Bu başlığı Fakir Baykurt’un Almanya’da Mannheim Alevi Kültür Merkezi’nin yayınladığı Aydınlık Özlemi adlı kitaptaki bir yazıdan aldım.
Kitaptaki yazılar, Fakir’ciğimin Almanya’ya sığınmak zorunda kaldıktan sonra çeşitli yerlerde çıkmış yazılarından, konuşmalarından oluşturulmuş.
Başlığını ödünç aldığım yazı, 14.7.1988’de Emek’te basılmış.
Fakir burada, yazınseverlerin yakından tanıyacakları bir ödülün , Madaralı Roman Ödülü’nün kurucusu, yaşatıcısı Fikret Madaralı’yı ele almış.
“Fikret Madaralı’nın göz açıp yumacak kadar öğretmenlik yaşamı oldu. Samsun’un Çukurbük köyünde yedi yıl çalıştı, sonra Köy Enstitülerine geçti. Oradaki çalışmaları daha kısa sürdü. Düşüncelerinden ötürü izlediler.Sonra meslekten ayırdılar.Halkına sağlam bağlarla bağlıydı.Mesleğini,yurdunu çok seviyordu.Kendisini yakından tanıyanlar bilir, örnek insandı. Biraz kırıldı, ama hiç eğilmedi.
Fikret Bey traktör sürücülüğü yaptı.Fethiye hanım dikiş dikti.Çocukları olmadığı için Yıldız’ı alıp büyüttüler. Düşe kalka esenliğe geldiler. Fikret Bey 90 oldu,Fethiye Hanım 80’i geçti.
...
Fikret Bey’in saygınlığı arttı. Kendini toplum işlerine verdi. Onun son uğraşı ceviz dikimidir.Ortalıkta öteden beri ’Ceviz diken ölür!’ diye bir söz dolaşır.Bu sözün yanlışlığını kanıtlamak için Fikret Bey durmadan ceviz dikti. Ölürüm diye ceviz dikmekten kaçınanlara :’İşte ben dikiyorum, seksenini geçtim, ölmedim! Demek bu söz asılsız!’ diyordu. Bunu söylemekle yetinmiyor, cevizin türlü yararlarını anlatıyor, bu konuda yazıyor, konuşuyor, yurt ölçüsünde kampanya açıyor.Yolculuklarda sesbüyültenli otobüsleri seçiyor. Valilerle,kaymakamlarla ilişki kuruyor, okullara gidiyor, bildiklerini öğretmenlere, öğrencilere anlatıyor:
‘Ceviz soframıza katıktır,mobilyamıza kütüktür! Ceviz yaşlılara, gençlere, özellikle çocuklara ilaçtan öte yararlı bir besindir.Cevizin kütüğü dışa satılır, içe döviz getirir’ diyor, bıkıp usanmadan anlatıyor.
Milliyet’ten Emin Çölaşan onunla uzunca bir konuşma yaptı. Gazete bu konuşmayı tam sayfa bastı. Kendisine 204 mektup geldi. Venezüela’da okumuşlar, ordan mektup geldi.Telefon edenlerin sayısı belirsiz.
Fikret Bey diyor ki: ‘Ceviz kütüğü satarak dış borçların hepsini ödeyebiliriz!’ Dinleyenler gülüyor. Yüzüne kuşkuyla bakıp ‘Hoca kafayı üşüttü! Bu söyledikleri yalnızca düş!’diyerek yanından uzaklaşıyorlar.
Öyle ya,elde o kadar ceviz yok. Olanları kesip tüketmişiz, ölürüz diye korktuğumuz için, yenilerini dikmemişiz; olmayan kütükler dışa satılır da,içe döviz gelir , bunlarla dış borç mu ödenir? Ama bir de hepimiz ceviz diker,bakar, büyütürsek? Yerleşme alanlarının biraz uzağı koyu gölgeli yeşil toplara benzeyen cevizlerle kaplanırsa,Fikret Bey’in düşü gerçek olur.”
...
“Ben de diyorum ki: Düşlerimizi o kadar aşağı görmeyelim. Düşlerimiz gerçeğin öbür yüzüdür. Düş ile gerçek birbirinin yanında durur.Gerçek yıkılır düş olur, düş canlanır gerçek olur.
Madaralı Hoca , ceviz düşünü gerçekleştirmek için çalışmayı sürdürüyordu. Nerden nereye; Kaman Belediyesi her yıl ’Ceviz Kültür Şenliği’ düzenliyor. Bunu duyar duymaz otobüse binip soluğu Kaman’da alıyor.Gür sesi bu kez oralardan geliyor.Ceviz dikmenin yararlarını, o asılsız sözün zararlarını anlatıyor.
Yaşamda bir düşün olsun demek istiyorum sevgili okurum sana!Onu gerçekleştirmek için çaba harca, gülen varsın gülsün; aldırma. Küçük iş, büyük iş deme. Bir iş yap varsın küçük olsun. Giderek etkisi büyür.Ürgüp’lü Mustafa Güzelgöz köylere eşekle kitap taşıdı. Ünü dünyayı tuttu. Üstelik o hiç de ün için çalışmıyordu. Ben seni biliyorum, sen de ün diye gözünü yukarlara dikmezsin sevgili okurum. Sen çok çok önemlisin benim gözümde. Hiç olmazsa karanlığı beslemiyorsun. Aydınlıktan yana tavır alıyorsun.Ama bu yeter mi?Aklın, gücün yok mu? tavır almakla kalma, aydınlığı besle. Bir kitaplık açamıyorsan, bir yoksul öğrenciye her ay okumak istediği bir kitabı al.
Diyelim bunu da yapamıyorsun, Çeltikçi’li Birnur Şener’in yaptığını yap: Kör komşuna git, ona birer ikişer saat kitap oku. Küçük iş diye dudak bükenlere hiç aldırma. Hani çok ünlü bir söz var, hakkı olmayanlar kullanıyor onu, o söz daha çok sana uyar:Bir mıh bir nal kurtarır, bir nal bir at, bir at bir yiğit, o yiğit de yurdu kurtarır! Böyle düşün, bir işe girişirken, onu önce sen kendin küçük görme.
Bahri Savcı, yaşamının sonuna doğru, kendisinden önce İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesi’ne yazılan Sabri ağabeyinden çok anlatırdı. Bahri Bey Çorum’luydu, Gönen’de büyüdü, Edremit’te okudu.Sabri Ağabeyinin ardından İstanbul’a gitti; Çarşıkapı ortaokuluna yazıldı. Anneleri Hanife Hanım, oğulları okusun diye Gönen’de tütün işçiliği yapıyordu.
Aile orta halli bile sayılmazdı,yoksuldu. Sabri Ağabey, Bahri’yi ta Beyoğlu’na tiyatroya götürdü.İlk kez tiyatro görüyordu. Çok etkilendi. ‘Hep gel bunlara! İyi filmler geldiğinde sinemaya da git!’dedi. Sabri Ağabey, Hukuk Fakültesi’ni bitirip yargıç oldu. Kardeşini hiç bırakmadı.Kitap okumaya o alıştırdı. ‘Askerliğini yap, seni Avrupa’ya göndereyim!’ diyordu.Böyle ağabeyler vardı o zaman.”
İşte böyle! İster düş deyin, ister ülkü,o olmadan yaşanır, insan,canlı, evreni oluşturan sayısız ögeden yerine yakışan, işlevini eksiksiz gören, öbür ögelerle dayanışan,dolayısıyla doyumlu, mutlu, dengeli bir varlık olunur mu dersiniz?
12 Ocak 2007 Cuma
27 Aralık 2006 Çarşamba
FAHİR AKSOY
Sözcüğün tam anlamıyla Aksoylu Fahir’i sanırım kırk yıldır tanıyorum; Balmumcu’da, Ece-Yaşar Şeki çiftinin yaşattıkları İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen Cuma akşamı 17 Mart 2007’de 90 yaşına basacak dostuma bir kucaklama düzenledi; son yapıtlarından birkaçı sevenlerin önüne getirildi.
Kucaklamanın ilk konuşması Gürol Sözen’e düştü; çok yerinde bir seçimle, Komagena Krallarından, Nemrut Dağı’nın tanrılarından, sanata-yaşama bakışlarından söz etti ; bütün öbür işlevlerimizin yanında, yiyip içmenin, dostluğun önemini anımsattı coşkulu, yumuşacık anlatımıyla. Doğrusu, Gürol’un vurguladığı Fahir Aksoy, benim tanıyıp sevdiğim, ömür boyu alkışladığım insanı çok iyi yansıtıyordu: tutarlı, inançlı, sevecen, yardımsever, başkalarının yapıtlarıyla mutluluklarına kendisininkiler kadar önem verip özen gösteren coşkulu adam; benim deyimimle, gerçek bir yaşama sanatı ustası!
Bütün öbür ara sanatlar, aslında insan adlı memelinin, yaşamını tam bir sanat yapıtı, bir dans gösterisi, güzel bir resim, unutulmaz bir şiir gibi yaşamasını sağlayacak araçlardır, benim gözümde. Yaşamanın her evresinde çok yakınında olmadım Fahir Usta’nın; ama gerek yazdıklarından, gerek çizdiklerinden, gerek kısa söyleşilerimizden çıkardığım sonuç, benim de birinci sıraya koyduğum bu temel sanata gönülden bağlı olduğunu, kimselere gösteriş yapma gereğini duymadan - ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir talihtir böyle olabilmek, hele 90 yıl öyle kalabilmek! - yeryüzündeki konukluğunu alkışlanacak bir onurla yaşayıp geldiğidir!
Sevgili Gürol, kısa, özlü konuşmasında bir de maske’den söz etti; yeryüzü sahnesindeki oyunumuzu maskeyle ya da maskesiz oynayan iki kümeyiz; bugün hepimize verilen anamalcı savurgan eğitimin sonucu, büyük çoğunluk ne yazık ki ömür boyu maskeli! Fahirciğim ise, o seçkin, talihli – ama bu dengesiz dağılımdan ötürü, ister istemez de talihsiz – küçük azınlığın içinde yer alanlardandı.
Dünya Kitapları’nın, 2004 yılında, Anı dizisinde bastığı Yaşam Defeterim’in önsözünde şöyle diyor:
“Deneysel açıdan ve içtenlikle yaklaşarak Cumhuriyet Dönemi’nin geçirdiği kültürel ve sanatsal evrelerin içinde yaşamış bir kişi olarak ve de olanaklar ölçüsünde nesnel kalmaya özen göstererek dile getirmeye çalıştığım gözlemlerim, düşüncelerim gerçek olgulara dayanmaktadır.
Kuramsal iri kıyım terminoloji yerine gerçek anlamda naif bir anlatımı yeğlemeyi mizacıma daha uygun buldum.”
Başka bir yerdeyse:
“Özet olarak naif sanat, bir okul ya da akım değildir. Bu nedenle teknikleri birbirine benzemez.
Naif sanatçının temelde, başkalarına benzemeyen karakteri ve önemli ölçüde çocuksu içgüdülerine bağlı olması, eğitimden geçmesi ya da geçmemesi, küçük farklar yaratsa bile, sonuç değişmez; bu farklılık taraflardan birine üstünlük sağlamaz. Uzun yıllar Paris’de yaşamış mimar-ressam Cihat Burak’ın derinlemesine naif duyarlılık taşıyan yapıtları ile İzmir’de dağda yaşayan Şebnem Çamdalı’nın tamamen benzer nitelikteki yapıtlarının aynı kategoride yer almalarına hiçbir engel yoktur. Onları aynı çizgide toplayan en belirgin özellikleri karakteristik duyarlılıklarında yatar.
Değişik okul ve akımlara bağlı bazı sanatçıların yapıtlarında da bu duyarlılık belirgin biçimde kendini gösterir; örneğin sürrealist Chagall’da…”
Sevgili Fahir Aksoy, yaşama sanatının gerektirdiği biçimde, ömür boyu çizdi boyadı, yazdı, dergi, gazete çıkardı, galeri yönetti, kısacası hem sanat gibi yaşamaya, hem sanatın insan kardeşlerine ulaşmasına çalıştı.
O gece, her zamanki gibi özenli giyimine, bir sanat dervişine dönmüş yüzüne bakınca, yerinde bir seçimle tutarlı sürdürülmüş yaşamın somut ödülünü dolu dolu aldığını gördüm.
Ne büyük mutluluk değil mi?
Kucaklamanın ilk konuşması Gürol Sözen’e düştü; çok yerinde bir seçimle, Komagena Krallarından, Nemrut Dağı’nın tanrılarından, sanata-yaşama bakışlarından söz etti ; bütün öbür işlevlerimizin yanında, yiyip içmenin, dostluğun önemini anımsattı coşkulu, yumuşacık anlatımıyla. Doğrusu, Gürol’un vurguladığı Fahir Aksoy, benim tanıyıp sevdiğim, ömür boyu alkışladığım insanı çok iyi yansıtıyordu: tutarlı, inançlı, sevecen, yardımsever, başkalarının yapıtlarıyla mutluluklarına kendisininkiler kadar önem verip özen gösteren coşkulu adam; benim deyimimle, gerçek bir yaşama sanatı ustası!
Bütün öbür ara sanatlar, aslında insan adlı memelinin, yaşamını tam bir sanat yapıtı, bir dans gösterisi, güzel bir resim, unutulmaz bir şiir gibi yaşamasını sağlayacak araçlardır, benim gözümde. Yaşamanın her evresinde çok yakınında olmadım Fahir Usta’nın; ama gerek yazdıklarından, gerek çizdiklerinden, gerek kısa söyleşilerimizden çıkardığım sonuç, benim de birinci sıraya koyduğum bu temel sanata gönülden bağlı olduğunu, kimselere gösteriş yapma gereğini duymadan - ne büyük bir ayrıcalık, ne büyük bir talihtir böyle olabilmek, hele 90 yıl öyle kalabilmek! - yeryüzündeki konukluğunu alkışlanacak bir onurla yaşayıp geldiğidir!
Sevgili Gürol, kısa, özlü konuşmasında bir de maske’den söz etti; yeryüzü sahnesindeki oyunumuzu maskeyle ya da maskesiz oynayan iki kümeyiz; bugün hepimize verilen anamalcı savurgan eğitimin sonucu, büyük çoğunluk ne yazık ki ömür boyu maskeli! Fahirciğim ise, o seçkin, talihli – ama bu dengesiz dağılımdan ötürü, ister istemez de talihsiz – küçük azınlığın içinde yer alanlardandı.
Dünya Kitapları’nın, 2004 yılında, Anı dizisinde bastığı Yaşam Defeterim’in önsözünde şöyle diyor:
“Deneysel açıdan ve içtenlikle yaklaşarak Cumhuriyet Dönemi’nin geçirdiği kültürel ve sanatsal evrelerin içinde yaşamış bir kişi olarak ve de olanaklar ölçüsünde nesnel kalmaya özen göstererek dile getirmeye çalıştığım gözlemlerim, düşüncelerim gerçek olgulara dayanmaktadır.
Kuramsal iri kıyım terminoloji yerine gerçek anlamda naif bir anlatımı yeğlemeyi mizacıma daha uygun buldum.”
Başka bir yerdeyse:
“Özet olarak naif sanat, bir okul ya da akım değildir. Bu nedenle teknikleri birbirine benzemez.
Naif sanatçının temelde, başkalarına benzemeyen karakteri ve önemli ölçüde çocuksu içgüdülerine bağlı olması, eğitimden geçmesi ya da geçmemesi, küçük farklar yaratsa bile, sonuç değişmez; bu farklılık taraflardan birine üstünlük sağlamaz. Uzun yıllar Paris’de yaşamış mimar-ressam Cihat Burak’ın derinlemesine naif duyarlılık taşıyan yapıtları ile İzmir’de dağda yaşayan Şebnem Çamdalı’nın tamamen benzer nitelikteki yapıtlarının aynı kategoride yer almalarına hiçbir engel yoktur. Onları aynı çizgide toplayan en belirgin özellikleri karakteristik duyarlılıklarında yatar.
Değişik okul ve akımlara bağlı bazı sanatçıların yapıtlarında da bu duyarlılık belirgin biçimde kendini gösterir; örneğin sürrealist Chagall’da…”
Sevgili Fahir Aksoy, yaşama sanatının gerektirdiği biçimde, ömür boyu çizdi boyadı, yazdı, dergi, gazete çıkardı, galeri yönetti, kısacası hem sanat gibi yaşamaya, hem sanatın insan kardeşlerine ulaşmasına çalıştı.
O gece, her zamanki gibi özenli giyimine, bir sanat dervişine dönmüş yüzüne bakınca, yerinde bir seçimle tutarlı sürdürülmüş yaşamın somut ödülünü dolu dolu aldığını gördüm.
Ne büyük mutluluk değil mi?
20 Eylül 2006 Çarşamba
CİHAT BURAK
Şeki ailesinin İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, geçen yıl Burhan Uygur’u anmıştı güzel bir sergiyle; bu yıl 14 Eylül’de ise sevgili Cihat Burak’ı kucaklıyorlar.
Selin Aydın ile Pınar Saracoğlu, sağolsunlar, resimseverleri dolaşmış, yapıtlarını başkalarıyla paylaşmaya razı olan aklı başında insanların verdikleri resimlerle bu sergiyi oluşturmuşlar.
Cihat’çığım, bir resminde dediği gibi, belki de deli Sakine adlı atına binip, sonsuzluğa uçalı çok oluyor; sergi dolayısıyla, özellikle genç sanatseverler için, temel niteliklerini anımsatmak isterim.
Cihat Burak, çok efendi, bilinçli, sorumlu bir dünya yurttaşıydı; her insanın işini büyük bir sorumluluk ve saygıyla yerine getirmesini isterdi; züppelere, dolandırıcılara, gösterişçilere hiç dayanamazdı.Taksimetre yürürlüğe konmazdan önce, akşamları içkievinden çıkışta arabaya binmek zorunda kalıp da sürücünün: “ne verirsen ver abi” demesine deli olurdu.
Resimleri, sağlam, saygılı dünya görüşünün uzantısı olarak hep belli bir konuyu işledi; Şairin Ölümü’nde, çok sevdiği Nâzım Hikmet’in Bursa hapishanesindeki kedili resmini, bir şiiri kullandı; ortada ağzından kanlar akan büyük ozanın eline bir şiir tutuşturdu.
“Birebir maket üzerinde çalışmış tek mimar” dediği ünlü mimarın yardımcısı olarak ABD uşaklarınca yakılmış AKM yeniden yapılırken, büyük salona çıkan merdivenin solundaki boş duvara, hem de kendi kesesinden suluboya duvar resimleri yapmaya girişmiş; dört beşini da tamamlamış; ama bir sabah gelmiş bir bakmış, züppenin verdiği buyrukla işçiler yapılanları söküp atmış.
Öfkeden deliye dönse de dağa çıkamaz, kimseyi vuramaz; elindeki tek silahla, resimle aldı öcünü: o züppeyi, aralarından hiç çıkmadığı asalaklarla, bu kokteyl masası başında, “Meydan Muharebesi” adıyla resim tarihine geçirdi.
Buna karşılık, AKM’ye girip çıkarken gördüğü ayakkabı boyacısını bütün sevecenliğiyle kucakladı.
Bir zamanlar hemen yanıbaşımızda başka ünlü bir soyguncu şımarık vardı, tanker filoları olan; dedikoduları gazete sayfalarından eksik olmazdı; dünyanın en yetenekli sanatçılarından Maria Callas’ı eskitip savan, canına kıymasına yol açan, sonra ABD’nin kendi eliyle vurdurduğu eski başkanının karısını yatına atan bu amcadan öcünü, sergide görebileceğiniz Devenin Başı adlı yapıtla aldı.
Dünyanın, özellikle ülkemizin tüketim çılgınlığına köle edilmesinden önceki günleri yaşamış ayrıcalıklı – sonrasında elbette acılı – insanlardan olarak, o güzel günleri, o dönemin yumuşak, sevecen, soylu insanlarını, yine sergideki “O Güzel İnsanlar Gazelim Atlarına Binip Gittiler” resmiyle kucakladı.
Tarihe, Evliya Çelebi’ye bayılır, her fırsatta okurdu; resimlerinde, özgün baskılarında onun kitaplarından sayısız çağrışım, alıntı vardır; Kısas’ı Enbiya adlı resmine bakarsanız iç içe geçmiş bütün Peygamberler tarihinden izler bulursunuz.
Yerdiklerine karşı elindeki anlatım aracının bütün olanaklarıyla ok yağdıran ve soylu, onurlu insan, sevdiklerineyse tadına doyulmaz bir yumuşaklıkla bakardı: kadınlar, kediler, Şarlo, pehlivanlar, gecelerini süsleyen fasıl çalgıcıları, şarkıcılar, oyuncular, muharip gaziler, sıradan, alçakgönüllü, sorumlu insanlar…
Yine sergide yer alan özgün baskılardan Görüntü Dünyası’na bakın: orada elbette sevdiği sinema sanatına, o sanatın benzersiz çocuğu Şarlo’ya, gözünün bebeği kedilere sevgisi insanı sevinçten havalara uçuran bir ustalıkla yansıtılmıştır
En temel niteliklerinden biri, hafif gülümseyişli, sevecen alaycı oklarını, konuşurken de, o benzersiz öykülerini yazarken de, önce kendine yöneltmesiydi: kardeşim diye başlayarak anlattığı bin bir gece masalını andıran oyunlu söyleşileri kayda alamadığıma o kadar yanarım ki! Neyse ki elimizde Yapı Kredi’nin ona yakışan bir özenle bastığı üç öykü kitabı kaldı: Cardonlar, Yâkûtiler, Zenci Kalınız.
Bu büyük ustanın görsel dünyasını yeniden tatmak istiyorsanız, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Balmumcu’da sizi bekliyor.
Cumhuriyet, 20 Eylül 2006
Selin Aydın ile Pınar Saracoğlu, sağolsunlar, resimseverleri dolaşmış, yapıtlarını başkalarıyla paylaşmaya razı olan aklı başında insanların verdikleri resimlerle bu sergiyi oluşturmuşlar.
Cihat’çığım, bir resminde dediği gibi, belki de deli Sakine adlı atına binip, sonsuzluğa uçalı çok oluyor; sergi dolayısıyla, özellikle genç sanatseverler için, temel niteliklerini anımsatmak isterim.
Cihat Burak, çok efendi, bilinçli, sorumlu bir dünya yurttaşıydı; her insanın işini büyük bir sorumluluk ve saygıyla yerine getirmesini isterdi; züppelere, dolandırıcılara, gösterişçilere hiç dayanamazdı.Taksimetre yürürlüğe konmazdan önce, akşamları içkievinden çıkışta arabaya binmek zorunda kalıp da sürücünün: “ne verirsen ver abi” demesine deli olurdu.
Resimleri, sağlam, saygılı dünya görüşünün uzantısı olarak hep belli bir konuyu işledi; Şairin Ölümü’nde, çok sevdiği Nâzım Hikmet’in Bursa hapishanesindeki kedili resmini, bir şiiri kullandı; ortada ağzından kanlar akan büyük ozanın eline bir şiir tutuşturdu.
“Birebir maket üzerinde çalışmış tek mimar” dediği ünlü mimarın yardımcısı olarak ABD uşaklarınca yakılmış AKM yeniden yapılırken, büyük salona çıkan merdivenin solundaki boş duvara, hem de kendi kesesinden suluboya duvar resimleri yapmaya girişmiş; dört beşini da tamamlamış; ama bir sabah gelmiş bir bakmış, züppenin verdiği buyrukla işçiler yapılanları söküp atmış.
Öfkeden deliye dönse de dağa çıkamaz, kimseyi vuramaz; elindeki tek silahla, resimle aldı öcünü: o züppeyi, aralarından hiç çıkmadığı asalaklarla, bu kokteyl masası başında, “Meydan Muharebesi” adıyla resim tarihine geçirdi.
Buna karşılık, AKM’ye girip çıkarken gördüğü ayakkabı boyacısını bütün sevecenliğiyle kucakladı.
Bir zamanlar hemen yanıbaşımızda başka ünlü bir soyguncu şımarık vardı, tanker filoları olan; dedikoduları gazete sayfalarından eksik olmazdı; dünyanın en yetenekli sanatçılarından Maria Callas’ı eskitip savan, canına kıymasına yol açan, sonra ABD’nin kendi eliyle vurdurduğu eski başkanının karısını yatına atan bu amcadan öcünü, sergide görebileceğiniz Devenin Başı adlı yapıtla aldı.
Dünyanın, özellikle ülkemizin tüketim çılgınlığına köle edilmesinden önceki günleri yaşamış ayrıcalıklı – sonrasında elbette acılı – insanlardan olarak, o güzel günleri, o dönemin yumuşak, sevecen, soylu insanlarını, yine sergideki “O Güzel İnsanlar Gazelim Atlarına Binip Gittiler” resmiyle kucakladı.
Tarihe, Evliya Çelebi’ye bayılır, her fırsatta okurdu; resimlerinde, özgün baskılarında onun kitaplarından sayısız çağrışım, alıntı vardır; Kısas’ı Enbiya adlı resmine bakarsanız iç içe geçmiş bütün Peygamberler tarihinden izler bulursunuz.
Yerdiklerine karşı elindeki anlatım aracının bütün olanaklarıyla ok yağdıran ve soylu, onurlu insan, sevdiklerineyse tadına doyulmaz bir yumuşaklıkla bakardı: kadınlar, kediler, Şarlo, pehlivanlar, gecelerini süsleyen fasıl çalgıcıları, şarkıcılar, oyuncular, muharip gaziler, sıradan, alçakgönüllü, sorumlu insanlar…
Yine sergide yer alan özgün baskılardan Görüntü Dünyası’na bakın: orada elbette sevdiği sinema sanatına, o sanatın benzersiz çocuğu Şarlo’ya, gözünün bebeği kedilere sevgisi insanı sevinçten havalara uçuran bir ustalıkla yansıtılmıştır
En temel niteliklerinden biri, hafif gülümseyişli, sevecen alaycı oklarını, konuşurken de, o benzersiz öykülerini yazarken de, önce kendine yöneltmesiydi: kardeşim diye başlayarak anlattığı bin bir gece masalını andıran oyunlu söyleşileri kayda alamadığıma o kadar yanarım ki! Neyse ki elimizde Yapı Kredi’nin ona yakışan bir özenle bastığı üç öykü kitabı kaldı: Cardonlar, Yâkûtiler, Zenci Kalınız.
Bu büyük ustanın görsel dünyasını yeniden tatmak istiyorsanız, İstanbul Modern Sanatlar Galerisi, Balmumcu’da sizi bekliyor.
Cumhuriyet, 20 Eylül 2006
6 Eylül 2006 Çarşamba
İNSANYİYEN SİVİL ÖRÜMCEK
Televizyon haberlerinde gözünüze kulağınıza çarpmıştır: kimi bölgelerde etyiyen bir örümcek türemiş, insanlar geceleri ellerinde ışık ve sopa, bu garip ve ürkütücü varlığı avlamaya çıkıyorlar.
Oysa çok daha korkunç bir örümcek var tepemizde: insanyiyen sivil örümcek. Bu örümceğin bütün dünyaya ördüğü ağdan Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında uzun ve ayrıntılı söz etmişti.. Tutarlılık gereği, bu ağın kurulduğu ülkelerden, yakın komşumuz, yazgıdaşımız Azerbaycan’ı ele almış son kitabında: Azerbaycan’da Proje Demokratiya.
Biliyorsunuz, bilmelisiniz, hepimiz gibi ölümlü varlıklar olan kimi çılgınlar, el ele vermiş, bütün dünyaya egemen olmak, herkesi imparatorluklarının kölesi durumuna getirmek istiyor, bunun için gece gündüz amansızca çalışıyorlar. Bakın ne diyor Mustafa Yıldırım kitabının arka kapağında:
“Sivil örümceğin ağında nefte bulaşmış demokrasi operasyonu…
Örümcek, ağının örer ve sabırla bekler. Avına iğnesini batırır; enzimini akıtıp onun içini eritir ve vantuzuyla emer. Geriye ağa takılı olarak canlı gibi görünen içi boş böceklerin kabukları kalır.
CIA istasyoncuları da tıpkı bir örümcek gibi topluma sızdılar. Devşirdikleri elemanlarla Bodrum’a geldiler; Türk devletlerini işgale hazırlamak üzere, yeni sivil yardımcılar buldular; Türkiye’de örülen ağdan beslenen bu yardımcılar, örümcek ağını Azerbaycan’a ve Asya’ya bağlamakta gecikmediler.
“Demokrasi kuracağız!” diyen İngiliz ve Amerikalı sivil-resmi örümcekler, devşirme Türklerin rehberliğinde Bakû’ya girdiler. Sterlin ve dolarla beslenen ağ genişledi. Gazeteler, dernekler, sendikalar, partiler kuruldu. Quantum’un temsilcisi George Soros da çok gecikmedi…
Sivil Örümceğin Ağı’na düşen ülkelerin kaynakları, piyasaları örümceklerin vantuzlarıyla emilirken, içlerine zehir akıtılmış ve yalnızca demokrasi kabukları kalmış ‘Anglo-Sakson’ demokratları, öz yurtlarının bağımsızlığını yıkan birer aygıta dönüştüler.”
Bu zavallı kör yaratıklar, böyle davranmakla kendi kuyularını da kazdıklarını, yerkürede yaşayabilme olanaklarını kendi elleriyle havaya uçurduklarını hiç düşünemeden, işte böyle cicili bicili sözcüklerle, demokrasi, proje, insan hakkı diye diye hepimizi cayır cayır yakmaktalar.
Yananlar, yakında yakılacaklar uyanıp da kendi canlarıyla birlikte o sersemleri de, evrenin oluşturup bize armağan ettiği şu güzelim mavi gezegeni de kurtarmak üzere bu çapulcu sürüsünü etkisiz kılamazsa, hep söylüyorum, arkamızda, örneğin mamutlar gibi, adımızı anacak, başımıza gelenleri yazacak kimse kalmayacak
Cumhuriyet, 6 Eylül 2006
Oysa çok daha korkunç bir örümcek var tepemizde: insanyiyen sivil örümcek. Bu örümceğin bütün dünyaya ördüğü ağdan Mustafa Yıldırım “Sivil Örümceğin Ağında” adlı kitabında uzun ve ayrıntılı söz etmişti.. Tutarlılık gereği, bu ağın kurulduğu ülkelerden, yakın komşumuz, yazgıdaşımız Azerbaycan’ı ele almış son kitabında: Azerbaycan’da Proje Demokratiya.
Biliyorsunuz, bilmelisiniz, hepimiz gibi ölümlü varlıklar olan kimi çılgınlar, el ele vermiş, bütün dünyaya egemen olmak, herkesi imparatorluklarının kölesi durumuna getirmek istiyor, bunun için gece gündüz amansızca çalışıyorlar. Bakın ne diyor Mustafa Yıldırım kitabının arka kapağında:
“Sivil örümceğin ağında nefte bulaşmış demokrasi operasyonu…
Örümcek, ağının örer ve sabırla bekler. Avına iğnesini batırır; enzimini akıtıp onun içini eritir ve vantuzuyla emer. Geriye ağa takılı olarak canlı gibi görünen içi boş böceklerin kabukları kalır.
CIA istasyoncuları da tıpkı bir örümcek gibi topluma sızdılar. Devşirdikleri elemanlarla Bodrum’a geldiler; Türk devletlerini işgale hazırlamak üzere, yeni sivil yardımcılar buldular; Türkiye’de örülen ağdan beslenen bu yardımcılar, örümcek ağını Azerbaycan’a ve Asya’ya bağlamakta gecikmediler.
“Demokrasi kuracağız!” diyen İngiliz ve Amerikalı sivil-resmi örümcekler, devşirme Türklerin rehberliğinde Bakû’ya girdiler. Sterlin ve dolarla beslenen ağ genişledi. Gazeteler, dernekler, sendikalar, partiler kuruldu. Quantum’un temsilcisi George Soros da çok gecikmedi…
Sivil Örümceğin Ağı’na düşen ülkelerin kaynakları, piyasaları örümceklerin vantuzlarıyla emilirken, içlerine zehir akıtılmış ve yalnızca demokrasi kabukları kalmış ‘Anglo-Sakson’ demokratları, öz yurtlarının bağımsızlığını yıkan birer aygıta dönüştüler.”
Bu zavallı kör yaratıklar, böyle davranmakla kendi kuyularını da kazdıklarını, yerkürede yaşayabilme olanaklarını kendi elleriyle havaya uçurduklarını hiç düşünemeden, işte böyle cicili bicili sözcüklerle, demokrasi, proje, insan hakkı diye diye hepimizi cayır cayır yakmaktalar.
Yananlar, yakında yakılacaklar uyanıp da kendi canlarıyla birlikte o sersemleri de, evrenin oluşturup bize armağan ettiği şu güzelim mavi gezegeni de kurtarmak üzere bu çapulcu sürüsünü etkisiz kılamazsa, hep söylüyorum, arkamızda, örneğin mamutlar gibi, adımızı anacak, başımıza gelenleri yazacak kimse kalmayacak
Cumhuriyet, 6 Eylül 2006
23 Ağustos 2006 Çarşamba
MUSTAFA YILDIRIM’IN YENİ KİTABI
Mustafa Yıldırım’ın önceki çalışmalarını, Sivil Örümceğin Ağında’yı, 58 Gün’ü, Ulus Dağı’na Düşen Ateş’i bilmeyen, giderek okumayan kalmamıştır sanırım. Yurdunun ve bütün dünyanın başına örülen çorapları görüp yüreğine ateş düşen bu bilinçli, çalışkan insan, son olarak yine çok önemli bir konuya el atmış: insanların önce beyinlerini tutsak etmek üzere dinsel inançların kullanılması, bu amaçla etkili aracıların (meczupların) yaratılması, bombaların yetersiz kaldığı yerlerde bunlar aracılığıyla mavi gezegenin bütün kaynaklarına el koymaya çalışma. Bu konuyu işleyen yapıtının adı, Yüzyıllık Yanıltma Ustalığı/ Meczup Yaratmak; öbür yapıtları gibi, Ulus Dağı Yayınları basmış.
Bu çarpıcı yapıtı alıp okumanızı özendirmek üzere birkaç alıntı yapayım:
…”Sosyalist sistemin parçalanmasıyla, ABD, özellikle Kafkasya ve Asya ülkelerine girmek istemektedir. Bunun tek yolu da oralara Türkler aracılığıyla girmektir. Bunun için Bodrum’da eski CİA elemanlarının da katıldığı bir toplantı yapılır. ‘Demokrasi Projesi’ adı altında ilişkiler kurulur. Türkiye’de oluşturulan demokrasi dernek ve vakıfları, Amerikalıların Kafkasya ve Asya ilişkilerinde rehber olurlar.
Fethullah Gülen ve çevresi de bu süreci iyi değerlendirir.Işık Evleri-Liseler-Ticaret yapılanmasının içine günlük gazete, yazarları ve sanatçıları kapsayacak vakıflar eklenir. Okullar, Azerbaycan başta olmak üzere bağımsızlığını yeni kazanmış Asya Türk devletlerine yayılır. Said-i Nursi’nin amaçlarına bir bir ulaşılmaktadır.
Daha önceleri komünizme ve dinsizlere karşı öne sürülen Müslüman-Hıristiyan birliği, ‘medeniyetler çatışacak’ propagasındasına koşut olarak, ‘Dinlerarası Diyalog’ adıyla yeniden senaryolaştırılır. 1950-60’ların Nur talebeleri artık önder olmuşlar, bu senaryonun başını çekmek istemektedirler. Fethullah Gülen, Vatikan ile ilişki kurar. İsrail’e karşı Müslüman direnişi aşılanır (bugünse tam tersi dayatılıyor) ve ‘Üç dinin ortak’ mücadelesi geliştirilir. Fethullah Gülen ve çevresi ABD’de de örgütlenir. Şirketler ve bir üniversite kurulur. ABD Dışişleriyle, devlet üniversiteleriyle ilişkiler geliştirilir.
…İlerleyen yıllarda, eski CHP Genel Başkanı, DSP Genel Başkanı, Başbakan Bülent Ecevit de Fethullah Gülen ile ilişki kurar, açıklamalarıyla onu destekler.”
…”Bu arada ABD, dünyaya yayılmanın en önemli aracı olarak dini kullanacağını, Uluslar arası Din Özgürlüğü yasası ve örgütlenmesiyle belli etmiştir. ABD’ Dışişleri’nde kurulan İnsan Hakları Bürosu Din Özgürlüğü Komitesi sorumlusu, Bakan Yardımcısı Harold Hongju Koh Türkiye’ye gelir, Leyla Zana ile görüşür. Diyarbakır’a gider, daha sonra Zaman gazetesine demeç vererek Fethullah Gülen’e sahip çıkar. Amerika’daki Nur hareketi örgütlenmeleri genişler; dernekler, vakıflar kurulur.
2002 yılı sonlarında kurulan hükümetlerde Said-i Nursi’yi sevenlerin bazıları bakan olurken, pek çoğu da kurumların üst yönetimlerinde görev alır.”
Büyük Ozan Goethe’nin sözünü biliyorsunuz: “Nedir en zor şey?görmek gözünün önündekini.” Oysa, asıl zoru, gördüğünü doğru anlayabilmek ve bunu dile getirecek kadar arı duru kalabilmiş olmaktır.
Van’da sevgili Yücel Aşkın’a yapılanları; Şemdinli olayından sonra kurban diye seçilen iki astsubaya ışık hızıyla verilen usdışı cezaları herkes görüyor, dinliyor; en ürkütücüsü, Atatürkçü olduğunu öne süren sivil asker bütün kesimlerin Zati Sungur tarafından uyutulmuş gibi eli kolu dili bağlı susup oturması; boynunu, gözünü kırpmadan kesecek olanlara kuzu kuzu uzatması!
Çok daha acı veren başka bir olguysa, bütün insanlık adına Devrim yapmaya girişenlerin, Avrupalı, Amerikalı acımasız, şımarık sömürgecilerle aynı masada yer alması; Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilmek istenir, Lübnan halkı göz göre göre paramparça edilirken, gülücüklerle el sıkışması.
Bakalım nasıl sürecek bu kanlı oyun?
Cumhuriyet, 23 Ağustos 2006
Bu çarpıcı yapıtı alıp okumanızı özendirmek üzere birkaç alıntı yapayım:
…”Sosyalist sistemin parçalanmasıyla, ABD, özellikle Kafkasya ve Asya ülkelerine girmek istemektedir. Bunun tek yolu da oralara Türkler aracılığıyla girmektir. Bunun için Bodrum’da eski CİA elemanlarının da katıldığı bir toplantı yapılır. ‘Demokrasi Projesi’ adı altında ilişkiler kurulur. Türkiye’de oluşturulan demokrasi dernek ve vakıfları, Amerikalıların Kafkasya ve Asya ilişkilerinde rehber olurlar.
Fethullah Gülen ve çevresi de bu süreci iyi değerlendirir.Işık Evleri-Liseler-Ticaret yapılanmasının içine günlük gazete, yazarları ve sanatçıları kapsayacak vakıflar eklenir. Okullar, Azerbaycan başta olmak üzere bağımsızlığını yeni kazanmış Asya Türk devletlerine yayılır. Said-i Nursi’nin amaçlarına bir bir ulaşılmaktadır.
Daha önceleri komünizme ve dinsizlere karşı öne sürülen Müslüman-Hıristiyan birliği, ‘medeniyetler çatışacak’ propagasındasına koşut olarak, ‘Dinlerarası Diyalog’ adıyla yeniden senaryolaştırılır. 1950-60’ların Nur talebeleri artık önder olmuşlar, bu senaryonun başını çekmek istemektedirler. Fethullah Gülen, Vatikan ile ilişki kurar. İsrail’e karşı Müslüman direnişi aşılanır (bugünse tam tersi dayatılıyor) ve ‘Üç dinin ortak’ mücadelesi geliştirilir. Fethullah Gülen ve çevresi ABD’de de örgütlenir. Şirketler ve bir üniversite kurulur. ABD Dışişleriyle, devlet üniversiteleriyle ilişkiler geliştirilir.
…İlerleyen yıllarda, eski CHP Genel Başkanı, DSP Genel Başkanı, Başbakan Bülent Ecevit de Fethullah Gülen ile ilişki kurar, açıklamalarıyla onu destekler.”
…”Bu arada ABD, dünyaya yayılmanın en önemli aracı olarak dini kullanacağını, Uluslar arası Din Özgürlüğü yasası ve örgütlenmesiyle belli etmiştir. ABD’ Dışişleri’nde kurulan İnsan Hakları Bürosu Din Özgürlüğü Komitesi sorumlusu, Bakan Yardımcısı Harold Hongju Koh Türkiye’ye gelir, Leyla Zana ile görüşür. Diyarbakır’a gider, daha sonra Zaman gazetesine demeç vererek Fethullah Gülen’e sahip çıkar. Amerika’daki Nur hareketi örgütlenmeleri genişler; dernekler, vakıflar kurulur.
2002 yılı sonlarında kurulan hükümetlerde Said-i Nursi’yi sevenlerin bazıları bakan olurken, pek çoğu da kurumların üst yönetimlerinde görev alır.”
Büyük Ozan Goethe’nin sözünü biliyorsunuz: “Nedir en zor şey?görmek gözünün önündekini.” Oysa, asıl zoru, gördüğünü doğru anlayabilmek ve bunu dile getirecek kadar arı duru kalabilmiş olmaktır.
Van’da sevgili Yücel Aşkın’a yapılanları; Şemdinli olayından sonra kurban diye seçilen iki astsubaya ışık hızıyla verilen usdışı cezaları herkes görüyor, dinliyor; en ürkütücüsü, Atatürkçü olduğunu öne süren sivil asker bütün kesimlerin Zati Sungur tarafından uyutulmuş gibi eli kolu dili bağlı susup oturması; boynunu, gözünü kırpmadan kesecek olanlara kuzu kuzu uzatması!
Çok daha acı veren başka bir olguysa, bütün insanlık adına Devrim yapmaya girişenlerin, Avrupalı, Amerikalı acımasız, şımarık sömürgecilerle aynı masada yer alması; Ortadoğu’da sınırlar yeniden çizilmek istenir, Lübnan halkı göz göre göre paramparça edilirken, gülücüklerle el sıkışması.
Bakalım nasıl sürecek bu kanlı oyun?
Cumhuriyet, 23 Ağustos 2006
26 Temmuz 2006 Çarşamba
“HERKES HERKES İÇİN”
Metin Aydoğan’ın “Ülkeye Adanmış Bir Yaşam: Atatürk ve Türk Devrimit adlı son kitabından burada söz etmiştim; Nilgün şimdi onu bitirmek üzere; okurken kendisini sarsan bölümleri benimle paylaşıyor. Bunlardan birini aktarayım şimdi:
“Gelişmenin amacı, insanları birbirine benzer kılmaktır.(…)Dünya birliğe dünya yürüyor; insanlar arasında sınıf, derece, aktöre, giyim kuşam, dil, ölçü ayrımı gittikçe azalıyor. Tarih, yaşam kavgasının, ırk, din, ekin ve eğitim yabancılaşmaları arasında olduğunu gösterir.(…) Düşünce olarak benimsediğimiz dayanışma kuramının gereklerini, uygulamada, toplumsal kazanımlar adı altında toplayabiliriz. Bu kazanımlara, devlet toplumculuğuna yaklaşarak varılabilir. Bu yol, yasa yoludur. Örneğin, iş yasası, kentlerde ve işyerlerinde sağlığı koruma yasası, bulaşıcı hastalıklara karşı koruma yasası, işçilerin yaşlılık ve kazalara karşı korunması yasası, hasta ve yoksul yaşlılara yardım yasası, çiftçi sandıkları yasası, ucuz konut yapılması yasası, okullarda öğrencilerin yararlanacağı ortaklıkların kurulması yasası, bu gibi kuruluşlara devlet bütçesinden yardım. Bu ve buna benzer yasalar çıkarılıp uygulanır. Dayanışma, bu toplumsal önlemlerle sağlanmış olur. Başkasına yapılan iyilik, bize de iyiliktir; başkasına yapılan da bize de kötülüktür. Bu nedenle, iyiliği sevmek, kötülükten kaçınmak gerekir. Yaptığımız işler, çevremize sevinç ya da acı biçimde yansır. Buysa bize bir bilinç görevi yükler. Dayanışma. Bizi başkalarına karşı hoşgörülü kılar. Çünkü başkalarının kusurları, genellikle, bizim de istemeyerek bu suça ortak olduğumuzu gösterir. Sonuç olarak dayanışma, ‘herkes kendisi için’ yerine ‘herkes herkes için’ düşüncesini getirir. Bu düşünce toplumsaldır, ulusaldır, en geniş ve yüce anlamında insancadır.”
Başka bir yerdeyse şunları söylemiş Ulu Önder:
“Devlet, ülkenin güvenlik ve savunması için, karayollarıyla, demiryollarıyla, limanlarla, deniz araçlarıyla, telgraf ve telefonla, tarım ve hayvancılıkla, her türlü taşıtla, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle yakından ilgilenmeli, onları korumalıdır. Saydığım değerler, ülke yönetiminde ve savunmasında toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. Özellikle para, bütün öbür araçların üstünde bir varlık silahıdır.”
1923-1938 arasında, Türk lirası Amerikan lirasına hemen hemen denktir; Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığı son dört ayda birden bu denge bozulmaya başlar.
Küba’daysa, şu anda, ulusal para peso dolardan daha değerli.
Bunu sağlamadan ulusal egemenlik ve bağımsızlık gerçekleştirilebilir mi?
Bugün varsayımsal AB üyeliği uğruna yukarıda sözü edilen bütün kavramlara, bütün ilkelere sırtını döndü ülke yöneticileri, işleyimcileri, etki ve yetki sahipleri; oysa bunlar yalnız güzelim Türk halkı için değil, bütün insanlık için altın değerinde saptamalardı. Nitekim, Atamızın bu kusursuz bakışını benimseyip var güçleriyle yaşatmaya çalışanlar, Fidel, Chavez, Morales ve benzerleri, paraya tapanların hepimize dayattıkları amansız, acımasız yarışın yerine yeniden dayanışmayı geçirdiler, sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.
Küba Dostluk Derneği’inde unutulmaz bir konuşma yapan Prof. Dr. Pedro A. Valdes-Sosa, fırsat düştükçe, “Küba’da toplumsal, bilimsel kurumlar arasında yarış değil, DAYANIŞMA vardır” diye yineledi.
Chavez, geçen gün, “Avrupa da, Amerika da, insanları köleleştirdikleri için diz çöküp yüksek sesle özür dilemelidir; bugünkü Amerikancı yaşama biçimi, bütün insanlığı ölüme götürür” dedi.
Bakalım dönülmez noktaya gelmeden bu uyarıları dinleyebilecek, koyunlar gibi kendi bacağımızdan asılma şaşkınlığının yerine HEKESİN HERKESİ GÖZETEREK yaşaması sevincini geçirebilecek miyiz?
Cumhuriyet, 26 Temmuz 2006
“Gelişmenin amacı, insanları birbirine benzer kılmaktır.(…)Dünya birliğe dünya yürüyor; insanlar arasında sınıf, derece, aktöre, giyim kuşam, dil, ölçü ayrımı gittikçe azalıyor. Tarih, yaşam kavgasının, ırk, din, ekin ve eğitim yabancılaşmaları arasında olduğunu gösterir.(…) Düşünce olarak benimsediğimiz dayanışma kuramının gereklerini, uygulamada, toplumsal kazanımlar adı altında toplayabiliriz. Bu kazanımlara, devlet toplumculuğuna yaklaşarak varılabilir. Bu yol, yasa yoludur. Örneğin, iş yasası, kentlerde ve işyerlerinde sağlığı koruma yasası, bulaşıcı hastalıklara karşı koruma yasası, işçilerin yaşlılık ve kazalara karşı korunması yasası, hasta ve yoksul yaşlılara yardım yasası, çiftçi sandıkları yasası, ucuz konut yapılması yasası, okullarda öğrencilerin yararlanacağı ortaklıkların kurulması yasası, bu gibi kuruluşlara devlet bütçesinden yardım. Bu ve buna benzer yasalar çıkarılıp uygulanır. Dayanışma, bu toplumsal önlemlerle sağlanmış olur. Başkasına yapılan iyilik, bize de iyiliktir; başkasına yapılan da bize de kötülüktür. Bu nedenle, iyiliği sevmek, kötülükten kaçınmak gerekir. Yaptığımız işler, çevremize sevinç ya da acı biçimde yansır. Buysa bize bir bilinç görevi yükler. Dayanışma. Bizi başkalarına karşı hoşgörülü kılar. Çünkü başkalarının kusurları, genellikle, bizim de istemeyerek bu suça ortak olduğumuzu gösterir. Sonuç olarak dayanışma, ‘herkes kendisi için’ yerine ‘herkes herkes için’ düşüncesini getirir. Bu düşünce toplumsaldır, ulusaldır, en geniş ve yüce anlamında insancadır.”
Başka bir yerdeyse şunları söylemiş Ulu Önder:
“Devlet, ülkenin güvenlik ve savunması için, karayollarıyla, demiryollarıyla, limanlarla, deniz araçlarıyla, telgraf ve telefonla, tarım ve hayvancılıkla, her türlü taşıtla, ülkenin yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle yakından ilgilenmeli, onları korumalıdır. Saydığım değerler, ülke yönetiminde ve savunmasında toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. Özellikle para, bütün öbür araçların üstünde bir varlık silahıdır.”
1923-1938 arasında, Türk lirası Amerikan lirasına hemen hemen denktir; Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığı son dört ayda birden bu denge bozulmaya başlar.
Küba’daysa, şu anda, ulusal para peso dolardan daha değerli.
Bunu sağlamadan ulusal egemenlik ve bağımsızlık gerçekleştirilebilir mi?
Bugün varsayımsal AB üyeliği uğruna yukarıda sözü edilen bütün kavramlara, bütün ilkelere sırtını döndü ülke yöneticileri, işleyimcileri, etki ve yetki sahipleri; oysa bunlar yalnız güzelim Türk halkı için değil, bütün insanlık için altın değerinde saptamalardı. Nitekim, Atamızın bu kusursuz bakışını benimseyip var güçleriyle yaşatmaya çalışanlar, Fidel, Chavez, Morales ve benzerleri, paraya tapanların hepimize dayattıkları amansız, acımasız yarışın yerine yeniden dayanışmayı geçirdiler, sağlamlaştırmaya çalışıyorlar.
Küba Dostluk Derneği’inde unutulmaz bir konuşma yapan Prof. Dr. Pedro A. Valdes-Sosa, fırsat düştükçe, “Küba’da toplumsal, bilimsel kurumlar arasında yarış değil, DAYANIŞMA vardır” diye yineledi.
Chavez, geçen gün, “Avrupa da, Amerika da, insanları köleleştirdikleri için diz çöküp yüksek sesle özür dilemelidir; bugünkü Amerikancı yaşama biçimi, bütün insanlığı ölüme götürür” dedi.
Bakalım dönülmez noktaya gelmeden bu uyarıları dinleyebilecek, koyunlar gibi kendi bacağımızdan asılma şaşkınlığının yerine HEKESİN HERKESİ GÖZETEREK yaşaması sevincini geçirebilecek miyiz?
Cumhuriyet, 26 Temmuz 2006
12 Temmuz 2006 Çarşamba
KÜBA’DA BİLİM VE SAĞLIK
Jóse Marti Küba Dostluk Derneği yine çok değerli bir konuğu ağırlayıp konuşturdu:Prof Dr Pedro A. Valdes-Sosa. Sayın Valdes-Sosa, Nöroloji Merkezi’nde, Sinirbilim Bölümünün Başkan Yardımcısı.
Duyup okumakta olduğumuz parasız sağlık hizmeti konusunda ayrıntılı bilgiler verdi; hiçbir şey gökten zembille inmiyor, biliyorsunuz. Küba’da Bilimler Akademisi, ABD’den iki yıl önce, 1861’de kurulmuş. Ama Fidel’le yoldaşları ülkenin yazgısına el koyana dek kayda değer tek çalışma, şimdi bir bilimsel araştırma kurumuna adı verilmiş Carlos Juan Finlay’in sıtmayla sivrisinek arasındaki ilişkiyi sezip kanıtlaması olmuş.
Ancak, Devrim’den hemen sonra, ülkenin yazgısını değiştirmek üzere ilkin hâlâ % 60’ı okuma yazma bilmeyen halkın eğitilmesi olmuş; bu iş 1961’de bitirilmiş. O yıl Halk Sağlığı Bakanlığı oluşturulmuş. 1962’de, Bilimler Akademisi canlandırılmış, 13 Bilimsel Araştırma Kurumu açılmış. Ve ABD’nin uygulamaya başladığı ambargo üzerine yetiştirilmiş hekimlerin %50’si ülkeden kaçmış. Başlangıçta Tıp Fakülteleri’nde öğretmenlik yapacak insan bulunamaz olmuş; neyse ki Salvador Allende yardıma koşmuş, değerli öğretmenler yollamış. 1965’te, ilk Uygulamalı Bilimsel Araştırma Merkezi açılmış. 1970’te, bu araştırmaları kolaylaştırmak üzere, Japonlarla eşzamanlı olarak, ilk yerli bilgisayar üretilmiş. 1981’de, virüslerle savaşan protein interferonunu öğrenmek üzeri Finlandiya’ya bilim adamı gönderilmiş; Devrim’in altın kuralı uyarınca, “soyut bilgi devşirmeye değil, insanların sağlıklı, mutlu yaşamalarını sağlamaya önem verildiğinden”, yapılan buluşlar, üretilen ilaçlarla 10 yılda bütün Sovyet ülkelerinin ilaç gereksinmesi karşılanır duruma gelinmiş.
Ancak, Moskova’dakiler, toplumcu olmalarını istedikleri ülkelere Fidel gibi hekim ve ilaç, eğitim yerine tank gönderdikleri için SSCB çökünce bu dışsatımın %80’ini bir anda yitirmişler. Buna karşın, Sayın Valdes-Sosa’nın büyük bir coşkuyla, her fırsatta vurguladığı gibi, siyasal istenç doğru olduğundan, 1990-1996 arasında, kısıtlı olanakların tam 1 milyar doları bilimsel araştırmaya ayrılmış. Bunun meyvesini toplamışlar elbet; anamalcı dünyanın amansız saldırı ve yarışına karşın, söke söke, 38 ürün ve ilacın tecimsel hakkını almışlar. Şimdi, Valdes-Sosa’nın deyişiyle, çemberi tamamlamak üzere, dün onlara yardım eden ülkelere bilim ve altyapı gönderiyorlar.
Çocuk ölüm oranı 1959’da %60’mış; 2001’de bu 6.2’ye çekilmiş. İnsan ömrü ABD’de 76.5, Küba’da 76.15. 22 Tıp Okulu’nda, çoğu yabancı, 40 000 üzerinde öğrenci okuyor; 267 hastanenin 62’si köylerde; aile hekimliği birinci öncelik, 4158 aile hekiminin 974’ü dağlarda çalışıyor. 1999 yılında, 2 071 996 kişiye, hastaneye gelmesine gerek kalmadan, evinde bakılmış. Venezüella ‘ye gönderilen 17 000 gönüllü hekimi hepiniz okumuşsunuzdur gazetelerde. Pakistan’a giden gönüllü hekimlerin çalışmalarını Dostluk Derneği’nde daha geçende izledik.
Kısacası, Küba’nın güzelim halkı, şiir yazmakla yetinmeyip silahını kapıp ülkesinin özgürlüğü, bağımsızlığı, mutluluğu için seve seve can veren Jóse Marti ve onun sevdasını üstlenen Fidel Castro gibi soylu çocuklarının öncülüğünde, insanlığın kurtuluşunun solut bilimde olduğunu çok iyi görmüş, gereğini yapmış, yapıyor.
Güzelim yurdumuzda da tarihin bize armağanı benzersiz Mustafa Kemâl Atatürk de bunu eksiksiz biliyordu yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir derken; ama onun ömrü dünyamızı kana bulayan anamalcılarla onları yerli uşakları padişahların çıkardıkları savaşlarda geçtiğinden, kurtardığı ülkesinin başında Fidel gibi 47 kalmasına izin vermedi.
Ancak ülkesini, yurttaşların, dahası bütün insanları gerçekten sevme konusundaki öncülüğünü doğal ve kaçınılmaz olarak ardılı Fidel kusursuz biliyor; Havana’daki parklardan birine Atamızın yontusunu koydurmuş, altına hem Türkçe hem İspanyolca yurtta barış dünyada barış yazdırmış.
Barışaysa napalmlerle, kimyasal bombalarla değil, kanseri, menenjiti, aids’i, sarılığı önleyen ilaçlarla ulaşılacağı çok açık.
Atatürk’ün ilkesine dört elle sarılan Küba hepimiz için bir umut kaynağı.
Cumhuriyet, 12 Temmuz 2006
Duyup okumakta olduğumuz parasız sağlık hizmeti konusunda ayrıntılı bilgiler verdi; hiçbir şey gökten zembille inmiyor, biliyorsunuz. Küba’da Bilimler Akademisi, ABD’den iki yıl önce, 1861’de kurulmuş. Ama Fidel’le yoldaşları ülkenin yazgısına el koyana dek kayda değer tek çalışma, şimdi bir bilimsel araştırma kurumuna adı verilmiş Carlos Juan Finlay’in sıtmayla sivrisinek arasındaki ilişkiyi sezip kanıtlaması olmuş.
Ancak, Devrim’den hemen sonra, ülkenin yazgısını değiştirmek üzere ilkin hâlâ % 60’ı okuma yazma bilmeyen halkın eğitilmesi olmuş; bu iş 1961’de bitirilmiş. O yıl Halk Sağlığı Bakanlığı oluşturulmuş. 1962’de, Bilimler Akademisi canlandırılmış, 13 Bilimsel Araştırma Kurumu açılmış. Ve ABD’nin uygulamaya başladığı ambargo üzerine yetiştirilmiş hekimlerin %50’si ülkeden kaçmış. Başlangıçta Tıp Fakülteleri’nde öğretmenlik yapacak insan bulunamaz olmuş; neyse ki Salvador Allende yardıma koşmuş, değerli öğretmenler yollamış. 1965’te, ilk Uygulamalı Bilimsel Araştırma Merkezi açılmış. 1970’te, bu araştırmaları kolaylaştırmak üzere, Japonlarla eşzamanlı olarak, ilk yerli bilgisayar üretilmiş. 1981’de, virüslerle savaşan protein interferonunu öğrenmek üzeri Finlandiya’ya bilim adamı gönderilmiş; Devrim’in altın kuralı uyarınca, “soyut bilgi devşirmeye değil, insanların sağlıklı, mutlu yaşamalarını sağlamaya önem verildiğinden”, yapılan buluşlar, üretilen ilaçlarla 10 yılda bütün Sovyet ülkelerinin ilaç gereksinmesi karşılanır duruma gelinmiş.
Ancak, Moskova’dakiler, toplumcu olmalarını istedikleri ülkelere Fidel gibi hekim ve ilaç, eğitim yerine tank gönderdikleri için SSCB çökünce bu dışsatımın %80’ini bir anda yitirmişler. Buna karşın, Sayın Valdes-Sosa’nın büyük bir coşkuyla, her fırsatta vurguladığı gibi, siyasal istenç doğru olduğundan, 1990-1996 arasında, kısıtlı olanakların tam 1 milyar doları bilimsel araştırmaya ayrılmış. Bunun meyvesini toplamışlar elbet; anamalcı dünyanın amansız saldırı ve yarışına karşın, söke söke, 38 ürün ve ilacın tecimsel hakkını almışlar. Şimdi, Valdes-Sosa’nın deyişiyle, çemberi tamamlamak üzere, dün onlara yardım eden ülkelere bilim ve altyapı gönderiyorlar.
Çocuk ölüm oranı 1959’da %60’mış; 2001’de bu 6.2’ye çekilmiş. İnsan ömrü ABD’de 76.5, Küba’da 76.15. 22 Tıp Okulu’nda, çoğu yabancı, 40 000 üzerinde öğrenci okuyor; 267 hastanenin 62’si köylerde; aile hekimliği birinci öncelik, 4158 aile hekiminin 974’ü dağlarda çalışıyor. 1999 yılında, 2 071 996 kişiye, hastaneye gelmesine gerek kalmadan, evinde bakılmış. Venezüella ‘ye gönderilen 17 000 gönüllü hekimi hepiniz okumuşsunuzdur gazetelerde. Pakistan’a giden gönüllü hekimlerin çalışmalarını Dostluk Derneği’nde daha geçende izledik.
Kısacası, Küba’nın güzelim halkı, şiir yazmakla yetinmeyip silahını kapıp ülkesinin özgürlüğü, bağımsızlığı, mutluluğu için seve seve can veren Jóse Marti ve onun sevdasını üstlenen Fidel Castro gibi soylu çocuklarının öncülüğünde, insanlığın kurtuluşunun solut bilimde olduğunu çok iyi görmüş, gereğini yapmış, yapıyor.
Güzelim yurdumuzda da tarihin bize armağanı benzersiz Mustafa Kemâl Atatürk de bunu eksiksiz biliyordu yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir derken; ama onun ömrü dünyamızı kana bulayan anamalcılarla onları yerli uşakları padişahların çıkardıkları savaşlarda geçtiğinden, kurtardığı ülkesinin başında Fidel gibi 47 kalmasına izin vermedi.
Ancak ülkesini, yurttaşların, dahası bütün insanları gerçekten sevme konusundaki öncülüğünü doğal ve kaçınılmaz olarak ardılı Fidel kusursuz biliyor; Havana’daki parklardan birine Atamızın yontusunu koydurmuş, altına hem Türkçe hem İspanyolca yurtta barış dünyada barış yazdırmış.
Barışaysa napalmlerle, kimyasal bombalarla değil, kanseri, menenjiti, aids’i, sarılığı önleyen ilaçlarla ulaşılacağı çok açık.
Atatürk’ün ilkesine dört elle sarılan Küba hepimiz için bir umut kaynağı.
Cumhuriyet, 12 Temmuz 2006
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
