“kayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere” demişti büyük ozan Nâzım Hikmet; 46 yıllık amansız Amerikan ambargosundan sonra bu dizeleri şöyle düzeltmek gerekiyor Küba’yı anarken: “mayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere”.
O sarı sıcak pencere”ye bakmaya iki sevdalı Türk gitmiş bizim gibi: gazeteci Cüneyt Göksu ile fotoğrafçı Serpil Yıldız; 2003 Eylül’ü ile 2005 Nisan-Mayıs’ında birer ay kalmışlar. Ve Küba halkını, yaşamını yakından tanıyabilmek için, bizim gibi otellerde değil, özel casa’larda (evlerde) kalmışlar; genellikle kamu araçlarıyla, birçok yeri dolaşmışlar. Bu yüzden tanıklıkları daha dolaysız, daha sıcak.
Yine Nâzım Usta, Havana Röportajı adlı şiirinin biri yerinde: “Meğerse ne çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış/ genç sosyalist devrim mimarlarının/ işçilere, köylülere, aydınlara…” der; bizim gibi, Cüneyt Göksu ile Serpil Yıldız da o genç devrim mimarlarının 1492’den beri amansızca acımasızca sömürülmüş ezilmiş horlanmış bu güzelim halkın toplumsal yapısının tepeden tırnağa nasıl değiştirildiğini; başlangıçta ABD ile karşılıklı saygıya dayalı hakça ilişkiler kurmak isteyen, bunun için o ülkeye giden Fidel Castro’nun, özellikle halkının esenliği için kaçınılmaz saydığı toprakların köylülere dağıtılmasından sonra (üstelik bu dağıtılan topraklar arasında küçük de olsa bir toprak ağası sayılabilecek babasının da toprakları vardır) kaçınılmaz zorunluluktan ötürü adım adım Sovyetler’e yaklaşmasını; hele ünlü Sovyet füzeleri bunalımının ardından aradaki işbirliği ve yardımlaşmanın artışını; buradan alınan güçle ülkede okumaz yazmaz insan bırakılmayışını; bütün yurttaşların sağlık güvencesine kavuşturulmasını; devlet başkanından sokakları temizleyen adsız sansız insana dek herkese aynı saygı ve özenin gösterilişini; Küba’nın Ankara Büyükelçisi sayın Ernesto Gomez Abascal’ın da bir söyleşide üstüne basa basa vurguladığı gibi, askerler de içinde hiç kimseye en küçük bir ayrıcalık tanınmazken, ana karnından başlayarak bütün çocuklara nasıl inanılmaz bir ayrıcalık tanıdıklarını gözleriyle görüp saptamışlar.
Bütün dünyanın başlıca sorunu olan doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşta çocuk ölümlerinin Küba’da hemen hemen sıfırlanışını; ortalama ömrün ABD’yle yarışırcasına 76’nın üzerine çıkışını; işsizlik diye bir kavramın bulunmayışını sevinçle, övgüyle yineliyorlar kitaplarında; ve hele 89’da Berlin Duvarı’nın, 91’de de SSCB’nin yıkılmasından sonra dışsatımın %85’ini bir gecede yitiren Fidel’in, BM’de, hani şu uygar (?) geçinen bütün ulusların temsilcilerinin karşısında, tam 4 saat konuşarak “bugün ABD’nin Küba’ya ve halkına uyguladığı, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bütün Kübalıları toptan yok etmeyi amaçlayan bu ambargo aslında tam bir SESSİZ ATOM BOMBASI’dır dediği zor dönemde topraklarını Devrim’den önceki yıllardaki gibi karasabanla sürmek zorunda kalışlarını; yakıt ve taşıt yokluğundan kamyonlara ya da derme çatma otobüslere sözün gerçek anlamında balık istifi gibi doluşup bir yerden öbürüne gidişlerini görmemiş olsalar bile, evlerinde yaşadıkları Kübalılardan dinlemişlerdir sanırım.
Onlar ilk gezilerini ancak 2003’ün Eylül’ünde yapabilmişler; oysa o yıl, 91’de başlayan insanlık-akıldışı direnmenin meyvesini verdiği; dolayısıyla Fidel’in ünlü Devrim Alanı’nda, 1 Mayıs kutlamaları sarısında, her zamanki gibi gözünün önünde toplanmış bir iki milyonluk kabalığa övünçle, sevinçle şunu haykırdı yıldı: “Düşüncelerin, dünyanın en gelişmiş, en karmaşık silahlarından çok daha etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürmektedir. Öyleyse, Kesin Utkuya Dek Hep İleri!”
Bu dediği o kadar doğru ki, şu anda, 81 yaşında, yüzlerce öldürme girişiminden kurtulmuş, ama halkının, giderek dünya halklarının esenliği sağlığı mutluluğu uğrunda geçirdiği uygusuz gecelerin, sayısız gerilimin kaçınılmaz sonucu hastalığının yarattığı bedensel emeklilik döneminde düşünsel etkinliği bir an kesilmedi; tahıldan araba yakıtı yapmaktan bütün dünyayı bekleyen açlık, savaş, kıyım tehlikelerine değinen uyarıcı yazıları birbiri ardından boygösteriyor ABD’ye ve bütün öbür karartıcı anamalcı haber kaynaklarına inat kurdukları Latin Amerika Basın sitesinde.
Yaşama umudunuzu tazelemek, düşüncelerin her şeye karşın bütün silahları yeneceğine duyduğunuz inancı pekiştirmek istiyorsanız, hemen alın Beyaz Vizyon yayınlarının bastığı Sarı Sıcak Bir Pencere’yi!
Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008
28 Mayıs 2008 Çarşamba
14 Mayıs 2008 Çarşamba
“KÜÇÜK ARI KOVANI”
Kübalı küçük arıları bize, José Marti Küba Dostluk Derneği’de, Ulvi İçil tanıtmıştı; Esra Karaköse ile birlikte hazırlayıp çevirdikleri Küba Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası, La Colmenita adlı kitabını armağan ederek. Katıbı Yazılım Yayınevi basmış,
Kitabı karıştırınca gördüm ki, daha başka birçok şey gibi, Kübalı çocukları binlerce yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı öğütümden kurtarmak üzere tiyatro sanatından yararlanmayı düşünen, bunun için ilk oyunları yazan Küba’nın büyük önderi, ozanı, düşünürü, savaşçı José Marti imiş.
Sonra Sevil, Nilgün, ben, soylu, onurlu Küba halkının 6.5 milyarlık anamalcı, yarı-anamalcı dünya karşısında 50 yıldır toplumcu, dayanışmacı, eşitlikçi toplumsal düzeni yaşatmaya, ayakta tutmaya çalışma denemesini üçüncü kez tatmak, içimize sindirmek üzere Havana’ya uçtuk 21-29 Nisan tarihleri arasında. Gerek kılavuzumuz Suzet Baycu’nun, gerek Küba’da önümüze düşen Aristides Perez Perez’in açıklamaları eşliğinde, bu kez gezmediğimiz yerleri gezdik, bilmediğimiz ayrıntıları öğrendik.
Aristides’in söyledikleri arasında şu çok önemliydi:durmadan bize anamalcı dünyanın saldırısı karşısında çökecek, dağılacak, toplumcu düzenden vazgeçecek misiniz diye soruluyor; oysa 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir gecede, dış satımın %85’ini yitirmiş; yaşayabilmek için ister istemez anamalcı para babalarına seslenmek zorunda kalmıştık; ancak, onlardan parasal yatırım yardımı alırken, düzenimizden, ülkümüzden, aktöremizden en küçük bir ödün vermedik; bundan sonra da vermeyeceğiz. Örneğin ben Devrim’den sonra doğdu, kuruluş yıllarını görmedim elbet; ama Devrim’i ve öyküsünü okulumda öğrendim, bütün varlığımla benimsedim, şimdi ben de kendi çocuklarıma bunu olduğu gibi aktaracağım.
Uyanık masal gibi yaşadığımız bir haftadan sonra, döndük. Dönüşümüzde, gerçekten sıra dışı bir armağan bekliyordu bizi: Küçük Arı Kovanı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak yurdumuza gelmişti; 27 Nisan’da Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumuş, 29 Nisan’da Andersen’den Masalları , 30’undaysa Kül Kedisi’ni ikişer kez oynamışlar. 3 Mayıs Cumartesi günü sevgili Ferhan Şensoy’un Ses Tiyatrosu’nda, yine Kül Kedisi ile Andersen’den Masalları sunacaklardı; biz ancak ikinci oyuna yetiştik. Keşke orada olsaydınız da, kızlı oğlanlı bu güzel çocukların sözün gerçek anlamında sıra dışı gösterisini izleseydiniz bizimle birlikte! Bizim Köy Enstitüleri’ndeki anlayışla iğdiş edilmedin, doğal yeteneklerini geliştirmeye bırakılan bu olağanüstü varlıkların nasıl kişilikli, yaratıcı, sevinçli olduklarını gözlerinizle görebilseydiniz! Çünkü Anadolu topraklarında doğmuş bizler,1938 Nisan’ından beri içine kapatıldığımız Amerikan zindanında, memelinin evrenin bağışladığı dirimsel gücü doya doya kullanmayı çoktannnn unuttuk.
Ertesi gün, bu kez Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’de yeniden kucakladık güzelim Küçük Arıları; yetiştiğimiz ilk etkinlikleri, nasıl yetişip çalıştıklarını gösteren eğitim çalışmasıydı. Sıra dışı yönetmen-eğitmenleri Carlos Alberto Crameta Malberti’nin yönetiminde, oynayacakları alanı, üzerinde durdukları toprağı, kendi bedenlerini, öbür oyuncu arkadaşlarını beş duyularıyla tanıyıp bellemeyi canlı olarak gösterdiler bize; sözün gerçek anlamında bir yaşama şöleniydi.
Sonra, en tepedeki salona çıktık; burada Türkiye çağrılınca hepimize vermek üzere tasarladıkları, ve yalnızca bir hafta çalışmaya fırsat bulabildikleri Nâzım Hikmet şiirlerinden seçmeleri okudular, daha doğrusu canlandırdılar. O kadar ki, içlerinden biri, dilini anlayamasak da, alabildiğine duyarak, inançla bu şiirlerden birini okurken, oyuncu kızlardan biri, gözümüzün önünde, hiç çekinmeden, saklamaya çalışmadan, şıpır şıpır gözyaşı döktü.
Onları izlerken, dinlerken, dopdolu bağrıma basarken, ben de ağlıyordum: ama benimki, yalnız Nâzım’ın duyarlı dizelerine değildi, kendime, kendimize, bütün insanlığaydı: önce ataerkil zorbalık, ardından anamalcı kıyıcılık altında, hepimizin yaşamı boşa gitmişti, gidiyordu. Oysa, sevgili Atamızın ışığıyla açılmış Köy Enstitüleri yaşasaydı; onlardaki eğitim-üretim bütün topluma yayılsaydı, şimdi tıpkı Küba halkı gibi, sözün gerçek anlamında soylu, onurlu, bağımsız, yaşama sevinci dolu varlıklar olacaktık!
Son olarak, bu unutulmaz Küçük Arılar’la birlikte, daha önce Film Şenliği’nde gördüğümüz Viva Cuba filmini izledik; Carlos Alberto’nun eşi, ses aygıtları uzmanı Janet Rodriguez del Sol ile daha ana karnında yeteneklerini doya doya yaşamasına olanak yaratılmış kızları Maria Carla Gremata Rodriguez hemen yanıma oturdular: ve inanılmaz, Maria’nun minicik parmakları avucumda.
Bize bu paha biçilmez armağanı hazırlayan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne, Küba Dostluk Derneği’ne, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne ve o sihirli Küçük Arıları evlerinde kucaklayanlara yürekten binlerce teşekkür!
Kitabı karıştırınca gördüm ki, daha başka birçok şey gibi, Kübalı çocukları binlerce yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı öğütümden kurtarmak üzere tiyatro sanatından yararlanmayı düşünen, bunun için ilk oyunları yazan Küba’nın büyük önderi, ozanı, düşünürü, savaşçı José Marti imiş.
Sonra Sevil, Nilgün, ben, soylu, onurlu Küba halkının 6.5 milyarlık anamalcı, yarı-anamalcı dünya karşısında 50 yıldır toplumcu, dayanışmacı, eşitlikçi toplumsal düzeni yaşatmaya, ayakta tutmaya çalışma denemesini üçüncü kez tatmak, içimize sindirmek üzere Havana’ya uçtuk 21-29 Nisan tarihleri arasında. Gerek kılavuzumuz Suzet Baycu’nun, gerek Küba’da önümüze düşen Aristides Perez Perez’in açıklamaları eşliğinde, bu kez gezmediğimiz yerleri gezdik, bilmediğimiz ayrıntıları öğrendik.
Aristides’in söyledikleri arasında şu çok önemliydi:durmadan bize anamalcı dünyanın saldırısı karşısında çökecek, dağılacak, toplumcu düzenden vazgeçecek misiniz diye soruluyor; oysa 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir gecede, dış satımın %85’ini yitirmiş; yaşayabilmek için ister istemez anamalcı para babalarına seslenmek zorunda kalmıştık; ancak, onlardan parasal yatırım yardımı alırken, düzenimizden, ülkümüzden, aktöremizden en küçük bir ödün vermedik; bundan sonra da vermeyeceğiz. Örneğin ben Devrim’den sonra doğdu, kuruluş yıllarını görmedim elbet; ama Devrim’i ve öyküsünü okulumda öğrendim, bütün varlığımla benimsedim, şimdi ben de kendi çocuklarıma bunu olduğu gibi aktaracağım.
Uyanık masal gibi yaşadığımız bir haftadan sonra, döndük. Dönüşümüzde, gerçekten sıra dışı bir armağan bekliyordu bizi: Küçük Arı Kovanı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak yurdumuza gelmişti; 27 Nisan’da Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumuş, 29 Nisan’da Andersen’den Masalları , 30’undaysa Kül Kedisi’ni ikişer kez oynamışlar. 3 Mayıs Cumartesi günü sevgili Ferhan Şensoy’un Ses Tiyatrosu’nda, yine Kül Kedisi ile Andersen’den Masalları sunacaklardı; biz ancak ikinci oyuna yetiştik. Keşke orada olsaydınız da, kızlı oğlanlı bu güzel çocukların sözün gerçek anlamında sıra dışı gösterisini izleseydiniz bizimle birlikte! Bizim Köy Enstitüleri’ndeki anlayışla iğdiş edilmedin, doğal yeteneklerini geliştirmeye bırakılan bu olağanüstü varlıkların nasıl kişilikli, yaratıcı, sevinçli olduklarını gözlerinizle görebilseydiniz! Çünkü Anadolu topraklarında doğmuş bizler,1938 Nisan’ından beri içine kapatıldığımız Amerikan zindanında, memelinin evrenin bağışladığı dirimsel gücü doya doya kullanmayı çoktannnn unuttuk.
Ertesi gün, bu kez Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’de yeniden kucakladık güzelim Küçük Arıları; yetiştiğimiz ilk etkinlikleri, nasıl yetişip çalıştıklarını gösteren eğitim çalışmasıydı. Sıra dışı yönetmen-eğitmenleri Carlos Alberto Crameta Malberti’nin yönetiminde, oynayacakları alanı, üzerinde durdukları toprağı, kendi bedenlerini, öbür oyuncu arkadaşlarını beş duyularıyla tanıyıp bellemeyi canlı olarak gösterdiler bize; sözün gerçek anlamında bir yaşama şöleniydi.
Sonra, en tepedeki salona çıktık; burada Türkiye çağrılınca hepimize vermek üzere tasarladıkları, ve yalnızca bir hafta çalışmaya fırsat bulabildikleri Nâzım Hikmet şiirlerinden seçmeleri okudular, daha doğrusu canlandırdılar. O kadar ki, içlerinden biri, dilini anlayamasak da, alabildiğine duyarak, inançla bu şiirlerden birini okurken, oyuncu kızlardan biri, gözümüzün önünde, hiç çekinmeden, saklamaya çalışmadan, şıpır şıpır gözyaşı döktü.
Onları izlerken, dinlerken, dopdolu bağrıma basarken, ben de ağlıyordum: ama benimki, yalnız Nâzım’ın duyarlı dizelerine değildi, kendime, kendimize, bütün insanlığaydı: önce ataerkil zorbalık, ardından anamalcı kıyıcılık altında, hepimizin yaşamı boşa gitmişti, gidiyordu. Oysa, sevgili Atamızın ışığıyla açılmış Köy Enstitüleri yaşasaydı; onlardaki eğitim-üretim bütün topluma yayılsaydı, şimdi tıpkı Küba halkı gibi, sözün gerçek anlamında soylu, onurlu, bağımsız, yaşama sevinci dolu varlıklar olacaktık!
Son olarak, bu unutulmaz Küçük Arılar’la birlikte, daha önce Film Şenliği’nde gördüğümüz Viva Cuba filmini izledik; Carlos Alberto’nun eşi, ses aygıtları uzmanı Janet Rodriguez del Sol ile daha ana karnında yeteneklerini doya doya yaşamasına olanak yaratılmış kızları Maria Carla Gremata Rodriguez hemen yanıma oturdular: ve inanılmaz, Maria’nun minicik parmakları avucumda.
Bize bu paha biçilmez armağanı hazırlayan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne, Küba Dostluk Derneği’ne, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne ve o sihirli Küçük Arıları evlerinde kucaklayanlara yürekten binlerce teşekkür!
30 Nisan 2008 Çarşamba
“BU ÖZGÜR BİR DÜNYADIR”
Bu, İstanbul Film Şenliği’de seçtiğimiz üç filmden birinin adı; Ken Loach çekmiş; Loach, günümüz dünyasında insanı gerçekten şaşırtmayı sürdüren ender bir avuç insandan biri: küçük Küba’nın dışında hemen bütün dünya anamalcı zorbalığa teslim olmuş, çıldırmış, o bu ortamda hâlâ dürüst, tutarlı, sorumlu. Olacak şey mi?
Film Polonya’da başlıyor, Ange diye çağrılan Angela, oraya yeni köle pazarına gelmiş, her uğraştan her yaştan eski emekçi yeni köleler arasından, üstelik avuç dolusu haracını vererek İngiltere’ye hanımların beylerin ayak işlerini yapmaya gönderilmek için çırpınan talihsizleri ayıklıyor.
Başka bir sahnede onu, kalabalık bir barda görüyoruz; seçilenler arasından şakacı bir oğlanla konuşurken, az ilerideki masada oturan hoyratlar sesleniyor, ister istemez gidiyor, hart diye poposu avuçlanıyor; çığlığı basıp avuçlayanın suratına içkiyi fırlatınca köle devşiriciliğinden oluveriyor.
Sonra Rose adlı arkadaşıyla kafa kaya verip kendisi köle pazarlayıcı olmaya girişiyor; o arada, 25 yaşında emekli olup elinde bira bardağı televizyonun karşısına çakılmış eşi hiç ilgilenmediğinden, biricik oğlu okulda uyumsuzluk yapmaya başlıyor, anasına yosma diyen başka bir oğlanın çenesini kırıyor; dolayısıyla oğluyla da ilgilenmesi gerek. 30 yıldır aynı işte çalışmakla suçladığı babasıyla anasının uyarılarını dinlemek şöyle dursun, sinirleniyor.
Köle pazarlama işini kuruyor; başında en azından belgesi pasaportu olanları bulup işverenlere götürüyor; ama işverenler de İMF’nin, Dünya Bankası’nın, serbest piyasanın sillesini çoktan yemiş; kimse zamanında ödeme yapmıyor; kabak bunların başına patlıyor. Rose yâni Gül uyanık, epey para biriktirmiş; keşke bunları ağlayıp sızlayan aç yuvasız işçilerimize biraz dağıtsaydık dese de, çoktan şeytanlaşmış meleğin, Ange’nin gözü çoktan kararmış: oğlunu da alıp rahat yaşama kaçmaya kalkışıyor, oyunun kaçınılmaz cilvesi, hem de kar maskesi takmış güvenlik güçlerince dövülüyor, parası alınıyor, dilsiz kalması karşılığında oğlu geri gönderiliyor.
O arada, en büyük köle pazarlayıcı gerçek bir mafya çetesinin pasaportsuz işçi getirtip sunduğunu, bu yasadışı iş yüzünden hapis ya da para cezası değil, yalnızca bir uyarı (?) aldığını öğreniyor; Rose’u razı edip kendisi de bu işe girişiyor. Ve anamalcı düzensizliğin kaçınılmaz kısırdöngüsü, dün iş bulmalarına aracılık ettiği İranlı ailenin güzelim kızlarının sığındığı derme çatma karavanları kendi kölelerini yerleştirmek üzere boşalttırmak üzere güvenlik güçlerine haber veriyor; bu, biraz daha insan kalmış Rose’un koptuğu an.
Sonra mı ne oluyor? Ange’yi, Ukrayna havaalanında görüyoruz, pasaportsuz köle toplamaya gelmiş! Sakın burada: “Aa, şu Ange’ye ve İngiltere’ye bak, nasıl da çürümüşler!”deme tuzağına düşmeyin, çünkü ÇÜRÜME KÜRESEL!
Ve çarpıcı rastlantı, sevgili Bânû Avar, TRT’de kanallar arasında koşturulan sıra dışı belgeseli Sınırlar Arasında’nın bu haftaki bölümü Gül Devriminin Ardından Tiflis’te, bir köprünün altındaki “amele pazarı’nı getiriyor gözümün önüne: beş yıl önce, Sovyetler Birliği içinde yer alan Gürcistan’ın daha çok Sovyet Savunma sanayisine donanım, yedek parça falan üreten fabrikalarında çalışan her yaştan insan orada, bütün dünyada son can alıcı simit olarak sarılınmış yapı işlerinde karın tokluğuna çalışabilmek için gün boyu, kimi zaman günlerce, karın yağmurun altında bekleşiyor.
Belgeselin bir sahnesinde, Amerikan büyükelçiliğinde, kafalarına kutsal mı kutsal küçük Yahudi takkelerini oturtmuş ABD Musevileri, danışmanlar, askerler, siyasetçiler, Gürcistan’a ve hedef ülke Rusya’yı çevreleyen bütün uluslara nasıl demokrasi ve özgürlük getireceklerini konuşuyorlar. Aslında yol da çoktan belli: bütün dünyadaki eski diktatörlerin, silah ve uyuşturucu üretici ve satıcılarının, büyük banka sahiplerinin, kralların kraliçelerin Atlas Okyanusu’nun bir köşesindeki eski Hollanda sömürgesi küçücük adadaki bir hesapta toplanmış paralarını yönetip yeryüzündeki tüm kirli işlerin çevrilmesinde, ulusal çıkarları gözetmeye kalkan yönetimlerin düşürülüp yerine koşulsuz Amerikan, Batı, anamalcılık uşaklarını getirmekle görevli Soros Efendi saçıveriyor dolarları, iş tamam!
Ken Loach’un bu gülle filmini korkarım kimse alıp sinemalarda göstermez; o zaman siz de dvd’sini bulup izleyin lütfen, hepimizi doğruca cehenneme götüren şu bencil, kör tüketim harakirisinden kurtulmaya yardım etmek istiyorsanız!
bertanonaran@hotmail.com
30 Nisan 2008,Cumhuriyet
Film Polonya’da başlıyor, Ange diye çağrılan Angela, oraya yeni köle pazarına gelmiş, her uğraştan her yaştan eski emekçi yeni köleler arasından, üstelik avuç dolusu haracını vererek İngiltere’ye hanımların beylerin ayak işlerini yapmaya gönderilmek için çırpınan talihsizleri ayıklıyor.
Başka bir sahnede onu, kalabalık bir barda görüyoruz; seçilenler arasından şakacı bir oğlanla konuşurken, az ilerideki masada oturan hoyratlar sesleniyor, ister istemez gidiyor, hart diye poposu avuçlanıyor; çığlığı basıp avuçlayanın suratına içkiyi fırlatınca köle devşiriciliğinden oluveriyor.
Sonra Rose adlı arkadaşıyla kafa kaya verip kendisi köle pazarlayıcı olmaya girişiyor; o arada, 25 yaşında emekli olup elinde bira bardağı televizyonun karşısına çakılmış eşi hiç ilgilenmediğinden, biricik oğlu okulda uyumsuzluk yapmaya başlıyor, anasına yosma diyen başka bir oğlanın çenesini kırıyor; dolayısıyla oğluyla da ilgilenmesi gerek. 30 yıldır aynı işte çalışmakla suçladığı babasıyla anasının uyarılarını dinlemek şöyle dursun, sinirleniyor.
Köle pazarlama işini kuruyor; başında en azından belgesi pasaportu olanları bulup işverenlere götürüyor; ama işverenler de İMF’nin, Dünya Bankası’nın, serbest piyasanın sillesini çoktan yemiş; kimse zamanında ödeme yapmıyor; kabak bunların başına patlıyor. Rose yâni Gül uyanık, epey para biriktirmiş; keşke bunları ağlayıp sızlayan aç yuvasız işçilerimize biraz dağıtsaydık dese de, çoktan şeytanlaşmış meleğin, Ange’nin gözü çoktan kararmış: oğlunu da alıp rahat yaşama kaçmaya kalkışıyor, oyunun kaçınılmaz cilvesi, hem de kar maskesi takmış güvenlik güçlerince dövülüyor, parası alınıyor, dilsiz kalması karşılığında oğlu geri gönderiliyor.
O arada, en büyük köle pazarlayıcı gerçek bir mafya çetesinin pasaportsuz işçi getirtip sunduğunu, bu yasadışı iş yüzünden hapis ya da para cezası değil, yalnızca bir uyarı (?) aldığını öğreniyor; Rose’u razı edip kendisi de bu işe girişiyor. Ve anamalcı düzensizliğin kaçınılmaz kısırdöngüsü, dün iş bulmalarına aracılık ettiği İranlı ailenin güzelim kızlarının sığındığı derme çatma karavanları kendi kölelerini yerleştirmek üzere boşalttırmak üzere güvenlik güçlerine haber veriyor; bu, biraz daha insan kalmış Rose’un koptuğu an.
Sonra mı ne oluyor? Ange’yi, Ukrayna havaalanında görüyoruz, pasaportsuz köle toplamaya gelmiş! Sakın burada: “Aa, şu Ange’ye ve İngiltere’ye bak, nasıl da çürümüşler!”deme tuzağına düşmeyin, çünkü ÇÜRÜME KÜRESEL!
Ve çarpıcı rastlantı, sevgili Bânû Avar, TRT’de kanallar arasında koşturulan sıra dışı belgeseli Sınırlar Arasında’nın bu haftaki bölümü Gül Devriminin Ardından Tiflis’te, bir köprünün altındaki “amele pazarı’nı getiriyor gözümün önüne: beş yıl önce, Sovyetler Birliği içinde yer alan Gürcistan’ın daha çok Sovyet Savunma sanayisine donanım, yedek parça falan üreten fabrikalarında çalışan her yaştan insan orada, bütün dünyada son can alıcı simit olarak sarılınmış yapı işlerinde karın tokluğuna çalışabilmek için gün boyu, kimi zaman günlerce, karın yağmurun altında bekleşiyor.
Belgeselin bir sahnesinde, Amerikan büyükelçiliğinde, kafalarına kutsal mı kutsal küçük Yahudi takkelerini oturtmuş ABD Musevileri, danışmanlar, askerler, siyasetçiler, Gürcistan’a ve hedef ülke Rusya’yı çevreleyen bütün uluslara nasıl demokrasi ve özgürlük getireceklerini konuşuyorlar. Aslında yol da çoktan belli: bütün dünyadaki eski diktatörlerin, silah ve uyuşturucu üretici ve satıcılarının, büyük banka sahiplerinin, kralların kraliçelerin Atlas Okyanusu’nun bir köşesindeki eski Hollanda sömürgesi küçücük adadaki bir hesapta toplanmış paralarını yönetip yeryüzündeki tüm kirli işlerin çevrilmesinde, ulusal çıkarları gözetmeye kalkan yönetimlerin düşürülüp yerine koşulsuz Amerikan, Batı, anamalcılık uşaklarını getirmekle görevli Soros Efendi saçıveriyor dolarları, iş tamam!
Ken Loach’un bu gülle filmini korkarım kimse alıp sinemalarda göstermez; o zaman siz de dvd’sini bulup izleyin lütfen, hepimizi doğruca cehenneme götüren şu bencil, kör tüketim harakirisinden kurtulmaya yardım etmek istiyorsanız!
bertanonaran@hotmail.com
30 Nisan 2008,Cumhuriyet
11 Nisan 2008 Cuma
KÜRESEL HARAKİRİ
Cumhuriyet’te, iç sayfalarda küçük bir haber çıktı önce: 12 Güney Amerika ülkesi, Brezilya’nın öncülüğünde, Latin Amerika Ülkeleri Birliği kurmuşlar. Bu ülkeler arasında Küba halkının ve Fidel Castro’nun yakın dostu, destekçisi Venezüella da vardı. Habere göre, iki konuda, askersel ve tutumbilimsel (iktisadi) alanlarda birlik üyeleri arasında henüz görüş birliği sağlanamamış. İnsanın usuna hemen, iyi ama, bu can alıcı ya da verici iki asal konuda görüş birliğine varılamamışsa, bu nasıl Birlik sorusu geliyor.
Soruunun yanıtı, çok geçmeden yine Cumhuriyet’te, Fidel Castro Ruz’un “İki Aça Kurt ve Kırmızı Başlıklı Kız” yazısında verildi: 15 Mayıs’ta, Lima’da başlayan AB ve Latin Amerika-Karayipler Doruğu’nun açılış töreninde, konuşmaların önemli bir bölümü İngilizce, Almanca ve öbür Avrupa dillerinde yapılmış; toplantıya katılan Güney Amerikalı ülkelerin hemen hepsinde anadil İspanyolca ya da Portekizce olduğu halde, konuşmalar bu dillere çevrilmemiş.
Daha kuruluş aşamasındaki Latin Amerika Ulusları Birliği’nin içinde bulunduğu AB, Batı, ya da anamalcı sömürücü hayranlığına bakın! Zaten Birlik’te Küba’nın bulunmayışı yeterli bir gösterge. Nitekim, Birlik’e öncülük ettiği söylenen Brezilya, bugün, sözün gerçek anlamında harakiri yaparak, ABD ile hani şu tarım ürünlerinden yakıt yapma girişimine ilk ve hevesle katılan ülke; oysa Fidel, yine Granma’da belli aralıklarla yayınladığı uyarı yazılarında, tahıldan yakıt üretiminin önce Güney Amerika halklarını, sonra bütün yoksul, gelişememiş ülke halklarını düpedüz açlıktan öldüreceğini haykırmıştı. Demek ki 500 yıllık sömürü insanların, en azından şu anda dünya halklarının başında bulunan yöneticilerin beyinlerini eritmiş, yoğurmuş, üç kuruşluk günlük kazanç uğruna seve seve kendi canına da, halkının canına da kıyacak duruma getirmiş.
Oysa, 9 yıl önce Rio’da yapılan toplantıda, Fidel, bambaşka önerilerde bulunmuş:
1- Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin dış borçları silinsin;
2- Üçüncü Dünya ülkelerinde, her yıl, askeri harcamaların %10’u yatırıma ayrılsın;
3- Gelişmiş ülkeler, tarım ürünlerindeki yarışı dengelemek üzere, kendi çiftçilerine verdikleri parasal yardımları kessinler;
4- Gelişmiş ülkeler, toplam ulusal gelirlerinin %0.7’sini Latin Amerika ve Karayiplerle yapılan anlaşmaları ayırsınlar.
Kolayca kestirebileceğiniz gibi, bu öneriler uzayda yitip gitmiş. Oysa, en az 500 yıldır Güney Amerika ülkelerini de, bütün dünyayı da amansızca, acımasızca sömürenlerin, soyup soğana çevirenlerin, halklarını gözünü kırpmadan kıyımdan geçirenlerin, dillerinden düşmeyen hani şu Fransız Devrimi’nin temel kavramlarından utanmayı bir yana bırakın, düpedüz kendi canlarını kurtarmak üzere bu önerileri ciddiye almaları, Fidel’in alçakgönüllüce saptadığı ölçülerin çok üstüne çıkmaya razı olmaları gerekirdi. Çünkü tehlikede olan şu güzelim mavi gezegendir, üstündeki kırılgan ölümlünün, insanın varlığıdır. Kör bir bencillikle 24 saat dünyanın bütün dillerinde yerküreyi dolandırdıkları yalanlara bir an ara verip düşünebilseler, asıl önemli olan bilimin, dirimbilimin (biyolojinin) temel doğrusunu, amipten insana dek bütün varlıkların birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu anımsayabilseler, bin bir oyunla bütün dünyaya uygulattıkları şeyin KÜRESEL HARAKİRİ olduğunu kolayca görebilir, belki kendi canlarını da kurtarabilirlerdi.
Varili 200 dolara hızla fırlamakta olan petrolü torunlarının torunlarını borca sokarak alıp arabalarına kurulan bencilliğin doruğundaki milyarlar, cehennemde yanmaktan ölesiye korkar biliyorsunuz; oysa cehennem bindikleri arabadır; bu cehennem oyuncağı uygarlık dedikleri gerçek barbarlığın da, güzelim mavi gezegenin de sonunu getirecek
Bakalım iş işten geçmeden uyanmaya, canımızı, gezegenimizi korumaya vaktimiz olacak mı?
Soruunun yanıtı, çok geçmeden yine Cumhuriyet’te, Fidel Castro Ruz’un “İki Aça Kurt ve Kırmızı Başlıklı Kız” yazısında verildi: 15 Mayıs’ta, Lima’da başlayan AB ve Latin Amerika-Karayipler Doruğu’nun açılış töreninde, konuşmaların önemli bir bölümü İngilizce, Almanca ve öbür Avrupa dillerinde yapılmış; toplantıya katılan Güney Amerikalı ülkelerin hemen hepsinde anadil İspanyolca ya da Portekizce olduğu halde, konuşmalar bu dillere çevrilmemiş.
Daha kuruluş aşamasındaki Latin Amerika Ulusları Birliği’nin içinde bulunduğu AB, Batı, ya da anamalcı sömürücü hayranlığına bakın! Zaten Birlik’te Küba’nın bulunmayışı yeterli bir gösterge. Nitekim, Birlik’e öncülük ettiği söylenen Brezilya, bugün, sözün gerçek anlamında harakiri yaparak, ABD ile hani şu tarım ürünlerinden yakıt yapma girişimine ilk ve hevesle katılan ülke; oysa Fidel, yine Granma’da belli aralıklarla yayınladığı uyarı yazılarında, tahıldan yakıt üretiminin önce Güney Amerika halklarını, sonra bütün yoksul, gelişememiş ülke halklarını düpedüz açlıktan öldüreceğini haykırmıştı. Demek ki 500 yıllık sömürü insanların, en azından şu anda dünya halklarının başında bulunan yöneticilerin beyinlerini eritmiş, yoğurmuş, üç kuruşluk günlük kazanç uğruna seve seve kendi canına da, halkının canına da kıyacak duruma getirmiş.
Oysa, 9 yıl önce Rio’da yapılan toplantıda, Fidel, bambaşka önerilerde bulunmuş:
1- Latin Amerika ve Karayip ülkelerinin dış borçları silinsin;
2- Üçüncü Dünya ülkelerinde, her yıl, askeri harcamaların %10’u yatırıma ayrılsın;
3- Gelişmiş ülkeler, tarım ürünlerindeki yarışı dengelemek üzere, kendi çiftçilerine verdikleri parasal yardımları kessinler;
4- Gelişmiş ülkeler, toplam ulusal gelirlerinin %0.7’sini Latin Amerika ve Karayiplerle yapılan anlaşmaları ayırsınlar.
Kolayca kestirebileceğiniz gibi, bu öneriler uzayda yitip gitmiş. Oysa, en az 500 yıldır Güney Amerika ülkelerini de, bütün dünyayı da amansızca, acımasızca sömürenlerin, soyup soğana çevirenlerin, halklarını gözünü kırpmadan kıyımdan geçirenlerin, dillerinden düşmeyen hani şu Fransız Devrimi’nin temel kavramlarından utanmayı bir yana bırakın, düpedüz kendi canlarını kurtarmak üzere bu önerileri ciddiye almaları, Fidel’in alçakgönüllüce saptadığı ölçülerin çok üstüne çıkmaya razı olmaları gerekirdi. Çünkü tehlikede olan şu güzelim mavi gezegendir, üstündeki kırılgan ölümlünün, insanın varlığıdır. Kör bir bencillikle 24 saat dünyanın bütün dillerinde yerküreyi dolandırdıkları yalanlara bir an ara verip düşünebilseler, asıl önemli olan bilimin, dirimbilimin (biyolojinin) temel doğrusunu, amipten insana dek bütün varlıkların birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu anımsayabilseler, bin bir oyunla bütün dünyaya uygulattıkları şeyin KÜRESEL HARAKİRİ olduğunu kolayca görebilir, belki kendi canlarını da kurtarabilirlerdi.
Varili 200 dolara hızla fırlamakta olan petrolü torunlarının torunlarını borca sokarak alıp arabalarına kurulan bencilliğin doruğundaki milyarlar, cehennemde yanmaktan ölesiye korkar biliyorsunuz; oysa cehennem bindikleri arabadır; bu cehennem oyuncağı uygarlık dedikleri gerçek barbarlığın da, güzelim mavi gezegenin de sonunu getirecek
Bakalım iş işten geçmeden uyanmaya, canımızı, gezegenimizi korumaya vaktimiz olacak mı?
9 Nisan 2008 Çarşamba
AHMET MÜMTAZ TAYLAN’IN “CALİGULA”SI
Üç ay önce Ahmet Mümtaz Taylan’dan haberim bile yoktu; oysa o en sevdiğim sanat dallarında birinde 20 yıldır emek veriyormuş. Neyse, Demokritos bu eksikliği gidermek üzere çalışmaya koyuldu, üç ay önce bir sabah aradı, geldi; Albert Camus’nün Caligula’sını Eskişehir’de sahneye koyacağını, bunu şöyle şöyle yapmayı tasarladığını anlattı; söyledikleri benim düşündüklerime uygundu. Sonra çalışmaya gitti, bir süre sonra, elinde oyunun kitapçığı ve duvar duyurusuyla geldi, ikisi de çok güzel tasarlanmış, basılmıştı. Oyun 15 Mart’ta izleyicisiyle buluştu; biz gidemedik. Ama 2 Nisan’da bunu da gerçekleştirdik.
Sanırım Ahmet Mümtaz da benim kadar merak ediyordu anlattıklarının ne kadarını sahnede yapabildiğini söylememi; doğrusu, oyundan sonra birlikte gittiğimiz arkadaşım Nilgün Şarman’ın dediği gibi, şimdiye dek sahnede ya da perdede gördüğümüz Caligula’ların en iyisiydi. Ahmet Mümtaz Taylan, kendi deyişiyle, oyunu doğru okumuş ve daha önemlisi,en doğru biçimde tasarlayıp sahneye koymuş.
Oyunun yazıldığı günlerde de, günümüz Türkiye’sinde ya da dünyada en can yakıcı sorunu, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişki; insanlar tarihin başlangıç dönemlerinde bütün güç ve erki kadına yakıştırdıkları dönemde işler çok daha kolay ve yumuşaktı sanırım; ama ne zaman ki erkek döllemedeki güç ve işlevini sezip kadını, ona bağlı olarak bütün dünyayı adım adım kendi egemenliğine (?) sokmaya girişti, her şeyin tadı kaçtı; hele buna bir de anamalcı talanın zorbalığı eklenince, dünya, yaşam cehenneme döndü; hâlâ çok acıklı ve kanlı biçimde orada.
Ahmet Mümtaz, doğru okuyup canlandırma’sında, geçmişle günümüzü kaynaştırmış; imparator da, senatörler de oyunun akışı içinde günümüze geliyorlar usul usul, dünün seçkinleri bugünün küresel mafyasına dönüşüyorlar, ve dillerden düşmeyen halkerkinin(demokrasinin) yerini göz göre göre içeri tıktığımız Doğu Perinçek’in yerinde adlandırmasıyla çeteerki (mafyokrasi) alıyor.
Oyunu izleyeceğimiz tiyatro-dinleti salonuna geldiğimizde gözümüze inanamadık: öteden beri başarılarını uzaktan işittiğimiz Yılmaz Büyükerşen, halktan toplanan vergilerin yağmalanmayıp yine halka döndürüldüğü zaman neler yapabileceğini somut olarak gözler önüne sermişti: bu dinleti-tiyatro yapısının şu anda İstanbul ya da Ankara’da bile benzeri yoktur; olanlar da biliyorsunuz yıkılma tehlikesi içinde.
Olasılık+gereklilik ikilisi yıllar önce, Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları sanat yönetmeni sevgili Ergin Orbey’in Ahmet Mümtaz Taylan’dan, Bilgesu Erenus’un Misafir’ini sahneye koymasını istemesiyle işlemeye başlamış; şimdiki Sanat Yönetmeni vekili Sinan Demirer yeni bir oyun isteyince, Ahmet Mümtaz da, yukarıda değindiğim nedenlerle Caligula’yı seçmiş.
Oyunda görev alan Basri Albayrak, Nagihan Orhan, Sinan Demirer, Mert Kırlak, Sermet Yeşil, S.Berkay Akın, Murat Danacı, İsmail Dündar, Zafer Ergül, Ali Eyidoğan, Hakkı Kuş, Serhat Onbul, Yalçın Özen, Ercüment Yılmaz, Savran Perk, Özcan Akgöz, Hıdır Akaya, Ferit Demirbay, Yunus Derli, Ersin Umut Güler, Çetin Karabul, Şükrü Kaya, Özcan Yürük salonu dolduranların alkışlarını dolu dolu hak edecek güzellikte oynadılar.
Tayfun Çebi’nin yalın bezemi son derece işlevseldi; giysileri tasarlayan Funda Çebi , tarihin iki dönemini de başarıyla sahneye taşımıştı; Ersen Tunççekiç’ın ışıklandırması da yerli yerindeydi. Tolga Çebi’nin tasarladığı müzikler-efektler oyunun gücünü ve etkisini doruğa çıkaracak nitelikteydi. Oyunun beyaz kağıttan sahneye taşınmasında Ahmet Mümtaz Taylan’a yardım eden Şirin Aktemur Toprak ile Şafak Özen’in, yönetmen yardımcılığında Basri Albayrak ile E.Savran Perk’in emekleri hiç boşa gitmemişti.
Çok yerinde bir seçimle, İstanbul Uluslararası Tiyatro Şenliği, bu başarılı oyuna 28 Mayıs’ta AKM’de bir gün ayırmış; gerçek tiyatro severler şimdiden alsınlar biletlerini.
Önce Yılmaz Büyükerşen’i, Eskişehir’e kazandırdığı, kazandırmakta olduğu her şey için; Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları’nda çalışan sevdalı gençleri, ve bu çarpıcı oyunu onlarla birlikte bize armağan eden Ahmet Mümtaz Taylan’ı yürekten kutluyor, alkışlıyorum.
bertanonaran@hotmail.com
9 Nisan 2008
Sanırım Ahmet Mümtaz da benim kadar merak ediyordu anlattıklarının ne kadarını sahnede yapabildiğini söylememi; doğrusu, oyundan sonra birlikte gittiğimiz arkadaşım Nilgün Şarman’ın dediği gibi, şimdiye dek sahnede ya da perdede gördüğümüz Caligula’ların en iyisiydi. Ahmet Mümtaz Taylan, kendi deyişiyle, oyunu doğru okumuş ve daha önemlisi,en doğru biçimde tasarlayıp sahneye koymuş.
Oyunun yazıldığı günlerde de, günümüz Türkiye’sinde ya da dünyada en can yakıcı sorunu, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişki; insanlar tarihin başlangıç dönemlerinde bütün güç ve erki kadına yakıştırdıkları dönemde işler çok daha kolay ve yumuşaktı sanırım; ama ne zaman ki erkek döllemedeki güç ve işlevini sezip kadını, ona bağlı olarak bütün dünyayı adım adım kendi egemenliğine (?) sokmaya girişti, her şeyin tadı kaçtı; hele buna bir de anamalcı talanın zorbalığı eklenince, dünya, yaşam cehenneme döndü; hâlâ çok acıklı ve kanlı biçimde orada.
Ahmet Mümtaz, doğru okuyup canlandırma’sında, geçmişle günümüzü kaynaştırmış; imparator da, senatörler de oyunun akışı içinde günümüze geliyorlar usul usul, dünün seçkinleri bugünün küresel mafyasına dönüşüyorlar, ve dillerden düşmeyen halkerkinin(demokrasinin) yerini göz göre göre içeri tıktığımız Doğu Perinçek’in yerinde adlandırmasıyla çeteerki (mafyokrasi) alıyor.
Oyunu izleyeceğimiz tiyatro-dinleti salonuna geldiğimizde gözümüze inanamadık: öteden beri başarılarını uzaktan işittiğimiz Yılmaz Büyükerşen, halktan toplanan vergilerin yağmalanmayıp yine halka döndürüldüğü zaman neler yapabileceğini somut olarak gözler önüne sermişti: bu dinleti-tiyatro yapısının şu anda İstanbul ya da Ankara’da bile benzeri yoktur; olanlar da biliyorsunuz yıkılma tehlikesi içinde.
Olasılık+gereklilik ikilisi yıllar önce, Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları sanat yönetmeni sevgili Ergin Orbey’in Ahmet Mümtaz Taylan’dan, Bilgesu Erenus’un Misafir’ini sahneye koymasını istemesiyle işlemeye başlamış; şimdiki Sanat Yönetmeni vekili Sinan Demirer yeni bir oyun isteyince, Ahmet Mümtaz da, yukarıda değindiğim nedenlerle Caligula’yı seçmiş.
Oyunda görev alan Basri Albayrak, Nagihan Orhan, Sinan Demirer, Mert Kırlak, Sermet Yeşil, S.Berkay Akın, Murat Danacı, İsmail Dündar, Zafer Ergül, Ali Eyidoğan, Hakkı Kuş, Serhat Onbul, Yalçın Özen, Ercüment Yılmaz, Savran Perk, Özcan Akgöz, Hıdır Akaya, Ferit Demirbay, Yunus Derli, Ersin Umut Güler, Çetin Karabul, Şükrü Kaya, Özcan Yürük salonu dolduranların alkışlarını dolu dolu hak edecek güzellikte oynadılar.
Tayfun Çebi’nin yalın bezemi son derece işlevseldi; giysileri tasarlayan Funda Çebi , tarihin iki dönemini de başarıyla sahneye taşımıştı; Ersen Tunççekiç’ın ışıklandırması da yerli yerindeydi. Tolga Çebi’nin tasarladığı müzikler-efektler oyunun gücünü ve etkisini doruğa çıkaracak nitelikteydi. Oyunun beyaz kağıttan sahneye taşınmasında Ahmet Mümtaz Taylan’a yardım eden Şirin Aktemur Toprak ile Şafak Özen’in, yönetmen yardımcılığında Basri Albayrak ile E.Savran Perk’in emekleri hiç boşa gitmemişti.
Çok yerinde bir seçimle, İstanbul Uluslararası Tiyatro Şenliği, bu başarılı oyuna 28 Mayıs’ta AKM’de bir gün ayırmış; gerçek tiyatro severler şimdiden alsınlar biletlerini.
Önce Yılmaz Büyükerşen’i, Eskişehir’e kazandırdığı, kazandırmakta olduğu her şey için; Eskişehir Büyükşehir Tiyatroları’nda çalışan sevdalı gençleri, ve bu çarpıcı oyunu onlarla birlikte bize armağan eden Ahmet Mümtaz Taylan’ı yürekten kutluyor, alkışlıyorum.
bertanonaran@hotmail.com
9 Nisan 2008
30 Mart 2008 Pazar
CAN DOSTUM SAİM BUGAY
Soylu, onurlu, mert dostum Saim Bugay da sonunda 6 milyar insanı tüketim kamçısı altında koşturan, o yetmediği zaman milyonlarcasını bir saniyede öldürten bir avuç çılgının oluşturdukları cehenneme dayanamadı sonunda, yoruldu, ezildi, gitti.
Zaten yaşarken de karşılaştığı bütün çarpıklıklara, haksızlıklara ancak ağız dolu küfürle dayanabiliyordu; ama belli ki o küfürler öfkesini dindirmeye yetemedi, akrep gibi kendini sokmakta buldu çözümü.
Oysa ömrünün en verimli, en olgun dönemindeydi; daha ne ince, alaycı yapıtla bezeyebilirdi dünyamızı.
Özü sözü yapıtı bir sevgili dostum, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe daha öğrenciyken başkaldırmış , bu yüzden genç yaşında tanışmıştı zindanla. Bu onurlu tutum ömür boyu sürdü; hep emeğin, emekçinin yanında yer aldı, üstelik yalnız sözle değil, hem kafasıyla hem bedeniyle.
Nevzat Metin, 2005’te, Bilim Sanat Galerisi yayınları arasında sevgili Cengiz Bektaş’la yaptıkları uzun, dolu söyleşiye dayanarak güzel bir kitabını basmıştı. Gelin şimdi oradan kimi bölümleri yeniden anımsayalım:
“CB- Bir çevreye oturtuyoruz yontuyu. O çevre yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir çevre de. İstanbul’un bir yerine konan bir yontu elbette Paris’in filan alanına konan yontu değil. Bir yontuyu oraya da, buraya da koysan, başka başka yontular olarak algılanabilir.Bir toplumun içine bir yontu koyarken, toplumdan kopuk olamazsın gibi geliyor bana… İstesen de olamazsın.
SB- Tabii…
CB- İstesen de toplumdan kopamayacağına göre, “anlaşılmak” diye kesin bir zorunluluk var, senin başlarda söylediğin. Anlaşılmak istemiyorsan, git kapan, kendi kendine bir şeyler yap. Öyle nereye varılır? İnsan kendi kendisiyle hesaplaşabilir…Baan göre, sanatın bir boyutu da anlaşılmak, anlatmak…
SB- Çok çok haklısın. Bu konuda örnek de var, çok yakın bir örnek. Sanatçı denen birisiyle,bizim okulun profesörlerinden biri tartıştı. Uzun zaman konuşuldu. Kadın dedi ki:’Ben sanattan, resimden anlamam’. Kulağımızla duyduk televizyonlarda. ‘Ben resimden anlamam’ diyerek kadın özün diliyor aslında. Profesör dedi ki:’ Resim anlaşılmaz, hissedilir.’ Böyle bir şey yok. Anlaşılmaz denebilecek sanat müzik olabilir, ama müzik bile anlaşılır. Anlaşılması gerekir, şart! Öyle şey olur mu, neden anlaşılmasın? Bunlar aptalca şeyler. Enstellasyandon başladık, post dedik…Bunlar büyük aldatmaca. Bir zamanlar ‘sanat sanat içindir/ sanat toplum içindir’ diye bir tartışma vardı.Bu sözler ‘sanat sanat içindir’ lâfının bugünlere gelmiş, en bozuk hâli.”
…
CB- Tüm olayı yalnız biçim yaratmak gibi almak da yanlış…
SB- Çok yanlış. Yalnız biçim yaratmak yanlış…İlle de sadece yeni bir biçim yapacağım diye değil, düşünceyle anlaşacak, anlaşılacak biçim olmalı, onun çabası olmalı. Şimdi öyle lâflar var: ‘Ben kendim için yapıyorum!’ Hayır, ben kendim için yapmıyorum. Yani birilerine bir şey söyleyebilmek için, seçtiğim kavramı başkalarına aktarabilmek için yapıyorum. ‘Ben bunu şu biçimlerle yapıyorum’ diyebilmek için… Şiirse şiir, edebiyatsa edebiyat, müzikse müzik. Öyle olmalı ve yapılan iş anlaşılmalı.”
…
SB- Ben hep söylüyorum, bizim işimizde uygulama bakımından, usta-çırak ilişkisi olması gerekir. Usta-çırak ilişkisi olmadan, teorik birtakım düzenlerle eğitim olmaz, olmamalı…Usta-çırak ilişkisi yakın ilişki aslında. Bugün akademilerde yaşanan ilişkiler gibi değil. Bir hoca bir şeyler söyleyecek, sonra gelip böyle böyle, şöyle şöyle düzeltmeler yapacak, sonra kalkıp gidecek, olmaz…Çırak ustasını çalışırken görür, öyle öğrenir…”
Görüyorsunuz ya, Saimciğim, aslında yalnız kendi dalındaki acıyı, çıkmazı değil, bütün dünyadaki toplumsal, küresel çarpıklığı algılayıp dile getiriyordu; ee bu da taşınır yük değil elbet!
Canım güzel soylu onurlu dostum, sen çileden kurtuldun: ardında pırıl pırıl işler, alkışlanacak anılar bıraktın. Işığın kucağında yatacağına emenim.
Cumhuriyet, 30 Mart 2008.
Zaten yaşarken de karşılaştığı bütün çarpıklıklara, haksızlıklara ancak ağız dolu küfürle dayanabiliyordu; ama belli ki o küfürler öfkesini dindirmeye yetemedi, akrep gibi kendini sokmakta buldu çözümü.
Oysa ömrünün en verimli, en olgun dönemindeydi; daha ne ince, alaycı yapıtla bezeyebilirdi dünyamızı.
Özü sözü yapıtı bir sevgili dostum, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe daha öğrenciyken başkaldırmış , bu yüzden genç yaşında tanışmıştı zindanla. Bu onurlu tutum ömür boyu sürdü; hep emeğin, emekçinin yanında yer aldı, üstelik yalnız sözle değil, hem kafasıyla hem bedeniyle.
Nevzat Metin, 2005’te, Bilim Sanat Galerisi yayınları arasında sevgili Cengiz Bektaş’la yaptıkları uzun, dolu söyleşiye dayanarak güzel bir kitabını basmıştı. Gelin şimdi oradan kimi bölümleri yeniden anımsayalım:
“CB- Bir çevreye oturtuyoruz yontuyu. O çevre yalnızca fiziksel değil, düşünsel bir çevre de. İstanbul’un bir yerine konan bir yontu elbette Paris’in filan alanına konan yontu değil. Bir yontuyu oraya da, buraya da koysan, başka başka yontular olarak algılanabilir.Bir toplumun içine bir yontu koyarken, toplumdan kopuk olamazsın gibi geliyor bana… İstesen de olamazsın.
SB- Tabii…
CB- İstesen de toplumdan kopamayacağına göre, “anlaşılmak” diye kesin bir zorunluluk var, senin başlarda söylediğin. Anlaşılmak istemiyorsan, git kapan, kendi kendine bir şeyler yap. Öyle nereye varılır? İnsan kendi kendisiyle hesaplaşabilir…Baan göre, sanatın bir boyutu da anlaşılmak, anlatmak…
SB- Çok çok haklısın. Bu konuda örnek de var, çok yakın bir örnek. Sanatçı denen birisiyle,bizim okulun profesörlerinden biri tartıştı. Uzun zaman konuşuldu. Kadın dedi ki:’Ben sanattan, resimden anlamam’. Kulağımızla duyduk televizyonlarda. ‘Ben resimden anlamam’ diyerek kadın özün diliyor aslında. Profesör dedi ki:’ Resim anlaşılmaz, hissedilir.’ Böyle bir şey yok. Anlaşılmaz denebilecek sanat müzik olabilir, ama müzik bile anlaşılır. Anlaşılması gerekir, şart! Öyle şey olur mu, neden anlaşılmasın? Bunlar aptalca şeyler. Enstellasyandon başladık, post dedik…Bunlar büyük aldatmaca. Bir zamanlar ‘sanat sanat içindir/ sanat toplum içindir’ diye bir tartışma vardı.Bu sözler ‘sanat sanat içindir’ lâfının bugünlere gelmiş, en bozuk hâli.”
…
CB- Tüm olayı yalnız biçim yaratmak gibi almak da yanlış…
SB- Çok yanlış. Yalnız biçim yaratmak yanlış…İlle de sadece yeni bir biçim yapacağım diye değil, düşünceyle anlaşacak, anlaşılacak biçim olmalı, onun çabası olmalı. Şimdi öyle lâflar var: ‘Ben kendim için yapıyorum!’ Hayır, ben kendim için yapmıyorum. Yani birilerine bir şey söyleyebilmek için, seçtiğim kavramı başkalarına aktarabilmek için yapıyorum. ‘Ben bunu şu biçimlerle yapıyorum’ diyebilmek için… Şiirse şiir, edebiyatsa edebiyat, müzikse müzik. Öyle olmalı ve yapılan iş anlaşılmalı.”
…
SB- Ben hep söylüyorum, bizim işimizde uygulama bakımından, usta-çırak ilişkisi olması gerekir. Usta-çırak ilişkisi olmadan, teorik birtakım düzenlerle eğitim olmaz, olmamalı…Usta-çırak ilişkisi yakın ilişki aslında. Bugün akademilerde yaşanan ilişkiler gibi değil. Bir hoca bir şeyler söyleyecek, sonra gelip böyle böyle, şöyle şöyle düzeltmeler yapacak, sonra kalkıp gidecek, olmaz…Çırak ustasını çalışırken görür, öyle öğrenir…”
Görüyorsunuz ya, Saimciğim, aslında yalnız kendi dalındaki acıyı, çıkmazı değil, bütün dünyadaki toplumsal, küresel çarpıklığı algılayıp dile getiriyordu; ee bu da taşınır yük değil elbet!
Canım güzel soylu onurlu dostum, sen çileden kurtuldun: ardında pırıl pırıl işler, alkışlanacak anılar bıraktın. Işığın kucağında yatacağına emenim.
Cumhuriyet, 30 Mart 2008.
26 Mart 2008 Çarşamba
TAYFUR SANLIMAN
Tayfur Sanlıman’ı, 1992’de Asmalımescit’te kendi işliğini açmasından sonra, sevgili İsmail Şimşek’in Cep Galerisi’nde tanıdım; önce sağlıklı yapısı, tok sesi, çelik gibi es sıkışı dikkatimi çekmiş olmalı. Sonra gerek Cep’te, gerek başka galerilerde açtığı sergilerde resimleriyle tanıştım; renk ve biçim dünyasındaki dürüst arayışları daha ilk görüşte beni etkiledi.
Derken dünya, İstanbul, Asmalımescit değişti, ne eski sergiler kaldı, ne Cep Galerisi; İsmailciğim galericiliği gevşetip lokantacılığa kaymak zorunda kaldı;Tayfur ortalıktan silindi; 2001’de evi barkı alıp Bozcaada’ya taşınmış meğer. Ama resmi bırakmamış elbet, ben duyamasam da, 2006’da, sanat yaşamanın 50. yılında AKM’de geniş bir özetleme sergisi açmış, oğlu Kerem Sanlıman’ın çok önemli desteğiyle, Işıl Döneray’ın kusursuz tasarımıyla bir de kitap yayınlamış. Bu güzel kitabı yolladı bana.
Oradan, 52 yıllık kesintisiz tutkulu resim sevdasının nasıl başladığını okuyalım birlikte:
“Dokuz yaşlarında bir çocuk, İstiklâl İlkokulu 2. sınıfta. O gün yüreğine bir heves düşüyor: resim yapmak. İçindeki ses:’deniz kenarında bir ev, evin önünde bir iskemle, iskelenin üzerinde bir ada balık tutacak’diyor. İzmir’i nereden biliyor? Haritalardan. Denizi manzaralardan tanıyor. Ee… geriye ne kaldı? Adam, oltası ve iskele. Onları da heves nasıl olsa başarır…
Adanalı çocuk bu çok çok önemli isteğin parasal desteğini sağlamak üzere, müşterisi ile meşgûl babasına saldırıyor (babası berber). Ne için harcanacağını söyledikten sonra 2 kuruş alıyor. Uçar gibi kırtasiyeci Evrendilek’e. Bir kutu 12’lik Nurkalem boya 1,5 kuruş; 25x35 resim kartonu 20 para. ’22 yıl sonra, Nurkalem’i üreten firmanın sahiplerinden M.Sait Demirbağ’ın kızı Nimet ile evlenecek.)
Gene uçar gibi doğru eve. 25x35’e biraz gökyüzü koy, gerideki ağaçları yeşile boya. Sağ alt köşeye evi kondur.Evin önüne iskele, iskeleye balık tutacak adamı yerleştir.Eline olta kamışını ver. Denizi maviye boya. Bu çabayı tasarladığın resme dönüştürebilmek için, ikide bir kırılan kalemleri aça aça tüket. Ama resmi bitir. Akşama baba gelecek, kim bilir ne kadar sevecek? Garanti bir aferin alırsın. Öyle sandınız değil mi?.. Hayır, hiç de öyle olmadı.
Berberlik yaparken konuşup şakıyan, ama evde ciddi Usta Cabbar, ‘Baba, bak!’ diyerek önüne koyduğum resme göz ucuyla baktıktan sonra, sanki birisi jurnal etmiş gibi önce boya kalemlerini sordu. Sonra görmek istedi. Sonra ne mi oldu? Orta şiddette, okşamayı andıran, ama içinde okşama olmayan bir tokat!...
Bulutlar, mavi gök, mavi deniz, yalı, iskele, balık tutan adam, hepsi soldu ve iki yıllık bir karanlığın içinde kayboldu…”
“İşte tam o yıllarda, 1944-45 olacak, Latif Ariş geldi.Yeni resim hocamız. Akademi’den taze mezun, dinamik, taş gibi. Mektepte hemen bir atölye kurdu. Başyardımcıları 75 Yusuf, 155 Tayfur. Modelden çalışmayı, natürmortu, peyzajı öğrendik. Resim sevdam yüzünden 3 yıllık Ortaokulu 5 yılda bitirdim.”
İlk ustası Latif Ariş’ten unutulmaz bir ders:
“Sanırım artık liseye geçmek üzereydim. Bir gün, beni teslim edilen bir işten ötürü 1 lira ile ödüllendirmek üzere gümüş parayı boya kutularının önüne koydu. Rengi hâlâ kulaklarımda duran sesiyle:’şu parayı al!’ dedi. Almak üzere elimi uzattığımda ekledi: ‘Bak oğlum! Sanma ki para her zaman böyle kolay ve bol kazanılır. Hele resim yapmaya devam edersen, hele benim mektebime gidersen, resim yapmayı sürdürürsen hiç kazanamazsın.Sana derim ki, bu sözlerimi sakın unutma! İleride baktın ki resme sevdalısın, parayı unut. Baktın ki paraya sevdalısın, o zaman da resmi unut!”
Resim sevdalısının oluşumu böyle; iki satır da resmi nasıl yaptığına ilişkin olsun:
“İlham hanımı beklemem. Resmin sonunu tasarlamam. Temel rengi hazırlar,onunla yola çıkarım.Tuvale ilk darbeyi vurduğum anda başaramama korkusu kaybolur. Eskizle çalışmadığım için,yolda önüme çıkan tüm serüvenleri irdeler, resim hangilerini istiyorsa onları titizlikle korur, ötekileri acımadan atarım. Bu, bir fırtınanın içinde, fırtına gibi bir çalışma sürecidir.Resim bitinceye kadar aralıksız sürer. Çalışmanın başında boyayı, fırçayı, tuval alanını, ne yapmam gerekiyorsa ona göre, ben yönetir, yönlendiririm.Kararlarımı uygularım.Fakat süresi belli olmayan bir zaman sonra, üzerinde çalıştığım renk ve leke âlemi başıma patron kesilir. Artık resmin emrine girmek zorunludur.Ne isterse onu yaparım.”
Keşke elimde olsaydı da bu tutkulu, inançlı renk ve leke kovalayıcının içten serüvenlerinden örnek gösterebilseydim size; neyse aklınızda bulunsun, herhangi bir galeride, bir açık arttırmada adını duyarsanız, koşun.
Cumhuriyet, 26 Mart 2008
Derken dünya, İstanbul, Asmalımescit değişti, ne eski sergiler kaldı, ne Cep Galerisi; İsmailciğim galericiliği gevşetip lokantacılığa kaymak zorunda kaldı;Tayfur ortalıktan silindi; 2001’de evi barkı alıp Bozcaada’ya taşınmış meğer. Ama resmi bırakmamış elbet, ben duyamasam da, 2006’da, sanat yaşamanın 50. yılında AKM’de geniş bir özetleme sergisi açmış, oğlu Kerem Sanlıman’ın çok önemli desteğiyle, Işıl Döneray’ın kusursuz tasarımıyla bir de kitap yayınlamış. Bu güzel kitabı yolladı bana.
Oradan, 52 yıllık kesintisiz tutkulu resim sevdasının nasıl başladığını okuyalım birlikte:
“Dokuz yaşlarında bir çocuk, İstiklâl İlkokulu 2. sınıfta. O gün yüreğine bir heves düşüyor: resim yapmak. İçindeki ses:’deniz kenarında bir ev, evin önünde bir iskemle, iskelenin üzerinde bir ada balık tutacak’diyor. İzmir’i nereden biliyor? Haritalardan. Denizi manzaralardan tanıyor. Ee… geriye ne kaldı? Adam, oltası ve iskele. Onları da heves nasıl olsa başarır…
Adanalı çocuk bu çok çok önemli isteğin parasal desteğini sağlamak üzere, müşterisi ile meşgûl babasına saldırıyor (babası berber). Ne için harcanacağını söyledikten sonra 2 kuruş alıyor. Uçar gibi kırtasiyeci Evrendilek’e. Bir kutu 12’lik Nurkalem boya 1,5 kuruş; 25x35 resim kartonu 20 para. ’22 yıl sonra, Nurkalem’i üreten firmanın sahiplerinden M.Sait Demirbağ’ın kızı Nimet ile evlenecek.)
Gene uçar gibi doğru eve. 25x35’e biraz gökyüzü koy, gerideki ağaçları yeşile boya. Sağ alt köşeye evi kondur.Evin önüne iskele, iskeleye balık tutacak adamı yerleştir.Eline olta kamışını ver. Denizi maviye boya. Bu çabayı tasarladığın resme dönüştürebilmek için, ikide bir kırılan kalemleri aça aça tüket. Ama resmi bitir. Akşama baba gelecek, kim bilir ne kadar sevecek? Garanti bir aferin alırsın. Öyle sandınız değil mi?.. Hayır, hiç de öyle olmadı.
Berberlik yaparken konuşup şakıyan, ama evde ciddi Usta Cabbar, ‘Baba, bak!’ diyerek önüne koyduğum resme göz ucuyla baktıktan sonra, sanki birisi jurnal etmiş gibi önce boya kalemlerini sordu. Sonra görmek istedi. Sonra ne mi oldu? Orta şiddette, okşamayı andıran, ama içinde okşama olmayan bir tokat!...
Bulutlar, mavi gök, mavi deniz, yalı, iskele, balık tutan adam, hepsi soldu ve iki yıllık bir karanlığın içinde kayboldu…”
“İşte tam o yıllarda, 1944-45 olacak, Latif Ariş geldi.Yeni resim hocamız. Akademi’den taze mezun, dinamik, taş gibi. Mektepte hemen bir atölye kurdu. Başyardımcıları 75 Yusuf, 155 Tayfur. Modelden çalışmayı, natürmortu, peyzajı öğrendik. Resim sevdam yüzünden 3 yıllık Ortaokulu 5 yılda bitirdim.”
İlk ustası Latif Ariş’ten unutulmaz bir ders:
“Sanırım artık liseye geçmek üzereydim. Bir gün, beni teslim edilen bir işten ötürü 1 lira ile ödüllendirmek üzere gümüş parayı boya kutularının önüne koydu. Rengi hâlâ kulaklarımda duran sesiyle:’şu parayı al!’ dedi. Almak üzere elimi uzattığımda ekledi: ‘Bak oğlum! Sanma ki para her zaman böyle kolay ve bol kazanılır. Hele resim yapmaya devam edersen, hele benim mektebime gidersen, resim yapmayı sürdürürsen hiç kazanamazsın.Sana derim ki, bu sözlerimi sakın unutma! İleride baktın ki resme sevdalısın, parayı unut. Baktın ki paraya sevdalısın, o zaman da resmi unut!”
Resim sevdalısının oluşumu böyle; iki satır da resmi nasıl yaptığına ilişkin olsun:
“İlham hanımı beklemem. Resmin sonunu tasarlamam. Temel rengi hazırlar,onunla yola çıkarım.Tuvale ilk darbeyi vurduğum anda başaramama korkusu kaybolur. Eskizle çalışmadığım için,yolda önüme çıkan tüm serüvenleri irdeler, resim hangilerini istiyorsa onları titizlikle korur, ötekileri acımadan atarım. Bu, bir fırtınanın içinde, fırtına gibi bir çalışma sürecidir.Resim bitinceye kadar aralıksız sürer. Çalışmanın başında boyayı, fırçayı, tuval alanını, ne yapmam gerekiyorsa ona göre, ben yönetir, yönlendiririm.Kararlarımı uygularım.Fakat süresi belli olmayan bir zaman sonra, üzerinde çalıştığım renk ve leke âlemi başıma patron kesilir. Artık resmin emrine girmek zorunludur.Ne isterse onu yaparım.”
Keşke elimde olsaydı da bu tutkulu, inançlı renk ve leke kovalayıcının içten serüvenlerinden örnek gösterebilseydim size; neyse aklınızda bulunsun, herhangi bir galeride, bir açık arttırmada adını duyarsanız, koşun.
Cumhuriyet, 26 Mart 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
