22 Ekim 2008 Çarşamba

DAĞLARCA

Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, 1955-60 arasında Fransız Dili ve Yazın bölümünde okurken gördüm ilk kez; Fen-Edebiyat Fakültesi’nin sağındaki yolda kitapevi vardı. İrfan Yalçın’la derslerden çıkışta uğrardık; kısa boylu, ciddi yüzlü bir insan otururdu bir köşede. Geleni gideni elbette çoktu. Biz daha öğrenci yazınseverler olduğumuz için, yanına gitmeyi göze alamamadık.
1964’ten sonra, sevgili Memet Fuat’ın De Yayınevi’ne gelip gitmeye, çeviriler yapmaya başlayınca, Büyük Usta’nın şiirlerini daha düzenli görüp okur oldum, hem Yeni Dergi’de, hem yıllık seçkilerde.
Yakından tanıyanlar, şiirini derinlemesine sevenler biliyor, ömür boyu bir tutarlılık, soyluluk anıtı olarak kaldı; göze çarpmak, ilgi çekmek, adından söz ettirmek için sözün gerçek anlamında değil parmağını, kılını bile oynatmadı, kimsenin oynatmasına da izin vermedi. Şimdi artık en sıradan, en rezil hokkabazlara bile yakıştırılan sanatçı nitelemesinin canlı, anıtsal örneğiydi. Ne mutlu ona da, canı kadar sevdiği Türk ulusuna da.
Kitaplığımızın raflarında Cem Yayınevi’nin bastığı toplu yapıtlarının 11 cildi var; bu, o inanılmaz üretken insanın kesintisiz akan şiir ırmağının o yıla kadarki dökümüdür elbet; ondan sonra sürekli üretti, yarattı. Şimdi gelin bu doyulmaz şiir pınarından birkaç tas içelim birlikte:
GECELEKLER
Görürdüm uçtuğunu / Geceleklerin/ Gagaları kıpkızıl
Biri ikisine değercesine / Yaşıyordum / Yüzbinini
Yatak odaları sımsıcak / Yıldız doğurduğu yuvalardır / Geceleklerin
Gecelekler / Tanrının son yaratığı / Tanrıdan sonra oluşan
Yaşı yoktur / Gözleri yıllanır hep / Geceleklerin
Soluğu yoktur / Yüreği dolar boşalır karanlıkla mavilikle / Geceleklerin
Peki kim gecelek / En yalnızı / Sevenlerin daha.
Bu şiiri, daktiloyla saman kâğıda yazmış, 1.8.1975’te bana imzalamış; şiir seçmek için kitabını açınca sekize katlanmış olarak içinde buldum; hangi koşullarda aldım bu eşsiz armağanı, çoktan unuttum; olsun, şu anda yeniden kavuştum ya.
GANALI’CIK
Ganalı’cık / Yağmurla giderdi okula / yağmurla gelirdi
Ganalık’cık / Yağmurla yarış ederdi / Giderken gelirken
Ganalı’cık / Yağmura türkü söylerdi uzun yolda
Dinlerdi yağmurun türküsünü
Birgün yağmadı yağmur / Gitmedi okula / Sordu annesi: Neden?
Ganalı’cık / Dedi, okul öyle uzak ki / Nasıl gideyim ben arkadaşsız?
KALKINAMAMAK
Kırk bin köy, yıllar yılı, yönelmiş Ankara’ya
İnanır inanamaz.
Allar içre gün ama, gökler yasından,
Allanır allanamaz.
Yaşar o, yaşamaz o, açlığa yoksulluğa,
Dayanır dayanamaz.
Gölgesi kavakların Kızılırmak’ta yavaş,
Yıkanır yıkanamaz.
Bir eldir Anadolu’m, batıya ta batıya,
Uzanır uzanamaz.
Dağ gelir gecesinden, kırk bin köy üzre akdağ,
Uyanır uyanamaz.
Sözün gerçek anlamında ardında bize dağlar kadar şiir bırakan bu soylu varlığa kimse Nobel Ödülü vermedi, başkentlerde ağırlamadı, yanında gözüküp saygınlığından pay kapmadı; olsun. Siz alın o güzelim kitaplarını, gittikçe batağa gömülen dünyamıza inat, içinizi yıkayın, şiirinin billûruyla özdeş kılın kendinizi.
bertanonaran@hotmail.com

Cumhuriyet, 22 Ekim 2008.

8 Ekim 2008 Çarşamba

“ELİPEPSİ VE DEHA”

Bu, sevgili Yılmaz Dikbaş’ın son kitabı; yine AsyaŞafak yayınevi bastı. Kitabı ona, öğretim üyesinden çok meddahı andıran birinin Epilepsi ve Orgazm adlı safsatası yazdırdı.
Gerçi örgensel boşalma (orgazm) ile sara arasında hiç değilse bedensel çırpınma benzerliği var, ama birincisinde insan hazların en büyüğünü duyup sınırsız bir erince ulaşıyor, ikincisiyse beyni de, bedeni de korkunç derece yıpratıp yoruyor; ama meddah amcamız kitabını aslında ülkemizde ve dünyada çok sayıda insanın acısını çektiği bu önemli rahatsızlığı aydınlatmak üzere değil, Dikbaş’ın da değindiği gibi, günün birinde arabasında kapalı kalan, camı balyozla kırılıp kurtarılan, gizemli biçimde hastaneye koşturulan bir siyasetçiyi yaralamak, yıpratmak için kaleme almış.
Sevgili Yılmaz Dikbaş, her zamanki sorumlu, titiz yaklaşımıyla konuyu en geniş en bilimsel açıdan eli alıp işlemiş; önce saranın tanımını, tarihçesini, sağaltım yöntemlerini; ardından, bu hastalıkla ilgilenmiş insanları; 3. Bölüm’de, sara ile ilgili olguları; 4. Bölüm’de, dünya yazınındaki sarayı ele almış büyük yazarları; 5. Bölüm’de sara ile cinsellik arasındaki ilişkiyi; 6. Bölüm’deyse saralı ünlüleri irdeliyor.
Dikbaş’ın bu değerli çalışmasında, bütün yapıtlarında olduğu gibi, konu bütün boyutları ve uzantılarıyla ele alınırken, birçok Batılı önyargıya değinilip işin dorusu vurgulanıyor; bunlardan biri, aslında yalnız tıbbı değil, bütün uygarlığı Eski Yunan ve Roma’dan başlatan ön ve sonyargı uyarınca, sarayı ilk kez Hipocrotes’in ele alıp tanımladığı; oysa İ.Ö. 2000 ‘lerde, Hintliler, Ayurveda adını verdikleri bilim ve ekin dalında sarayı tanımlamış, tanısı ve sağaltım konusunda ayrıntılı bilgiler aktarmışlar.Hipocrates’ten 200 yıl önce yaşamış bilge-hekim Atreya, bu rahatsızlıkla ilgili tanı ve sağaltım yöntemlerini dile getirmiş.
Dahası, Areya’dan da en az 1 000 yıl önce, Babilli hekimler sarayı incelemiş, “Babil Tabletleri” diye bilinen belgelere geçirmişler; bunların 40 tanesi Britanya Müzesi’nde sergilendiği halde, Batılı sömürgeci onlara ne bakmış, ne baktırmış, dünyanın talanını kolaylaştıran uygarlığın kökeniyle ilgili masalı yüzyıllardır bilerek sürdürmüş, sürdürüyor.
Aynı alçakça yaklaşım Ön-Türklerin ilk yazıyı,dolayısıyla uygarlığın temelini bulmuş olmalarının gözlerden ve bilinçlerden bilerek saklanmasında karşımıza çıkmıyor mu? Sevgili Kâzım Mirşan ile Halûk Tarcan paha biçilmez çalışmaları olmasa, insanların en sıradışılarından biri olan Mustafa Kemâl Atatürk’ün, henüz bu iki araştırmacının kanıtlarından yoksunken dile getirdiği olguları, bilgileri nasıl akıl edecek, bunlara nasıl inanacaktık?
Yılmaz Dikbaş¸ yukarıda değindiğim titizlik ve sorumluluk duygusuyla, siyasetçinin rahatsızlığı sırasında tutulan hekim tutanaklarını elde etmiş, onları kendi uzman arkadaşlarına göstermiş, Epilepsi ve Orgazm’da öne sürülen dedikoduların doğru olup olmadıklarını da araştırmış.
İnsana, beyne, sinir dizgesine meraklı bir dünya yurttaşı olarak, Dikbaş kadar ayrıntılı değilse bile, bu tatsız rahatsızlık konusunda ben de bazı şeyler okuyup öğrendim; buna göre sara, beynin bir ya da birkaç hücresinin kısa devre yapıp ‘elektrik fırtınası’na yol açmasıyla ortaya çıkıyor; sağaltımında da, görece yalın bir yöntem uygulanıyor: bu fırtınaya yol açan hücre ya da hücrelerin yeri saptanıyor, beyne ince bir elektrotla giriliyor, ucu 50 derecinin üstünde kızdırılıyor, hücre ya da hücreler yakılıyor; fırtına kesiliyor.
Bu, yüzyılımızdaki, hastalıklar aracılığıyla insanları soyup soğana çevirmeye yanaşmayan dürüst insanların yaklaşımı; oysa, bilineceği ya da kestirileceği üzere, saralı insan kardeşlerimize hemen bütün dünyada, içine şeytan ya da cin girmiş gibi bakıldı, bakılıyor; dolayısıyla hiç hak etmedikleri hâlde, aşağılanıyor, küçümseniyor, dışlanıyorlar.
Nitekim, Dikbaş’ın kitabı yayınlandıktan kısa bir süre sonra, bir okuru aramış; bu değerli yapıtın kendisini ne kadar sevindirdiğini, güçlendirdiği söylemiş; o güzelim insan kardeşimiz, az önce değindiğim çarpık yaklaşımdan ötürü, rahatsızlığını eşinden bile saklıyormuş; bereket sara nöbetleri gece geliyormuş.
Sözün kısası, hemen alıp okuyun, okutun Yılmaz Dikbaş’ın bu saygıdeğer yapıtını.


Cumhuriyet, 8 Ekim 2008.

10 Eylül 2008 Çarşamba

MAHMUT MAKAL’IN KİTAPLARI

Tarih öğretmeni Arzu Sarıyer’i bana, Nazilli basmalarını tarihin çöplüğüne gönderten, kendilerini de bizi de “küresel harakiri”ye sürükleyen can gözleri körelmiş Batılı sömürgecilerle yerli suçortakları tanıştırdı; basmalardan söz eden yazımdan sonra önce ileti yazdı, sonra telefonla aradı. Telefon görüşmelerimiz sırasında, yazları sevgili Makalllar ile komşu olduklarını söyledi; yetinmedi, ilk fırsatta beni Mahmut Makal’la görüştürdü. Sevgili Usta da, bu görüşmeden sonra, Literatür yayınevini bastığı altı kitabını göndertti:Bizim Köy, Yeraltında Bir Anadolu, Deli Memedin Türküsü, Memleketin Sahipleri, Hâyal ve Gerçek ve Bozkırdaki Kıvılcım: Enstitülüler.
Büyük boyutlu harflerle, özenli kapaklarla, tertemiz basılmış kitapları bize Genel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Yayın Yönetmeni Işıl Özgüner hazırlamışlar; kapak tasarımı Mithat Çınar’ın.
Sevgili Makal, yazınseverlerin yakından tanıdıkları temiz dili, yalın anlatamıyla Anadolu’yu, köyümüzt köylümüzü, öncelikle de bırakılsaydılar hem yurdumuzu, hem bütün ezilip sömürülenleri, giderek sömürenlerin kendilerini bile kurtaracak Köy Enstitülerini işliyor. Bozkırdaki Kıvılcım.Enstitülüler’den önümüze gelen ilk sayfaya açalım isterseniz: M. Asaf Aktan’dan yola çıkarak kaleme alınmış “Ödülüm Yüzlerdeki Sevinçtir”in Tarımsal İşler bölümünde şunları anlatıyor:
“Bağımız, tarlalarımız ve bahçelerimiz vardı. Enstitü’ye bitişik iki yüz dekar yerimiz bunlar içindi. Önceleri çift sürmekte ve yük taşımada öküzler ve atlar kullanıyordu. Sonraki yıllarda bunların yerlerini traktör ve iki kamyon aldı.
Kümesimizde de iyi cins Leghorm ve Rhode Island kavuklarla hindiler besliyorduk.
Enstitü’den üç kilometre uzakta bir vadide Çomaklı adında bir çiftliğimiz vardı. Buranın çoğu yeri el değememiş topraktı. Önce buraya içinde kalınabilecek bir barınak yapıldı. Orman içinde beş yüz metre su yolu açılarak ve künk döşeyerek çiftliğe içme suyu getirdik. Tarlaları sulamak için cılız da olsa akan dereden yararlanacaktık. Sonraları her yeri sulayabilmek için bir su pompası alındı.(…)
Çiftlikte her türlü tahılı yetiştiriyorduk. Bunları hasat edince okulun ambarına koyuyorduk. İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Birçok malda kıtlık vardı. Savaş nedeniyle Türkiye’nin çok ülkeyle ticareti kesilmişti. O nedenle birçok yiyeceğimizi kendi ürettiklerimizle destekliyorduk. Örneğin buğday, patates, soğan, karpuz, kavun, üzüm ve çeşitli meyveler bunlardandı. (…)
Enstitü’nün Çakmak bölümünde, Enstitü ile demiryolu arasındaki elli dekarlık yere meyvelik yapılmasına karar verilmiş. Enstitü’nün sınıfları çoğalınca bağcılık ve meyvecilik öğretmeni Reşat Küçükaydın Fransızca öğretmenliğine geçti. Onun bu derslerini Muharrem Tüzüner aldı.
Meyve çukurlarının yerlerinin saptanması yapılacaktı. Öğretmenimiz Muharrem Tüzüner beni, İsmail Nayır’ı, Fikret Can ve Muharrem Dinç’i yanına aldı, marangozhaneye gittik. Orada hazırlanmış kazıkları bir arabaya koyarak meyvelik yapılacak yere taşıdık. Öğretmenimiz madırga (taş kırıcı küçük balyoz) ve urganla geldi. Bizi yanına çağırdı: ‘Çocuklar, fidanların yerlerini saptamak için önce işaretleyeceğiz. Bunun için de bu urgandan yararlanacağız. Yapacağımız meyve dikim yöntemine Kenkons adını veriyoruz’ dedi. Sonra metreyle altı metrelik aralıklarla urganı ölçerek eşkenar bir üçgen meydana getirdi. Köşelerine birer kazık bağladı. Her bir köşesinden birimiz tutarak urgan üçgeni gererek tarlaya uygulaya uygulaya ilerliyorduk; köşelere gelen yerlere Muharrem Dinç birer kazık çakıyordu. Böylece bütün tarla kazıklarla işaretlenmişti. Bunlara hangi yönden bakılırsa bakılsın hep bir sırada görülüyordu. Böylece ekilecek fidanların, büyüdükçe her taraftan güneşi ve havayı bol bol alabileceklerini öğretmenimiz orada söylemişti.
O kış, bu işaretlediğimiz yerlere fidanların çukurlarını açtık. Çukurlardan çıkan üst toprakları çukurların doğusuna, alt toprakları da batısına koyduk. Mart gelince fidanlar dikildi. Fidanları dikerken daha önce teneke içinde taze gübrenin su ile karışımından yaptığımız bulamaca batırıp sonra toprağa dikiyorduk. Bundan sonra da üst toprağı alta, alt toprağı üste koyup fidanı sıkıştırıyorduk. Diktiğimiz kazığa 8 şeklinde bir iple bağlıyorduk. Böyle bağlama ile fidanlar, her yönden esen rüzgâra karşı direnç sağlayabilirler. Bunu da öğretmenimizden öğrenmiştik.
Bizler Enstitü’den ayrıldıktan birkaç yıl sonra, bu ağaçların verdiği meyvelerle Enstitü’nün meyve gereksiniminin karşılandığını öğrenmiştik.”
Şimdi başkanı Amerikalı Türk-Amerikan Eğitim Yarkurulu’nun neden ilk iş olarak bu okulları kapatma kararı aldığını daha iyi anlıyorsunuzdur sanırım. Hemen alın Mahmut Makal Usta’nın kitaplarını.

10 Temmuz 2008 Perşembe

“YÜREKLER KÖR”

Cumhuriyet okurları içinde Mustafa Yıldırım’ı tanımayan yoktur sanırım; ünlü Sivil Örümceğin Ağında incelemesini de, 58 Gün, Ulus Dağı’na Düşen Ateş, Azerbaycan’da Proje Demokratiya ve Meczup Yaratmak’ı da yazan oydu; ayrıca çeşitli Anadolu gazetelerine yolladığı yazılarla, televizyondaki konuşmalarıyla hep aynı hedefe yönelikti savaşımı: Anadolu’yu yeniden bağımsız, egemen kılmak.
Bu duyarlı, sorumlu dünya yurttaşı, incelemelerin, romanların, yazıların dindiremediği çığlığını şiirlere de dökmüş, Yürekler Kör adıyla yayımlamış. Gelin oradan aynı adı taşıyan şiiri paylaşalım; şiiri, Felluce’de, Afar’da, Cenin’de paramparça edilen çocuklara adamış:
“Döndürüp başını bakmıyorsa roman / susuyorsa şiir fotoğrafımı gördüğünde / soluğu masalarda kalıyorsa şarkıların / o kitapların her satırı bin yalan
Annem bombanın göçüğünde kaldı / babamı vurdular tarlada koşarken / duyun artık beni, kanıyor bedenim / o sırada siz eğlencedeydiniz
Geleceği kurmuyorsa elleriniz / nasıl çıkacaksınız ahlâksızlıktan / ne bekliyor sizi zalimlerin karanlığında / alçaklar dünyasına borçlu gülmektesiniz
Gün olur sizin de çocuğunuz ağlar / sorar belki kısıp gözlerini / nerede ve hangi keyiflerdeydiniz, der / Samir ezilip kalırken tankların altında / Asu yanarken napalmla cayır cayır
Ne olur bizi de yaz yaz roman / azıcık bizim için de ağla şiir / arada bir bizi söyleyin şarkıcılar / eşkıyadan kurtuluş yok tek başına
Eşkıya gidecek barış doğacak / bzi unutan şiirler ölecek / tüketim romanları yakılacak / ölürken biz kararacak vicdanınız / lekeleneceksiniz sonsuza dek / utanacaksınız… / utanacak
Daha başka ne söylesin ozan? Bir avuç dolar için, ona uzanan kişiye hiçbir zaman kalıcı bir doyum sağlayamayan bu sanal erk için dünyayı kana bulayanlar; insan türünden başlayıp canlı cansız bütün yeryüzü varlıklarının kökünü kazımaya girişenler ne bu çarpıcı dizelerle uyanır, ne başka söze uyarıya kulak asar.
Aslında sorun dönüp dolaşıp, bütün dünya yurttaşlarının temel eğitimden geçirilip kendi başlarına düşünebilen, karara varabilen, vardığı kararları ortak çabayla uygulamaya geçirebilen bireylerin kılınmasına dayanıyor. Gelmiş geçmiş bütün büyük devrimciler bunu amaçladı; yurdumuzda bu temel devrime, binlerce yıllık tarihimizde, bir tek kişi girişti biliyorsunuz: Mustafa Kemâl Atatürk. Ama hem onun, ondan daha çok bizim talihsizliğimiz, tasarladığını tam anlamıyla gerçekleştirmeye ömrü de yetmedi, yaşadığı sürede yanında yöresinde yeterli sayıda gerçek yardımcısı olamadı; en yakın arkadaşları bile, oluşumlarından, eğitimlerinden, dolayısıyla kafa yapılarından ötürü tutucuydular, karşıdevrimciydiler. Bu dediklerimin ayrıntılarını Metin Aydoğan’ın, Çetin Yetkin’in, Yılmaz Dikbaş’ın kitaplarında bütün ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz yeniden.
Buna karşılık, Küba’da Fidel Castro ve yakın çevresi, kişilik yapısı, eğitim, amaç ve yöntem birliği açısından birbirine çok uygunmuş; ayrıca Küba halkı, yüzlerce yıllık köleliğe, sömürgeciliğe karşın, kendisine önerilenleri kavramaya yatkınmış ki, 50 yılda binlerce yıllık ataerkil geleneği de, birkaç yüzyıllık anamalcı karartmayı da aşabildiler.
Şimdi bütün dünyanın önünde son can alıcı dönemeç var: insan denen memeliyi bencilliğin doruğuna çıkaran şu araba adlı oyuncak başta, alıştığı, alıştırıldığı bütün sorumsuz, savurgan tüketim araçlarından bundan sonraki ömrü boyunca vazgeçmeye gönüllü olarak karar verip uygulamak! Yoksa, hep yineliyorum, arkamızdan öykümüzü yazacak canlı kalmayacak yerkürede!
Not: Sevgili Atatürk,ölümüne yakın İsmet Paşa’ya:”Aman dikkat, yakın komşularımızla, Rusya, İran,İrak,Suriye ile ilişkileri satın aksatma; buna karşılık, Amerika ile, Avrupa ile hiçbir ikili anlaşmaya girme, ülkemiz büyük zarara uğrar”demiş; ama 1938’den beri,sivil-aseker bütün yetkililer buna hiç aldırmayıp yurdumuzu, bölgemizi şimdi acıklı duruma düşürdüler. Ne ekleyebilirim ki?



Cumhuriyet, Temmuz 2008

6 Haziran 2008 Cuma

“GÜLYÜZLÜM MERHABA”

Tanıyanlar anımsıyordur, bu güzel sesleniş sevgili Nejat Birdoğan’ındı; ne zaman karşılaşsak ya da telefon etsem, sımsıcak işte bu kucaklama karşılardı beni.
Derken, yoruldu, yıldızlara arasına döndü. Sağolsunlar, başta eşi Şûle Birdoğan, bütün sevenleri, Esat Korkmaz’ın kılavuzluğunda, can dostumuza bir anı kitabı hazırlamışlar:
Güzyüzlüm Merhaba. Kitabı, Alev yayınları basmış.
Ortak dostumuz Ali Balkız, “Alevilerin Galilesi” başlıklı yazısında bakın nasıl anlatıyor o bilge insanı:
“On beş yıl önce Ankara’da, Kardelen diye bir içkievi vardı. Behçet’ten, Atabaş’a, Telli’den Aziz Nesin’e, Çerkez’den Taşpınar’a, Duran Karaca’dan Savaş Yurttaş’a, Nehar Tüblek’ten Semih Balcıoğlu’na, Selda Bağcan’dan Nida Tüfekçi’ye Türkiyeli, kimi zaman Avrupalı yazar, şair, ressam, oyuncu, müzisyenlerin uğrak yeriydi. Hafif sigara dumanı altında şen kahkahalar arasında şiir okur, fıkra anlatır, edebiyat tartışır, akıllarına geldikçe içerlerdi.
11 Aralık 1992 Pazar günü Kardelen ayrıksı bir akşam yaşıyordu. Bir güzel adam gülen gözleriyle şiir okuyordu. Masadakiler can kulağı ile dinliyordu. Büyüdükçe büyüdü masa, genişledikçe genişledi.Herkes susmuştu. Bilmeyenler sordular.’Kim bu derya adam yahu?’ Bilenler yanıtladılar: ‘Âşık Cevri’. ‘Haa…öyle mi? Duymamıştık da.’ ‘Peki, Nejat Birdoğan adını da duymadınız mı?’ ‘Duymaz olur muyuz?... O bu mu?... Bu gece sabah olmaz…’
Gerçekten sabah olmadı. Ne gazel anlatıyordu.Sesi bir inip bir çıkıyor, yüzündeki kaslar bir gerilip bir rahatlıyordu. Gözleri hep gülüyor, elleri hep dokunuyor, coştukça coşuyordu. Masaya yeni eklenenlerle tanışmak için ayağa kalkıyor, ceketini ilikliyor, saygıyla selamlıyor, sevgiyle oturuyordu. Bu nezaketi ne İngiliz ne de Fransız centilmenlerinden almıştı. O Anadolu’da yetişmiş bir çelebiydi.”
Anadolu halkının Şaman geleneklerine bağlı kalmış, onları daha da geliştirmiş güzelim gerçekten uygar insanlarından biriydi Nejat Birdoğan; ben öteden beri düşünürüm, insanlık ataerkil-anamalcı düzensizlikten kurtulup kalıcı olarak uygarlaşmak istiyorsa, ışığı, Alevilerin getirdiği yerden öteye taşımak zorundadır.
Kitabın sonuna, sevgili Bir-Doğan’ın gömütüne işlenmiş bir deyişine almışlar: Tecelli Gününde.
Tecelli gününde, cem meydanında / Dönmem deyip pir eteğin tutan var. / Bin parça görünen Bir’in şanında / Dünya malın değer değmez satan var.
Ferhat dağı deldi Şirin elinden / Gerçeğe varılır pirin elinden / Gülistan içinde harın elinden / Değirmen kurup da dert öğüten var.
Kün emrini verip üryan eyleyen / Dönüp kendi kendin seyran eyleyen / Cemale cemali hayran eyleyen / Ak devede kendini yük tutan var.
Sadık olan bulur dost harabını/ Yeter ki doldursun gönül kabını / Vuslat mezesiyle şarabını / Hü çekip de yudum yudum yutan var.
Gökyüzünde bulut mudur, kuş mudur? / Bakın, dostun hatırcığı hoş mudur? /Sorar isen gönül evi boş mudur? /Cevri derler bir köşede yatan var.
Biliyorsunuz, Eflâtun’dan bu yana, yalnız düşünlerin ölümsüz olduğuna inanır insanlar; bugün de, insan kardeşlerinin iyiliğini, mutluluğunu, esenliğini isteyenler arasından bir Kübalı, Fidel Castro, belki uzayda dolaşan bilgelikten pay aldığı için, dünyamızı kasıp kavuran soygunculara, talancılara, yıkıcılara karşı, “ellerindeki silahlar ne denli gelişmiş, hünerli olursa olsun, düşünlerin onlardan çok daha önemli ve etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürüyor” diyebilmektedir.
O yüzden, bütün inancımla, sevgimle Halk Âşığı Cevri’ye Ruhi Su sesiyle, Gülyüzlüm, Merhaba!



Cumhuriyet, Haziran 2008

28 Mayıs 2008 Çarşamba

“SARI SICAK BİR PENCERE”

“kayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere” demişti büyük ozan Nâzım Hikmet; 46 yıllık amansız Amerikan ambargosundan sonra bu dizeleri şöyle düzeltmek gerekiyor Küba’yı anarken: “mayınların arasında/ sarı sıcak bir pencere”.
O sarı sıcak pencere”ye bakmaya iki sevdalı Türk gitmiş bizim gibi: gazeteci Cüneyt Göksu ile fotoğrafçı Serpil Yıldız; 2003 Eylül’ü ile 2005 Nisan-Mayıs’ında birer ay kalmışlar. Ve Küba halkını, yaşamını yakından tanıyabilmek için, bizim gibi otellerde değil, özel casa’larda (evlerde) kalmışlar; genellikle kamu araçlarıyla, birçok yeri dolaşmışlar. Bu yüzden tanıklıkları daha dolaysız, daha sıcak.
Yine Nâzım Usta, Havana Röportajı adlı şiirinin biri yerinde: “Meğerse ne çok ve hemencecik söylenecek sözleri varmış/ genç sosyalist devrim mimarlarının/ işçilere, köylülere, aydınlara…” der; bizim gibi, Cüneyt Göksu ile Serpil Yıldız da o genç devrim mimarlarının 1492’den beri amansızca acımasızca sömürülmüş ezilmiş horlanmış bu güzelim halkın toplumsal yapısının tepeden tırnağa nasıl değiştirildiğini; başlangıçta ABD ile karşılıklı saygıya dayalı hakça ilişkiler kurmak isteyen, bunun için o ülkeye giden Fidel Castro’nun, özellikle halkının esenliği için kaçınılmaz saydığı toprakların köylülere dağıtılmasından sonra (üstelik bu dağıtılan topraklar arasında küçük de olsa bir toprak ağası sayılabilecek babasının da toprakları vardır) kaçınılmaz zorunluluktan ötürü adım adım Sovyetler’e yaklaşmasını; hele ünlü Sovyet füzeleri bunalımının ardından aradaki işbirliği ve yardımlaşmanın artışını; buradan alınan güçle ülkede okumaz yazmaz insan bırakılmayışını; bütün yurttaşların sağlık güvencesine kavuşturulmasını; devlet başkanından sokakları temizleyen adsız sansız insana dek herkese aynı saygı ve özenin gösterilişini; Küba’nın Ankara Büyükelçisi sayın Ernesto Gomez Abascal’ın da bir söyleşide üstüne basa basa vurguladığı gibi, askerler de içinde hiç kimseye en küçük bir ayrıcalık tanınmazken, ana karnından başlayarak bütün çocuklara nasıl inanılmaz bir ayrıcalık tanıdıklarını gözleriyle görüp saptamışlar.
Bütün dünyanın başlıca sorunu olan doğumdan hemen sonra ya da küçük yaşta çocuk ölümlerinin Küba’da hemen hemen sıfırlanışını; ortalama ömrün ABD’yle yarışırcasına 76’nın üzerine çıkışını; işsizlik diye bir kavramın bulunmayışını sevinçle, övgüyle yineliyorlar kitaplarında; ve hele 89’da Berlin Duvarı’nın, 91’de de SSCB’nin yıkılmasından sonra dışsatımın %85’ini bir gecede yitiren Fidel’in, BM’de, hani şu uygar (?) geçinen bütün ulusların temsilcilerinin karşısında, tam 4 saat konuşarak “bugün ABD’nin Küba’ya ve halkına uyguladığı, çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bütün Kübalıları toptan yok etmeyi amaçlayan bu ambargo aslında tam bir SESSİZ ATOM BOMBASI’dır dediği zor dönemde topraklarını Devrim’den önceki yıllardaki gibi karasabanla sürmek zorunda kalışlarını; yakıt ve taşıt yokluğundan kamyonlara ya da derme çatma otobüslere sözün gerçek anlamında balık istifi gibi doluşup bir yerden öbürüne gidişlerini görmemiş olsalar bile, evlerinde yaşadıkları Kübalılardan dinlemişlerdir sanırım.
Onlar ilk gezilerini ancak 2003’ün Eylül’ünde yapabilmişler; oysa o yıl, 91’de başlayan insanlık-akıldışı direnmenin meyvesini verdiği; dolayısıyla Fidel’in ünlü Devrim Alanı’nda, 1 Mayıs kutlamaları sarısında, her zamanki gibi gözünün önünde toplanmış bir iki milyonluk kabalığa övünçle, sevinçle şunu haykırdı yıldı: “Düşüncelerin, dünyanın en gelişmiş, en karmaşık silahlarından çok daha etkili olduğu konusundaki köklü inancımız sarsılmadan sürmektedir. Öyleyse, Kesin Utkuya Dek Hep İleri!”
Bu dediği o kadar doğru ki, şu anda, 81 yaşında, yüzlerce öldürme girişiminden kurtulmuş, ama halkının, giderek dünya halklarının esenliği sağlığı mutluluğu uğrunda geçirdiği uygusuz gecelerin, sayısız gerilimin kaçınılmaz sonucu hastalığının yarattığı bedensel emeklilik döneminde düşünsel etkinliği bir an kesilmedi; tahıldan araba yakıtı yapmaktan bütün dünyayı bekleyen açlık, savaş, kıyım tehlikelerine değinen uyarıcı yazıları birbiri ardından boygösteriyor ABD’ye ve bütün öbür karartıcı anamalcı haber kaynaklarına inat kurdukları Latin Amerika Basın sitesinde.
Yaşama umudunuzu tazelemek, düşüncelerin her şeye karşın bütün silahları yeneceğine duyduğunuz inancı pekiştirmek istiyorsanız, hemen alın Beyaz Vizyon yayınlarının bastığı Sarı Sıcak Bir Pencere’yi!

Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008

14 Mayıs 2008 Çarşamba

“KÜÇÜK ARI KOVANI”

Kübalı küçük arıları bize, José Marti Küba Dostluk Derneği’de, Ulvi İçil tanıtmıştı; Esra Karaköse ile birlikte hazırlayıp çevirdikleri Küba Çocuk Tiyatrosu Kumpanyası, La Colmenita adlı kitabını armağan ederek. Katıbı Yazılım Yayınevi basmış,
Kitabı karıştırınca gördüm ki, daha başka birçok şey gibi, Kübalı çocukları binlerce yıllık ataerkil, birkaç yüzyıllık anamalcı öğütümden kurtarmak üzere tiyatro sanatından yararlanmayı düşünen, bunun için ilk oyunları yazan Küba’nın büyük önderi, ozanı, düşünürü, savaşçı José Marti imiş.
Sonra Sevil, Nilgün, ben, soylu, onurlu Küba halkının 6.5 milyarlık anamalcı, yarı-anamalcı dünya karşısında 50 yıldır toplumcu, dayanışmacı, eşitlikçi toplumsal düzeni yaşatmaya, ayakta tutmaya çalışma denemesini üçüncü kez tatmak, içimize sindirmek üzere Havana’ya uçtuk 21-29 Nisan tarihleri arasında. Gerek kılavuzumuz Suzet Baycu’nun, gerek Küba’da önümüze düşen Aristides Perez Perez’in açıklamaları eşliğinde, bu kez gezmediğimiz yerleri gezdik, bilmediğimiz ayrıntıları öğrendik.
Aristides’in söyledikleri arasında şu çok önemliydi:durmadan bize anamalcı dünyanın saldırısı karşısında çökecek, dağılacak, toplumcu düzenden vazgeçecek misiniz diye soruluyor; oysa 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bir gecede, dış satımın %85’ini yitirmiş; yaşayabilmek için ister istemez anamalcı para babalarına seslenmek zorunda kalmıştık; ancak, onlardan parasal yatırım yardımı alırken, düzenimizden, ülkümüzden, aktöremizden en küçük bir ödün vermedik; bundan sonra da vermeyeceğiz. Örneğin ben Devrim’den sonra doğdu, kuruluş yıllarını görmedim elbet; ama Devrim’i ve öyküsünü okulumda öğrendim, bütün varlığımla benimsedim, şimdi ben de kendi çocuklarıma bunu olduğu gibi aktaracağım.
Uyanık masal gibi yaşadığımız bir haftadan sonra, döndük. Dönüşümüzde, gerçekten sıra dışı bir armağan bekliyordu bizi: Küçük Arı Kovanı, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun çağrılısı olarak yurdumuza gelmişti; 27 Nisan’da Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumuş, 29 Nisan’da Andersen’den Masalları , 30’undaysa Kül Kedisi’ni ikişer kez oynamışlar. 3 Mayıs Cumartesi günü sevgili Ferhan Şensoy’un Ses Tiyatrosu’nda, yine Kül Kedisi ile Andersen’den Masalları sunacaklardı; biz ancak ikinci oyuna yetiştik. Keşke orada olsaydınız da, kızlı oğlanlı bu güzel çocukların sözün gerçek anlamında sıra dışı gösterisini izleseydiniz bizimle birlikte! Bizim Köy Enstitüleri’ndeki anlayışla iğdiş edilmedin, doğal yeteneklerini geliştirmeye bırakılan bu olağanüstü varlıkların nasıl kişilikli, yaratıcı, sevinçli olduklarını gözlerinizle görebilseydiniz! Çünkü Anadolu topraklarında doğmuş bizler,1938 Nisan’ından beri içine kapatıldığımız Amerikan zindanında, memelinin evrenin bağışladığı dirimsel gücü doya doya kullanmayı çoktannnn unuttuk.
Ertesi gün, bu kez Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’de yeniden kucakladık güzelim Küçük Arıları; yetiştiğimiz ilk etkinlikleri, nasıl yetişip çalıştıklarını gösteren eğitim çalışmasıydı. Sıra dışı yönetmen-eğitmenleri Carlos Alberto Crameta Malberti’nin yönetiminde, oynayacakları alanı, üzerinde durdukları toprağı, kendi bedenlerini, öbür oyuncu arkadaşlarını beş duyularıyla tanıyıp bellemeyi canlı olarak gösterdiler bize; sözün gerçek anlamında bir yaşama şöleniydi.
Sonra, en tepedeki salona çıktık; burada Türkiye çağrılınca hepimize vermek üzere tasarladıkları, ve yalnızca bir hafta çalışmaya fırsat bulabildikleri Nâzım Hikmet şiirlerinden seçmeleri okudular, daha doğrusu canlandırdılar. O kadar ki, içlerinden biri, dilini anlayamasak da, alabildiğine duyarak, inançla bu şiirlerden birini okurken, oyuncu kızlardan biri, gözümüzün önünde, hiç çekinmeden, saklamaya çalışmadan, şıpır şıpır gözyaşı döktü.
Onları izlerken, dinlerken, dopdolu bağrıma basarken, ben de ağlıyordum: ama benimki, yalnız Nâzım’ın duyarlı dizelerine değildi, kendime, kendimize, bütün insanlığaydı: önce ataerkil zorbalık, ardından anamalcı kıyıcılık altında, hepimizin yaşamı boşa gitmişti, gidiyordu. Oysa, sevgili Atamızın ışığıyla açılmış Köy Enstitüleri yaşasaydı; onlardaki eğitim-üretim bütün topluma yayılsaydı, şimdi tıpkı Küba halkı gibi, sözün gerçek anlamında soylu, onurlu, bağımsız, yaşama sevinci dolu varlıklar olacaktık!
Son olarak, bu unutulmaz Küçük Arılar’la birlikte, daha önce Film Şenliği’nde gördüğümüz Viva Cuba filmini izledik; Carlos Alberto’nun eşi, ses aygıtları uzmanı Janet Rodriguez del Sol ile daha ana karnında yeteneklerini doya doya yaşamasına olanak yaratılmış kızları Maria Carla Gremata Rodriguez hemen yanıma oturdular: ve inanılmaz, Maria’nun minicik parmakları avucumda.
Bize bu paha biçilmez armağanı hazırlayan, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne, Küba Dostluk Derneği’ne, Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’ne ve o sihirli Küçük Arıları evlerinde kucaklayanlara yürekten binlerce teşekkür!