Biliyorsunuz, “en zor şey, gözünün önündekini görmek”, “çok daha zoru da gördüğünü korkmadan söyleyebilmek” bugün.
Çok sevgili Rauf Denktaş başkanlığındaki Talât Paşa Komitesi, Doğu Perinçek ve inançlı arkadaşları, 2005 yılından beri, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık ve bağımsızlığının sömürgecilere bileğimizin hakkıyla onaylattırıldığı Lozan’da, aslında ABD’nin hepsine dayattığı “Türkler 1915’ten sonra, ve Kurtuluş Savaşı Boyunca Ermenileri kesmiş kıymış sürmüştür” yalanını suratlarına çarpıp aldıkları sözümona meclis kararlarını ayaklarının altına alıp çiğnemek üzere eylemde bulunuyorlardı. Bundan ötürü, tek kurban seçildi, Perinçek düzmece bir yargıdan sonra gülünç-acıklı bir cezaya çarptırıldı; gerçi daha Yargıtay süreci var, ama maskeler düştü, bir türlü usunu başına toplayamayan, yüzyıllardır yetenekli çocuklarının oluşturdukları uygarlığa önce kendi canları için dört elle sarılmayı bilemeyen ağzı salyalı sömürücülerin kapkara yüzleri tabak gibi ortaya çıktı.
Bırakın Türkleri, henüz çıldırmamış bir Amerikalı, Prof. Justin Mc Carthy bile (hey gidi hey! Aynı soyadını taşıyan bir soysuz Amerika’daki, dolayısıyla bütün dünyadaki ilericilerin, devrimcilerin yıllarca başına bela olmuştu!), insanlığın bin bir emekle oluşturduğu hukuk kurallarını açıkça çiğneyerek kendisine: “Peki, Türkler Ermenileri soykırımdan geçirmiştir demek, uluslararası bir yalan mıdır gerçekten?” diye soran kukla yargıca: “Soykırım demek yanlıştır” yanıtını veriyor. “Peki soykırımın tanımını biliyor musunuz?””Elbette, birçok tanımını biliyorum. BM tanımını dayanak alırsanız, hiçbir savaş kırımsız olmaz! Dolayısıyla, savaş koşullarında ‘soykırım’dan söz edilemez!”
Doğu Perinçek’se, Lozan’daki duruşmada, şu güzelim mavi gezegende evrensel koşulların izin verdiği sürece barış içinde, mutlu yaşamak istiyorlarsa başta azgın soyguncu talancı Batılılar, bütün insanlara gerçek bir hukuk uygarlık dersi verdi.
“Varolan yasaya göre suçsuzum. Çünkü soykırım iddiası, Ermeni olayında geçersizdir. Bana uygulanmak istenen, hüküm, Ermeni sorununda ölmüştür. Bu yasa Yahudi soykırımı için uygulanabilir, bu mahkemelerin bileceği iştir. Ama Ermeni sorununda uygulanamaz.
Türkçemizde çok güzel bir söz vardır: Ölmüş eşeğin etinden sucuk yapılmaz!
Bana uygulanmak istenen yasa maddesi, Ermeni Soykırımı açısından ölmüştür, Artık bu ölüyü kaldırmak gereklidir.
Yasanın hukuk açısından yürürlükte olması, uygulanabilir olduğunu göstermez. Yasalar da ölür, gömülürler. Yapılması gereken, kaçınılmaz olarak yapılacak olan budur.
Suçun oluştuğunu saptamak üzere kastım araştırıldı. ‘Ermeni Soykırımı Uluslar arası Bir Yalandır’ derken amacımın ne olduğunu söyleyeyim.
Birinci gerekçe, gerçeğe bağlılık duygusudur.
İkincisi, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, dünyanın geleceğiyle ilgilidir.
Bu yalan, Ermeni sorunuyla ilgili olarak değil, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nde kullanılacaktır. Kuzey Irak’taki kukla devleti Türkiye, İran ve Suriye’ye doğru genişletme girişiminde bu yalanın kullanılacağı şimdiden bellidir. Bunda İsviçre’nin, Avrupa’nın bir çıkarı yoktur. İnsanlığın da, Ermeni kardeşlerimizin de bu siyasette bir çıkarı yoktur.”
Savunmasından kısa bir bölümü alabildiğim Doğu Perinçek, ilk bakışta ulusal gibi gözüken bu insanlık dâvâsına giderken, gerek yazılı basında, gerek televizyonlarda, bütün ulusa, siyasal ve toplumsal örgütlere açıkça seslendi: bu benim kişisel yargılanmam değildir, bütün insanlık değerleri, kavramları, gelenekleri yargılanmak isteniyor; gelin hep birlikte gidelim, bütün dünyaya hem ulusal birlik ve dayanışmamızı gösterelim, hem gerçek insan hak ve özgürlüklerinin yerleştirilmesine yardım edelim” dedi; ama bir avuç insanın dışında kimse katılmadı Türkiye’den; Avrupa’da çalışan yaşayan Türklerse, gelen bir iletinin haklı olarak dile getirdiği gibi, “bir hazırlık maçına koşanların” onda, yüzde biri kadardı.
Ne yapalım? Bugünkü eğitim-öğütüm düzensizliğinde Küba gibi talihli ülkelerin dışında, büyük çoğunluk derin uykuda; o zaman iş kalıyor 80 yaşındaki yılmaz insanlık-hukuk savaşçısı Rauf Denktaş ve Doğu Perinçek gibi bir avuç gözüpek öncüye!
İnsanlık adına hepsine sonsuz teşekkür!
Cumhuriyet, 21 Mart 2007.
21 Mart 2007 Çarşamba
7 Mart 2007 Çarşamba
KÜBA’DA DEVRİMİN TEMELİ: EĞİTİM
“(Beyne) ne ekersen onu biçersin!”
Küba’nın ulusal-düşünsel kahramanı José Marti, “devrimin temeli ekin (kültür) olacak” demiş; Fidel Castro bunu ta başından benimseyip canla başla yürürlüğe koymuş.
Küba José Marti Dostluk Derneği bir söyleşi düzenledi geçende; Küba büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, Selcan Çınar Önal , Şirin Öztürkler “Küba’da eğitim”i ele aldılar. Selcan, anaokulundan üniversiteye dek eğitim-öğretimi anlattı; Şirin, Küba’daki eğitim düzeniyle Türkiye’dekini karşılaştırdı; Abascal da dinleyenlerin bu konuda merak ettikleri öbür ayrıntılara değindi.
Gelin şimdi bu konuda, İgnacio Ramonet’nin “İki Ses Bir Biyografi” adlı kitabında Fidel’in söylediklerine kulak verelim:
“Birkaç ay önce Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği toplantısı yapıldı. Birkaç gün sürdü. ‘Ekinsel istila’dan söz edildi.
Dünyayı aydınlatan, düşün’lerdir. Düşün derken, yalnız adil düşünleri anlıyorum. Dünyaya barış getirebilecek, ciddi savaş tehlikelerini ortadan kaldırabilecek düşünler. Bu yüzden ‘düşün savaşı’ndan söz ediyoruz.
İnsanlar paranın yaşamsal olduğunu düşünüyor. Yanlış. Yaşamsal olan, insanların bilgi ve eğitim düzeyidir. Bilgili, eğitimli pek çok insan Miami’ye göçtü, ama devrim 800 000 nitelikli uzman ve aydın yetiştirdi.
Peki üzülerek neyin ayrımına vardık? Ailesi bilgili, ekine ulaşmış çocuklar en iyi okullara gidiyordu, çünkü o okullara not ortalamasıyla giriliyor. Bu insanlar daha sonra iyi işler buluyor, daha iyi yerlere geliyorlar. Toplumun yönetici çıkaran kesimi hep aynı oluyor.
Bizim toplumcu düzenimizde, yıllar süren çabadan sonra, okuma yazma bilmeyen kalmadı. Herkes en azından 9 yıllık eğitimi bitiriyor. Yine de şunu görüayordum: ayrıcalıklı diyebileceğimiz kesim hep ayrıcalıklı kalıyor,öbürleri, daha dışlanan kesim yine dışlanmış kalıyordu.
1959’dan sonra eğitim dizgesini değiştirdik. Ama bugün öyle bir yere gelindi ki, üniversiteyi bitirmeden herhangi bir şeyi yönetmek olası değil. Ekinden yoksun insanların çocuklarını bekleyen, cezaevleri.
Bunu düzeltmek için tam bir devrime giriştik. Durumu tersine çeviriyoruz. Bunu yaparken, iyi okullara gidenlerin fırsatları da ellerinden alınmıyor elbet. Onlar da devrimci. Ama üniversite eğitimini bütün ülkeye yayıyoruz. Dokuzuncu sınıfı bitirmiş, çeşitli nedenlerle ilerisini okuyamamış, çalışmayan bütün 17-30 yaş arası gençlere parasal yardımda bulunup okutuyoruz. 2001 Eylül’ü ile 2005 Eylül’ü arasında, bu gençlerin 45 000’den fazlası üniversiteye gitti. N devrimci onlar olacak. Bu onlara, yaşamın tanıdığı ikinci fırsat.
Bir inceleme yaptırdım, cezaevlerindeki insanların yalnız %2’si yönetici ya da aydın çocuğuydu. Bunun üzerine her şeye değiştirmeye karar verdik: Sanat eğitmeni yetiştiren okullar açtık, buralarda toplumsal dağılım çok başka. Okumayan, çalışmayan insanlar şildi bu okullara gidiyor. 70 000 kişi daha girecek. Bunu yaygınlaştırıyoruz. Okulumuz, televizyonumuz, bilgisayarımız var zaten. Yeni okul yapmaya gerek yok. Gereken tek şey, birinci sınıfın coğrafya, matematik öğretmeni. En iyi öğretmeni buluyor, ders verdirip filme çekiyor, 50-100 000 kasede kopyalıyoruz. En iyi ders veren, konuyu en iyi bilen, en iyi öğretendir.
Belli bir iş kolunda çalışanların azaltılması mı gerekli? Aylık kazancını öde, okula yolla.
958 üniversite merkezimiz var, 169’u kentlerde, 84’ü şeker işletmesi konutlarında; 18’i merkez cezaevlerinde.
Her şey birbirine bağlı: bilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar, içme suyu-elektrik eksikliği, çölleşme, iklim değişimi, ormanların yok olması, seller, kasırgalar, kuraklıklar, toprak kaybı, dirimsel bozulma, salgınlar, bütün öbür ağlatılar.
Ve bütün bunlar, ancak dünya insanlarının beyinlerine doğru bilgilerin ekilmesiyle çözülebilir.
Cumhuriyet, 7 Mart 2007.
Küba’nın ulusal-düşünsel kahramanı José Marti, “devrimin temeli ekin (kültür) olacak” demiş; Fidel Castro bunu ta başından benimseyip canla başla yürürlüğe koymuş.
Küba José Marti Dostluk Derneği bir söyleşi düzenledi geçende; Küba büyükelçisi Ernesto Gomez Abascal, Selcan Çınar Önal , Şirin Öztürkler “Küba’da eğitim”i ele aldılar. Selcan, anaokulundan üniversiteye dek eğitim-öğretimi anlattı; Şirin, Küba’daki eğitim düzeniyle Türkiye’dekini karşılaştırdı; Abascal da dinleyenlerin bu konuda merak ettikleri öbür ayrıntılara değindi.
Gelin şimdi bu konuda, İgnacio Ramonet’nin “İki Ses Bir Biyografi” adlı kitabında Fidel’in söylediklerine kulak verelim:
“Birkaç ay önce Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği toplantısı yapıldı. Birkaç gün sürdü. ‘Ekinsel istila’dan söz edildi.
Dünyayı aydınlatan, düşün’lerdir. Düşün derken, yalnız adil düşünleri anlıyorum. Dünyaya barış getirebilecek, ciddi savaş tehlikelerini ortadan kaldırabilecek düşünler. Bu yüzden ‘düşün savaşı’ndan söz ediyoruz.
İnsanlar paranın yaşamsal olduğunu düşünüyor. Yanlış. Yaşamsal olan, insanların bilgi ve eğitim düzeyidir. Bilgili, eğitimli pek çok insan Miami’ye göçtü, ama devrim 800 000 nitelikli uzman ve aydın yetiştirdi.
Peki üzülerek neyin ayrımına vardık? Ailesi bilgili, ekine ulaşmış çocuklar en iyi okullara gidiyordu, çünkü o okullara not ortalamasıyla giriliyor. Bu insanlar daha sonra iyi işler buluyor, daha iyi yerlere geliyorlar. Toplumun yönetici çıkaran kesimi hep aynı oluyor.
Bizim toplumcu düzenimizde, yıllar süren çabadan sonra, okuma yazma bilmeyen kalmadı. Herkes en azından 9 yıllık eğitimi bitiriyor. Yine de şunu görüayordum: ayrıcalıklı diyebileceğimiz kesim hep ayrıcalıklı kalıyor,öbürleri, daha dışlanan kesim yine dışlanmış kalıyordu.
1959’dan sonra eğitim dizgesini değiştirdik. Ama bugün öyle bir yere gelindi ki, üniversiteyi bitirmeden herhangi bir şeyi yönetmek olası değil. Ekinden yoksun insanların çocuklarını bekleyen, cezaevleri.
Bunu düzeltmek için tam bir devrime giriştik. Durumu tersine çeviriyoruz. Bunu yaparken, iyi okullara gidenlerin fırsatları da ellerinden alınmıyor elbet. Onlar da devrimci. Ama üniversite eğitimini bütün ülkeye yayıyoruz. Dokuzuncu sınıfı bitirmiş, çeşitli nedenlerle ilerisini okuyamamış, çalışmayan bütün 17-30 yaş arası gençlere parasal yardımda bulunup okutuyoruz. 2001 Eylül’ü ile 2005 Eylül’ü arasında, bu gençlerin 45 000’den fazlası üniversiteye gitti. N devrimci onlar olacak. Bu onlara, yaşamın tanıdığı ikinci fırsat.
Bir inceleme yaptırdım, cezaevlerindeki insanların yalnız %2’si yönetici ya da aydın çocuğuydu. Bunun üzerine her şeye değiştirmeye karar verdik: Sanat eğitmeni yetiştiren okullar açtık, buralarda toplumsal dağılım çok başka. Okumayan, çalışmayan insanlar şildi bu okullara gidiyor. 70 000 kişi daha girecek. Bunu yaygınlaştırıyoruz. Okulumuz, televizyonumuz, bilgisayarımız var zaten. Yeni okul yapmaya gerek yok. Gereken tek şey, birinci sınıfın coğrafya, matematik öğretmeni. En iyi öğretmeni buluyor, ders verdirip filme çekiyor, 50-100 000 kasede kopyalıyoruz. En iyi ders veren, konuyu en iyi bilen, en iyi öğretendir.
Belli bir iş kolunda çalışanların azaltılması mı gerekli? Aylık kazancını öde, okula yolla.
958 üniversite merkezimiz var, 169’u kentlerde, 84’ü şeker işletmesi konutlarında; 18’i merkez cezaevlerinde.
Her şey birbirine bağlı: bilgisizlik, işsizlik, yoksulluk, açlık, hastalıklar, içme suyu-elektrik eksikliği, çölleşme, iklim değişimi, ormanların yok olması, seller, kasırgalar, kuraklıklar, toprak kaybı, dirimsel bozulma, salgınlar, bütün öbür ağlatılar.
Ve bütün bunlar, ancak dünya insanlarının beyinlerine doğru bilgilerin ekilmesiyle çözülebilir.
Cumhuriyet, 7 Mart 2007.
7 Şubat 2007 Çarşamba
“AVRASYALI OLMAK”
İletişim ağından dostum Selahattin Erol, geçen gün yolladığı iletilerden birinin başına bir Latin özdeyişi almıştı: “Nedenleri gören kişi talihlidir!.”
İsterseniz küçük bir ekleme yapalım: Nedenleri ve yarattıkları sonuçları görebilen; hele bunları dile getirmeyi GÖZE ALABİLEN hem çok talihlidir, hem de bugünkü küresel soygun içersinde çok talihsiz!
Avar kızı Bânû işte bu ikincilerden; Nobel Barış ve Yazın ödüllerine, o arada Bay Orhan Yamuk’a değinecek oldu, az daha kaynar kazana atılıyordu.
Geçen Pazartesi Avrupa’da çıktığı doğru avını Kuzey İrlanda ve Barış Süreci başlıklı bölümde ele aldı; başta İngilizler, bütün anamalcı sömürgenlerin güzelim dünya halklarını nasıl cicili bicili sözcüklerle kandırdıklarını, tuzağa düşürdüklerini, kışkırtıp birbirlerinin üstüne saldıklarını kısa, öz, çarpıcı görüntü ve tümcelerle anlattı. Bütün dünyayı, o arada şu körolası petrolü tekellerine almak üzere, onca yıldır savaştırdıkları Kuzey ve Güney İrlanda arasında, bir gecede nasıl bir barış(?) süreci başlattıklarını bütün ayrıntılarıyla, silah üretimlikleriyle, insanların beyinlerini yıkayan çorbaya çeviren televizyon ve gazetelerle (ne kadar bizdekine benziyor değil mi) gözümüzün kulağımızın önüne serdi; bütün iş, bizim bunu görmeye razı olup olamayacağımızda.
Truva Yayınları, sevgili Bânû Avar’ın bu çarpıcı dizisinin ilk kitabı “Sınırlar Arasında”’dan sonraki bölümlerini “Avrasyalı Olmak” adıyla bastı. İki ana bölüme ayrılmış kitabın “Avrasya’da Küresel Düşler” bölümünde Dedesinin ülkesi Dağistan’a, Kafkasya’da bir şölene, Nahcivan’a, Bakü’ye, Kiev’e, Kırgızistan’a, Batı Trakya’da ısrarla azınlık sayılan Türkler’in arasına, Sovyetler dağıldıktan sonra bir uçtan öbürüne savrulan Romanya’ya, Gümülcine’ye, İskeçe’ye götürüyor bizi.
“Kıbrıs’ta Türk Olmak” başlıklı bölüm, şöyle başlıyor: “İngiltere Mısır’dan çekilirken, Başbakan Macmillan: ‘Mısır’ı yitirdik, ama Kıbrıs yedek üs’tür’, diyordu. ‘Kıbrıs’ın İngiltere ve Türkiye için önemi büyüktür!’ diyordu. ‘Kıbrıs Adası’nı kim elinde tutarsa, İskenderun Limanını ve Türkiye’nin arka kapısını denetime altına alır’, diyordu.
Görüyorsunuz ya, elin sömürgeni, başından beri her şeyi açık açık söyleyerek yapıyor; bunun için de çok etkili bir yol bulmuş: yerli gönüllü ve paralı uşaklara, durmadan bunun tersini yineletmek: Kıbrıs’ı, Ege’yi, Güneydoğu’yu, petrolünü, bor’unu, bütün öbür yer altı yerüstü kaynaklarını kendi elinle vermek uygarlıktır, çağdaşlıktır, özgürlüktür!
O arada, güzeller güzeli Rauf Denktaş, Erol Manisalı ve benzerleri çırpınıp dursunlar!
Bizim şaşkınların ya satılmışların dünyaya barış güvercini diye tanıttıkları tekerlekli iskemleye çakılı şahin Başkan Roosevelt daha açık nasıl söyleyebilirdi ki? “Kıbrıs, Yunanistan’a bağlanmalıdır. Petrol kaynaklarını koruyabilmek için bu kaçınılmazdır!”
Kitabın ikinci ara bölümü, “Batı’nın ‘Öbür Yüzü’” başlığını taşıyor; burada “Filistin Bir Bıçaktır! Kalbinize Saplanır”, “Muhammed ve Duvarları”, “Cezayir: Kurtuluştan Bugüne”, “Pakistan’ın Çilesi” yer alıyor.
Üçüncü ve son bölümün başlığı: Umuda Doğru. Buradaysa “Bir Hint Rüyası”, “Kazakistan ‘Kökümüz Bir’ Diyor” , “Venezüella’nın Chavez’i” ve “Fidel Benim” var.
Bizim de izlediğimiz, kaydettiğimiz, gelip giden dostlarımıza gösterdiğimiz “Fidel Benim”’in bir yerinde, Avar’ın karşısında ışıl ışıl gözleriyle Pedroso şöyle diyordu:
“Bush, bir anlamda bizi uyanışa itiyor…Fransız Devrimi’nden günümüze kadarki dönemde başa geçen en kötü Amerikan hükümeti bu. Bush ve yardakçıları çok hayırlı bir iş yapıyorlar! Bu kadar insanın silkinip kendine gelmesi onların zulümötesi siyasetlerinin yardımıyla oluyor! Latin Amerika yeni bir döneme giriyor. Biz bu savaşımı yalnız Küba halkı için değil, bütün insanlık için veriyoruz. Küba, insanlık için bir simgedir. Bir deniz feneridir!”
Sen de ülkemiz için öylesin Sevgili Bânû!
İsterseniz küçük bir ekleme yapalım: Nedenleri ve yarattıkları sonuçları görebilen; hele bunları dile getirmeyi GÖZE ALABİLEN hem çok talihlidir, hem de bugünkü küresel soygun içersinde çok talihsiz!
Avar kızı Bânû işte bu ikincilerden; Nobel Barış ve Yazın ödüllerine, o arada Bay Orhan Yamuk’a değinecek oldu, az daha kaynar kazana atılıyordu.
Geçen Pazartesi Avrupa’da çıktığı doğru avını Kuzey İrlanda ve Barış Süreci başlıklı bölümde ele aldı; başta İngilizler, bütün anamalcı sömürgenlerin güzelim dünya halklarını nasıl cicili bicili sözcüklerle kandırdıklarını, tuzağa düşürdüklerini, kışkırtıp birbirlerinin üstüne saldıklarını kısa, öz, çarpıcı görüntü ve tümcelerle anlattı. Bütün dünyayı, o arada şu körolası petrolü tekellerine almak üzere, onca yıldır savaştırdıkları Kuzey ve Güney İrlanda arasında, bir gecede nasıl bir barış(?) süreci başlattıklarını bütün ayrıntılarıyla, silah üretimlikleriyle, insanların beyinlerini yıkayan çorbaya çeviren televizyon ve gazetelerle (ne kadar bizdekine benziyor değil mi) gözümüzün kulağımızın önüne serdi; bütün iş, bizim bunu görmeye razı olup olamayacağımızda.
Truva Yayınları, sevgili Bânû Avar’ın bu çarpıcı dizisinin ilk kitabı “Sınırlar Arasında”’dan sonraki bölümlerini “Avrasyalı Olmak” adıyla bastı. İki ana bölüme ayrılmış kitabın “Avrasya’da Küresel Düşler” bölümünde Dedesinin ülkesi Dağistan’a, Kafkasya’da bir şölene, Nahcivan’a, Bakü’ye, Kiev’e, Kırgızistan’a, Batı Trakya’da ısrarla azınlık sayılan Türkler’in arasına, Sovyetler dağıldıktan sonra bir uçtan öbürüne savrulan Romanya’ya, Gümülcine’ye, İskeçe’ye götürüyor bizi.
“Kıbrıs’ta Türk Olmak” başlıklı bölüm, şöyle başlıyor: “İngiltere Mısır’dan çekilirken, Başbakan Macmillan: ‘Mısır’ı yitirdik, ama Kıbrıs yedek üs’tür’, diyordu. ‘Kıbrıs’ın İngiltere ve Türkiye için önemi büyüktür!’ diyordu. ‘Kıbrıs Adası’nı kim elinde tutarsa, İskenderun Limanını ve Türkiye’nin arka kapısını denetime altına alır’, diyordu.
Görüyorsunuz ya, elin sömürgeni, başından beri her şeyi açık açık söyleyerek yapıyor; bunun için de çok etkili bir yol bulmuş: yerli gönüllü ve paralı uşaklara, durmadan bunun tersini yineletmek: Kıbrıs’ı, Ege’yi, Güneydoğu’yu, petrolünü, bor’unu, bütün öbür yer altı yerüstü kaynaklarını kendi elinle vermek uygarlıktır, çağdaşlıktır, özgürlüktür!
O arada, güzeller güzeli Rauf Denktaş, Erol Manisalı ve benzerleri çırpınıp dursunlar!
Bizim şaşkınların ya satılmışların dünyaya barış güvercini diye tanıttıkları tekerlekli iskemleye çakılı şahin Başkan Roosevelt daha açık nasıl söyleyebilirdi ki? “Kıbrıs, Yunanistan’a bağlanmalıdır. Petrol kaynaklarını koruyabilmek için bu kaçınılmazdır!”
Kitabın ikinci ara bölümü, “Batı’nın ‘Öbür Yüzü’” başlığını taşıyor; burada “Filistin Bir Bıçaktır! Kalbinize Saplanır”, “Muhammed ve Duvarları”, “Cezayir: Kurtuluştan Bugüne”, “Pakistan’ın Çilesi” yer alıyor.
Üçüncü ve son bölümün başlığı: Umuda Doğru. Buradaysa “Bir Hint Rüyası”, “Kazakistan ‘Kökümüz Bir’ Diyor” , “Venezüella’nın Chavez’i” ve “Fidel Benim” var.
Bizim de izlediğimiz, kaydettiğimiz, gelip giden dostlarımıza gösterdiğimiz “Fidel Benim”’in bir yerinde, Avar’ın karşısında ışıl ışıl gözleriyle Pedroso şöyle diyordu:
“Bush, bir anlamda bizi uyanışa itiyor…Fransız Devrimi’nden günümüze kadarki dönemde başa geçen en kötü Amerikan hükümeti bu. Bush ve yardakçıları çok hayırlı bir iş yapıyorlar! Bu kadar insanın silkinip kendine gelmesi onların zulümötesi siyasetlerinin yardımıyla oluyor! Latin Amerika yeni bir döneme giriyor. Biz bu savaşımı yalnız Küba halkı için değil, bütün insanlık için veriyoruz. Küba, insanlık için bir simgedir. Bir deniz feneridir!”
Sen de ülkemiz için öylesin Sevgili Bânû!
12 Ocak 2007 Cuma
“SENİN BİR DÜŞÜN VAR MI?”
Bu başlığı Fakir Baykurt’un Almanya’da Mannheim Alevi Kültür Merkezi’nin yayınladığı Aydınlık Özlemi adlı kitaptaki bir yazıdan aldım.
Kitaptaki yazılar, Fakir’ciğimin Almanya’ya sığınmak zorunda kaldıktan sonra çeşitli yerlerde çıkmış yazılarından, konuşmalarından oluşturulmuş.
Başlığını ödünç aldığım yazı, 14.7.1988’de Emek’te basılmış.
Fakir burada, yazınseverlerin yakından tanıyacakları bir ödülün , Madaralı Roman Ödülü’nün kurucusu, yaşatıcısı Fikret Madaralı’yı ele almış.
“Fikret Madaralı’nın göz açıp yumacak kadar öğretmenlik yaşamı oldu. Samsun’un Çukurbük köyünde yedi yıl çalıştı, sonra Köy Enstitülerine geçti. Oradaki çalışmaları daha kısa sürdü. Düşüncelerinden ötürü izlediler.Sonra meslekten ayırdılar.Halkına sağlam bağlarla bağlıydı.Mesleğini,yurdunu çok seviyordu.Kendisini yakından tanıyanlar bilir, örnek insandı. Biraz kırıldı, ama hiç eğilmedi.
Fikret Bey traktör sürücülüğü yaptı.Fethiye hanım dikiş dikti.Çocukları olmadığı için Yıldız’ı alıp büyüttüler. Düşe kalka esenliğe geldiler. Fikret Bey 90 oldu,Fethiye Hanım 80’i geçti.
...
Fikret Bey’in saygınlığı arttı. Kendini toplum işlerine verdi. Onun son uğraşı ceviz dikimidir.Ortalıkta öteden beri ’Ceviz diken ölür!’ diye bir söz dolaşır.Bu sözün yanlışlığını kanıtlamak için Fikret Bey durmadan ceviz dikti. Ölürüm diye ceviz dikmekten kaçınanlara :’İşte ben dikiyorum, seksenini geçtim, ölmedim! Demek bu söz asılsız!’ diyordu. Bunu söylemekle yetinmiyor, cevizin türlü yararlarını anlatıyor, bu konuda yazıyor, konuşuyor, yurt ölçüsünde kampanya açıyor.Yolculuklarda sesbüyültenli otobüsleri seçiyor. Valilerle,kaymakamlarla ilişki kuruyor, okullara gidiyor, bildiklerini öğretmenlere, öğrencilere anlatıyor:
‘Ceviz soframıza katıktır,mobilyamıza kütüktür! Ceviz yaşlılara, gençlere, özellikle çocuklara ilaçtan öte yararlı bir besindir.Cevizin kütüğü dışa satılır, içe döviz getirir’ diyor, bıkıp usanmadan anlatıyor.
Milliyet’ten Emin Çölaşan onunla uzunca bir konuşma yaptı. Gazete bu konuşmayı tam sayfa bastı. Kendisine 204 mektup geldi. Venezüela’da okumuşlar, ordan mektup geldi.Telefon edenlerin sayısı belirsiz.
Fikret Bey diyor ki: ‘Ceviz kütüğü satarak dış borçların hepsini ödeyebiliriz!’ Dinleyenler gülüyor. Yüzüne kuşkuyla bakıp ‘Hoca kafayı üşüttü! Bu söyledikleri yalnızca düş!’diyerek yanından uzaklaşıyorlar.
Öyle ya,elde o kadar ceviz yok. Olanları kesip tüketmişiz, ölürüz diye korktuğumuz için, yenilerini dikmemişiz; olmayan kütükler dışa satılır da,içe döviz gelir , bunlarla dış borç mu ödenir? Ama bir de hepimiz ceviz diker,bakar, büyütürsek? Yerleşme alanlarının biraz uzağı koyu gölgeli yeşil toplara benzeyen cevizlerle kaplanırsa,Fikret Bey’in düşü gerçek olur.”
...
“Ben de diyorum ki: Düşlerimizi o kadar aşağı görmeyelim. Düşlerimiz gerçeğin öbür yüzüdür. Düş ile gerçek birbirinin yanında durur.Gerçek yıkılır düş olur, düş canlanır gerçek olur.
Madaralı Hoca , ceviz düşünü gerçekleştirmek için çalışmayı sürdürüyordu. Nerden nereye; Kaman Belediyesi her yıl ’Ceviz Kültür Şenliği’ düzenliyor. Bunu duyar duymaz otobüse binip soluğu Kaman’da alıyor.Gür sesi bu kez oralardan geliyor.Ceviz dikmenin yararlarını, o asılsız sözün zararlarını anlatıyor.
Yaşamda bir düşün olsun demek istiyorum sevgili okurum sana!Onu gerçekleştirmek için çaba harca, gülen varsın gülsün; aldırma. Küçük iş, büyük iş deme. Bir iş yap varsın küçük olsun. Giderek etkisi büyür.Ürgüp’lü Mustafa Güzelgöz köylere eşekle kitap taşıdı. Ünü dünyayı tuttu. Üstelik o hiç de ün için çalışmıyordu. Ben seni biliyorum, sen de ün diye gözünü yukarlara dikmezsin sevgili okurum. Sen çok çok önemlisin benim gözümde. Hiç olmazsa karanlığı beslemiyorsun. Aydınlıktan yana tavır alıyorsun.Ama bu yeter mi?Aklın, gücün yok mu? tavır almakla kalma, aydınlığı besle. Bir kitaplık açamıyorsan, bir yoksul öğrenciye her ay okumak istediği bir kitabı al.
Diyelim bunu da yapamıyorsun, Çeltikçi’li Birnur Şener’in yaptığını yap: Kör komşuna git, ona birer ikişer saat kitap oku. Küçük iş diye dudak bükenlere hiç aldırma. Hani çok ünlü bir söz var, hakkı olmayanlar kullanıyor onu, o söz daha çok sana uyar:Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at, bir at bir yiğit, o yiğit de yurdu kurtarır! Böyle düşün, bir işe girişirken, onu önce sen kendin küçük görme.
Bahri Savcı, yaşamının sonuna doğru, kendisinden önce İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesi’ne yazılan Sabri ağabeyinden çok anlatırdı. Bahri Bey Çorum’luydu, Gönen’de büyüdü, Edremit’te okudu.Sabri Ağabeyinin ardından İstanbul’a gitti; Çarşıkapı ortaokuluna yazıldı. Anneleri Hanife Hanım, oğulları okusun diye Gönen’de tütün işçiliği yapıyordu.
Aile orta halli bile sayılmazdı,yoksuldu. Sabri Ağabey, Bahri’yi ta Beyoğlu’na tiyatroya götürdü.İlk kez tiyatro görüyordu. Çok etkilendi. ‘Hep gel bunlara! İyi filmler geldiğinde sinemaya da git!’dedi. Sabri Ağabey, Hukuk Fakültesi’ni bitirip yargıç oldu. Kardeşini hiç bırakmadı.Kitap okumaya o alıştırdı. ‘Askerliğini yap, seni Avrupa’ya göndereyim!’ diyordu.Böyle ağabeyler vardı o zaman.”
İşte böyle! İster düş deyin, ister ülkü,o olmadan yaşanır, insan,canlı, evreni oluşturan sayısız ögeden yerine yakışan, işlevini eksiksiz gören, öbür ögelerle dayanışan,dolayısıyla doyumlu, mutlu, dengeli bir varlık olunur mu dersiniz?
Kitaptaki yazılar, Fakir’ciğimin Almanya’ya sığınmak zorunda kaldıktan sonra çeşitli yerlerde çıkmış yazılarından, konuşmalarından oluşturulmuş.
Başlığını ödünç aldığım yazı, 14.7.1988’de Emek’te basılmış.
Fakir burada, yazınseverlerin yakından tanıyacakları bir ödülün , Madaralı Roman Ödülü’nün kurucusu, yaşatıcısı Fikret Madaralı’yı ele almış.
“Fikret Madaralı’nın göz açıp yumacak kadar öğretmenlik yaşamı oldu. Samsun’un Çukurbük köyünde yedi yıl çalıştı, sonra Köy Enstitülerine geçti. Oradaki çalışmaları daha kısa sürdü. Düşüncelerinden ötürü izlediler.Sonra meslekten ayırdılar.Halkına sağlam bağlarla bağlıydı.Mesleğini,yurdunu çok seviyordu.Kendisini yakından tanıyanlar bilir, örnek insandı. Biraz kırıldı, ama hiç eğilmedi.
Fikret Bey traktör sürücülüğü yaptı.Fethiye hanım dikiş dikti.Çocukları olmadığı için Yıldız’ı alıp büyüttüler. Düşe kalka esenliğe geldiler. Fikret Bey 90 oldu,Fethiye Hanım 80’i geçti.
...
Fikret Bey’in saygınlığı arttı. Kendini toplum işlerine verdi. Onun son uğraşı ceviz dikimidir.Ortalıkta öteden beri ’Ceviz diken ölür!’ diye bir söz dolaşır.Bu sözün yanlışlığını kanıtlamak için Fikret Bey durmadan ceviz dikti. Ölürüm diye ceviz dikmekten kaçınanlara :’İşte ben dikiyorum, seksenini geçtim, ölmedim! Demek bu söz asılsız!’ diyordu. Bunu söylemekle yetinmiyor, cevizin türlü yararlarını anlatıyor, bu konuda yazıyor, konuşuyor, yurt ölçüsünde kampanya açıyor.Yolculuklarda sesbüyültenli otobüsleri seçiyor. Valilerle,kaymakamlarla ilişki kuruyor, okullara gidiyor, bildiklerini öğretmenlere, öğrencilere anlatıyor:
‘Ceviz soframıza katıktır,mobilyamıza kütüktür! Ceviz yaşlılara, gençlere, özellikle çocuklara ilaçtan öte yararlı bir besindir.Cevizin kütüğü dışa satılır, içe döviz getirir’ diyor, bıkıp usanmadan anlatıyor.
Milliyet’ten Emin Çölaşan onunla uzunca bir konuşma yaptı. Gazete bu konuşmayı tam sayfa bastı. Kendisine 204 mektup geldi. Venezüela’da okumuşlar, ordan mektup geldi.Telefon edenlerin sayısı belirsiz.
Fikret Bey diyor ki: ‘Ceviz kütüğü satarak dış borçların hepsini ödeyebiliriz!’ Dinleyenler gülüyor. Yüzüne kuşkuyla bakıp ‘Hoca kafayı üşüttü! Bu söyledikleri yalnızca düş!’diyerek yanından uzaklaşıyorlar.
Öyle ya,elde o kadar ceviz yok. Olanları kesip tüketmişiz, ölürüz diye korktuğumuz için, yenilerini dikmemişiz; olmayan kütükler dışa satılır da,içe döviz gelir , bunlarla dış borç mu ödenir? Ama bir de hepimiz ceviz diker,bakar, büyütürsek? Yerleşme alanlarının biraz uzağı koyu gölgeli yeşil toplara benzeyen cevizlerle kaplanırsa,Fikret Bey’in düşü gerçek olur.”
...
“Ben de diyorum ki: Düşlerimizi o kadar aşağı görmeyelim. Düşlerimiz gerçeğin öbür yüzüdür. Düş ile gerçek birbirinin yanında durur.Gerçek yıkılır düş olur, düş canlanır gerçek olur.
Madaralı Hoca , ceviz düşünü gerçekleştirmek için çalışmayı sürdürüyordu. Nerden nereye; Kaman Belediyesi her yıl ’Ceviz Kültür Şenliği’ düzenliyor. Bunu duyar duymaz otobüse binip soluğu Kaman’da alıyor.Gür sesi bu kez oralardan geliyor.Ceviz dikmenin yararlarını, o asılsız sözün zararlarını anlatıyor.
Yaşamda bir düşün olsun demek istiyorum sevgili okurum sana!Onu gerçekleştirmek için çaba harca, gülen varsın gülsün; aldırma. Küçük iş, büyük iş deme. Bir iş yap varsın küçük olsun. Giderek etkisi büyür.Ürgüp’lü Mustafa Güzelgöz köylere eşekle kitap taşıdı. Ünü dünyayı tuttu. Üstelik o hiç de ün için çalışmıyordu. Ben seni biliyorum, sen de ün diye gözünü yukarlara dikmezsin sevgili okurum. Sen çok çok önemlisin benim gözümde. Hiç olmazsa karanlığı beslemiyorsun. Aydınlıktan yana tavır alıyorsun.Ama bu yeter mi?Aklın, gücün yok mu? tavır almakla kalma, aydınlığı besle. Bir kitaplık açamıyorsan, bir yoksul öğrenciye her ay okumak istediği bir kitabı al.
Diyelim bunu da yapamıyorsun, Çeltikçi’li Birnur Şener’in yaptığını yap: Kör komşuna git, ona birer ikişer saat kitap oku. Küçük iş diye dudak bükenlere hiç aldırma. Hani çok ünlü bir söz var, hakkı olmayanlar kullanıyor onu, o söz daha çok sana uyar:Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at, bir at bir yiğit, o yiğit de yurdu kurtarır! Böyle düşün, bir işe girişirken, onu önce sen kendin küçük görme.
Bahri Savcı, yaşamının sonuna doğru, kendisinden önce İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesi’ne yazılan Sabri ağabeyinden çok anlatırdı. Bahri Bey Çorum’luydu, Gönen’de büyüdü, Edremit’te okudu.Sabri Ağabeyinin ardından İstanbul’a gitti; Çarşıkapı ortaokuluna yazıldı. Anneleri Hanife Hanım, oğulları okusun diye Gönen’de tütün işçiliği yapıyordu.
Aile orta halli bile sayılmazdı,yoksuldu. Sabri Ağabey, Bahri’yi ta Beyoğlu’na tiyatroya götürdü.İlk kez tiyatro görüyordu. Çok etkilendi. ‘Hep gel bunlara! İyi filmler geldiğinde sinemaya da git!’dedi. Sabri Ağabey, Hukuk Fakültesi’ni bitirip yargıç oldu. Kardeşini hiç bırakmadı.Kitap okumaya o alıştırdı. ‘Askerliğini yap, seni Avrupa’ya göndereyim!’ diyordu.Böyle ağabeyler vardı o zaman.”
İşte böyle! İster düş deyin, ister ülkü,o olmadan yaşanır, insan,canlı, evreni oluşturan sayısız ögeden yerine yakışan, işlevini eksiksiz gören, öbür ögelerle dayanışan,dolayısıyla doyumlu, mutlu, dengeli bir varlık olunur mu dersiniz?
27 Aralık 2006 Çarşamba
FAHİR AKSOY
Sözcüğün tam anlamıyla Aksoylu Fahir’i sanırım kırk yıldır tanıyorum; Balmumcu’da, Ece-Yaşar Şeki çiftinin yaşattıkları İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen Cuma akşamı 17 Mart 2007’de 90 yaşına basacak dostuma bir kucaklama düzenledi; son yapıtlarından birkaçı sevenlerin önüne getirildi.
Kucaklamanın ilk konuşması Gürol Sözen’e düştü; çok yerinde bir seçimle, Komagena Krallarından, Nemrut Dağı’nın tanrılarından, sanata-yaşama bakışlarından söz etti ; bütün öbür işlevlerimizin yanında, yiyip içmenin, dostluğun önemini anımsattı coşkulu, yumuşacık anlatımıyla. Doğrusu, Gürol’un vurguladığı Fahir Aksoy, benim tanıyıp sevdiğim, ömür boyu alkışladığım insanı çok iyi yansıtıyordu: tutarlı, inançlı, sevecen, yardımsever, başkalarının yapıtlarıyla mutluluklarına kendisininkiler kadar önem verip özen gösteren coşkulu adam; benim deyimimle, gerçek bir yaşama sanatı ustası!
Bütün öbür ara sanatlar, aslında insan adlı memelinin, yaşamını tam bir sanat yapıtı, bir dans gösterisi, güzel bir resim, unutulmaz bir şiir gibi yaşamasını sağlayacak araçlardır, benim gözümde. Yaşamanın her evresinde çok yakınında olmadım Fahir Usta’nın; ama gerek yazdıklarından, gerek çizdiklerinden, gerek kısa söyleşilerimizden çıkardığım sonuç, benim de birinci sıraya koyduğum bu temel sanata gönülden bağlı olduğunu, kimselere gösteriş yapma gereğini duymadan - ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir talihtir böyle olabilmek, hele 90 yıl öyle kalabilmek! - yeryüzündeki konukluğunu alkışlanacak bir onurla yaşayıp geldiğidir!
Sevgili Gürol, kısa, özlü konuşmasında bir de maske’den söz etti; yeryüzü sahnesindeki oyunumuzu maskeyle ya da maskesiz oynayan iki kümeyiz; bugün hepimize verilen anamalcı savurgan eğitimin sonucu, büyük çoğunluk ne yazık ki ömür boyu maskeli! Fahirciğim ise, o seçkin, talihli – ama bu dengesiz dağılımdan ötürü, ister istemez de talihsiz – küçük azınlığın içinde yer alanlardandı.
Dünya Kitapları’nın, 2004 yılında, Anı dizisinde bastığı Yaşam Defeterim’in önsözünde şöyle diyor:
“Deneysel açıdan ve içtenlikle yaklaşarak Cumhuriyet Dönemi’nin geçirdiği kültürel ve sanatsal evrelerin içinde yaşamış bir kişi olarak ve de olanaklar ölçüsünde nesnel kalmaya özen göstererek dile getirmeye çalıştığım gözlemlerim, düşüncelerim gerçek olgulara dayanmaktadır.
Kuramsal iri kıyım terminoloji yerine gerçek anlamda naif bir anlatımı yeğlemeyi mizacıma daha uygun buldum.”
Başka bir yerdeyse:
“Özet olarak naif sanat, bir okul ya da akım değildir. Bu nedenle teknikleri birbirine benzemez.
Naif sanatçının temelde, başkalarına benzemeyen karakteri ve önemli ölçüde çocuksu içgüdülerine bağlı olması, eğitimden geçmesi ya da geçmemesi, küçük farklar yaratsa bile, sonuç değişmez; bu farklılık taraflardan birine üstünlük sağlamaz. Uzun yıllar Paris’de yaşamış mimar-ressam Cihat Burak’ın derinlemesine naif duyarlılık taşıyan yapıtları ile İzmir’de dağda yaşayan Şebnem Çamdalı’nın tamamen benzer nitelikteki yapıtlarının aynı kategoride yer almalarına hiçbir engel yoktur. Onları aynı çizgide toplayan en belirgin özellikleri karakteristik duyarlılıklarında yatar.
Değişik okul ve akımlara bağlı bazı sanatçıların yapıtlarında da bu duyarlılık belirgin biçimde kendini gösterir; örneğin sürrealist Chagall’da…”
Sevgili Fahir Aksoy, yaşama sanatının gerektirdiği biçimde, ömür boyu çizdi boyadı, yazdı, dergi, gazete çıkardı, galeri yönetti, kısacası hem sanat gibi yaşamaya, hem sanatın insan kardeşlerine ulaşmasına çalıştı.
O gece, her zamanki gibi özenli giyimine, bir sanat dervişine dönmüş yüzüne bakınca, yerinde bir seçimle tutarlı sürdürülmüş yaşamın somut ödülünü dolu dolu aldığını gördüm.
Ne büyük mutluluk değil mi?
Kucaklamanın ilk konuşması Gürol Sözen’e düştü; çok yerinde bir seçimle, Komagena Krallarından, Nemrut Dağı’nın tanrılarından, sanata-yaşama bakışlarından söz etti ; bütün öbür işlevlerimizin yanında, yiyip içmenin, dostluğun önemini anımsattı coşkulu, yumuşacık anlatımıyla. Doğrusu, Gürol’un vurguladığı Fahir Aksoy, benim tanıyıp sevdiğim, ömür boyu alkışladığım insanı çok iyi yansıtıyordu: tutarlı, inançlı, sevecen, yardımsever, başkalarının yapıtlarıyla mutluluklarına kendisininkiler kadar önem verip özen gösteren coşkulu adam; benim deyimimle, gerçek bir yaşama sanatı ustası!
Bütün öbür ara sanatlar, aslında insan adlı memelinin, yaşamını tam bir sanat yapıtı, bir dans gösterisi, güzel bir resim, unutulmaz bir şiir gibi yaşamasını sağlayacak araçlardır, benim gözümde. Yaşamanın her evresinde çok yakınında olmadım Fahir Usta’nın; ama gerek yazdıklarından, gerek çizdiklerinden, gerek kısa söyleşilerimizden çıkardığım sonuç, benim de birinci sıraya koyduğum bu temel sanata gönülden bağlı olduğunu, kimselere gösteriş yapma gereğini duymadan - ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir talihtir böyle olabilmek, hele 90 yıl öyle kalabilmek! - yeryüzündeki konukluğunu alkışlanacak bir onurla yaşayıp geldiğidir!
Sevgili Gürol, kısa, özlü konuşmasında bir de maske’den söz etti; yeryüzü sahnesindeki oyunumuzu maskeyle ya da maskesiz oynayan iki kümeyiz; bugün hepimize verilen anamalcı savurgan eğitimin sonucu, büyük çoğunluk ne yazık ki ömür boyu maskeli! Fahirciğim ise, o seçkin, talihli – ama bu dengesiz dağılımdan ötürü, ister istemez de talihsiz – küçük azınlığın içinde yer alanlardandı.
Dünya Kitapları’nın, 2004 yılında, Anı dizisinde bastığı Yaşam Defeterim’in önsözünde şöyle diyor:
“Deneysel açıdan ve içtenlikle yaklaşarak Cumhuriyet Dönemi’nin geçirdiği kültürel ve sanatsal evrelerin içinde yaşamış bir kişi olarak ve de olanaklar ölçüsünde nesnel kalmaya özen göstererek dile getirmeye çalıştığım gözlemlerim, düşüncelerim gerçek olgulara dayanmaktadır.
Kuramsal iri kıyım terminoloji yerine gerçek anlamda naif bir anlatımı yeğlemeyi mizacıma daha uygun buldum.”
Başka bir yerdeyse:
“Özet olarak naif sanat, bir okul ya da akım değildir. Bu nedenle teknikleri birbirine benzemez.
Naif sanatçının temelde, başkalarına benzemeyen karakteri ve önemli ölçüde çocuksu içgüdülerine bağlı olması, eğitimden geçmesi ya da geçmemesi, küçük farklar yaratsa bile, sonuç değişmez; bu farklılık taraflardan birine üstünlük sağlamaz. Uzun yıllar Paris’de yaşamış mimar-ressam Cihat Burak’ın derinlemesine naif duyarlılık taşıyan yapıtları ile İzmir’de dağda yaşayan Şebnem Çamdalı’nın tamamen benzer nitelikteki yapıtlarının aynı kategoride yer almalarına hiçbir engel yoktur. Onları aynı çizgide toplayan en belirgin özellikleri karakteristik duyarlılıklarında yatar.
Değişik okul ve akımlara bağlı bazı sanatçıların yapıtlarında da bu duyarlılık belirgin biçimde kendini gösterir; örneğin sürrealist Chagall’da…”
Sevgili Fahir Aksoy, yaşama sanatının gerektirdiği biçimde, ömür boyu çizdi boyadı, yazdı, dergi, gazete çıkardı, galeri yönetti, kısacası hem sanat gibi yaşamaya, hem sanatın insan kardeşlerine ulaşmasına çalıştı.
O gece, her zamanki gibi özenli giyimine, bir sanat dervişine dönmüş yüzüne bakınca, yerinde bir seçimle tutarlı sürdürülmüş yaşamın somut ödülünü dolu dolu aldığını gördüm.
Ne büyük mutluluk değil mi?
20 Eylül 2006 Çarşamba
CİHAT BURAK
Şeki ailesinin İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen yıl Burhan Uygur’u anmıştı güzel bir sergiyle; bu yıl 14 Eylül’de ise sevgili Cihat Burak’ı kucaklıyorlar.
Selin Aydın ile Pınar Saracoğlu, sağolsunlar, resimseverleri dolaşmış, yapıtlarını başkalarıyla paylaşmaya razı olan aklı başında insanların verdikleri resimlerle bu sergiyi oluşturmuşlar.
Cihat’çığım, bir resminde dediği gibi, belki de deli Sakine adlı atına binip, sonsuzluğa uçalı çok oluyor; sergi dolayısıyla, özellikle genç sanatseverler için, temel niteliklerini anımsatmak isterim.
Cihat Burak, çok efendi, bilinçli, sorumlu bir dünya yurttaşıydı; her insanın işini büyük bir sorumluluk ve saygıyla yerine getirmesini isterdi; züppelere, dolandırıcılara, gösterişçilere hiç dayanamazdı.Taksimetre yürürlüğe konmazdan önce, akşamları içkievinden çıkışta arabaya binmek zorunda kalıp da sürücünün: “ne verirsen ver abi” demesine deli olurdu.
Resimleri, sağlam, saygılı dünya görüşünün uzantısı olarak hep belli bir konuyu işledi; Şairin Ölümü’nde, çok sevdiği Nâzım Hikmet’in Bursa hapishanesindeki kedili resmini, bir şiiri kullandı; ortada ağzından kanlar akan büyük ozanın eline bir şiir tutuşturdu.
“Birebir maket üzerinde çalışmış tek mimar” dediği ünlü mimarın yardımcısı olarak ABD uşaklarınca yakılmış AKM yeniden yapılırken, büyük salona çıkan merdivenin solundaki boş duvara, hem de kendi kesesinden suluboya duvar resimleri yapmaya girişmiş; dört beşini da tamamlamış; ama bir sabah gelmiş bir bakmış, züppenin verdiği buyrukla işçiler yapılanları söküp atmış.
Öfkeden deliye dönse de dağa çıkamaz, kimseyi vuramaz; elindeki tek silahla, resimle aldı öcünü: o züppeyi, aralarından hiç çıkmadığı asalaklarla, bu kokteyl masası başında, “Meydan Muharebesi” adıyla resim tarihine geçirdi.
Buna karşılık, AKM’ye girip çıkarken gördüğü ayakkabı boyacısını bütün sevecenliğiyle kucakladı.
Bir zamanlar hemen yanıbaşımızda başka ünlü bir soyguncu şımarık vardı, tanker filoları olan; dedikoduları gazete sayfalarından eksik olmazdı; dünyanın en yetenekli sanatçılarından Maria Callas’ı eskitip savan, canına kıymasına yol açan, sonra ABD’nin kendi eliyle vurdurduğu eski başkanının karısını yatına atan bu amcadan öcünü, sergide görebileceğiniz Devenin Başı adlı yapıtla aldı.
Dünyanın, özellikle ülkemizin tüketim çılgınlığına köle edilmesinden önceki günleri yaşamış ayrıcalıklı – sonrasında elbette acılı – insanlardan olarak, o güzel günleri, o dönemin yumuşak, sevecen, soylu insanlarını, yine sergideki “O Güzel İnsanlar Gazelim Atlarına Binip Gittiler” resmiyle kucakladı.
Tarihe, Evliya Çelebi’ye bayılır, her fırsatta okurdu; resimlerinde, özgün baskılarında onun kitaplarından sayısız çağrışım, alıntı vardır; Kısas’ı Enbiya adlı resmine bakarsanız iç içe geçmiş bütün Peygamberler tarihinden izler bulursunuz.
Yerdiklerine karşı elindeki anlatım aracının bütün olanaklarıyla ok yağdıran ve soylu, onurlu insan, sevdiklerineyse tadına doyulmaz bir yumuşaklıkla bakardı: kadınlar, kediler, Şarlo, pehlivanlar, gecelerini süsleyen fasıl çalgıcıları, şarkıcılar, oyuncular, muharip gaziler, sıradan, alçakgönüllü, sorumlu insanlar…
Yine sergide yer alan özgün baskılardan Görüntü Dünyası’na bakın: orada elbette sevdiği sinema sanatına, o sanatın benzersiz çocuğu Şarlo’ya, gözünün bebeği kedilere sevgisi insanı sevinçten havalara uçuran bir ustalıkla yansıtılmıştır
En temel niteliklerinden biri, hafif gülümseyişli, sevecen alaycı oklarını, konuşurken de, o benzersiz öykülerini yazarken de, önce kendine yöneltmesiydi: kardeşim diye başlayarak anlattığı bin bir gece masalını andıran oyunlu söyleşileri kayda alamadığıma o kadar yanarım ki! Neyse ki elimizde Yapı Kredi’nin ona yakışan bir özenle bastığı üç öykü kitabı kaldı: Cardonlar, Yâkûtiler, Zenci Kalınız.
Bu büyük ustanın görsel dünyasını yeniden tatmak istiyorsanız, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Balmumcu’da sizi bekliyor.
Cumhuriyet, 20 Eylül 2006
Selin Aydın ile Pınar Saracoğlu, sağolsunlar, resimseverleri dolaşmış, yapıtlarını başkalarıyla paylaşmaya razı olan aklı başında insanların verdikleri resimlerle bu sergiyi oluşturmuşlar.
Cihat’çığım, bir resminde dediği gibi, belki de deli Sakine adlı atına binip, sonsuzluğa uçalı çok oluyor; sergi dolayısıyla, özellikle genç sanatseverler için, temel niteliklerini anımsatmak isterim.
Cihat Burak, çok efendi, bilinçli, sorumlu bir dünya yurttaşıydı; her insanın işini büyük bir sorumluluk ve saygıyla yerine getirmesini isterdi; züppelere, dolandırıcılara, gösterişçilere hiç dayanamazdı.Taksimetre yürürlüğe konmazdan önce, akşamları içkievinden çıkışta arabaya binmek zorunda kalıp da sürücünün: “ne verirsen ver abi” demesine deli olurdu.
Resimleri, sağlam, saygılı dünya görüşünün uzantısı olarak hep belli bir konuyu işledi; Şairin Ölümü’nde, çok sevdiği Nâzım Hikmet’in Bursa hapishanesindeki kedili resmini, bir şiiri kullandı; ortada ağzından kanlar akan büyük ozanın eline bir şiir tutuşturdu.
“Birebir maket üzerinde çalışmış tek mimar” dediği ünlü mimarın yardımcısı olarak ABD uşaklarınca yakılmış AKM yeniden yapılırken, büyük salona çıkan merdivenin solundaki boş duvara, hem de kendi kesesinden suluboya duvar resimleri yapmaya girişmiş; dört beşini da tamamlamış; ama bir sabah gelmiş bir bakmış, züppenin verdiği buyrukla işçiler yapılanları söküp atmış.
Öfkeden deliye dönse de dağa çıkamaz, kimseyi vuramaz; elindeki tek silahla, resimle aldı öcünü: o züppeyi, aralarından hiç çıkmadığı asalaklarla, bu kokteyl masası başında, “Meydan Muharebesi” adıyla resim tarihine geçirdi.
Buna karşılık, AKM’ye girip çıkarken gördüğü ayakkabı boyacısını bütün sevecenliğiyle kucakladı.
Bir zamanlar hemen yanıbaşımızda başka ünlü bir soyguncu şımarık vardı, tanker filoları olan; dedikoduları gazete sayfalarından eksik olmazdı; dünyanın en yetenekli sanatçılarından Maria Callas’ı eskitip savan, canına kıymasına yol açan, sonra ABD’nin kendi eliyle vurdurduğu eski başkanının karısını yatına atan bu amcadan öcünü, sergide görebileceğiniz Devenin Başı adlı yapıtla aldı.
Dünyanın, özellikle ülkemizin tüketim çılgınlığına köle edilmesinden önceki günleri yaşamış ayrıcalıklı – sonrasında elbette acılı – insanlardan olarak, o güzel günleri, o dönemin yumuşak, sevecen, soylu insanlarını, yine sergideki “O Güzel İnsanlar Gazelim Atlarına Binip Gittiler” resmiyle kucakladı.
Tarihe, Evliya Çelebi’ye bayılır, her fırsatta okurdu; resimlerinde, özgün baskılarında onun kitaplarından sayısız çağrışım, alıntı vardır; Kısas’ı Enbiya adlı resmine bakarsanız iç içe geçmiş bütün Peygamberler tarihinden izler bulursunuz.
Yerdiklerine karşı elindeki anlatım aracının bütün olanaklarıyla ok yağdıran ve soylu, onurlu insan, sevdiklerineyse tadına doyulmaz bir yumuşaklıkla bakardı: kadınlar, kediler, Şarlo, pehlivanlar, gecelerini süsleyen fasıl çalgıcıları, şarkıcılar, oyuncular, muharip gaziler, sıradan, alçakgönüllü, sorumlu insanlar…
Yine sergide yer alan özgün baskılardan Görüntü Dünyası’na bakın: orada elbette sevdiği sinema sanatına, o sanatın benzersiz çocuğu Şarlo’ya, gözünün bebeği kedilere sevgisi insanı sevinçten havalara uçuran bir ustalıkla yansıtılmıştır
En temel niteliklerinden biri, hafif gülümseyişli, sevecen alaycı oklarını, konuşurken de, o benzersiz öykülerini yazarken de, önce kendine yöneltmesiydi: kardeşim diye başlayarak anlattığı bin bir gece masalını andıran oyunlu söyleşileri kayda alamadığıma o kadar yanarım ki! Neyse ki elimizde Yapı Kredi’nin ona yakışan bir özenle bastığı üç öykü kitabı kaldı: Cardonlar, Yâkûtiler, Zenci Kalınız.
Bu büyük ustanın görsel dünyasını yeniden tatmak istiyorsanız, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Balmumcu’da sizi bekliyor.
Cumhuriyet, 20 Eylül 2006
6 Eylül 2006 Çarşamba
İNSANYİYEN SİVİL ÖRÜMCEK
Televizyon haberlerinde gözünüze kulağınıza çarpmıştır: kimi bölgelerde etyiyen bir örümcek türemiş, insanlar geceleri ellerinde ışık ve sopa, bu garip ve ürkütücü varlığı avlamaya çıkıyorlar.
Oysa çok daha korkunç bir örümcek var tepemizde: insanyiyen sivil örümcek. Bu örümceğin bütün dünyaya ördüğü ağdan Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında uzun ve ayrıntılı söz etmişti.. Tutarlılık gereği, bu ağın kurulduğu ülkelerden, yakın komşumuz, yazgıdaşımız Azerbaycan’ı ele almış son kitabında: Azerbaycan’da Proje Demokratiya.
Biliyorsunuz, bilmelisiniz, hepimiz gibi ölümlü varlıklar olan kimi çılgınlar, el ele vermiş, bütün dünyaya egemen olmak, herkesi imparatorluklarının kölesi durumuna getirmek istiyor, bunun için gece gündüz amansızca çalışıyorlar. Bakın ne diyor Mustafa Yıldırım kitabının arka kapağında:
“Sivil örümceğin ağında nefte bulaşmış demokrasi operasyonu…
Örümcek, ağının örer ve sabırla bekler. Avına iğnesini batırır; enzimini akıtıp onun içini eritir ve vantuzuyla emer. Geriye ağa takılı olarak canlı gibi görünen içi boş böceklerin kabukları kalır.
CIA istasyoncuları da tıpkı bir örümcek gibi topluma sızdılar. Devşirdikleri elemanlarla Bodrum’a geldiler; Türk devletlerini işgale hazırlamak üzere, yeni sivil yardımcılar buldular; Türkiye’de örülen ağdan beslenen bu yardımcılar, örümcek ağını Azerbaycan’a ve Asya’ya bağlamakta gecikmediler.
“Demokrasi kuracağız!” diyen İngiliz ve Amerikalı sivil-resmi örümcekler, devşirme Türklerin rehberliğinde Bakû’ya girdiler. Sterlin ve dolarla beslenen ağ genişledi. Gazeteler, dernekler, sendikalar, partiler kuruldu. Quantum’un temsilcisi George Soros da çok gecikmedi…
Sivil Örümceğin Ağı’na düşen ülkelerin kaynakları, piyasaları örümceklerin vantuzlarıyla emilirken, içlerine zehir akıtılmış ve yalnızca demokrasi kabukları kalmış ‘Anglo-Sakson’ demokratları, öz yurtlarının bağımsızlığını yıkan birer aygıta dönüştüler.”
Bu zavallı kör yaratıklar, böyle davranmakla kendi kuyularını da kazdıklarını, yerkürede yaşayabilme olanaklarını kendi elleriyle havaya uçurduklarını hiç düşünemeden, işte böyle cicili bicili sözcüklerle, demokrasi, proje, insan hakkı diye diye hepimizi cayır cayır yakmaktalar.
Yananlar, yakında yakılacaklar uyanıp da kendi canlarıyla birlikte o sersemleri de, evrenin oluşturup bize armağan ettiği şu güzelim mavi gezegeni de kurtarmak üzere bu çapulcu sürüsünü etkisiz kılamazsa, hep söylüyorum, arkamızda, örneğin mamutlar gibi, adımızı anacak, başımıza gelenleri yazacak kimse kalmayacak
Cumhuriyet, 6 Eylül 2006
Oysa çok daha korkunç bir örümcek var tepemizde: insanyiyen sivil örümcek. Bu örümceğin bütün dünyaya ördüğü ağdan Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında uzun ve ayrıntılı söz etmişti.. Tutarlılık gereği, bu ağın kurulduğu ülkelerden, yakın komşumuz, yazgıdaşımız Azerbaycan’ı ele almış son kitabında: Azerbaycan’da Proje Demokratiya.
Biliyorsunuz, bilmelisiniz, hepimiz gibi ölümlü varlıklar olan kimi çılgınlar, el ele vermiş, bütün dünyaya egemen olmak, herkesi imparatorluklarının kölesi durumuna getirmek istiyor, bunun için gece gündüz amansızca çalışıyorlar. Bakın ne diyor Mustafa Yıldırım kitabının arka kapağında:
“Sivil örümceğin ağında nefte bulaşmış demokrasi operasyonu…
Örümcek, ağının örer ve sabırla bekler. Avına iğnesini batırır; enzimini akıtıp onun içini eritir ve vantuzuyla emer. Geriye ağa takılı olarak canlı gibi görünen içi boş böceklerin kabukları kalır.
CIA istasyoncuları da tıpkı bir örümcek gibi topluma sızdılar. Devşirdikleri elemanlarla Bodrum’a geldiler; Türk devletlerini işgale hazırlamak üzere, yeni sivil yardımcılar buldular; Türkiye’de örülen ağdan beslenen bu yardımcılar, örümcek ağını Azerbaycan’a ve Asya’ya bağlamakta gecikmediler.
“Demokrasi kuracağız!” diyen İngiliz ve Amerikalı sivil-resmi örümcekler, devşirme Türklerin rehberliğinde Bakû’ya girdiler. Sterlin ve dolarla beslenen ağ genişledi. Gazeteler, dernekler, sendikalar, partiler kuruldu. Quantum’un temsilcisi George Soros da çok gecikmedi…
Sivil Örümceğin Ağı’na düşen ülkelerin kaynakları, piyasaları örümceklerin vantuzlarıyla emilirken, içlerine zehir akıtılmış ve yalnızca demokrasi kabukları kalmış ‘Anglo-Sakson’ demokratları, öz yurtlarının bağımsızlığını yıkan birer aygıta dönüştüler.”
Bu zavallı kör yaratıklar, böyle davranmakla kendi kuyularını da kazdıklarını, yerkürede yaşayabilme olanaklarını kendi elleriyle havaya uçurduklarını hiç düşünemeden, işte böyle cicili bicili sözcüklerle, demokrasi, proje, insan hakkı diye diye hepimizi cayır cayır yakmaktalar.
Yananlar, yakında yakılacaklar uyanıp da kendi canlarıyla birlikte o sersemleri de, evrenin oluşturup bize armağan ettiği şu güzelim mavi gezegeni de kurtarmak üzere bu çapulcu sürüsünü etkisiz kılamazsa, hep söylüyorum, arkamızda, örneğin mamutlar gibi, adımızı anacak, başımıza gelenleri yazacak kimse kalmayacak
Cumhuriyet, 6 Eylül 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
