden kurtarmak üzere tiyatro sanatından yararlanmayı düşünen, bunun için ilk oyunları yazan Küba’nın büyük önderi, ozanı, düşünürü, savaşçı José Marti imiş.
Sonra Sevil, Nilgün, ben, soylu, onurlu Küba halkının 6.5 milyarlık anamalcı, yarı-anamalcı dünya karşısında 50 yıldır toplumcu, dayanışmacı, eşitlikçi toplumsal düzeni yaşatmaya, ayakta tutmaya çalışma denemesini üçüncü kez tatmak, içimize sindirmek üzere Havana’ya uçtuk 21-29 Nisan tarihleri arasında. Gerek kılavuzumuz Suzet Baycu’nun, gerek Küba’da önümüze düşen Aristides Perez Perez’in açıklamaları eşliğinde, bu kez gezmediğimiz yerleri gezdik, bilmediğimiz ayrıntıları öğrendik.
Aristides’in söyledikleri arasında şu çok önemliydi:durmadan bize anamalcı dünyanın saldırısı karşısında çökecek, dağılacak, toplumcu düzenden vazgeçecek misiniz diye soruluyor; oysa 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir gecede, dış satımın %85’ini yitirmiş; yaşayabilmek için ister istemez anamalcı para babalarına seslenmek zorunda kalmıştık; ancak, onlardan parasal yatırım yardımı alırken, düzenimizden, ülkümüzden, aktöremizden en küçük bir ödün vermedik; bundan sonra da vermeyeceğiz. Örneğin ben Devrim’den sonra doğdu, kuruluş yıllarını görmedim elbet; ama Devrim’i ve öyküsünü okulumda öğrendim, bütün varlığımla benimsedim, şimdi ben de kendi çocuklarıma bunu olduğu gibi aktaracağım.
Uyanık masal gibi yaşadığımız bir haftadan sonra, döndük. Dönüşümüzde, gerçekten sıra dışı bir armağan bekliyordu bizi: Küçük Arı Kovanı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak yurdumuza gelmişti; 27 Nisan’da Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumuş, 29 Nisan’da Andersen’den Masalları , 30’undaysa Kül Kedisi’ni ikişer kez oynamışlar. 3 Mayıs Cumartesi günü sevgili Ferhan Şensoy’un Ses Tiyatrosu’nda, yine Kül Kedisi ile Andersen’den Masalları sunacaklardı; biz ancak ikinci oyuna yetiştik. Keşke orada olsaydınız da, kızlı oğlanlı bu güzel çocukların sözün gerçek anlamında sıra dışı gösterisini izleseydiniz bizimle birlikte! Bizim Köy Enstitüleri’ndeki anlayışla iğdiş edilmedin, doğal yeteneklerini geliştirmeye bırakılan bu olağanüstü varlıkların nasıl kişilikli, yaratıcı, sevinçli olduklarını gözlerinizle görebilseydiniz! Çünkü Anadolu topraklarında doğmuş bizler,1938 Nisan’ından beri içine kapatıldığımız Amerikan zindanında, memelinin evrenin bağışladığı dirimsel gücü doya doya kullanmayı çoktannnn unuttuk.
Ertesi gün, bu kez Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’de yeniden kucakladık güzelim Küçük Arıları; yetiştiğimiz ilk etkinlikleri, nasıl yetişip çalıştıklarını gösteren eğitim çalışmasıydı. Sıra dışı yönetmen-eğitmenleri Carlos Alberto Crameta Malberti’nin yönetiminde, oynayacakları alanı, üzerinde durdukları toprağı, kendi bedenlerini, öbür oyuncu arkadaşlarını beş duyularıyla tanıyıp bellemeyi canlı olarak gösterdiler bize; sözün gerçek anlamında bir yaşama şöleniydi.
Sonra, en tepedeki salona çıktık; burada Türkiye çağrılınca hepimize vermek üzere tasarladıkları, ve yalnızca bir hafta çalışmaya fırsat bulabildikleri Nâzım Hikmet şiirlerinden seçmeleri okudular, daha doğrusu canlandırdılar. O kadar ki, içlerinden biri, dilini anlayamasak da, alabildiğine duyarak, inançla bu şiirlerden birini okurken, oyuncu kızlardan biri, gözümüzün önünde, hiç çekinmeden, saklamaya çalışmadan, şıpır şıpır gözyaşı döktü.
Onları izlerken, dinlerken, dopdolu bağrıma basarken, ben de ağlıyordum: ama benimki, yalnız Nâzım’ın duyarlı dizelerine değildi, kendime, kendimize, bütün insanlığaydı: önce ataerkil zorbalık, ardından anamalcı kıyıcılık altında, hepimizin yaşamı boşa gitmişti, gidiyordu. Oysa, sevgili Atamızın ışığıyla açılmış Köy Enstitüleri yaşasaydı; onlardaki eğitim-üretim bütün topluma yayılsaydı, şimdi tıpkı Küba halkı gibi, sözün gerçek anlamında soylu, onurlu, bağımsız, yaşama sevinci dolu varlıklar olacaktık!
Son olarak, bu unutulmaz Küçük Arılar’la birlikte, daha önce Film Şenliği’nde gördüğümüz Viva Cuba filmini izledik; Carlos Alberto’nun eşi, ses aygıtları uzmanı Janet Rodriguez del Sol ile daha ana karnında yeteneklerini doya doya yaşamasına olanak yaratılmış kızları Maria Carla Gremata Rodriguez hemen yanıma oturdular: ve inanılmaz, Maria’nun minicik parmakları avucumda.
Bize bu paha biçilmez armağanı hazırlayan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne, Küba Dostluk Derneği’ne, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne ve o sihirli Küçük Arıları evlerinde kucaklayanlara yürekten binlerce teşekkür!
Kitabı karıştırınca gördüm ki, daha başka birçok şey gibi, Kübalı çocukları binlerce yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı öğütümden kurtarmak üzere tiyatro sanatından yararlanmayı düşünen, bunun için ilk oyunları yazan Küba’nın büyük önderi, ozanı, düşünürü, savaşçı José Marti imiş.
Sonra Sevil, Nilgün, ben, soylu, onurlu Küba halkının 6.5 milyarlık anamalcı, yarı-anamalcı dünya karşısında 50 yıldır toplumcu, dayanışmacı, eşitlikçi toplumsal düzeni yaşatmaya, ayakta tutmaya çalışma denemesini üçüncü kez tatmak, içimize sindirmek üzere Havana’ya uçtuk 21-29 Nisan tarihleri arasında. Gerek kılavuzumuz Suzet Baycu’nun, gerek Küba’da önümüze düşen Aristides Perez Perez’in açıklamaları eşliğinde, bu kez gezmediğimiz yerleri gezdik, bilmediğimiz ayrıntıları öğrendik.
Aristides’in söyledikleri arasında şu çok önemliydi:durmadan bize anamalcı dünyanın saldırısı karşısında çökecek, dağılacak, toplumcu düzenden vazgeçecek misiniz diye soruluyor; oysa 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir gecede, dış satımın %85’ini yitirmiş; yaşayabilmek için ister istemez anamalcı para babalarına seslenmek zorunda kalmıştık; ancak, onlardan parasal yatırım yardımı alırken, düzenimizden, ülkümüzden, aktöremizden en küçük bir ödün vermedik; bundan sonra da vermeyeceğiz. Örneğin ben Devrim’den sonra doğdu, kuruluş yıllarını görmedim elbet; ama Devrim’i ve öyküsünü okulumda öğrendim, bütün varlığımla benimsedim, şimdi ben de kendi çocuklarıma bunu olduğu gibi aktaracağım.
Uyanık masal gibi yaşadığımız bir haftadan sonra, döndük. Dönüşümüzde, gerçekten sıra dışı bir armağan bekliyordu bizi: Küçük Arı Kovanı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak yurdumuza gelmişti; 27 Nisan’da Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumuş, 29 Nisan’da Andersen’den Masalları , 30’undaysa Kül Kedisi’ni ikişer kez oynamışlar. 3 Mayıs Cumartesi günü sevgili Ferhan Şensoy’un Ses Tiyatrosu’nda, yine Kül Kedisi ile Andersen’den Masalları sunacaklardı; biz ancak ikinci oyuna yetiştik. Keşke orada olsaydınız da, kızlı oğlanlı bu güzel çocukların sözün gerçek anlamında sıra dışı gösterisini izleseydiniz bizimle birlikte! Bizim Köy Enstitüleri’ndeki anlayışla iğdiş edilmedin, doğal yeteneklerini geliştirmeye bırakılan bu olağanüstü varlıkların nasıl kişilikli, yaratıcı, sevinçli olduklarını gözlerinizle görebilseydiniz! Çünkü Anadolu topraklarında doğmuş bizler,1938 Nisan’ından beri içine kapatıldığımız Amerikan zindanında, memelinin evrenin bağışladığı dirimsel gücü doya doya kullanmayı çoktannnn unuttuk.
Ertesi gün, bu kez Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’de yeniden kucakladık güzelim Küçük Arıları; yetiştiğimiz ilk etkinlikleri, nasıl yetişip çalıştıklarını gösteren eğitim çalışmasıydı. Sıra dışı yönetmen-eğitmenleri Carlos Alberto Crameta Malberti’nin yönetiminde, oynayacakları alanı, üzerinde durdukları toprağı, kendi bedenlerini, öbür oyuncu arkadaşlarını beş duyularıyla tanıyıp bellemeyi canlı olarak gösterdiler bize; sözün gerçek anlamında bir yaşama şöleniydi.
Sonra, en tepedeki salona çıktık; burada Türkiye çağrılınca hepimize vermek üzere tasarladıkları, ve yalnızca bir hafta çalışmaya fırsat bulabildikleri Nâzım Hikmet şiirlerinden seçmeleri okudular, daha doğrusu canlandırdılar. O kadar ki, içlerinden biri, dilini anlayamasak da, alabildiğine duyarak, inançla bu şiirlerden birini okurken, oyuncu kızlardan biri, gözümüzün önünde, hiç çekinmeden, saklamaya çalışmadan, şıpır şıpır gözyaşı döktü.
Onları izlerken, dinlerken, dopdolu bağrıma basarken, ben de ağlıyordum: ama benimki, yalnız Nâzım’ın duyarlı dizelerine değildi, kendime, kendimize, bütün insanlığaydı: önce ataerkil zorbalık, ardından anamalcı kıyıcılık altında, hepimizin yaşamı boşa gitmişti, gidiyordu. Oysa, sevgili Atamızın ışığıyla açılmış Köy Enstitüleri yaşasaydı; onlardaki eğitim-üretim bütün topluma yayılsaydı, şimdi tıpkı Küba halkı gibi, sözün gerçek anlamında soylu, onurlu, bağımsız, yaşama sevinci dolu varlıklar olacaktık!
Son olarak, bu unutulmaz Küçük Arılar’la birlikte, daha önce Film Şenliği’nde gördüğümüz Viva Cuba filmini izledik; Carlos Alberto’nun eşi, ses aygıtları uzmanı Janet Rodriguez del Sol ile daha ana karnında yeteneklerini doya doya yaşamasına olanak yaratılmış kızları Maria Carla Gremata Rodriguez hemen yanıma oturdular: ve inanılmaz, Maria’nun minicik parmakları avucumda.
Bize bu paha biçilmez armağanı hazırlayan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne, Küba Dostluk Derneği’ne, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne ve o sihirli Küçük Arıları evlerinde kucaklayanlara yürekten binlerce teşekkür!
30 Nisan 2008 Çarşamba
“BU ÖZGÜR BİR DÜNYADIR”
Bu, İstanbul Film Şenliği’de seçtiğimiz üç filmden birinin adı; Ken Loach çekmiş; Loach, günümüz dünyasında insanı gerçekten şaşırtmayı sürdüren ender bir avuç insandan biri: küçük Küba’nın dışında hemen bütün dünya anamalcı zorbalığa teslim olmuş, çıldırmış, o bu ortamda hâlâ dürüst, tutarlı, sorumlu. Olacak şey mi?
Film Polonya’da başlıyor, Ange diye çağrılan Angela, oraya yeni köle pazarına gelmiş, her uğraştan her yaştan eski emekçi yeni köleler arasından, üstelik avuç dolusu haracını vererek İngiltere’ye hanımların beylerin ayak işlerini yapmaya gönderilmek için çırpınan talihsizleri ayıklıyor.
Başka bir sahnede onu, kalabalık bir barda görüyoruz; seçilenler arasından şakacı bir oğlanla konuşurken, az ilerideki masada oturan hoyratlar sesleniyor, ister istemez gidiyor, hart diye poposu avuçlanıyor; çığlığı basıp avuçlayanın suratına içkiyi fırlatınca köle devşiriciliğinden oluveriyor.
Sonra Rose adlı arkadaşıyla kafa kaya verip kendisi köle pazarlayıcı olmaya girişiyor; o arada, 25 yaşında emekli olup elinde bira bardağı televizyonun karşısına çakılmış eşi hiç ilgilenmediğinden, biricik oğlu okulda uyumsuzluk yapmaya başlıyor, anasına yosma diyen başka bir oğlanın çenesini kırıyor; dolayısıyla oğluyla da ilgilenmesi gerek. 30 yıldır aynı işte çalışmakla suçladığı babasıyla anasının uyarılarını dinlemek şöyle dursun, sinirleniyor.
Köle pazarlama işini kuruyor; başında en azından belgesi pasaportu olanları bulup işverenlere götürüyor; ama işverenler de İMF’nin, Dünya Bankası’nın, serbest piyasanın sillesini çoktan yemiş; kimse zamanında ödeme yapmıyor; kabak bunların başına patlıyor. Rose yâni Gül uyanık, epey para biriktirmiş; keşke bunları ağlayıp sızlayan aç yuvasız işçilerimize biraz dağıtsaydık dese de, çoktan şeytanlaşmış meleğin, Ange’nin gözü çoktan kararmış: oğlunu da alıp rahat yaşama kaçmaya kalkışıyor, oyunun kaçınılmaz cilvesi, hem de kar maskesi takmış güvenlik güçlerince dövülüyor, parası alınıyor, dilsiz kalması karşılığında oğlu geri gönderiliyor.
O arada, en büyük köle pazarlayıcı gerçek bir mafya çetesinin pasaportsuz işçi getirtip sunduğunu, bu yasadışı iş yüzünden hapis ya da para cezası değil, yalnızca bir uyarı (?) aldığını öğreniyor; Rose’u razı edip kendisi de bu işe girişiyor. Ve anamalcı düzensizliğin kaçınılmaz kısırdöngüsü, dün iş bulmalarına aracılık ettiği İranlı ailenin güzelim kızlarının sığındığı derme çatma karavanları kendi kölelerini yerleştirmek üzere boşalttırmak üzere güvenlik güçlerine haber veriyor; bu, biraz daha insan kalmış Rose’un koptuğu an.
Sonra mı ne oluyor? Ange’yi, Ukrayna havaalanında görüyoruz, pasaportsuz köle toplamaya gelmiş! Sakın burada: “Aa, şu Ange’ye ve İngiltere’ye bak, nasıl da çürümüşler!”deme tuzağına düşmeyin, çünkü ÇÜRÜME KÜRESEL!
Ve çarpıcı rastlantı, sevgili Bânû Avar, TRT’de kanallar arasında koşturulan sıra dışı belgeseli Sınırlar Arasında’nın bu haftaki bölümü Gül Devriminin Ardından Tiflis’te, bir köprünün altındaki “amele pazarı’nı getiriyor gözümün önüne: beş yıl önce, Sovyetler Birliği içinde yer alan Gürcistan’ın daha çok Sovyet Savunma sanayisine donanım, yedek parça falan üreten fabrikalarında çalışan her yaştan insan orada, bütün dünyada son can alıcı simit olarak sarılınmış yapı işlerinde karın tokluğuna çalışabilmek için gün boyu, kimi zaman günlerce, karın yağmurun altında bekleşiyor.
Belgeselin bir sahnesinde, Amerikan büyükelçiliğinde, kafalarına kutsal mı kutsal küçük Yahudi takkelerini oturtmuş ABD Musevileri, danışmanlar, askerler, siyasetçiler, Gürcistan’a ve hedef ülke Rusya’yı çevreleyen bütün uluslara nasıl demokrasi ve özgürlük getireceklerini konuşuyorlar. Aslında yol da çoktan belli: bütün dünyadaki eski diktatörlerin, silah ve uyuşturucu üretici ve satıcılarının, büyük banka sahiplerinin, kralların kraliçelerin Atlas Okyanusu’nun bir köşesindeki eski Hollanda sömürgesi küçücük adadaki bir hesapta toplanmış paralarını yönetip yeryüzündeki tüm kirli işlerin çevrilmesinde, ulusal çıkarları gözetmeye kalkan yönetimlerin düşürülüp yerine koşulsuz Amerikan, Batı, anamalcılık uşaklarını getirmekle görevli Soros Efendi saçıveriyor dolarları, iş tamam!
Ken Loach’un bu gülle filmini korkarım kimse alıp sinemalarda göstermez; o zaman siz de dvd’sini bulup izleyin lütfen, hepimizi doğruca cehenneme götüren şu bencil, kör tüketim harakirisinden kurtulmaya yardım etmek istiyorsanız!
bertanonaran@hotmail.com
30 Nisan 2008,Cumhuriyet
Film Polonya’da başlıyor, Ange diye çağrılan Angela, oraya yeni köle pazarına gelmiş, her uğraştan her yaştan eski emekçi yeni köleler arasından, üstelik avuç dolusu haracını vererek İngiltere’ye hanımların beylerin ayak işlerini yapmaya gönderilmek için çırpınan talihsizleri ayıklıyor.
Başka bir sahnede onu, kalabalık bir barda görüyoruz; seçilenler arasından şakacı bir oğlanla konuşurken, az ilerideki masada oturan hoyratlar sesleniyor, ister istemez gidiyor, hart diye poposu avuçlanıyor; çığlığı basıp avuçlayanın suratına içkiyi fırlatınca köle devşiriciliğinden oluveriyor.
Sonra Rose adlı arkadaşıyla kafa kaya verip kendisi köle pazarlayıcı olmaya girişiyor; o arada, 25 yaşında emekli olup elinde bira bardağı televizyonun karşısına çakılmış eşi hiç ilgilenmediğinden, biricik oğlu okulda uyumsuzluk yapmaya başlıyor, anasına yosma diyen başka bir oğlanın çenesini kırıyor; dolayısıyla oğluyla da ilgilenmesi gerek. 30 yıldır aynı işte çalışmakla suçladığı babasıyla anasının uyarılarını dinlemek şöyle dursun, sinirleniyor.
Köle pazarlama işini kuruyor; başında en azından belgesi pasaportu olanları bulup işverenlere götürüyor; ama işverenler de İMF’nin, Dünya Bankası’nın, serbest piyasanın sillesini çoktan yemiş; kimse zamanında ödeme yapmıyor; kabak bunların başına patlıyor. Rose yâni Gül uyanık, epey para biriktirmiş; keşke bunları ağlayıp sızlayan aç yuvasız işçilerimize biraz dağıtsaydık dese de, çoktan şeytanlaşmış meleğin, Ange’nin gözü çoktan kararmış: oğlunu da alıp rahat yaşama kaçmaya kalkışıyor, oyunun kaçınılmaz cilvesi, hem de kar maskesi takmış güvenlik güçlerince dövülüyor, parası alınıyor, dilsiz kalması karşılığında oğlu geri gönderiliyor.
O arada, en büyük köle pazarlayıcı gerçek bir mafya çetesinin pasaportsuz işçi getirtip sunduğunu, bu yasadışı iş yüzünden hapis ya da para cezası değil, yalnızca bir uyarı (?) aldığını öğreniyor; Rose’u razı edip kendisi de bu işe girişiyor. Ve anamalcı düzensizliğin kaçınılmaz kısırdöngüsü, dün iş bulmalarına aracılık ettiği İranlı ailenin güzelim kızlarının sığındığı derme çatma karavanları kendi kölelerini yerleştirmek üzere boşalttırmak üzere güvenlik güçlerine haber veriyor; bu, biraz daha insan kalmış Rose’un koptuğu an.
Sonra mı ne oluyor? Ange’yi, Ukrayna havaalanında görüyoruz, pasaportsuz köle toplamaya gelmiş! Sakın burada: “Aa, şu Ange’ye ve İngiltere’ye bak, nasıl da çürümüşler!”deme tuzağına düşmeyin, çünkü ÇÜRÜME KÜRESEL!
Ve çarpıcı rastlantı, sevgili Bânû Avar, TRT’de kanallar arasında koşturulan sıra dışı belgeseli Sınırlar Arasında’nın bu haftaki bölümü Gül Devriminin Ardından Tiflis’te, bir köprünün altındaki “amele pazarı’nı getiriyor gözümün önüne: beş yıl önce, Sovyetler Birliği içinde yer alan Gürcistan’ın daha çok Sovyet Savunma sanayisine donanım, yedek parça falan üreten fabrikalarında çalışan her yaştan insan orada, bütün dünyada son can alıcı simit olarak sarılınmış yapı işlerinde karın tokluğuna çalışabilmek için gün boyu, kimi zaman günlerce, karın yağmurun altında bekleşiyor.
Belgeselin bir sahnesinde, Amerikan büyükelçiliğinde, kafalarına kutsal mı kutsal küçük Yahudi takkelerini oturtmuş ABD Musevileri, danışmanlar, askerler, siyasetçiler, Gürcistan’a ve hedef ülke Rusya’yı çevreleyen bütün uluslara nasıl demokrasi ve özgürlük getireceklerini konuşuyorlar. Aslında yol da çoktan belli: bütün dünyadaki eski diktatörlerin, silah ve uyuşturucu üretici ve satıcılarının, büyük banka sahiplerinin, kralların kraliçelerin Atlas Okyanusu’nun bir köşesindeki eski Hollanda sömürgesi küçücük adadaki bir hesapta toplanmış paralarını yönetip yeryüzündeki tüm kirli işlerin çevrilmesinde, ulusal çıkarları gözetmeye kalkan yönetimlerin düşürülüp yerine koşulsuz Amerikan, Batı, anamalcılık uşaklarını getirmekle görevli Soros Efendi saçıveriyor dolarları, iş tamam!
Ken Loach’un bu gülle filmini korkarım kimse alıp sinemalarda göstermez; o zaman siz de dvd’sini bulup izleyin lütfen, hepimizi doğruca cehenneme götüren şu bencil, kör tüketim harakirisinden kurtulmaya yardım etmek istiyorsanız!
bertanonaran@hotmail.com
30 Nisan 2008,Cumhuriyet
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
