İspanyolca bilenler anlıyor, Fidel’in soyadı Luz ( Işık) değil, ama 50 yıldır o ve güzelim halkı insanlık için gerçek bir ışık, okyanus ortasında yanıp sönen bir deniz feneri.
İnsan kardeşlerine en gerçek, en yararlı öğüdü, adında ermiş bulunan bir yazar. Exupéry vermişti: “özlediğin insanı önce kendinde oluşturmaya başla!”
Fidel ( bu da bağlı, sadık,sözünün eri demek), sonradan kendisine, halkına, giderek bütün Güney Amerika’ya baş kılavuzlardan biri yapacağı;” Sakın unutmayın, dünyanın bütün şanı ve şerefi bir mısır tanesini zor doldurur” diyen José Marti gibi, İspanyol asıllı, başka bir deyişle sömürgeci bir ulusun türevi. Ama burada sevgili Mustafa Kemâl’in büyüklüğü bir kez daha kanıtlanıyor: kökenin, doğduğu ulus, aile o kadar belirleyici değil yazgında; kalıtımla getirdiğin yeteneklere eğitimin bilincini eklersen, ilk adımda anlık sömürücü kazancının ne kadar geçici olduğunu görürsün; önemli olanın şu mavi gezegenin evrenin armağan ettiği dengeleriyle olabildiğince uzun süre böyle kalmasını sağlamak olduğunu anlarsın; o zaman ezenlerden sömürenlerden sıyrılıp ezilenlerin, emekçilerin, dünyayı koruyanların yanına geçer, bu uğurda canını da verirsin. Ve bu aşamada: NUMUTLU TÜRKÜM/KÜBALIYIM DİYENE, sancağın olur.
Bu aşama diyorum, çünkü burada da kalamazsın, bir sonraki bilinç evresine de ulaşman gerekir: sonsuz dirimsel enerji okyanusunda varlıklar kabaca ikiye ayrılmış; canlılar cansızlar. Sen canlıların bir üyesisin; dolayısıyla, ırk, ulus, oymak hiç önemli değildir; canlılardan yola çıkarak aslında başka bir tartım ve biçimde canlı olan cansızları da içine alan genel korumanın gönüllü neferi olmalısın; çünkü evrenin sonsuz yaşamı içinde sınırlı kalan varlığın bu neferliğe bağlıdır.
Fidel ve güzelim halkı, 500 yıllık sömürüden talandan sonra, bunu kusursuz görmüş ve seçimini yapmış; örneğin Sovyetler Birliği’nin uygulamaya çalıştığı, Batı ile, özellikle ABD ile yarışı temel alan devlet anamalcılığı’nı hiç sokmamış yurduna; hiçbir ülkeyi zorla toplumcu yapmaya kalkmamış. Onun yerine, gerektiğinde örneğin Angola’ya, daha başka yerlere bağımsızlık savaşında yardımcı olmak üzere, Amerikan askerleri gibi paralı değil, gönüllü birlikler göndenmiş; ama asıl önemlisi, insan kardeşlerini karanlıktan, hastalıktan kurtarmak üzere öğretmen, hekim birlikleri göndermiş, göndermeyi sürdürüyor dünyanın dört bir yanına. Estela Bravo’nun Fidel’ini ya da Rebeca Chavez’in Fidel’li Anlar’ını görebilmişseniz, dünyanın bütün ülkelerinde halkların onu nasıl coşkuyla alkışlayıp bağırlarına bastıklarına tanık olmuşsunuzdur.
Biliyorsunuz, ataerkil zorbalığın uzantısı anamalcı düzensizliğin temeli öncelikle kadınlarla çocukların köleliğidir; sevgili Fidel, 20 Yüzyılın en büyük düşünürlerinden Wilhelm Reich’ı okudu mu bilmem, ama uyguladığı tam onun istediğidir: önce kadını, anayı eldeki bütün olanaklarla güvence, güvenlik altına almış; sonra çocukları. Kendi deyişiyle, 1959’dan beri, hem dinsel hem siyasal masallardan arıtılmış bilimsel eğitimle 4 sağlam kuşak yetiştirmiş, yetiştirmeyi sürdürüyor. İkide bir soruyorlardı, “Peki, ya Fidel’den sonra?”; geçen iki yıl, %99’u anamalcılığın pençesinde inleyen dünyaya karşın, o 12 milyon insan taş gibi, çelik gibi yerinde. Üstelik ABD’nin oyunu bozuldu, ters tepki, Güney Amerika ülkeleri 30 yıl yüzüne bile bakmadıkları Küba’nın ardından insanca, adaletli düzene geçme savaşındalar, başta yiğit Hugo Chavez. Keşke Rusya ile Çin bu evrime dolu dolu katılıyor olsaydılar, insanlara boşu boşuna zaman, kan yitirtiyorlar.
Ama Fidel, “kadınların okutmayan ulus, erkeklerini düşünsel-duygusal yalnızlık cezasına çarptırır” diyen Atamız gibi, toplumun temel direği kadının önüne açmış; o kadar ki, bugün üniversite sınavlarında kızların önlenemez başarısını dizginlemek. Kızları %60’lı sınırlandırmak zorunda kalmışlar; bırakılsa, hepsini kazanacaklar.
Nitekim, bakanların dışında herkesin gönüllü çalıştığı Ulusal Meclis’te kadın temsilci oranı % 46.
Ve en can alıcı nokta, Küba’da, yokluk yoksunluk içinde, kesin ve tam eşitlik var, hem de güvenlik gücü zorlamasıyla değil, gönüllü: Fidel, karşılanan temel gereksinmelerin dışında, ayda 30 dolar harçlık alıyor, emekli bir hekim de 15.
Küba Anayası’sının Türkçe basımın tanıtmaya gelen Küba Büyükelçisi sevgili Ernesto Gomez Abascal, “Küba’da, askerler de içinde, kimseye AYRICALIK tanınmaz”, dedi geçen gün. Ardından ekledi: “ Ben burada elçiyim, yurdum savaşa girerse, albayım.”
Sevgili insan kardeşlerim, sömürgeci yalanlarına kanıp böyle tavşan gibi üreyemez; çılgınca dünyanızı ve kendinizi tüketemezsiniz; tek yol, Küba halkı gibi tutumlu, sorumlu, sevgi dolu, sevinçli yaşamaya geçmenizdir; yoksa arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yeryüzünde!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 27 Şubat 2008
27 Şubat 2008 Çarşamba
13 Şubat 2008 Çarşamba
OSMAN PAMUKOĞLU
Türk okurlarıyla izleyicilerinin çoğu gibi, Sevil’le ben de Osman Pamukoğlu’nu ilk kitabı Unutulanların Dışında Yeni Bir Şey Yok. ile tanıdık Okuduk, sarsıldık, dostlarımıza aktardık Ardından bu kitapla ilgili olarak Ceviz Kabuğu’nu merakla izledik. Sonra zaman ve olaylar geçti üstümüzden. Derken Skytürk’te Serdar Akinan sıradışı bir iş başardı, Osman Pamukoğlu’nun Hakkâri Dağ ve Komanda Tugayı Komutanı iken giriştiği harekâtları anlatan “Kan Uykusu”nu çekip yayınladı. Bu program, kitaplarının yarattığı etkiyi iyice arttırdı elbet.
Ardından, ender de olsa kimi kanallarda söyleşileri yayınlanmaya başladı; gerçi bu söyleşilerde Sayın Pamukoğlu ile konuşanların çoğu, konuğun ve konunun önemini unutup kendilerini öne çıkarma hastalığından arınamasa da, konuşulanlar son derece çarpıcı ve önemliydi kuşkusuz.
Osman Pamukoğlu, daha ilk kitabının önsözünde: “Bugüne kadar tüm savaşlarda sadece ve sadece anneler kaybetmiştir. Başka hiç kimseye bir şey olmamıştır. Hiçbir sonuç, annenin mezara kadar devam edecek olan yüreğindeki ateşe derman olamaz. Acı çekmeyen ve çekenlerden haberi olmayan acıları dindirmenin yollarını aramaz, arasa da doğru şeklini bulamaz” diyordu.
Bu doğru saptamanın nedeni ne olabilir dersiniz? Neden savaşıyor insan denen memeli? Neden türdeşlerinin milyonlarcasını gözünü kırpmadan öldürebiliyor? Bunu da bir bilge Fransız çok yalın biçimde açıklamış:
“İnsanoğlunun bütün dillerde kullandığı iki temel edimden SAHİP OLMAK aslında yalnız bileşik zaman oluşturmaya yarar, çünkü canınız da içinde, hiçbir şeye SAHİP OLAMAZSINIZ; canlı varlık olarak size kalan VAROLMAK, YAŞAMAKTIR!”
Yumuşacık anaerkil düzenden ataerkil düzene geçeli, hele insanlar arasındaki eşitsizliği doruğa çıkaracak anamalcı düzensizliği yürürlüğe koyalı beri, insan adındaki memeli eşine sarılacak, yerine bırakacağı mutlu yavrular yetiştirecek, şu güzelim mavi gezegenin canlı cansız bütün varlıklarla birlikte tadını çıkaracak yerde, SAHİP=EGEMEN OLMA saplantısına kapıldı, bütün çılgınlık ve hızıyla sürüyor bu salgın.
Osman Pamukoğlu, bu amansız hastalığın uzantısı olarak, en az 500 yıldır tüm dünyanın başına bela kesilen, Anadolu’ya özellikle göz diken; daha başka insanların yanında, iki değerli araştırmacımızın, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın belgeleriyle kanıtladıkları olguyu, yeryüzünde yazı ve uygarlığın kökeninde Türklerin bulunduğunu unutup, unutturmaya çalışan Avrupalı ve Amerikalı sömürgeci saldırganların son 25 yıldır bağrımıza sapladıkları PKK hançerini bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seren bir büyük yurtsever ve aydın.
30-40 000 Türk’ün, bilmem ne kadar Kürt’ün ölümüne neden olan ve yıllardır süren bu kirli savaşın nasıl sona erdirileceğini çok iyi biliyor; kuraldışı savaşın Mustafa Kemâl, Mao, Fidel Castro tarafından ustaca uygulanışını yakından tanıyor, dolayısıyla çözüm için öyle 300-500 000’lik değil, en çok 20 000 kişilik iyi eğitilmiş, kalıcı olarak bu savaşı yürütecek güce gereksinme olduğunu belirtiyor .
İliğimizi kemiğimizi emen, oluk oluk kan ve para akıtan bu savaşın son aşamasında, biliyorsunuz, sözümona üçlü çözüm evresindeyiz: ABD, Barzani-Talabani yönetimi ve Türkiye PKK’nın işini bitirecekler.
Osman Pamukloğlu, ülke koşullarını, bölgeyi, savaşın tüm ayrıntılarını açıkça görüp değerlendiren tutarlı, sorumlu bir yurtsever olarak şunu vurguluyor, : “PKK’nın barındığı dağlar, çok sıradışı bir oluşuma sahip; mağaralar, geçitler, vadiler öyle bir yapı oluşturmuş ki, böylesi dünyada en çok 10 yerde varsa, birisi burası. Dolayısıyla, bu bölgede mağaraların dışında bir bina, kamp, ev, baraka, depo yok; siz ABD’den milyonlarca dolara aldığınız bombalarla ancak dağları, taşları döversiniz. O yüzden, kendi halkınızı kandıran bu gösterişten vazgeçin, gerekeni yapıp işi bitirin.
Ama bu da öyle göz açıp kapayıncaya dek olmaz, olamaz; çünkü o mağaralara ve çevredeki vadilere 50 000 kişilik orduyla girseniz, içlerinde saklanan 5 000 PKK’lının ancak 2 500’ünü bulup yok edebilirsiniz.”
Aslında biliyorsunuz akıl için yol bir’dir; nitekim, geçende Kanaltürk’te bu kez bir sivil, bir tutumbilim(iktisat) uzmanı, Selim Somçağ sordu can alıcı ya da verici soruyu:
“Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, sömürgeci Batı’nın bu amansız acımasız saldırısı karşısında , yurdumuzu ve Cumhuriyetimizi savunması gereken ulusal güçlerin, özellikle de TSK’nin suskunluğu güç toplamayı amaçlayan bir bekleyiş mi, yoksa tam bir teslim oluş mu?”
Osman Pamukoğlu bu yazgısal soruya yanıt arayıp , çok değerli önerilerde bulunan gerçek yurt-insanseverlerden biri ; hemen edinin ve okuyun tüm kitaplarını.
Cumhuriyet, 13 Şubat 2008.
Ardından, ender de olsa kimi kanallarda söyleşileri yayınlanmaya başladı; gerçi bu söyleşilerde Sayın Pamukoğlu ile konuşanların çoğu, konuğun ve konunun önemini unutup kendilerini öne çıkarma hastalığından arınamasa da, konuşulanlar son derece çarpıcı ve önemliydi kuşkusuz.
Osman Pamukoğlu, daha ilk kitabının önsözünde: “Bugüne kadar tüm savaşlarda sadece ve sadece anneler kaybetmiştir. Başka hiç kimseye bir şey olmamıştır. Hiçbir sonuç, annenin mezara kadar devam edecek olan yüreğindeki ateşe derman olamaz. Acı çekmeyen ve çekenlerden haberi olmayan acıları dindirmenin yollarını aramaz, arasa da doğru şeklini bulamaz” diyordu.
Bu doğru saptamanın nedeni ne olabilir dersiniz? Neden savaşıyor insan denen memeli? Neden türdeşlerinin milyonlarcasını gözünü kırpmadan öldürebiliyor? Bunu da bir bilge Fransız çok yalın biçimde açıklamış:
“İnsanoğlunun bütün dillerde kullandığı iki temel edimden SAHİP OLMAK aslında yalnız bileşik zaman oluşturmaya yarar, çünkü canınız da içinde, hiçbir şeye SAHİP OLAMAZSINIZ; canlı varlık olarak size kalan VAROLMAK, YAŞAMAKTIR!”
Yumuşacık anaerkil düzenden ataerkil düzene geçeli, hele insanlar arasındaki eşitsizliği doruğa çıkaracak anamalcı düzensizliği yürürlüğe koyalı beri, insan adındaki memeli eşine sarılacak, yerine bırakacağı mutlu yavrular yetiştirecek, şu güzelim mavi gezegenin canlı cansız bütün varlıklarla birlikte tadını çıkaracak yerde, SAHİP=EGEMEN OLMA saplantısına kapıldı, bütün çılgınlık ve hızıyla sürüyor bu salgın.
Osman Pamukoğlu, bu amansız hastalığın uzantısı olarak, en az 500 yıldır tüm dünyanın başına bela kesilen, Anadolu’ya özellikle göz diken; daha başka insanların yanında, iki değerli araştırmacımızın, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın belgeleriyle kanıtladıkları olguyu, yeryüzünde yazı ve uygarlığın kökeninde Türklerin bulunduğunu unutup, unutturmaya çalışan Avrupalı ve Amerikalı sömürgeci saldırganların son 25 yıldır bağrımıza sapladıkları PKK hançerini bütün ayrıntılarıyla gözler önüne seren bir büyük yurtsever ve aydın.
30-40 000 Türk’ün, bilmem ne kadar Kürt’ün ölümüne neden olan ve yıllardır süren bu kirli savaşın nasıl sona erdirileceğini çok iyi biliyor; kuraldışı savaşın Mustafa Kemâl, Mao, Fidel Castro tarafından ustaca uygulanışını yakından tanıyor, dolayısıyla çözüm için öyle 300-500 000’lik değil, en çok 20 000 kişilik iyi eğitilmiş, kalıcı olarak bu savaşı yürütecek güce gereksinme olduğunu belirtiyor .
İliğimizi kemiğimizi emen, oluk oluk kan ve para akıtan bu savaşın son aşamasında, biliyorsunuz, sözümona üçlü çözüm evresindeyiz: ABD, Barzani-Talabani yönetimi ve Türkiye PKK’nın işini bitirecekler.
Osman Pamukloğlu, ülke koşullarını, bölgeyi, savaşın tüm ayrıntılarını açıkça görüp değerlendiren tutarlı, sorumlu bir yurtsever olarak şunu vurguluyor, : “PKK’nın barındığı dağlar, çok sıradışı bir oluşuma sahip; mağaralar, geçitler, vadiler öyle bir yapı oluşturmuş ki, böylesi dünyada en çok 10 yerde varsa, birisi burası. Dolayısıyla, bu bölgede mağaraların dışında bir bina, kamp, ev, baraka, depo yok; siz ABD’den milyonlarca dolara aldığınız bombalarla ancak dağları, taşları döversiniz. O yüzden, kendi halkınızı kandıran bu gösterişten vazgeçin, gerekeni yapıp işi bitirin.
Ama bu da öyle göz açıp kapayıncaya dek olmaz, olamaz; çünkü o mağaralara ve çevredeki vadilere 50 000 kişilik orduyla girseniz, içlerinde saklanan 5 000 PKK’lının ancak 2 500’ünü bulup yok edebilirsiniz.”
Aslında biliyorsunuz akıl için yol bir’dir; nitekim, geçende Kanaltürk’te bu kez bir sivil, bir tutumbilim(iktisat) uzmanı, Selim Somçağ sordu can alıcı ya da verici soruyu:
“Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, sömürgeci Batı’nın bu amansız acımasız saldırısı karşısında , yurdumuzu ve Cumhuriyetimizi savunması gereken ulusal güçlerin, özellikle de TSK’nin suskunluğu güç toplamayı amaçlayan bir bekleyiş mi, yoksa tam bir teslim oluş mu?”
Osman Pamukoğlu bu yazgısal soruya yanıt arayıp , çok değerli önerilerde bulunan gerçek yurt-insanseverlerden biri ; hemen edinin ve okuyun tüm kitaplarını.
Cumhuriyet, 13 Şubat 2008.
16 Ocak 2008 Çarşamba
SADETTİN ÇULAN
Goethe’nin şu sözünü sık anarım, yazılarımı okuyanlar bilir:
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini!”
Bu, başkalarından önce, benim için geçerlidir elbet; kanıt ortada: yıllardır sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın Doku Galerisi’ndeki sergileri Nilgün’le benim gibi erken gelen Ali Candaş’ın, İsmail Avcı’nın, karı koca Ali Demir’lerin yanında uzun boylu, sağlam yapılı, efendi mi efendi insanın adını nice sonra öğrenebildim: Sadettin Çulan. Oysa, hadi Ankara’dakilere gidemezdim elbet, ama Doku’nun İstanbul şubesinde taa 1998’e açmış ilk sergisini.
Sağolsun, Resimlerim adını verdiği kitabını göndermiş; hem resimlere baktım, hem yaşamöyküsünü okudum sevgili dostumun.
Benim gibi o da Rumeli çocuğu; anası babası Romanya’dan göçmüşler yurdumuza; 1919’da doğmuş, üçü kız ikisi erkek beş çocuğun en büyüğü olarak. Küçük yaşta belirmiş resim sevdası; ama orta hâlli çok çocuklu bir ailede yaşadığı için, babası, daha sağlam bir baltaya sap olsun diye besbelli, o dönemde Akademi’nin orta bölümü olsa da, liseyi bitirmesini istemiş; o da bitirmiş. Feyhaman Duran ile yardımcısı Ali Çelebi’nin işliğine girmiş, sağlam bir resim eğitimi almış. Kitaptaki karakalem resimlerinde bu açıkça görülüyor.
1945’te, Beyoğlu’nda Necati Başarır’la yürürlerken, önlerinde büyük usta İbrahim Çallı’yı görmüş, hızlanıp yetişmişler. Bir ara denk düşürüp:”Hocam, resimle karnımızı doyurabiliriz miyiz?” diye sormuşlar. Ustanın yanıtı çok açık, kısa:
“Vaçgeçin bu sevdadan! Resim satıp para kazanmak için, 60 yaşında mütekait Çallı İbraam olmanız gerekir!”
Nitekim, yaşamın akışı, sevgili Sadettin Çulan’ı askerlikten sonra, o dönemin köklü kuruluşlarından Şeker Fabrikaları’na sürüklemiş; Eskişehir’de iş bulabilmiş. Şeker Fabrikaları’nın eski genel müdürlerinden Kâzım Taşkent, Orta Anadolu Florası adında bir çalışma istemiş, Çulan onda görev almış. 1947-57 arasında Eskişehir’de, 57-63 arasında da Ankara’da çalışmış.
Eskişehir’deki yaşam o yıllarda epey dingin elbet, iş dışı hemen hiçbir etkinlik yok; Sadettin Bey¸ bu çoraklığı aşmak üzere, arkadaşı Aziz Tanrısever’le sanatsal etkinliklerin yürütüleceği bir yer açma önerisini fabrika yöneticisine götürmüş, o da onaylamış, Şeker Spor Kulübü’nün ekin kolu olarak açılmasını istemiş, bir dernek kurup işe koyulmuş, Eskişehir Konser ve Tiyatro Derneği’yle işbirliği yaparak, 1956 yılında, Mithak Fenmen, Belkıs Aran, Fethi Kopuz ve Enver Kakıcı’dan oluşan Dörtlü’yü, piyano yorumcusu Magdi Rufer’i, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı getirmişler.
Onlar yolu açınca, birkaç genç ressam günün birinde gelip bir sergi düzenlemek istediklerini duyurmuş; sevgili Çulan kendi salonlarını verme yetkisinden yoksun olduğundan, 150 liraya kentte başka bir yeri 15 günlüğüne kiralamışlar; ve Türk Ressamlar Derneği’ne başvurmuşlar; başında sevgili dostumuz Mahmut Cûda varmış bereket, herkese açık, yardımsever. Kendi yapıtlarının yanında, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nihat Akyanuk gibi ünlülerin resimlerinden oluşan sergiyi Semine Celâsun gözetiminde Eskişehir’e göndermişler; ve düşünün, o günün koşullarında bile, 10 resim satılmış!
Alçakgönüllü, çalışkan, direngen dostum, Ankara’da çalıştığı dönemde, kendisini görmeye gelen ve şu ünlü sözü: “Men sabere zafer” (sabreden, zafere ulaşır)’ı yansıtan süslü yazıyı alır Şefik Bursalı’dan. Şeker Fabrikaları’ndaki dönemi kapatır, o güne dek yaptığı yağlıboya ve karakalem resimlerle 5 Ekin 1974’te, Ankara Alman Kültür Derneği’nde ilk sergisini açar.
Daldığım uykudan uyanıp katıldığım son Doku sergisi, 20 Şubat-12 Mart 2003’teydi; sonra, uzun süre yok oldu sevgili dostum, meğer sağlığı bozulmuş. Sonra Resimlerim geldi postayla.
Kendi olanaklarıyla Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nda bastırdığı bu küçük bibloyu görebilirseniz, özü-sözü bir, tutarlı, sağlam bir kişiliğin yalansız dolansız güzellik arayışlarına ortak olursunuz.
Cumhuriyet, 16 Ocak 2008
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini!”
Bu, başkalarından önce, benim için geçerlidir elbet; kanıt ortada: yıllardır sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın Doku Galerisi’ndeki sergileri Nilgün’le benim gibi erken gelen Ali Candaş’ın, İsmail Avcı’nın, karı koca Ali Demir’lerin yanında uzun boylu, sağlam yapılı, efendi mi efendi insanın adını nice sonra öğrenebildim: Sadettin Çulan. Oysa, hadi Ankara’dakilere gidemezdim elbet, ama Doku’nun İstanbul şubesinde taa 1998’e açmış ilk sergisini.
Sağolsun, Resimlerim adını verdiği kitabını göndermiş; hem resimlere baktım, hem yaşamöyküsünü okudum sevgili dostumun.
Benim gibi o da Rumeli çocuğu; anası babası Romanya’dan göçmüşler yurdumuza; 1919’da doğmuş, üçü kız ikisi erkek beş çocuğun en büyüğü olarak. Küçük yaşta belirmiş resim sevdası; ama orta hâlli çok çocuklu bir ailede yaşadığı için, babası, daha sağlam bir baltaya sap olsun diye besbelli, o dönemde Akademi’nin orta bölümü olsa da, liseyi bitirmesini istemiş; o da bitirmiş. Feyhaman Duran ile yardımcısı Ali Çelebi’nin işliğine girmiş, sağlam bir resim eğitimi almış. Kitaptaki karakalem resimlerinde bu açıkça görülüyor.
1945’te, Beyoğlu’nda Necati Başarır’la yürürlerken, önlerinde büyük usta İbrahim Çallı’yı görmüş, hızlanıp yetişmişler. Bir ara denk düşürüp:”Hocam, resimle karnımızı doyurabiliriz miyiz?” diye sormuşlar. Ustanın yanıtı çok açık, kısa:
“Vaçgeçin bu sevdadan! Resim satıp para kazanmak için, 60 yaşında mütekait Çallı İbraam olmanız gerekir!”
Nitekim, yaşamın akışı, sevgili Sadettin Çulan’ı askerlikten sonra, o dönemin köklü kuruluşlarından Şeker Fabrikaları’na sürüklemiş; Eskişehir’de iş bulabilmiş. Şeker Fabrikaları’nın eski genel müdürlerinden Kâzım Taşkent, Orta Anadolu Florası adında bir çalışma istemiş, Çulan onda görev almış. 1947-57 arasında Eskişehir’de, 57-63 arasında da Ankara’da çalışmış.
Eskişehir’deki yaşam o yıllarda epey dingin elbet, iş dışı hemen hiçbir etkinlik yok; Sadettin Bey¸ bu çoraklığı aşmak üzere, arkadaşı Aziz Tanrısever’le sanatsal etkinliklerin yürütüleceği bir yer açma önerisini fabrika yöneticisine götürmüş, o da onaylamış, Şeker Spor Kulübü’nün ekin kolu olarak açılmasını istemiş, bir dernek kurup işe koyulmuş, Eskişehir Konser ve Tiyatro Derneği’yle işbirliği yaparak, 1956 yılında, Mithak Fenmen, Belkıs Aran, Fethi Kopuz ve Enver Kakıcı’dan oluşan Dörtlü’yü, piyano yorumcusu Magdi Rufer’i, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı getirmişler.
Onlar yolu açınca, birkaç genç ressam günün birinde gelip bir sergi düzenlemek istediklerini duyurmuş; sevgili Çulan kendi salonlarını verme yetkisinden yoksun olduğundan, 150 liraya kentte başka bir yeri 15 günlüğüne kiralamışlar; ve Türk Ressamlar Derneği’ne başvurmuşlar; başında sevgili dostumuz Mahmut Cûda varmış bereket, herkese açık, yardımsever. Kendi yapıtlarının yanında, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nihat Akyanuk gibi ünlülerin resimlerinden oluşan sergiyi Semine Celâsun gözetiminde Eskişehir’e göndermişler; ve düşünün, o günün koşullarında bile, 10 resim satılmış!
Alçakgönüllü, çalışkan, direngen dostum, Ankara’da çalıştığı dönemde, kendisini görmeye gelen ve şu ünlü sözü: “Men sabere zafer” (sabreden, zafere ulaşır)’ı yansıtan süslü yazıyı alır Şefik Bursalı’dan. Şeker Fabrikaları’ndaki dönemi kapatır, o güne dek yaptığı yağlıboya ve karakalem resimlerle 5 Ekin 1974’te, Ankara Alman Kültür Derneği’nde ilk sergisini açar.
Daldığım uykudan uyanıp katıldığım son Doku sergisi, 20 Şubat-12 Mart 2003’teydi; sonra, uzun süre yok oldu sevgili dostum, meğer sağlığı bozulmuş. Sonra Resimlerim geldi postayla.
Kendi olanaklarıyla Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nda bastırdığı bu küçük bibloyu görebilirseniz, özü-sözü bir, tutarlı, sağlam bir kişiliğin yalansız dolansız güzellik arayışlarına ortak olursunuz.
Cumhuriyet, 16 Ocak 2008
2 Ocak 2008 Çarşamba
Dr. ALİ RIZA BİLGİNER’den “CİLO VE SATLAR”
8 Ağustos 2007’de bu köşede, sevgili Halûk Tarcan’ın verdiği bilgilere dayanarak hazırlanmış, Doğu Anadolu Kimin? başlıklı bir yazı okumuştunuz; azgın aşağılık Batılılar, başta ABD ile İngiltere, topraklarımızda., bölgemizde yaşayan çeşitli halkları kandırıp kışkırtıp savaş alanlarına sürüyor; birbiri ardından Ermeniler, Kürtler Anadolu’nun şurası burası benimdir diyorlar ya, canım dostum Tarcan, üstelik kolay kolay silinmeyen, yakılamayan belgelere, kaya resimlerine dayanarak Ön-Türklerin, öyle Batı uşağı sözde bilim adamlarımızın kafamıza çakmaya çalıştıkları gibi 1071’de değil, İÖ 13 000’lerde gelip yaşadıklarını, yazı öğeleri (harf) da içeren kaya resimlerini bıraktıklarını, belgeliyordu.
Bu tür belgeler kanıtlar sömürücüleri şu kadarcık etkilemez elbet, ama dünyamızda yaşayan can göz kulağı körelmemiş güzel kardeşlerimizi sevindirir, coşturur.
O yazıdan sonra da öyle oldu; sayarıma, uzaklardan bir ses geldi: Ali Rıza Bilginer. Ali¸ bir Karadeniz, Samsun çocuğu; dar gelirli kesimden. Bakmış ki okuyamayacak, sınava girmiş, kazanmış, benim gibi halkın vergileriyle okumuş, hekim olmuş.
1971 Amerikan balyozu sırasında, İstanbul’da görevliymiş; çalıştığı Davutpaşa tutukevine tanıdığımız birçok ünlü yazarımız gazetecimiz getirilmiş; onun varlığı genel kıyımı durduramaz, değiştiremezdi elbet, ama hekim olarak andığımız insanlarımıza en azından küçük, ancak değerli soluklar aldırmıştır mutlaka.
Sonra herkes gibi evlilikler, Anadolu’nun her yerinde çalışmalar; sonunda askerliği bırakmış, sivil kuruluşlarda çalışma dönemi başlamış.
Birbirimizi tanımazken paylaştığımız sinema-fotoğraf tutkusuna Kâzım Mirşan aracılığıyla yeni bir sevda eklenmiş: Güneydoğu’daki dağlarda bulunan kaya resimleri. 2003’ün Ekim’inde, Yüksekova yöresine yaşamayı seçmiş, yaylasına, çevresindeki dağlara sözün gerçek anlamında vurulmuş. Bedensel olarak da buna uygun olduğundan, başlamış çalışma saat ve günlerinin dışında dağlarda dolaşıp görüntülemeye.
Bilgisayar arkadaşlığımız sırasında, 8 Ekim’de İstanbul’a geleceğini, kendisi gibi dağcı arkadaşlarına bir saydam gösterisi sunacağını söylemiş, beni de çağırmıştı; gerek tepemize çöken sömürgeci saldırısının gün geçtikçe ağırlaşması, gerek yaşımın büyümesi, akşam 8’de yapacağı gösteriye gidip gidemeyeceğimi pek bilemiyordum.
Ama o sabah saat 10’a doğru kapı çalındı, sırtında dağcı çantası, ak saçlı bir delikanlı belirdi merdivenlerde, ve bir iki kez telefonda işittiğim tok ses: Bertan Bey, kitabınızı getirdim.
Meğer bir başka dağ ve fotoğraf sevdalısı, Ersin Alok, Aliciğimin kutular dolusu saydamlarını görmüş, kitaplaştırmaya karar vermiş.
Ona kalsa, kitabı kapıdan verip gidecek; neyse ki üsteledim, içeri geldi, soyundu; o arada Sevil de bize katıldı; tatlı tatlı söyleşirken, bir ara: akşama gelemeyebilirsiniz sakıncası yoksa sunumu size burada göstermek istiyorum, dedi; hay Allah! Ne sakıncası olabilirdi böyle bir armağanın? Hemen açtı sayarını, ışığı ayarlayıp yerleştik.
Önce o tok sesiyle neyi amaçladığını açıkladı, ardından, en sevdiğim Güneydoğu türkülerinden biri eşliğinde, Cilo ve Sat Dağları’nın, Yüksekova’nın doğası, çiçekleri, çağlayanları, insanları, koyunları, gölleri.
İkinci bölümeyse, özellikle yaban çiçeklerini serpiştirmişti, hem de okulda öğretmeni de olmuş değerli bestecimiz Bülent Tarcan’ın alabildiğine çarpıcı müziği eşliğinde.
Onu uğurladıktan sonra kitaba baktık Sevil’le uzun uzun; Ersin Alok’a yakışan kusursuz bir baskı; ön sayfalar dağlara yöreye ayrılmış; ardından inanılmaz yaban çiçekleri; son bölümdeyse, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın, şimdilerde Servet Somuncuoğlu ve arkadaşlarının uygarlık tarihinin yeniden, yansız, Ön-Türklerin hakkını veren yorumu açısından çok önemsedikleri Sat Dağları’ndaki kaya resimleri var.
Çektiği çiçeklerin adlarını koymakta kendisine yardım eden Prof. Dr. Zeki Aytaç ile Araştırma Görevlisi Sırrı Yüzbaşıoğlu’na, fotoğrafları kitaba aslına en uygun biçimde yansıtan Alok İşliği çalışanları Reyhan’la Gül’e teşekkür etmiş kitabın sonunda.
Ben de hem onun arkasındaki bütün olasılık ve gerekliliklere, hem bu kitabı bize armağan edenlere yürekten teşekkür ediyorum.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 2 Ocak 2008
Bu tür belgeler kanıtlar sömürücüleri şu kadarcık etkilemez elbet, ama dünyamızda yaşayan can göz kulağı körelmemiş güzel kardeşlerimizi sevindirir, coşturur.
O yazıdan sonra da öyle oldu; sayarıma, uzaklardan bir ses geldi: Ali Rıza Bilginer. Ali¸ bir Karadeniz, Samsun çocuğu; dar gelirli kesimden. Bakmış ki okuyamayacak, sınava girmiş, kazanmış, benim gibi halkın vergileriyle okumuş, hekim olmuş.
1971 Amerikan balyozu sırasında, İstanbul’da görevliymiş; çalıştığı Davutpaşa tutukevine tanıdığımız birçok ünlü yazarımız gazetecimiz getirilmiş; onun varlığı genel kıyımı durduramaz, değiştiremezdi elbet, ama hekim olarak andığımız insanlarımıza en azından küçük, ancak değerli soluklar aldırmıştır mutlaka.
Sonra herkes gibi evlilikler, Anadolu’nun her yerinde çalışmalar; sonunda askerliği bırakmış, sivil kuruluşlarda çalışma dönemi başlamış.
Birbirimizi tanımazken paylaştığımız sinema-fotoğraf tutkusuna Kâzım Mirşan aracılığıyla yeni bir sevda eklenmiş: Güneydoğu’daki dağlarda bulunan kaya resimleri. 2003’ün Ekim’inde, Yüksekova yöresine yaşamayı seçmiş, yaylasına, çevresindeki dağlara sözün gerçek anlamında vurulmuş. Bedensel olarak da buna uygun olduğundan, başlamış çalışma saat ve günlerinin dışında dağlarda dolaşıp görüntülemeye.
Bilgisayar arkadaşlığımız sırasında, 8 Ekim’de İstanbul’a geleceğini, kendisi gibi dağcı arkadaşlarına bir saydam gösterisi sunacağını söylemiş, beni de çağırmıştı; gerek tepemize çöken sömürgeci saldırısının gün geçtikçe ağırlaşması, gerek yaşımın büyümesi, akşam 8’de yapacağı gösteriye gidip gidemeyeceğimi pek bilemiyordum.
Ama o sabah saat 10’a doğru kapı çalındı, sırtında dağcı çantası, ak saçlı bir delikanlı belirdi merdivenlerde, ve bir iki kez telefonda işittiğim tok ses: Bertan Bey, kitabınızı getirdim.
Meğer bir başka dağ ve fotoğraf sevdalısı, Ersin Alok, Aliciğimin kutular dolusu saydamlarını görmüş, kitaplaştırmaya karar vermiş.
Ona kalsa, kitabı kapıdan verip gidecek; neyse ki üsteledim, içeri geldi, soyundu; o arada Sevil de bize katıldı; tatlı tatlı söyleşirken, bir ara: akşama gelemeyebilirsiniz sakıncası yoksa sunumu size burada göstermek istiyorum, dedi; hay Allah! Ne sakıncası olabilirdi böyle bir armağanın? Hemen açtı sayarını, ışığı ayarlayıp yerleştik.
Önce o tok sesiyle neyi amaçladığını açıkladı, ardından, en sevdiğim Güneydoğu türkülerinden biri eşliğinde, Cilo ve Sat Dağları’nın, Yüksekova’nın doğası, çiçekleri, çağlayanları, insanları, koyunları, gölleri.
İkinci bölümeyse, özellikle yaban çiçeklerini serpiştirmişti, hem de okulda öğretmeni de olmuş değerli bestecimiz Bülent Tarcan’ın alabildiğine çarpıcı müziği eşliğinde.
Onu uğurladıktan sonra kitaba baktık Sevil’le uzun uzun; Ersin Alok’a yakışan kusursuz bir baskı; ön sayfalar dağlara yöreye ayrılmış; ardından inanılmaz yaban çiçekleri; son bölümdeyse, Kâzım Mirşan’la Halûk Tarcan’ın, şimdilerde Servet Somuncuoğlu ve arkadaşlarının uygarlık tarihinin yeniden, yansız, Ön-Türklerin hakkını veren yorumu açısından çok önemsedikleri Sat Dağları’ndaki kaya resimleri var.
Çektiği çiçeklerin adlarını koymakta kendisine yardım eden Prof. Dr. Zeki Aytaç ile Araştırma Görevlisi Sırrı Yüzbaşıoğlu’na, fotoğrafları kitaba aslına en uygun biçimde yansıtan Alok İşliği çalışanları Reyhan’la Gül’e teşekkür etmiş kitabın sonunda.
Ben de hem onun arkasındaki bütün olasılık ve gerekliliklere, hem bu kitabı bize armağan edenlere yürekten teşekkür ediyorum.
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet, 2 Ocak 2008
19 Aralık 2007 Çarşamba
CİHAT BURAK ŞÖLENİ
“Ben sanatı bir nevi röportaj, hayatın yansıması olarak görüyorum.Oturup da güneşin batışı, göller, kayıklar olmaktan ziyade içinde yaşadığımız hayatın bir görüntüsünü yakalamak. Ben daha çok yaşadığım şeyleri yansıttığım için resimlerimde mizah ağır basıyor. Güncel olayları yansılıyorum, yaşadığımız hayat bir mizahtır. Biz naif bir hayat yaşıyoruz. Endüstrileşmemiş memleketin insanları naif yaşar, onu yansıtmak lâzım.”
Bunu asmışlar İstanbul Modern’in alt katındaki Cahit Burak sergisinin sağ duvarına; karşı duvardaysa sevgili Ara Güler’in çektiği tadına doyulmaz siyah-beyaz görüntüler var. Yapıtlara ayrılmış odaların duvarları tıka basa resim dolu; ortadaki camekânlarda Cihatçığımın eşsiz bibloları; duvardaki gömme dolapların birinde kuş evleri.
Doğrusu, müze çalışanlarından, o güne dek tanışmadığımız Özge Altınkaya telefonla arayıp böyle geniş kapsamlı bir anma sergisi hazırlandığını; hem bizdeki resimleri görüp görüntülemek, sonra sergiye katmak, hem de Büyük Usta konusunda konuşmak istediğini haber verdiğinde böylesine doyurucu, dört dörtlük bir sonuçla karşılaşacağımı ummamıştım: çünkü şimdiye dek böyle çok girişime tanık oldum, sonunda içimde hep bir burukluk kaldı.
Ama sergiye emeği geçenler ayakta alkışlanacak bir iş başarmışlar.
Yukarıda andığım gibi, sevgili Cihat Burak’ın yazılarından, söyleşilerinden, kendi kendisiyle konuşmalarından en çarpıcı bölümleri almış, büyütmüş, duvarlara serpiştirmişler. Böylece, o inanılmaz resimlerin hangi beyinden çıktıkları, hangi meraklara, bilgilere dayandıkları belgelenmiş. Yaşam öyküsünün bütün ayrıntıları, kişiliğinin nasıl oluştuğu gözler önüne serilmiş; ayrıca yine aynı ölçüde özenli, kusursuz kitapta toplanıp benim “yaşama sanatı” adını verdiğim asal sanatı öğrenmek, geliştirmek, özümsemek isteyenlere altın tepside sunulmuş.
2007’nin bence en önemli sanat etkinlerinden biri olan bu sergi ve kitaba Levent Çalıkoğlu önderliğinde emeği geçenler şöyle: kitabı yayına Cem İleri hazırlamış; tasarımını Tut Ajans üstlenmiş; kitaptaki metinlerin çevirisini Melis Seyhun ile Ceyda Eldem yapmışlar; yararlanılan fotoğrafları Reha Arcan ile Sinan Koçarslan çekmişler.
Çok yerinde bir seçimle kitabın hemen başına yerleştirilmiş “Ben ve Kendim” başlıklı tek kişilik iç konuşmada, ünlü ustalarımızdan Eşref Üren’den bir alıntısı var Cihat Burak’ın; 1966’da Fransız Konsolosluğu’nda açtığı sergiyle ilgili yazıdan bir bölüm:
“Büyük ölçüdeki tabloların tam karşısına düşen köşede, küçük küçük denemeler, notlar, taslaklar yer almış; Burak’ın ilk resimleri ile çekişir gibiler. Ustalık var bunlarda. Boyalar, kalınlıklarını, griliklerini yitirmişler, tomurcuk tomurcuk Cihat Burak’tan bir kopuş, bir ayrılış bu, ötekilerden önce mi, sonra mı anlaşılamıyor. Zevkler ele alınan denemelerde iş var.”
Doğrusu Türkiye’mizin, Cumhuriyeti’mizin şimdi sıkıştırıldığı köşeyle kıyaslayınca, çok talihli bir ömür sürdüğümüz, Demokritos’un ünlü deyişiyle “rastlantı (olasılık) ve gereklilerin” bize epey cömert davrandığı söylenebilir: daha bir sürü değerli, seçkin insanın yanında, Cihat Burak ve Ruhi Su ile gerçek dostluklar yaşadık.
Bu alçakgönüllü, çalışkan, titiz, tutarlı insanla unutulmaz günler, geceler, yıllar geçirdik; dolayısıyla onsuz kalınca da derinlemesine üzüldük, sarsıldık.
Ölümünden kısa bir süre önce TRT 2’de Ali Akay’la yaptığı söyleşiyi hiç unutamam; “peki Cihat Bey, yaşadıklarınızın sanatınıza yansıması nasıl oluyor ?” sorusuna verdiği yanıt bütün dünyadaki boş şişinenlerin balonuna sokulmuş incecik bir alaylı iğneydi:
“İnsan bir ömür boyu yaşıyor; bütün bu yaşananlardan kimi zaman bir öykü, kimi zaman bir resim çıkıyor; çoğu zaman hiçbir şey çıkmıyor; aslında en iyisi hiçbir şey çıkmamasıdır kardeşim!.”
Kısacası, hemen koşun Cihat Burak şölenine; emeği geçenleri yürekten alkışlayarak şu dertli dünyada insana yakışan birkaç saat geçirin; hele paranız varsa, o mücevher kitabı da alın!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 19 Aralık 2007
Bunu asmışlar İstanbul Modern’in alt katındaki Cahit Burak sergisinin sağ duvarına; karşı duvardaysa sevgili Ara Güler’in çektiği tadına doyulmaz siyah-beyaz görüntüler var. Yapıtlara ayrılmış odaların duvarları tıka basa resim dolu; ortadaki camekânlarda Cihatçığımın eşsiz bibloları; duvardaki gömme dolapların birinde kuş evleri.
Doğrusu, müze çalışanlarından, o güne dek tanışmadığımız Özge Altınkaya telefonla arayıp böyle geniş kapsamlı bir anma sergisi hazırlandığını; hem bizdeki resimleri görüp görüntülemek, sonra sergiye katmak, hem de Büyük Usta konusunda konuşmak istediğini haber verdiğinde böylesine doyurucu, dört dörtlük bir sonuçla karşılaşacağımı ummamıştım: çünkü şimdiye dek böyle çok girişime tanık oldum, sonunda içimde hep bir burukluk kaldı.
Ama sergiye emeği geçenler ayakta alkışlanacak bir iş başarmışlar.
Yukarıda andığım gibi, sevgili Cihat Burak’ın yazılarından, söyleşilerinden, kendi kendisiyle konuşmalarından en çarpıcı bölümleri almış, büyütmüş, duvarlara serpiştirmişler. Böylece, o inanılmaz resimlerin hangi beyinden çıktıkları, hangi meraklara, bilgilere dayandıkları belgelenmiş. Yaşam öyküsünün bütün ayrıntıları, kişiliğinin nasıl oluştuğu gözler önüne serilmiş; ayrıca yine aynı ölçüde özenli, kusursuz kitapta toplanıp benim “yaşama sanatı” adını verdiğim asal sanatı öğrenmek, geliştirmek, özümsemek isteyenlere altın tepside sunulmuş.
2007’nin bence en önemli sanat etkinlerinden biri olan bu sergi ve kitaba Levent Çalıkoğlu önderliğinde emeği geçenler şöyle: kitabı yayına Cem İleri hazırlamış; tasarımını Tut Ajans üstlenmiş; kitaptaki metinlerin çevirisini Melis Seyhun ile Ceyda Eldem yapmışlar; yararlanılan fotoğrafları Reha Arcan ile Sinan Koçarslan çekmişler.
Çok yerinde bir seçimle kitabın hemen başına yerleştirilmiş “Ben ve Kendim” başlıklı tek kişilik iç konuşmada, ünlü ustalarımızdan Eşref Üren’den bir alıntısı var Cihat Burak’ın; 1966’da Fransız Konsolosluğu’nda açtığı sergiyle ilgili yazıdan bir bölüm:
“Büyük ölçüdeki tabloların tam karşısına düşen köşede, küçük küçük denemeler, notlar, taslaklar yer almış; Burak’ın ilk resimleri ile çekişir gibiler. Ustalık var bunlarda. Boyalar, kalınlıklarını, griliklerini yitirmişler, tomurcuk tomurcuk Cihat Burak’tan bir kopuş, bir ayrılış bu, ötekilerden önce mi, sonra mı anlaşılamıyor. Zevkler ele alınan denemelerde iş var.”
Doğrusu Türkiye’mizin, Cumhuriyeti’mizin şimdi sıkıştırıldığı köşeyle kıyaslayınca, çok talihli bir ömür sürdüğümüz, Demokritos’un ünlü deyişiyle “rastlantı (olasılık) ve gereklilerin” bize epey cömert davrandığı söylenebilir: daha bir sürü değerli, seçkin insanın yanında, Cihat Burak ve Ruhi Su ile gerçek dostluklar yaşadık.
Bu alçakgönüllü, çalışkan, titiz, tutarlı insanla unutulmaz günler, geceler, yıllar geçirdik; dolayısıyla onsuz kalınca da derinlemesine üzüldük, sarsıldık.
Ölümünden kısa bir süre önce TRT 2’de Ali Akay’la yaptığı söyleşiyi hiç unutamam; “peki Cihat Bey, yaşadıklarınızın sanatınıza yansıması nasıl oluyor ?” sorusuna verdiği yanıt bütün dünyadaki boş şişinenlerin balonuna sokulmuş incecik bir alaylı iğneydi:
“İnsan bir ömür boyu yaşıyor; bütün bu yaşananlardan kimi zaman bir öykü, kimi zaman bir resim çıkıyor; çoğu zaman hiçbir şey çıkmıyor; aslında en iyisi hiçbir şey çıkmamasıdır kardeşim!.”
Kısacası, hemen koşun Cihat Burak şölenine; emeği geçenleri yürekten alkışlayarak şu dertli dünyada insana yakışan birkaç saat geçirin; hele paranız varsa, o mücevher kitabı da alın!
bertanonaran@hotmail.com
Cumhuriyet. 19 Aralık 2007
7 Kasım 2007 Çarşamba
“GAFLET DALALET HIYANET”
Gençler için açalım: Aymazlık, azma (doğru yoldan sapma) ve döneklik. Bu, sevgili Yılmaz Dikbaş’ın son kitabının adı; öncekiler gibi Asya-Şafak yayınları bastı. Adını hak eden dostum, büyük bir sabır ve ısrarla, ülkemizi yabancılara altın tabakta sunma görevini üstlenmiş şaşkın ya da gönüllü devşirmeleri sergiliyor, görmek anlamak isteyene.
Bakın ne diyor daha önsözünde:
“Türkiye Cumhuriyeti tarihinin, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayıp günümüze kadar gelen süreci aslında, adım adım ilerleyen ‘Gaflet, Dalalet ve Hıyane’in bir dökümüdür.
İşte bu sürecin kilometre taşları diyebileceğimiz aşamaları:
* İsmet İnönü, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyetler Birliği ile sorun yaşadığı günlerde Amerikalı bir gazeteciye şunları söylüyordu:
‘Rusya gelip aradaki anlaşmazlıklara olumlu biçimde çözme önerisinde bulunsa bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıyım.’
* İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı seçildikten 4,5 ay sonra, 1 Nisan 1939 günü, yabancı bir ülkeye (ABD’ye) imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı yaptı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye: ‘Gerek ithalat ve ihracatta, gerekse diğer tüm konularda en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsü’ tanıdı. Ayrıca ABD sanayi malları için %12 ile %88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağladı.
* 1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı, gübre ve tahıl ürünleri de içinde, her şeyi dışardan almaya yöneldi; yoğun dış bor alındı. Petrol yasasıyla petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı.(…)
*Amerikan donanmasının Misouri Zırhlısı 5 Nisan 1946 günü İstanbul’a geldiğinde, büyük törenlerle karşılanmıştı. O günlerde TBMM’de inanılmaz konuşmalar yapılıyordu. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Türkiye’nin ABD’ye olan 4,5 milyon dolar borcunu ödemesi üzerine şunları söylüyordu:
‘Hepimiz inanıyoruz ki, ABD’ye bu parayı vermekle borcumuzun yalnız maddi kısmını ödüyoruz. ABD’ye bir de manevi borcumuz var ki, onu da özgürlük, eşitlik, bağımsızlık ve insanlık dâvâlarında Amerika’nın bulunduğu saflarda bulunmak suretiyle ödeyeceğiz.’
27 Aralık 1949 tarihi, Türk Milli Eğitim tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte ABD ile yapılan ‘Eğitim İle İlgili Anlaşma’, Türk çocuklarının eğimini resmen Amerikalılara teslim ediyordu. Bu anlaşmanın birinci maddesi şöyle:
‘Türkiye’de, Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşma ile belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından sağlanacak eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak, Türkiye Cumhuriyeti ve ABD tarafından tanınacaktır.’
(Kararlarını nasıl vereceğini geçen hafta da yazmıştım.)
* Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 20-25 Şubat 1952 tarihlerinde Lizbon’daki NATO Konseyi Zirvesi’nde şunları söylüyordu:
‘ Karşınızda, büyük bir istekle ve kayıtsız şartsız işbirliği anlayışıyla hareket etmeyi ilke edinmiş bir Türkiye bulacaksınız.’
* 1958’de Başbakan Adnan Menderes şunları söylüyordu:
‘Milli ya da bağımsız bir dış siyaset gütmek, aslında BM’in demokrasi anlayışından uzaklaşmaktır.’
12 Kasım 1956’da ‘Tarım Ürünleri Anlaşması’ imzalandı. Anlaşmanın iki maddesi şöyle:
Madde 2: Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen ya da geçmeyen ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı ABD tarafından denetlenecektir.
Madde 3 (b): Türk ve Amerikan heyetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir.’
Uzatmayayım, yurdumuzun kanla canla kazanılmış bağımsızlığının ve topraklarının 1938 Kasım’ından başlayarak her alandaki gönüllü devşirmeler eliyle üstelik bu kez tek kurşun atmadan yabancılara, öncelikle Amerikalılara nasıl armağan edildiğini ayrıntılarıyla görüp öğrenmek istiyorsanız. Hemen alın Yılmaz Dikbaş’ın son kitabını da öbürlerini de.
Cumhuriyet, 7 Kasım 2007
Bakın ne diyor daha önsözünde:
“Türkiye Cumhuriyeti tarihinin, Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başlayıp günümüze kadar gelen süreci aslında, adım adım ilerleyen ‘Gaflet, Dalalet ve Hıyane’in bir dökümüdür.
İşte bu sürecin kilometre taşları diyebileceğimiz aşamaları:
* İsmet İnönü, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyetler Birliği ile sorun yaşadığı günlerde Amerikalı bir gazeteciye şunları söylüyordu:
‘Rusya gelip aradaki anlaşmazlıklara olumlu biçimde çözme önerisinde bulunsa bile, ben Türk siyasetinin Amerikan siyasetiyle el ele gitmesi taraftarıyım.’
* İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı seçildikten 4,5 ay sonra, 1 Nisan 1939 günü, yabancı bir ülkeye (ABD’ye) imtiyaz tanıyan ilk anlaşmayı yaptı. 5 Mayıs 1939’da yürürlüğe giren bu anlaşmaya göre Türkiye, ABD’ye: ‘Gerek ithalat ve ihracatta, gerekse diğer tüm konularda en ziyade müsaadeye mazhar ülke statüsü’ tanıdı. Ayrıca ABD sanayi malları için %12 ile %88 arasında değişen oranlarda gümrük indirimleri sağladı.
* 1945’ten sonra motor ve ağır sanayi yatırımlarından vazgeçildi, bu yöndeki eğilimler resmi politikadan çıkarıldı. Türkiye yabancı sermayeye denetimsiz olarak açıldı, gübre ve tahıl ürünleri de içinde, her şeyi dışardan almaya yöneldi; yoğun dış bor alındı. Petrol yasasıyla petrol işletmeciliği devlet tekelinden çıkarıldı.(…)
*Amerikan donanmasının Misouri Zırhlısı 5 Nisan 1946 günü İstanbul’a geldiğinde, büyük törenlerle karşılanmıştı. O günlerde TBMM’de inanılmaz konuşmalar yapılıyordu. Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Türkiye’nin ABD’ye olan 4,5 milyon dolar borcunu ödemesi üzerine şunları söylüyordu:
‘Hepimiz inanıyoruz ki, ABD’ye bu parayı vermekle borcumuzun yalnız maddi kısmını ödüyoruz. ABD’ye bir de manevi borcumuz var ki, onu da özgürlük, eşitlik, bağımsızlık ve insanlık dâvâlarında Amerika’nın bulunduğu saflarda bulunmak suretiyle ödeyeceğiz.’
27 Aralık 1949 tarihi, Türk Milli Eğitim tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte ABD ile yapılan ‘Eğitim İle İlgili Anlaşma’, Türk çocuklarının eğimini resmen Amerikalılara teslim ediyordu. Bu anlaşmanın birinci maddesi şöyle:
‘Türkiye’de, Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşma ile belirlenen ve parası T.C.Hükümeti tarafından sağlanacak eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak, Türkiye Cumhuriyeti ve ABD tarafından tanınacaktır.’
(Kararlarını nasıl vereceğini geçen hafta da yazmıştım.)
* Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, 20-25 Şubat 1952 tarihlerinde Lizbon’daki NATO Konseyi Zirvesi’nde şunları söylüyordu:
‘ Karşınızda, büyük bir istekle ve kayıtsız şartsız işbirliği anlayışıyla hareket etmeyi ilke edinmiş bir Türkiye bulacaksınız.’
* 1958’de Başbakan Adnan Menderes şunları söylüyordu:
‘Milli ya da bağımsız bir dış siyaset gütmek, aslında BM’in demokrasi anlayışından uzaklaşmaktır.’
12 Kasım 1956’da ‘Tarım Ürünleri Anlaşması’ imzalandı. Anlaşmanın iki maddesi şöyle:
Madde 2: Türkiye’nin yetiştirdiği ve anlaşmada adı geçen ya da geçmeyen ürünlerin Türkiye’den yapılacak ihracatı ABD tarafından denetlenecektir.
Madde 3 (b): Türk ve Amerikan heyetleri, Türkiye’de Amerikan mallarına talebi arttırmak için birlikte hareket edeceklerdir.’
Uzatmayayım, yurdumuzun kanla canla kazanılmış bağımsızlığının ve topraklarının 1938 Kasım’ından başlayarak her alandaki gönüllü devşirmeler eliyle üstelik bu kez tek kurşun atmadan yabancılara, öncelikle Amerikalılara nasıl armağan edildiğini ayrıntılarıyla görüp öğrenmek istiyorsanız. Hemen alın Yılmaz Dikbaş’ın son kitabını da öbürlerini de.
Cumhuriyet, 7 Kasım 2007
16 Ekim 2007 Salı
“ANADOLU’DA KIZILCA HALVET”
”
Bu, Berfin Yayınları’nın bastığı Askeri Öner’in kitabının adı; gerçi tür olarak roman diye adlandırılmış, ama gerçek bir Anadolu, Türklük, giderek insanlık tarihi özeti.
Askeri Öner, hepimiz gibi, rastlantı (olasılık) ve gerekliliklerin ürünü:1945’te Tarsus’ta doğmuş; İktisat ticaret okumuş; 68 ateşiyle, toplumsal olaylara, oluşumlara yönelmiş.1971 yumruğundan sonra Almanya’ya sığınmış, 1974’te yurda dönmüş 1980’e dek sendikacılık, kooperatifçilik yapmış; işçi örgütlenmelerine katılmış. 80’de zindan; partisiz kalış. O boşlukta sanata yönelmiş. 1989’da bir film öyküsü Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmış. Bunun üzerine, anlatmak istediklerini bu yoldan dile getirmeye başlamış; son romanı da önce film öyküsü olarak tasarlanmış, sonra romana dönüştürülmüş.
1200’lerden başlayarak İstanbul’un, Anadolu’nun, ünlü Haçlı Seferleri’nin tarihini ele alıyor kitap; hem de film öykülerine özgü, akıcı, iç içe geçmiş geri dönüşler, yüzyılları olayları kıyaslamalarla.
Kitabın adı bile çok ilginç aslında: Hacı Bektaş Veli Tekkesi’nin kapısında yazıyormuş Kızılca Halvet; kızılcayı anlıyorsunuz zaten, halvetse, burada gizli buluşma yeri demekmiş. O gizli buluşma yerinde Anadolu Alevileri, Babailer buluşup üzerlerindeki baskıdan zulümden kurtulma yollarına ararlarmış.
“3500 yıl kadar önce, gelecekbiliciler ve yerli davar çobanlarının kılavuzluğunda, Balkanlardan Trakya’ya inen barbar Cermen kabileleri, Boğaz kıyılarına geldiklerinde herhalde durmuş ve kağnı üstünde yürüyen evleriyle karşı kıyıya nasıl geçeceklerini epeyce tartışmış olmalılar…
Tunç Çağı barbarlarından 3500 yıl sonra farenin kuyruğunda (Marmara Denizi’nin önünde) bu kez başka bir barbar göründü.
Bu barbarlar da mavi farenin burnunu uzattığı Asya’daki peynire gelmişlerdi, ama durduruldular.
Büyük Britanya Donanması, Çanakkale Boğazı’nda, tarihinin en acı ve onulmaz yenilgisini aldı.
Mustafa Kemâl engelini aşıp Karadeniz üzerinden Rusya’ya geçmek ve kimlik (!?) savaşı veren milliyetlerin işbirliğiyle Bolşevik Devrimi’ni boğma fırsatını, böylece onun peşi sıra Anadolu’dan sökün edecek bağımsızlık savaşımını boğama fırsatın kaçırdıklarında, donanma komutanlara bu hayret verici topoğrafik gerçekler karşısında büyük bir öfkeye kapılmışlar…”
Gördüğünüz gibi, tutarlı bir akıl yürütmeyle, yüzyıllar içinde olayların neden ve sonuçlarını irdeleyebiliyor Askeri Öner; zaten kitabını yazarken, ömür boyu okuduklarının yanında, salt bu yapıt için 71 önemli kaynaktan yararlanmış. Dolayısıyla, insanlık tarihinin bütün büyük ustalarını, öğretilerini iyi biliyor; dünyayı, evreni enerjiye dayanarak açıklamanın öncülerinden Demokritos bunlar arasında elbet; onun”evrendeki her şey rastlantı ve gerekliliğin ürünüdür” sözünü özümsediği şu satırlarda açıkça görülüyor:
“İçinde rastlantı olmasa, bir gün âşık olmayı boşuna bekliyor olmaz mıydık?
İçinde rastlantı olmayan devrim veya karşıdevrim olmuş mudur?
…
Birbirlerini aşılayan bireylerin, varlıkların doğa koşullarına uyumu gereğince dönüşüm ve ayrışıma uğrayıp türleri oluşturdukları doğrudur. Ancak doğa yasalarındaki zorunluluğun içinde rastlantısal olanın da payı vardır. Gen bilimi, son derece ‘tutucu’ olan genlerin, kendilerini zorunlu biçimde kopyalayıp türlerini geleceğe taşırken, ‘belli ölçüde yanlış(!) yapıp tıpkıbasım olmayan örnekler ürettiklerini saptamaktadır.”
Tarihin akışına böyle bakınca, çok daha sağlıklı, inandırıcı saptamalar yapmak elimizde elbet; işte yeni bir örnek:
Sanayi devrimin gelişme süreci içinde, kazancı büyütmenin daha etkili yolları aranırken, para kesen makineler ile paradan para üreten bankaların çiftleşmesiyle kârın arttığı görülmüştür. Sonraları nerede ve nasıl becermişlerse, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin torunları kendi içlerinde çiftleşmişler ve bu aile içi ilişkiden ana babaları bile soyup soğana çeviren haydut evlatlar, yâni mali sermaye doğmuştur.”
Kısacası, Askeri Öner, 535 sayfalık çarpıcı yapıtında, ilgiyle, tutkuyla okuyacağınız şeyler yazmayı başarmış; ona da, bu önemli yapıtı ülkemizin şu çetin koşullarında basan İsmet Arslan’da yürekten alkış
Bu, Berfin Yayınları’nın bastığı Askeri Öner’in kitabının adı; gerçi tür olarak roman diye adlandırılmış, ama gerçek bir Anadolu, Türklük, giderek insanlık tarihi özeti.
Askeri Öner, hepimiz gibi, rastlantı (olasılık) ve gerekliliklerin ürünü:1945’te Tarsus’ta doğmuş; İktisat ticaret okumuş; 68 ateşiyle, toplumsal olaylara, oluşumlara yönelmiş.1971 yumruğundan sonra Almanya’ya sığınmış, 1974’te yurda dönmüş 1980’e dek sendikacılık, kooperatifçilik yapmış; işçi örgütlenmelerine katılmış. 80’de zindan; partisiz kalış. O boşlukta sanata yönelmiş. 1989’da bir film öyküsü Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmış. Bunun üzerine, anlatmak istediklerini bu yoldan dile getirmeye başlamış; son romanı da önce film öyküsü olarak tasarlanmış, sonra romana dönüştürülmüş.
1200’lerden başlayarak İstanbul’un, Anadolu’nun, ünlü Haçlı Seferleri’nin tarihini ele alıyor kitap; hem de film öykülerine özgü, akıcı, iç içe geçmiş geri dönüşler, yüzyılları olayları kıyaslamalarla.
Kitabın adı bile çok ilginç aslında: Hacı Bektaş Veli Tekkesi’nin kapısında yazıyormuş Kızılca Halvet; kızılcayı anlıyorsunuz zaten, halvetse, burada gizli buluşma yeri demekmiş. O gizli buluşma yerinde Anadolu Alevileri, Babailer buluşup üzerlerindeki baskıdan zulümden kurtulma yollarına ararlarmış.
“3500 yıl kadar önce, gelecekbiliciler ve yerli davar çobanlarının kılavuzluğunda, Balkanlardan Trakya’ya inen barbar Cermen kabileleri, Boğaz kıyılarına geldiklerinde herhalde durmuş ve kağnı üstünde yürüyen evleriyle karşı kıyıya nasıl geçeceklerini epeyce tartışmış olmalılar…
Tunç Çağı barbarlarından 3500 yıl sonra farenin kuyruğunda (Marmara Denizi’nin önünde) bu kez başka bir barbar göründü.
Bu barbarlar da mavi farenin burnunu uzattığı Asya’daki peynire gelmişlerdi, ama durduruldular.
Büyük Britanya Donanması, Çanakkale Boğazı’nda, tarihinin en acı ve onulmaz yenilgisini aldı.
Mustafa Kemâl engelini aşıp Karadeniz üzerinden Rusya’ya geçmek ve kimlik (!?) savaşı veren milliyetlerin işbirliğiyle Bolşevik Devrimi’ni boğma fırsatını, böylece onun peşi sıra Anadolu’dan sökün edecek bağımsızlık savaşımını boğama fırsatın kaçırdıklarında, donanma komutanlara bu hayret verici topoğrafik gerçekler karşısında büyük bir öfkeye kapılmışlar…”
Gördüğünüz gibi, tutarlı bir akıl yürütmeyle, yüzyıllar içinde olayların neden ve sonuçlarını irdeleyebiliyor Askeri Öner; zaten kitabını yazarken, ömür boyu okuduklarının yanında, salt bu yapıt için 71 önemli kaynaktan yararlanmış. Dolayısıyla, insanlık tarihinin bütün büyük ustalarını, öğretilerini iyi biliyor; dünyayı, evreni enerjiye dayanarak açıklamanın öncülerinden Demokritos bunlar arasında elbet; onun”evrendeki her şey rastlantı ve gerekliliğin ürünüdür” sözünü özümsediği şu satırlarda açıkça görülüyor:
“İçinde rastlantı olmasa, bir gün âşık olmayı boşuna bekliyor olmaz mıydık?
İçinde rastlantı olmayan devrim veya karşıdevrim olmuş mudur?
…
Birbirlerini aşılayan bireylerin, varlıkların doğa koşullarına uyumu gereğince dönüşüm ve ayrışıma uğrayıp türleri oluşturdukları doğrudur. Ancak doğa yasalarındaki zorunluluğun içinde rastlantısal olanın da payı vardır. Gen bilimi, son derece ‘tutucu’ olan genlerin, kendilerini zorunlu biçimde kopyalayıp türlerini geleceğe taşırken, ‘belli ölçüde yanlış(!) yapıp tıpkıbasım olmayan örnekler ürettiklerini saptamaktadır.”
Tarihin akışına böyle bakınca, çok daha sağlıklı, inandırıcı saptamalar yapmak elimizde elbet; işte yeni bir örnek:
Sanayi devrimin gelişme süreci içinde, kazancı büyütmenin daha etkili yolları aranırken, para kesen makineler ile paradan para üreten bankaların çiftleşmesiyle kârın arttığı görülmüştür. Sonraları nerede ve nasıl becermişlerse, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin torunları kendi içlerinde çiftleşmişler ve bu aile içi ilişkiden ana babaları bile soyup soğana çeviren haydut evlatlar, yâni mali sermaye doğmuştur.”
Kısacası, Askeri Öner, 535 sayfalık çarpıcı yapıtında, ilgiyle, tutkuyla okuyacağınız şeyler yazmayı başarmış; ona da, bu önemli yapıtı ülkemizin şu çetin koşullarında basan İsmet Arslan’da yürekten alkış
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
